Spor Haberleri

Köşe Yazıları

fenomen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenomen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2013 Pazar

Sosyal Medya Fenomeni Olmak ya da Olmamak

Sosyal medya, çok hızlı bir gelişim içinde… Sayıları her geçen gün daha da artan internet kullanıcıları, yeniçağın gerekliliğine ayak uydurma çabasında…

Pek çoğumuz Facebook ilk ortaya çıktığında bunun içinde yer almamak için direnç gösterdik. En azından benim için öyleydi. Facebook yıllar önce irtibatı kestiğimiz arkadaşlarımıza yeniden ulaşmamız için önemli bir noktaya ulaşınca bu direncim kırılıverdi. Ancak Facebook zamanla sadece arkadaşlarımıza yeniden kavuşma işlevinin çok daha ötesinde bir mecra olduğunu gösterdi. Biz artık bu yolla kendi PR çalışmamızı yapmaktaydık. Farkındaydık ya da değildik. Bu önemli değil. Asıl önemli olan gelinen noktada Facebook’un profesyonel iş dünyası için, önemli bir tanıtım mecrasına dönüşmüş olması… Biz sıradan insanlar da işte böyle bir mecra içinde kendi tanıtım faaliyetimizi yürütüyoruz.

Bugüne gelene kadar, insanlar yeteneklerini sergilemek için çok sayıda yollar denedi. Ve hala geleneksel yöntemlerden olan yetenek yarışmalarıyla buna devam ediyor. Ancak artık bunun için gerekli şartlar o kadar güzel sağlandı ki televizyon programlarını aşındırmaya gerek kalmadı. Bugün yeteneğinizi sergilediğiniz bir videoyu, Youtube yoluyla insanlara ulaştırabiliyorsunuz. Herkes bunu kullanarak bir fenomen olma yolunda. Bu sayede meşhur olmuş çok sayıda isim sayılabilir. Hal böyle olunca, yeni medya, geleneksel olanı da şekillendiriyor. Geleneksel medya organları artık yeni medyanın içine dâhil olarak kendine bu platformda bir yer edinmeye çalışıyor.

Elbette ki bütün bunlar, artık daha hızlı yaşamayı seçen insanların eseri… Ortaya çıkardıkları bir işin hemen kabul görmesini ve izleyiciye ulaşmasını isteyen insanlar, sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya başladı. Bir televizyon programına çıkarak müziğini sergilemek isteyen bir müzik grubu, artık Youtube için hazırladığı basit bir video kliple amacına ulaşabiliyor. Televizyonlar da bunu yakın takibe almaya başladı. En çok tıklanan videoların sahipleri, böylece şöhret kapılarını aralayabiliyor. Ancak bu noktada bazı kolaycılıklar söz konusu… Bugün Youtube videolarının tıklanma sayısını artıran hizmetler satın alabiliyorsunuz mesela. Bunlara rağmen yine de gerçek yetenekler, hak ettikleri noktaya ulaşabiliyor. Müzik grubum için bir müzisyen aramak istersem hemen yarın bir big band kuracak kadar müzisyeni bu sayede bir araya getirebilirim. Üstelik yedekleriyle beraber…

Televizyon dünyası da internet ortamına kayıyor elbette. Televizyon dizileri bu yüzden etkin bir Twitter ağı oluşturmayı seçiyor. Yakında sadece internet üzerinden yayın yapan televizyon kanallarının sayısı tahmin edemeyeceğimiz kadar artacak. Bunu bilen yapımcılar, yüksek bütçeli yapımlarla izleyiciyi kaybetmemeye çabalasa da bu orta vadede pek sonuç vermeyecek, gibi görünüyor. Ve izleyici istediği içeriğe ulaşacağı yeni mecrasında mutlu, mesut yaşayacak.

