Spor Haberleri

Köşe Yazıları

2 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye'de Din ve Vicdan Hürriyeti ve Deniz Göktaş

Çok uzun zaman oldu yazı yazmayalı. Aslında artık herhangi bir konuda fikir beyan etmeye mecalim yoktu.

Deniz Göktaş'a yüklenenlerin çok fazla sayıda veriyi kasıtlı ya da kasıtsız es geçtiğini görünce birkaç kelam etme gereği duydum. Yazdıklarım kime ulaşır, kimi aydınlatır bilemem. Ama çok güldüğüm bir komedyenin çok güldüğüm bir gösterisini izledikten sonra sessiz kalmayı içime sindiremedim.

Öncelikle Deniz şakalarını elbette kişisel görüşlerinden damıtarak yapıyor. Hatta şakalarında hemen hemen her kesime lafını söylemekten geri durmuyor. Sekülerlere söylediği sözlerin muhteşem sosyolojik tespitler olduğunu düşünüyorum. Hatta bunlar 'modernlere' toz kondurmamak için çoğu solcunun, Kemalistin görmezden geldiği şeyler. 

Dolayısıyla bunlar sadece şaka değil, ayrıca birer fikir. Bunu da özgürce beyan etmesi onun anayasal hakkı. Bu noktada gelip tıkandığımız konu fikirlerin din hakkında olması. 

Deniz'in gösterisini izlediğimde çok güldüm. Kuran'la ilgili şakalarına da inançlı bir insan olarak sadece katılmama hakkımı kullanabilirim. Bunlar için en fazla "Evet çok komikti ama bunları tartışabiliriz." diyebilirim. Ancak hiç kimse böyle düşünüyor diye "dini değerleri aşağılamak" gibi bir etiketle yaftalanamaz. Çünkü bu da onun dini görüşüdür ve bir inançsız olarak inanç beyanıdır. Üstelik Deniz bu gösteride hiçbir dini kaide hakkında alaycı bir şey söylemiyor. Bir deistin dinler ve kitaplar hakkında sorabileceği soruları sormaktan ileri gitmiyor. Burada bence temel sorun birinin inançsızlığını ifade etmesi ki bundan neden korkulur anlamak zor. 

Aslında din konusunda oluşan bir karşıt algının nereden kaynaklandığının farkında olmamız gerekiyor. Burada herkesin bir öz eleştiri yapması çok önemli. Dindarların bu algının oluşmasındaki katkısını öncelikle değerlendirmeye almalıyız. Dindarların Kuran'la çelişen onlarca dini fikre, uygulamaya hiçbir tepki göstermediği bir ortamda genç kuşak önemli oranda dinden uzaklaşır. Genç kuşak, dinin altı yaşında bir çocukla evlenmeyi müsaade eden, insanlara zulmedenleri değil içki içenleri uyaran, başı açık şarkı söyleyen kadını kırbaçlatan, insanların yediğiyle uğraşan, giydiğine bakan bir baskı aracı olduğuna kanaat getirir. Hele hele hiç de okuyup araştırma, derinlemesine inceleme yapma ihtiyacı duymayan bir toplum için tüm yanlış uygulamalar da din olarak kabul edilir. İşte bu kabuller dindarın da dindar olmayanın da hatta dinsizlerin de ortak özelliği olma yolundadır.

İnsanların inançlı ya da inançsız olurken araştırıp çok iyi öğrenerek mi bu kararı verdiğini bilemem. Ancak dindarların Deniz Göktaş'a yönelik tepkilerine baktığımda şunu söyleyebilirim. İslam'a inanan insanlar inanç dünyalarını Kuran'ı özümseyerek oluşturuyorlarsa temel olarak tüm yargı merciinin Allah olduğunu biliyordur. Kuran'ın çağrısına uyup yolunu oraya çevirenler, birilerinin de bu çağrıya uymamayı seçmeye, takiye yapmak yerine bunu ifade etmeye hakkı olduğunu bilmelidir. 

Peki bu olmazsa ne olur? Toplumlar değişime gebedir. Bu değişimin yönünü de birilerinin kurduğu adaletsiz baskıcı sistem hiç de onların öngörmediği biçimde belirleyecektir. Değerler değişir. Toplumun hassasiyetleri değişir ve günün birinde bu adaletsiz sistemin kurucuları ve destekçileri o adaletsizliğin kurbanlarına dönüşür. 

