Spor Haberleri

Köşe Yazıları

mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye'de Din ve Vicdan Hürriyeti ve Deniz Göktaş

Çok uzun zaman oldu yazı yazmayalı. Aslında artık herhangi bir konuda fikir beyan etmeye mecalim yoktu.

Deniz Göktaş'a yüklenenlerin çok fazla sayıda veriyi kasıtlı ya da kasıtsız es geçtiğini görünce birkaç kelam etme gereği duydum. Yazdıklarım kime ulaşır, kimi aydınlatır bilemem. Ama çok güldüğüm bir komedyenin çok güldüğüm bir gösterisini izledikten sonra sessiz kalmayı içime sindiremedim.

Öncelikle Deniz şakalarını elbette kişisel görüşlerinden damıtarak yapıyor. Hatta şakalarında hemen hemen her kesime lafını söylemekten geri durmuyor. Sekülerlere söylediği sözlerin muhteşem sosyolojik tespitler olduğunu düşünüyorum. Hatta bunlar 'modernlere' toz kondurmamak için çoğu solcunun, Kemalistin görmezden geldiği şeyler. 

Dolayısıyla bunlar sadece şaka değil, ayrıca birer fikir. Bunu da özgürce beyan etmesi onun anayasal hakkı. Bu noktada gelip tıkandığımız konu fikirlerin din hakkında olması. 

Deniz'in gösterisini izlediğimde çok güldüm. Kuran'la ilgili şakalarına da inançlı bir insan olarak sadece katılmama hakkımı kullanabilirim. Bunlar için en fazla "Evet çok komikti ama bunları tartışabiliriz." diyebilirim. Ancak hiç kimse böyle düşünüyor diye "dini değerleri aşağılamak" gibi bir etiketle yaftalanamaz. Çünkü bu da onun dini görüşüdür ve bir inançsız olarak inanç beyanıdır. Üstelik Deniz bu gösteride hiçbir dini kaide hakkında alaycı bir şey söylemiyor. Bir deistin dinler ve kitaplar hakkında sorabileceği soruları sormaktan ileri gitmiyor. Burada bence temel sorun birinin inançsızlığını ifade etmesi ki bundan neden korkulur anlamak zor. 

Aslında din konusunda oluşan bir karşıt algının nereden kaynaklandığının farkında olmamız gerekiyor. Burada herkesin bir öz eleştiri yapması çok önemli. Dindarların bu algının oluşmasındaki katkısını öncelikle değerlendirmeye almalıyız. Dindarların Kuran'la çelişen onlarca dini fikre, uygulamaya hiçbir tepki göstermediği bir ortamda genç kuşak önemli oranda dinden uzaklaşır. Genç kuşak, dinin altı yaşında bir çocukla evlenmeyi müsaade eden, insanlara zulmedenleri değil içki içenleri uyaran, başı açık şarkı söyleyen kadını kırbaçlatan, insanların yediğiyle uğraşan, giydiğine bakan bir baskı aracı olduğuna kanaat getirir. Hele hele hiç de okuyup araştırma, derinlemesine inceleme yapma ihtiyacı duymayan bir toplum için tüm yanlış uygulamalar da din olarak kabul edilir. İşte bu kabuller dindarın da dindar olmayanın da hatta dinsizlerin de ortak özelliği olma yolundadır.

İnsanların inançlı ya da inançsız olurken araştırıp çok iyi öğrenerek mi bu kararı verdiğini bilemem. Ancak dindarların Deniz Göktaş'a yönelik tepkilerine baktığımda şunu söyleyebilirim. İslam'a inanan insanlar inanç dünyalarını Kuran'ı özümseyerek oluşturuyorlarsa temel olarak tüm yargı merciinin Allah olduğunu biliyordur. Kuran'ın çağrısına uyup yolunu oraya çevirenler, birilerinin de bu çağrıya uymamayı seçmeye, takiye yapmak yerine bunu ifade etmeye hakkı olduğunu bilmelidir. 

Peki bu olmazsa ne olur? Toplumlar değişime gebedir. Bu değişimin yönünü de birilerinin kurduğu adaletsiz baskıcı sistem hiç de onların öngörmediği biçimde belirleyecektir. Değerler değişir. Toplumun hassasiyetleri değişir ve günün birinde bu adaletsiz sistemin kurucuları ve destekçileri o adaletsizliğin kurbanlarına dönüşür. 