Bütün bu söylediklerim, bir şeyler üreten insanlar için geçerli… Sosyal medya, bunlar haricinde kalan geniş bir kesim için de fenomen olma savaşlarının görüldüğü bir meydan… Herkesin ‘filozof’ olduğu bir mecra… Başkalarına ait sözleri Twitter’da paylaşarak gününü geçiren o kadar çok insan var ki. Bu da işin bir yan etkisi sayılabilir. Örneğin Facebook durum güncellemenizde azıcık edebi bir şey paylaştığınızda, gelen yorumların en az üçü “çaldım” olabiliyor. Ve pek çoğu da kendine ait gibi paylaşıyor. İnternette gördüğümüz her şeyi kendimize ait sanıyoruz. Bu da başka bir yan etki…


Yine söylediğim gibi herkesin internet ortamındaki amacı, sosyal medya fenomeni olmak… Bizler farkında olmadan bir sınavın içine düşmüş oluyoruz aslında. Yaptığımız işler, yazdığımız yazılar ve diğer sosyal medya faaliyetlerimizle yeni medyanın birer unsuru olabiliriz. Ancak hepimiz değil. Bir zamanlar eline gitar alıp şarkı söyleyen herkes şarkıcı olmuş olsa da artık farklı bir iş yapmadan bir yerlere gelemiyorsunuz müzikte maalesef. Yarın da bu süreç sosyal medyadaki tüm faaliyetlerimiz için geçerli olacak. Yarın herkes sosyal medya fenomeni olacak belki. Ama sonraki gün sadece birkaçı sivrilecek. Onlardan biri belki de sensin. Kim bilir? Ancak geleneksel yükselme yöntemlerinden olan, başkalarının üstünde tepinerek değil, kendi ayaklarının üzerinde durarak… 

3 Ağustos 2013 Cumartesi

İstanbul Gecelerinde Serbest Radikaller Fenomeni

Hiç âdetim değildir. Kendi çaldığım grubun reklamını yapayım, dememişimdir. O kadar yıldır çok sayıda gruba girdim, çıktım. Güzel müziklerde imzam ve katkım oldu. Ama şu ana kadar birini yazayım, demedim. Hatta kendi projemle ilgili bile yazmadım yahu.


“Ne yazdıracak peki bunları sana?” diye soracak olursan, Serbest Radikaller’in karakterime yatkınlığından bahsederek cevaplayabilirim. Yani, zaman zaman hüzünlü ve birden bire neşelenen bir adam olduğuna göre, benim için biçilmiş kaftan Serbest Radikaller. 

Elbette çaldığım gruba “fenomen” demem pek bir iddialı duruyor. Ama dinleyicinin hakkımızdaki yorumlarına baktığımızda çok bir alçak gönüllü ifade aslında…

Ne yapıyor Serbest Radikaller? Batı formlarını kullanarak bir doğu müziği yapıyor. Doğu-Batı sentezi olarak nitelendirilebileceği gibi, olmayan bir türü de aslında icat etmiş sayılabilir. Öyle ki dinleyen hangi türde bir müzik grubu dinlediği sorusuna kesin bir cevap veremediği gibi, bu cevabı veremediği için grubu “fenomen” kategorisine yapıştırabiliyor.

Ben grubun epey bir süre dışarıdan dinleyicisi olabildim. Daha sonra grubun kurucusu Jehat Hekimoğlu’yla yollarımız kesişti. Kendi projeme dâhil olmasını istedim. Sonrasında onun da benim Serbest Radikaller içinde yer almamı istemesiyle hızlı bir şekilde grubun sahne çalışmalarına dahil oluverdim. Kendi ekibim Hatıra Defteri’ne bir nevi kardeş gelmiş oldu. İşler bu aşamaya gelince de hayatımın en keyifli ve en dinamik ve de çok sürprizli sahne deneyimlerini yaşamaya başladım.