Tarih bunun örnekleriyle dolu. O yüzden bugün bu ayrışmayı ortadan kaldıracak adımların atılması gerekiyor. Deniz'in şakalarına ve fikirlerine "Sana katılmıyorum. Durum aslında şudur." diyerek diyalog zeminini oluşturmaları, onu hedef gösterip soytarı ilan etmekten daha akıllıca bir yoldur. 

Diğer taraftan Türkiye dini şakanın yapılmadığı bir ülke mi, sorusunu da sormak gerek. Doğu Demirkol da Deniz kadar sevdiğim bir komedyen. Zaten kendi tarzı, cümlesi olan insanlara sahip çıkmamız gerekiyor. Doğu kendi ismini taşıyan dizide çokça dini espriye yer vermekte. Hatta son sezonun bir bölümünde bir "Sırat Köprüsü" şakası var. Doğu'nun dizideki babası Sırat köprüsü gidiş dönüş mü diye espri yapıyor. Doğu namazında niyazında bir kardeşimiz. Siyasete de pek bulaşmıyor ki bu da onun tercihi. Ancak bu şakayı Deniz yapsaydı şu anda sadece bu yüzden gözaltına alınmış olacaktı. Acaba diyorum, Deniz aynı zamanda bir iktidar karşıtı olduğu için mi hedefte? Dini değerler burada bir maske mi? 

Durum buysa bu yazının da tamamına yakını bir çöpten farksız olacaktır.

1 Kasım 2025 Cumartesi

DÜŞTÜM


Düş görüyorum sandım. Aslında düş görmüyormuşum. Halbuki ne kadar gerçekti az önce yem verdiğim kumrular.

 

Kumrular demişken seni hatırladım birden. Evet, hiç bizi kumrulara benzetmediler biliyorum. Belki de bunu istedim ben.

 

Aslında kumrulara benzememiz gerekmezdi. Birbirinden uzak iki kedinin birbirlerine miyavlaması gibi olsak da bana yeterdi. Asla bir araya gelmeyecek o iki tane kedi.

 

Onlardan bir tanesi olmayı yeğlerdim. Sen? Sen diye bir şey yok. Ben bu ömürde yapayalnız olmalıyım. Kendi kendime konuştuğuma göre bir “Sen” varsa dahi, olsa olsa o da “Ben“imdir.

 

Şimdi nereye akıyor acaba? Ne mi? Böyle çok saçma geliyor sana belki. Nereye akıyor derken acaba o dere nereye akıyor diye sormuştum.

 

Bazı dereler hiçbir yere akmayabilir. Hani o durgun sular var ya, hiçbir yere akıyor olamaz.

 

Akıyor olsalar üzerine koyduğum o tüy bir yerlere giderdi değil mi? Gitmiyor. Yıllardır koyduğum gibi duruyor. Ama o derelerin hep bir yerlere aktığı söyleniyor. Garip.

 

Onlardan bir tanesi değil mi o dere? Hiçbir yere akmıyor. Hiçbir yere gitmiyor. O derede her yıkandığında o hep aynı dere.

 

Aynı suda yıkanıyorsun. Ama işte aynı suda yıkanıyor olmak da bir yerde hijyen problemi. Doğru.

 

Hijyen problemi. Hijyen önemli. Evet.

 

Bir önceki hayatımda kumruydum belki. Bak yine konu değişti. Ben ara ara böyle konu değiştiririm.

 

Sen de bilirsin. Ya da hatırlarsın. Ya da asla hatırlamazsın.

 

Hatırlamak istemediğin bir anıyım belki. Bir anı bile değilim. Çünkü anı olsam ben hatırlardım.

 

Kendimi mi unuttum? Yok. Kendimi unutmuş olamam. Eğer kendimi unutsaydım şu anda burada belki var olamazdım.

 

Bak belki dedim. Yine bir şey bilmiyorum. Yine tereddüt.

 

Hep tereddüt ediyorum,  farkında mısın? İşte bu tereddüt bitirdi beni. Ama o dere bir yere akmalı. Belki dünyayı birazcık eğmek gerekiyor.

 

Ama bir dakika! Dünyanın düz olduğunu düşünmüyorum. Şimdi bir de ahmak muamelesi görmeyeyim. Ama olduğum yer düz.