Tarih bunun örnekleriyle dolu. O yüzden bugün bu ayrışmayı ortadan kaldıracak adımların atılması gerekiyor. Deniz'in şakalarına ve fikirlerine "Sana katılmıyorum. Durum aslında şudur." diyerek diyalog zeminini oluşturmaları, onu hedef gösterip soytarı ilan etmekten daha akıllıca bir yoldur. 

Diğer taraftan Türkiye dini şakanın yapılmadığı bir ülke mi, sorusunu da sormak gerek. Doğu Demirkol da Deniz kadar sevdiğim bir komedyen. Zaten kendi tarzı, cümlesi olan insanlara sahip çıkmamız gerekiyor. Doğu kendi ismini taşıyan dizide çokça dini espriye yer vermekte. Hatta son sezonun bir bölümünde bir "Sırat Köprüsü" şakası var. Doğu'nun dizideki babası Sırat köprüsü gidiş dönüş mü diye espri yapıyor. Doğu namazında niyazında bir kardeşimiz. Siyasete de pek bulaşmıyor ki bu da onun tercihi. Ancak bu şakayı Deniz yapsaydı şu anda sadece bu yüzden gözaltına alınmış olacaktı. Acaba diyorum, Deniz aynı zamanda bir iktidar karşıtı olduğu için mi hedefte? Dini değerler burada bir maske mi? 

Durum buysa bu yazının da tamamına yakını bir çöpten farksız olacaktır.

29 Ekim 2013 Salı

İkizler Burcu Bu Haftaya Dikkat Etmeli

İkizler burcu erkeği için yepyeni bir dönem başlıyor. Bir önceki dönemde bitmeyen bazı şeyler de bu döneme sarkınca, karşı cinsle olan ilişkilerde bereketli bir döneme giriyorsunuz. Sarışını gidecek, esmeri gelecek… Sonra hepsi gelecek. Öyle bir dönem yani...

Bir milyon yılda bir olan bir durummuş. Tüm gezegenler İkizler burcunda buluşuyormuş. Öyle olunca çok kısmetli bir dönem oluyor haliyle. Hadi, yine iyisiniz köftehorlar!

Ama tabi suyunu da çıkarmayın. Azıcık yanınızdaki arkadaşlarınıza da paslayın. Sonuçta siz paylaşmayı seven bir karaktersiniz.

Bu dönemin en önemli sıkıntısı karar verme sorunu olacak. Zaten hemen öyle çat diye karar vermemeniz lazım, o ayrı. Sonra bu dönemde güneş gözünüze geleceğinden güneş gözlüğü olmadan dışarı da çıkmamalısınız. Böylece etraftaki kadınları keserken de gözlerinizin yuvalarından çıktığı anlaşılmayacaktır. Bir abazanlık var yine sende. Haydi hayırlısı...

İkizler burcu kadını için de yukarıda söylediklerim geçerli. Ama genel olarak çok yalancı olduğunuz için yaşayacağınız sorunlar var. Terk ediverdiğiniz eski sevgilinizi şu sıralar arayabilirsiniz. Aradığınız eski sevgilinize geri dönebilir, ama sonra mabadınıza baka baka geri dönebilirsiniz. Önümüzdeki üç güne dikkat… Sonra salabilirsiniz yine kendinizi.

Evet ikizler burcu… Şu sıralar biraz tuhaf şeyler yaşayacaksınız. Eee, ne de olsa sizin burç gibisi yok. Çift karakterliler ne olacak?


11 Eylül 2013 Çarşamba

Böyle Olur Dincinin Mizahı

İslamcı muhafazakâr kesim, eskiden günah saydığı her şeyin ‘helal’ modellerini üretmek konusunda üstün bir performansa sahip… Helal ojeyi biliyorsunuz. Televizyon günahtı bir aralar, helal olanları çıktı. Makbul olanı sistem taraftarı olmaktı. Ve bildiğiniz gibi de Cafcaf diye bir mizah dergileri var. Mizah gibi gerçekten beslenmesi gereken bir şeyin, kimilerinin elinde nasıl mide bulandırıcı hal aldığını görmüş oluyoruz.