Birbirleriyle hiçbir tür ve orijin ilişkisi olmayan parçaların, aslında ne kadar kardeş olduğunu kanıtlıyor Serbest Radikaller. Birbirleriyle bağlandığında veya iç içe geçtiğinde bambaşka bir şarkı dinliyor aslında dinleyici. Doğaçlamalar da işin başka bir rengi. Doğaçlamaya dayalı bir kafanın ortaya eğlendirici ve sürükleyici bir öykü koyması çok başka bir tat elbette. Şöyle bir uğramaya gelen herkes, ya gidemiyor ya da bir dahakine daha kalabalık geliyor. Grup her geçen gün kendi kolonisini oluşturuyor.

Bence yapılması gereken çok bilindik ve çok güzel şarkıları, bir de Serbest Radikaller’den dinlemek… 

Benim grupla tanışmam bir dinleyici olarak işte böyle başlamıştı. Şimdi dinleyen değil, icra eden tarafında yer alınca gururlanıyorum epey.

Müzikte minimal bir yaklaşımla görkemli bir iş ortaya koymak öyle kolay bir iş değil. Algıları açık, gönülleri açık dört adamın aynı ruh içinde buluşması da hiç kolay değil. Belki biraz bundan dolayı bahsetmek istedim. Blog yazarlığıma müzisyenliğimi hiç bulaştırmamaya çalışsam da dayanamadım bu sefer.

“Arkadaş o kadar bahsettin, nerede bu adamlar, gidelim bir yerinde görelim” şeklinde konuşmaları duyar gibi oldum. Hemen söylüyorum. Ekim ayı itibariyle Cuma akşamları 21:30’da Mask Nevizade’de, Cumartesi akşamları yine 21:30’da Beşiktaş’ta Kaset Bistro’da kendinden geçecek grup. Dinleyen de geçecek. 

Eğlence ve keyif garantili… Ayrıca olur da yolunuz düşerse 12 Ağustos-21 Ağustos tarihleri arasında Antalya Olympos’ta Eski Yeni sahnesinde çalacak. Zaten Olympos grubun yaz mevsimindeki yuvasıdır.


Ben bu kadar iddialı konuşacak adam değildim. Beni bu hale Serbest Radikaller getirdi. Pek sağ olsunlar…

30 Temmuz 2013 Salı

Lost Diye Bir Fenomen Vardı

Lost, Avustralya’dan Los Angeles’e uçan ticari bir uçağın, Güney Pasifik yakınlarına düşmesi sonucu, kazadan sağ kurtulanların tropikal bir adada verdiği yaşam mücadelesini anlatıyordu.

Amerikan yapımı olan bu dizi, Türkiye’ye geldiğinde de izleyicinin gözdesi haline gelmişti. Hafta sonu eve kapanıp, üst üste bir sürü bölümü izlemiş tanıdıklarım var. İtiraf etmeliyim ki, “ne varmış yahu bu kadar Lost’ta?” diyerek, popüler olana yönelik, kronik ön yargı hastalığıyla yaklaştığım diziye ben de kendimi fena kaptırmıştım. Ama maymun iştahlılığımın sonucu bir sezon izlemiştim tabi.

Lost, bitmek bilmez gizemlerle, bulmacalarla ve sürprizlerle dolu bir diziydi. İzleyicinin bulmacayı çözdüğünü sandığı teorilerini yeni bir gizemle çürütür, izleyiciyi yeniden bilmecelerin ortasına düşürürdü. Karakterlerinin her birinin gizemli öyküsü de zenginliği arttırıyordu. Her biri bir düğüm çözebilecek yetenekte ve yeni bir soruna neden olacak kadar da problemliydi. İşte bunlar sayesinde çok sevildi Lost. İzleyicilerin, televizyon ve sinemalardan kopup, internet içeriklerine yöneldiği bir dönemde, televizyon ve yapımcılığını yeniden diriltme adına başarılı bir adımdı. Peki, sadece böyle bakmak yeterli mi?