 

O düzlüğü biraz eğebilirim belki. Bütün dünyayı eğmek istemem. Pek uğraşmak isteyeceğim bir şey değil.

 

Olduğum yeri azıcık eğsem belki o dere bir yere akar. Ama nereye eğeceğim de önemli. Şimdi denize doğru eğmek var, dağa doğru eğmek var.

 

Dağa doğru akarsa bir anlamı yok ki. Deniz nerede peki? Aa bir dakika bir pusula olacak bende. E pusula olsa ne olacak ki? Deniz kuzeyde mi, güneyde mi, doğuda mı, batıda mı ne bileyim ben.

 

İşte bilmeyince işler çok karışıyor be. Valla. Bilmek lazım.

 

Kendimi bilmiyorum. Ben şu anda bir düşte miyim? Yoksa düştüm mü? Ha, dizlerimdeki yaralar ondan o zaman.

 

Ben hep çocukluktan kaldı sanıyordum. Ama hâlâ kanıyor olmasına hep içten içe şüpheyle bakmışımdır. Çünkü hâlâ kanıyorsa yenidir.

 

Yani yeni bir düşme izidir bu. Ben ne zaman düştüm acaba? Az önce ayağım kaymıştı. Kafamı mı vurdum acaba? Yok, kafamda bir problem yok.

 

Sadece dizlerim acıyor. E o zaman dizlerimin üzerine düştüm. Yoksa diz mi çöktüm?

 

Yok, ben kimseye diz çökmem. Sana da diz çökmem. E kendime de diz çökmem.

 

E ben kime diz çöktüm? Diz çöktüm mü ya? Yok. İstem dışıdır o, düşmüşümdür evet. Evet, dizlerimin üzerine düştüğüm için çok şanslıyım.

 

Kafamın üzerine düşseydim hâlim berbattı. Hem de yalnız başıma şimdi. Uğraş dur.

 

Ne uğraşacağım ya? Kafamın üzerine düştüysem belki de ölmüşümdür. E öldüysem ben niye uğraşacağım? Peki öldüysem ben niye hâlâ buradayım? Evet, bunlar garip.

 

 

Evet. Nerede kalmıştık? Yok, hiçbir yerde kalmamıştık. Ben bir yerde kalmam.

 

Sadece evimde kalırım ben. Hep arkadaşlarım der yani,  burada kal. Bu saatte eve gitme.

 

Ben o saatte eve giderim. Belki o sırada düşmüşümdür. Evet evet düştüm. Ayrıca ne varmış saatte? Eve gitmenin saati mi olur?

 

Bir keresinde düşüp bileğimi çatlattım, hatırlıyorum. Bak gördün mü? Düş olsa hatırlamazdım. Bu gerçek o zaman.

 

Ben düştüm ve bileğimi çatlattım. Evet. E peki, az önce olan neydi? Biraz önce  bir ışık gördüm ben.

 

Gökyüzünde bir ışık hızlıca gidiyordu. Hani bilim insanları bakıyorlar ya hani bir tane varmış bir cisim, benim gördüğüm gibi hızlıca gidiyormuş. O muydu acaba? Yo, onu ben göremem ki buradan.

 

Ben buradan bakınca hiçbir şey göremiyorum zaten. O ışık neydi o zaman? Karşı evin ışığı mıydı? Karşıda ev yok ki. Karşıda ev var da ışığı yok.

 

Niye ışığı yok evin acaba? Gündüz insan vardı orada. Gece ışıkları mı söndürüyorlar? Niye? E ben de söndüreyim o zaman. Yok yok sonra düşerim.

 

Düşerim kafamı vururum. Ya da dizlerimin üzerine düşerim yine daha yaralar geçmeden. Yaralar geçmeden.

 

Bak yaralar geçmeden işte. Demek ki ben her gün düşüyorum dizlerimin üzerine. Halbuki geçen gün çocukluktan kalma dedim bir arkadaşıma. Nasıl da ısrarla iddia ettim. İddiayı o kazandı sanırım.

 

E peki niye kanıyor dedi. Ne bileyim ben? Kanıyor işte. Kanar.

 

Yara dediğin kanar. E bu kadar kanamaya ben niye kan kaybındır ölmedim? İşte bunlar hep tereddüt. Bunlar hep... Acaba? Acaba öldüm mü ben ya? Ölmüş olabilirim.

 

Çünkü yaşamadığım kesin. Elimizde tek seçenek ölüm. Ölüm.