Kimi hem dindar hem entelektüel olan insanları tenzih ediyorum. Onların da midesini bulandıracağını düşündüğüm olay Cafcaf’ta Ahmet Atakan’ın ölümünün ardından polis şiddetini aklama çabası taşıyan karikatürün yayınlanması… Yahya Alakay imzalı karikatürde üzerinde orak çekiçli tişörtüyle çirkin bir eylemci karikatürü çizilmiş. Ve bu adam Ahmet Atakan olduğu belli olan birini çatıdan aşağıya atmak üzere… Eylemcileri çirkin gösteren bu karikatür, ayrıca siyasi görüşlere yönelik bir ötekileştirme yaratarak, bu görüşteki insanları hedef göstermiş de oluyor. Kaç kişiye ulaşır bu karikatür? Bunun pek önemi yok. Önemli olan mizah yaptığını iddia eden bu insanların, mizahın asıl duruşunu zedeleyen, zalimi kollayan, nefret söylemini besleyen tutumları…

Mizah duygu işi… Duyarlılık işi… Mizahı kullanarak devletin kötü politikalarını eleştirmek yerine, devletin şiddetini haklı çıkarmayı seçmek cinayetlere suç ortağı olmaktır. Şiddete maruz kalan eylemciyi ‘kötü adam’ olarak lanse etmek de direnişçi avına çıkmış palalıların yaptığından pek farklı değildir.

Bunun ifade özgürlüğü olduğunu iddia edecek olanlara hatırlatalım. Yalan söylemek ve bir görüşü hedef göstermek, nefret söylemini beslemek ifade özgürlüğüne girmez.

Kaldı ki bu eylemci karşıtı çaba da beyhude… Çünkü eylemler artık öyle insanların gözünün uzağında değil… Herkes polisin tavrını net bir şekilde görüyor. ‘Helal’ televizyon kanalları da bangır bangır “provokatörler iş başında!” diye haykırsa da insanlar, kardeşinin, çocuğunun, arkadaşının, akrabasının provokatör olmadığını biliyor. ‘Helal’ TV’lerin başaramadığı karalamayı ‘helal mizahçı’ Cafcaf’ın nefret yüklü karikatürü de başaramayacaktır.

Evet… Ama böyle bir algının varlığı mide bulandırıcı olmaya yetiyor. Hükümete inanmaktan vazgeçemeyen çok önemli bir kitle var. Önüne gelip bir AKP’li ana avrat sövse, “yok ya yanlış duymuşumdur” diyecek kadar hem de… Bu insanlar hükümeti öven kanalları izlemeyi tercih ediyorlar. Orada izledikleri tek kanallı dönemde alınan haberden farklı değil… Üstelik bu kadar çok kanallı olup tek bir sese sahip olmak da ciddi bir sorunumuz… İşte bu kanalların hitap ettiği kitle, devlete başkaldırmanın günah olduğunu savunan bir kitle aynı zamanda… Bu algı da tipik bir 3. Dünya ülkesi algısı ne yazık ki…

Maalesef kimileri ne olursa olsun 3. Dünya ülkesi insanı olmaktan vazgeçemiyor. 

7 Eylül 2013 Cumartesi

Karlı Bir Gecede Başlamıştı Her Şey

Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Ve ben bu karlı günün gecesinde ilham gelmesini bekliyordum. Bir şeyler çizmeliydim. Yeni başlamıştım zaten bir şeyler yazıp çizmeye. Sık gelmeliydi ilham. Oysa ilk zamanlar çıkmazdı benden. İki cümle söyler, kurtarırdı bir haftayı. Yerdi, içerdi; ses etmezdim. Niye gelmiyordu ki şimdi?

En sonunda sokağa çıkıp hava almaya karar vermiştim. Çıktım. Evin arka sokağı yokuştu. O yokuşu inerken sürekli düşmekteydim. Bir yandan da yağan kar görüş mesafemi kısaltmaktaydı. Ama abartılacak bir şey yok. Sonuç itibariyle Moskova'ya iniş yapan bir uçağın pilotu değildim. Ancak bir süre sonra öyle bir kaydım, o kadar sert düştüm ki, popomdaki ağrıyı sana tarif edemem, göstermek gibi olur. "Ahhh ulaaaaan! Ah veletler bütün gün kaydınız, buz pisti gibi yaptınız, neredeyse doksan derece açılı bu yokuşu." diye mahallenin çocuklarını gıyabında azarladım bunun üzerine. Hızımı alamayarak gözüme gözüme yağan kara da sağlam bir fırça çektim. "Siz de yağacaksanız yazın yağın be. Kışın dedem de yağar." Kar tınmadı bile. Ancak yaptığım gürültünün neticesinde birileri rahatsız olmuş, içlerinden biri bir yerlerden bağırmaya başlamıştı. Hemen yanındaki eski evin camından, en az ev kadar eski bir adam sesleniyordu. "Ne bağırıyorsun oğlum? Manyak mısın? Saat kaç biliyor musun?"

Adam gerçekten saati merak etse herhalde sokaktan birinin geçmesini hatta gürültü yapmasını beklemezdi, diye düşündüm. Aklıma da oturaklı bir laf gelmeyince sadece özür diledim. Ah ulan ilham... Gelseydin, bunu yaşamak zorunda kalmayacaktım. 

Neyse... Artık yürümenin mümkün olmadığını fark etmiştim. Ve yuvarlanmaya karar verdim. Ancak kısa bir süre sonra yokuş bitmişti. Yeni bir yokuş başlıyordu ama işte. O da doğal olarak çıkış gerektiriyordu. Yukarı doğru yuvarlanamayacağımı, o güne kadar edindiğim fizik bilgisi sayesinde biliyordum. Ancak sürünebilirdim. Süründüm de. Neyse ki tırmanış bitmiş, Karadeniz'in azgın sularına bakan tepeye ulaşmıştım. "Hey gidi, Kazım Usta hey..." dedim şöyle içli içli. Sonra da "Kazım Usta da kim? Tanımıyorum ki böyle birini." diye kendimi yalanladım. Soğuktan ve yorgunluktan ne dediğimi, ne düşündüğümü şaşırmıştım. Saat de çok geç olmuştu. Ben diyeyim; iki, siz deyin; iki yirmi beş, onlar desin; saatimiz yok, biz bilmeyiz… Uzar gider.

Biraz başımı kaldırıp etrafı izlemeye başladım. Rus klasikleri gibi yetmiş beş sayfa betimleme yapmaya niyetim yok. Zaten çok soğuktu. Öyle böyle değil... Çişim gelse (idrar çok bilimsel bir ifade, bu da çok amiyane... Ne yapayım arada kaldım.) yapamazdım. Güney bölgelerim buzul çağ yaşıyordu; o kadar söyleyeyim. Daha açık olamam.

Birden bir farklılık oldu etrafta. İçimi korku ve endişe kapladı. Beyaz bir ışık gökyüzünden aşağıya iniyordu. Uzaylılar gelip, beni kaçıracaktı. İçime bir yaratık cenini yerleştireceklerdi. Taşıyıcı anne olacaktım. Zor bir doğum olacaktı. Yaratık doğacak, doktor, hemşire demeden telef edecekti koca doğumhaneyi. Ne yapalım? Evlattı, candı... Dur be, dedim kendime. Aklıma kötü fantastik senaryolar getirme, diye kendimi azarladım. İçimdeki ben çok paranoyaydı.

Işık yavaş yavaş yaklaşık 3 metre önümde yere inmişti. "Ulan, yoksa kayıp düştüğümde öldüm mü ben?" diye içimden geçirdim. Sonra birinin sesini duydum. "Tırsma, tırsma! Bekliyordun ya, geldim işte."

İlhamdı bu!

İlham, kendini yere indiren ışığın küçülmesini bekledi. Yerden alıp cebine koydu ışığı.

"Ne bu hal? Bir havalar var sende. Özel ışıklarla geliyorsun." dedim

"Eeee oğlum, karşında hayal dünyasının en büyük ilham şirketinin yönetim kurulu başkanı duruyor." dedi gururla ceketini düzelterek.

Çok sevinmiştim bu habere. Ama bir yandan da üzüldüm. Gelmezdi artık bu adam bir amatörün ayağına. Anlamıştı İlham derdimi.

"Sakın endişelenme. Seni bırakmam. Hayat boyu yanında, gelişimini takip edeceğim.

Sevindim bu habere. Ama asıl mesele biraz da bugünkü üretim kabızlığımdı. Ona ne çizeceğimi sordum. Fikri neydi, acil almalıydım. Çünkü donuyordum kardeşim!