 

Ama dur. Daha yaşamam lazım. Daha yaşamam lazım.

 

Daha çok düşeceğim dizlerimin üzerine. Daha çok acıyacak. E sonra ne olacak?

 

Aslında birazdan susmam gerekiyor.

 

Neredeyse on dakikadır konuşuyorum. On dakika. Dile kolay.

 

Kısacık bir ömürde on dakika. Boşa geçmiş bir zaman. Olsun.

 

Varsın böyle boşa geçsin. Bak gördün mü? Bu sayede dizlerimdeki yaraların taze olduğunu hatırladım. Hatırladım mı? Yok. Hiç hatırlamıyorum ben.

 

Hâlâ konuşuyorum. Ve ben konuştukça yaralarım kanamaya devam ediyor. Bak sen şu işe.

 

Çok saçma. Aşırı saçma. Büyük saçma.

 


6 Haziran 2021 Pazar

Canavar Bir Şov İkinci Bölüm (Kukla Gösterisi)


Canavar Bir Şov bir canavarın komedi dünyasına kabul edilme çabasını içerir. Canavar Bir Şov bir canavar şovudur.

 

16 Ekim 2020 Cuma

Netflix'te İzlenebilecek En İyi 13 Korku Filmi

Merhaba. Sizlere Halloween'ın eşiğine geldiğimiz şu günlerde dehşetle izlenebilecek en iyi13 korku filmini derledim. Netflix kataloğunda yer alan bu filmlerin korku düzeyi konusunda garanti veririm ancak yine de yorumlar doğal olarak kişiden kişiye değişecektir.

Netflix'te izlenebilecek diğer korku filmleriyle ilgili önerilerinizi yorum kısmına eklemek isterseniz bu paylaşımınızdan çok memnun olurum. Halloween işin bahanesi tabii :)



15 Mart 2020 Pazar

Corona Covid-19'un Bir Siyasi İdeolojisi Yok!

Tüm dünyayı derinden sarsan yeni bir salgınla boğuşuyoruz. Uzakların yakın olduğu günümüzde bir virüsün yayılma hızını da şaşkınlıkla izliyoruz. Saçma sapan ama yine de popüler akımların yayılma hızıyla hemen hemen aynı... Neyse, konumuz bu değil...

Hal bu kadar olağanüstü olunca önlemler de olağanüstü düzeyde oluyor.  Burada tek tek kişisel önlem önerilerinden bahsetmeyeceğim. Çünkü artık herkes yeteri kadar bilgi sahibi... Burada yapmak istediğim, salgına karşı en büyük önlem olan sosyal mesafelendirme uygulamaları hakkında bir iki kelam etmektir.

Sosyal mesafelendirme, karantinanın hafif şiddetlisidir aslında. Hasta bireylerin hastalığı yaymasını engellemek ve daha fazla sağlıklı insanın hastalanmasının önüne geçmek...

Bu konuda Türkiye hükümeti yetkililerinin hızlıca doğru adımlar attığını söyleyebilirim. Okulların kapatılması ve hastanelerdeki gereksiz hareketliliğin önüne geçilmesi  için yapılanlar iyi birer adımdı. Açıkçası bu konuda şeffaf bir anlayış içinde olmaları da ilk etapta hoşuma gitmişti.

Amma ve lakin...

AVM'ler hala açık. O meşhur zincir restoranlar da öyle... Fakat... Barlar, diskolar ve gece kulüpleri faaliyetlerini İçişleri Bakanlığı kararıyla geçici olarak durduracakmış. Neden sadece onlar?

Bu noktada zaten ülkede ya da dünyada ne olsa ilk etkilenen sektör olma özelliği taşıyan eğlence sektörü bundan da nasibini alacak. Şunu diyebilirsiniz. Koyun can, kasap et derdinde. Ama o kadar basit değil o iş. Buralarda çalışarak hayatını geçindiren insanlar var. Bir şirket çalışanı gibi evinde işine devam ederek maaşını almaya devam etme şansı yok. Siz bu insanları fakirleştirmiş olacaksınız. Bu da önemli bir sorun...

Barları kapatmak sizi korumaz. Barlardaki insanlardan daha fazlası AVM'lerde fink atacak. Daha fazla ortak kullanım alanı içinde, hasta bir birey daha fazla insanı enfekte edecek. Buna rağmen ilk önlem olarak içkili eğlence yerlerini kapatmak akla geliyor. İşte bu ilginç.