"Güç, içinde... Ne yapacağını içinde bulacaksın..." Daha birçok şey söyledi. Aslansın, koçsun, şusun, busun.
Gülümsedi, omzumu kavrayıp beni kucakladı ve ışığına binip uzaklaştı. "Hoşça kal" diyebildim. "Ne oldu şimdi? Bunun için mi aidat ödüyorum ben bu hayal dünyasına?" diye içimden söyleniyordum. Geri dönmek için yola koyuldum. Ne yapacaktım? Tabii ya... Bu olayı yazacaktım işte. Ondan gelmiştim buraya. Beni buraya ilham çekmişti. Ah  ilham... Yine yapmıştı yapacağını. Çizeyim diye çıktığım yolda yazacağım malzemeyi vermişti işte. Bu yönetim kurulu meselesi de kolpadandır şimdi. Neyse...

Eve geldim hikâyeyi yazdım. E bu da o zaten. Hala yazıyorum. Uyudum. Rüya gördüm. Rüyamda rüya görüyordum. O rüyada ne gördüğümü görecek kadar derin uykunun adı ölüm olabilir. Neyse ki görmedim.

Ama bu hikâye bitmeli artık, sıkıldım.

30 Ağustos 2013 Cuma

Söz Dışkılarımın Tahlili

Söz dışkılarımı tahlile gönderdim. Önce muhabbetimin 3 ay ömrü olduğunu öğrendim. Yıkıldım. Kendimi içkiye vurdum. Aşık olayım da bir an önce hızlıca yaşansın. Mutlu ölsün muhabbet diye. Sonra bir öğrendik ki raporlar karışmış. Meğer sözlerim yeni muhabbetlere gebeymiş.

Bu durumda gerekli gereksiz, yerli yersiz konuşuyorum. Bu da zaten yan etkisiymiş. Doğru düzgün bir şey diyene kadar saçmalamak normalmiş. Ama tabi bir hafta içinde düzgün şeyler söylemezsem gözetim altına alınmam gerekiyormuş. Kronik zevzeklik olabilirmiş. Neyse acil şifa diliyorum kendime.

Bununla atlatmış olayım.

O değil de ben en çok sana üzülüyorum be okuyucu. Böyle olunca ciddi bir mesele hakkında yazmaya başladığım yazıyı bir kenara bırakıp bunun gibi gereksiz bilgiler içeren şeyler yazmaya başlıyorum.

Geçen yıl da göndermiştim söz dışkılarımı tahlil için. Ama yetersiz gelmiş dışkılar. E ne yapacaktım daha? Varille mi gönderecektim? Laf… Sonra neyse laflar artıkça sıkıntı kalmadı. İsteyene her an yetiştiririm en katmerlisinden.

Kesin bilgi… Davranış bozukluğu teşhisi de kondu hayırlısıyla. Ben de bir bozukluk seziyordum, ama hep rakıdan sandım. Meğer doğuştanmış.


Evet, canım okuyucu… Bu kısa ve gereksiz yazıyla huzurlarınızdan bugünlük çekiliyorum. Ciddi konulardan bahsederken sözün dışkıları biraz daha saçmalamaya sebep olabilir. O yüzden okurken midenize ve aklınıza dikkat edin. Öyle…

30 Temmuz 2013 Salı

Nick Altınıza Zeval Gelmesin!

Teknolojiyle çok geç tanıştığımı söyleyebilirim. Cep telefonları ilk çıktığında bugünlerde “takoz” olarak nitelenen cihazlardan ibaretti. Tuşları parmak kası yaptırabilecek türdendi. Sonra telefonlar küçüldü. Gömlek ceplerine girecek kadar hem de. İşte o zaman teknolojiyi geriden takip edişimin bir göstergesi olarak başta bahsettiğim takozlarla iletişim kurma dünyasına adımımı attım. Yanlış yere gönderilen SMS facialarını saymazsak sorunsuz bir dönemdi.

Bilgisayar da geç girdi odama. İnternetle tanışmam da çok geç oldu. Sonra sosyal paylaşım sitelerine de hep mesafeli durdum. O dönemler işim olmaz gibi geliyordu.

Teknolojiyi geriden takip etmiş oluşum, sanal ortamları da geç tanımama ve onu da geriden takip etmeme neden oluyordu. Halen de alıştığım ve etkin kullandığım söylenemez Daha pek çok uygulamayı bilmiyorum.

Ancak daha lisedeyken edindiğim, gördüğüm her boşluğa yazı yazma arzusu bugünkü sosyal medya ile ilişkimi oluşturuyor. Lisedeyken özellikle son sınıfta bir alışkanlık haline getirdiğim bir çalışmam vardı. Sabah okula erken gelip tahtaya çeşitli duvar yazıları ve ufak mizahi metinler yazmak… Sonra bir de öğleden sonra postası yapardım. Öyle tuttu ki sabah ilk derse gelen hoca o yazılara bir göz gezdirmeden tahtayı sildirmezdi.
O dönemde sınıftaki arkadaşlar da ikiye bölünmüştü. Bu çalışmayı destekleyenler ve desteklemeyenler… Hatta kavga ettiklerini bile hatırlarım. Desteklemeyenlerin ortaya attığı argüman, tebeşirleri boşa harcıyor oluşumdu. Okulun malına zarar veriyormuşum. Ama o tebeşirleri ben satın alıyordum. Okulun tebeşirlerine elimi sürmüyordum. Sonra “toz yutuyoruz” dediler. Tamam, burada haklıydılar. Ama en garibi şuydu. “Üniversiteye hazırlanıyoruz. Dikkatimizi dağıtıyorsun, test çözemiyoruz.” İşte bu gereksiz eleştiri sahipleri sosyal medyanın yükselişte olduğu bu dönemde de varlar.

Dedim ya, her şeyle geç tanıştım. Bloglarla, sözlüklerle… Geriden gelişimin en büyük göstergesi de “nick altındaki entry” kavramını yeni öğrenmiş oluşum… Ne kadar önemliymiş bu meğer… Oraya herhangi bir şey yazılmadıysa yokmuşsunuz gibi… Ancak ben daha liseden talimliyim. Benim nick altım aslında çeşit çeşit yorumla doludur.

Bir de şu bloglar var. Kendi bloğumu yıllar önce açmış olmama rağmen son iki haftadır üzerinde eğilmeye başlamadan önce, yani geçen yıl Radikal Blog ve Milliyet Blog’daki bir blog açmıştım. Özellikle Radikal Blog’da en çok okunanlar arasına giriverdim. Popüler bir blog yazarı olmak güzeldi. Ancak güzel olmayan ve kaçınılmaz bir başka sonuç vardı. Lisede karşılaştığım o gereksiz eleştiriler gibi pek çok gereksiz eleştiri alıyordum. “Bu yazı zaman kaybı, okuduğuma pişmanım, yazmayın, bu yazıyı kaldırın” gibi yorumlar, lisedeki “toz yutuyoruz, test çözemiyoruz, okulun tebeşirlerini harcıyorsun” yorumlardan pek farklı değil. Öyleyse benim her şeyi geriden takip etmemden daha vahim olan başka bir sorun var. Geride kalıp bugünde var olmaya çalışmak… Ayrıca madem yazılarım, paylaşımlarım rahatsız edici, okumama ve yok sayma özgürlünü sonuna kadar kullanabileceğin bir ortam burası Artık toz yutmak gibi bir sorun da yok üstelik.

Bugünün sosyal medya sakinlerini şöyle kategorize edebiliriz. 1.Bir şeyler üretenler, 2.Üretilenleri tüketenler, 3.Yapılanı reddedip saldırarak popüler olmaya çalışanlar, 4. Hiçbir şey yapmayıp “neden olmuyor” diyenler…

Bütün bunlar internet öncesi toplumlarda da görülür. İlk sıradakiler ise her ortamda öyle ya da böyle de var  
olurlar.

Sözlükte bir nick altı ortamı olduğunu yeni fark ettiğimi söylemiştim. Orada az yorum gören bir arkadaş da alay etmiş benle. Radikal Blog’daki popülerliğimi de torpilli oluşuma bağlayan başka bir adam var mesela. Zaman zaman yazmaya ara vermeme de takmıştı o arkadaş. Bunu da Radikal’e şantaj olarak yorumlamış.

Görüldüğü gibi bu insanlar hep var. Olacak. Popülersen de popüler değilsen de uygun bir saldırı metni düzenlenecek.

Ne olursa olsun, iyi veya kötü üretmeye devam etmek gerek. Çünkü böylesi bir ortam var olduğu müddetçe iyi olan ve kötü olan kendini belli edecek, diyorum ve ekliyorum. Bu süreçte nick altınıza zeval gelmesin.