Kimse şunu sormuyor. Okul kapalı da cami niye açık? Tiyatro kapalı da AVM niye açık? Kıraathane, nargileci açık da benim köşede bira içtiğim bar niye kapalı?

Dahası yetkililer virüsün Avrupa'dan geldiğini altını çizerek söylerken bile ayrımcı tutum sergiliyorlar. Avrupa'dan geleni neredeyse zorla eve kapatırlarken, umreden gelenlere evde kalmalarını rica etmekle yetiniyorlar.

Avrupa'dan gelen ilk vaka, kendi yakın çevresini enfekte ettiğinde hasta sayısı aniden beşe yükselmişti. Umreden dönen hacılarla bu sayı önce altıya yükseldi ve sadece 24 saat içinde 18 kişi Corona virüsüyle tanışmış oldu. Bu şu demek oluyor. Umreden dönüş, Türkiye'deki Corona salgınının ivme kazandığı ilk nokta olacak. O zaman virüsün salgına dönüşmesi durumunda bunun umre kaynaklı olduğunu söyleyebilecekler mi? Umre dönüşü sorumsuzca eş dost ziyaretleri yapanlar hakkında yapılacak bir şey olmayacak mı?

Uzun lafın kısası; devlet bu sosyal mesafelendirme önlemlerini alırken, siyasal ideolojisinin etkisinde kalıyor olabilir; ama hanımlar, beyler... Corona Covid-19'un bir siyasi ideolojisi yok.



Güncelleme: 16 Mart 2020

Bugün itibariyle camilerde toplu ibadetlere ara verildi. Bu gece itibariyle de kafeler, nargile kafeler, kaplıcalar ve benzeri yerlerde kapalı olacak. Dolayısıyla yukarıdaki eleştirdiğim konuların büyük kısmı ortadan kalkmıştır.












3 Aralık 2019 Salı

Kaçkın Ruhlar Kıyameti

Nihayet, bir süredir üzerinde çalıştığım yeni öykü kitabım yayınevi sürecinde. Hatta son düzlüğe girmiş durumda...

On öyküden oluşuyor. Korku/gizem türünde bu çalışmamın adı da Kaçkın Ruhlar Kıyameti...

Şimdi gelin, bunun üzerine biraz laflayalım.

Kitapta yer alan öyküler, birbirinden bağımsız ama sanki bir yandan da bir bütünün parçası gibi duruyor. Bunun sebeplerinden biri öykülerdeki gerçek dışılığın aynı kaynaktan beslenmesi... Sınırsız kötülük... Yine kitapta yer alan üç öyküde gerçekte yaşanabilecek ama yine de tuhaf olaylar var. Buradaki kötülükse insanın sınırları dahilinde. Ayrıca hep bir 'haklı' gerekçeye sığınıyor. İnsanın kötülüğüne, cinnetine, psikopatlığına uydurduğu kılıflara uç örnekler veriyor.

Bu son bahsettiğim kategorinin dışında kalanlar da "sen bahane üretmeye devam et. Öyle bir gün yaklaşıyor ki o gün, kötü ruhların, kaçkın zebanilerin arkasına sığınmak isteyeceği herhangi bir bahanesi olmayacak. Çünkü onlar sadece öldürmek istiyor." mesajı iletiyor.

Bir cehennem kaçkını zebaninin yarattığı dehşet dolu kaostan, sır dolu geçmişlerin kanlı kargaşalarına; kurban ruhların intikamından, kayıp katil ruhların seyahatlerine... Bu öyküleri okudukça dehşete düşeceksiniz.

Korkunun hakimiyetinde incecik bir kitap olacak Kaçkın Ruhlar Kıyameti... Korkacaksınız. Olayların yaşandığı sıradan mekanlar, bizim de olağan endişelerimizin gerçeğe dönüştüğü dehşet anlar... Bu gerçek dışı öyküler, yaşandığı alanların gerçekliğiyle sizi ürpertmeyi başaracak.

Ama korkunun ecele faydası yok. Kaçkın ruhlar tüm dünyayı sardığında kaçacak hiçbir yerimiz olmayacak.

Kaçkın Ruhlar Kıyameti yakında Gece Kitaplığı etiketiyle tüm kitap satış sitelerinde olacak.