Lost, tarihten aldığı ilhamla ilgili de yer yer ipuçları vermişti. Karakterlerin isimlerine rastgele yerleştirmiş tarihi kişilikler dikkat çekmişti. Bu kişiler, aydınlanmacı teorinin[1] savunucuları, kabala öğretisinden[2] isimler ve İbrani dininin ruhani isimlerinden oluşuyordu. Daha da önemlisi sular altında kaldığına inanılan efsanevi iki uygarlığı temel alan bir kurguya sahipti. Biri Mu Uygarlığı,[3] diğeri ise Atlantis’tir. Dünyada varlığı kanıtlanmış iki gizli uygarlık olan Agarta ve Shambala uygarlıkları bu iki efsanevi ve gizemli güçlerle donatılmış uygarlıkların uzantısı olarak görülür. Lost işte bu iki uygarlığı esin kaynağı olarak belirlemiş, ama bunu yaparken, Mu ve Atlantis’e atıfta bulunmuştur.

Yapmak istediğim, bir diziyi sahne sahne analiz etmek değil. İzlediğim dönemde aldığım notlarla yeniden karşılaşmamın verdiği heyecanla kendimce bir Lost irdelemesi bu sadece. İşte bu anlamda sadece giriş sahnesi ve bir iki gizemli karakter, diziyi bir tutku haline getirmeye yeterli…

Lost bilinçaltına yönelik mesaj gönderiminde de çok başarılıydı. Daha ilk bölümün ilk sahnesi, bizi Jack’in gözüyle karşılıyor. Bu dizinin ilham aldığı öğretilerden dolayı, bizi Hermetik inanç sisteminin[4] sembol skalasına yöneltiyor. Göz, bu skalaya göre selamlama, aydınlanma, tanınma anlamına geliyor. Ve birçok eski Mezopotamya uygarlığında tanrıyı sembolize edecek kadar önemli bir sembol göz sayesinde, dizide pek çok insanı peşinden sürükleyecek önder karakter Jack’i işaret ediyordu. Jack’in yüzündeki yaranın tek çizgi şeklinde oluşu ve arkadaşlarını da bu yara izinin aynısına sahip olanlardan seçmesi ayrı bir gizem konusuydu. John Locke karakteri ise bizi ayrıca bir mistik sembollerin içine batırıyor, diziyi içinden çıkılmaz hale getiriyordu.

“Karanlık güçlerle” “Işığın oğullarının” savaşını anlatmış olan Lost,  “Nehir Dünyası” ve benzeri pek çok filme de ilham verdi. Ve verecek. İçinde, Mu ve Atlantis gibi gizemli ve efsanevi uygarlıklar olan her şey merakla takip edilip, heyecanla izlenmeye devam edecek. Bilinmeyene yönelik içimizdeki bu ateş hep var olacak çünkü.





[1] İlluminati olarak bilinir.
[2] Kabala öğretisi, Yahudi coğrafyasında geleneklerle gelmiş bütün dini öğretileri içinde barındıran bir öğretidir.
[3] Kayıp kıta olarak bilinir. Amerika Kıtası ile Asya Kıtası arasında bulunduğu ve sular altında kalıp kaybolduğu varsayılır.
[4] Tek tanrı inancında olup yine de yer yer panteist eğilimler taşıyan inanç sistemidir.

Nick Altınıza Zeval Gelmesin!

Teknolojiyle çok geç tanıştığımı söyleyebilirim. Cep telefonları ilk çıktığında bugünlerde “takoz” olarak nitelenen cihazlardan ibaretti. Tuşları parmak kası yaptırabilecek türdendi. Sonra telefonlar küçüldü. Gömlek ceplerine girecek kadar hem de. İşte o zaman teknolojiyi geriden takip edişimin bir göstergesi olarak başta bahsettiğim takozlarla iletişim kurma dünyasına adımımı attım. Yanlış yere gönderilen SMS facialarını saymazsak sorunsuz bir dönemdi.

Bilgisayar da geç girdi odama. İnternetle tanışmam da çok geç oldu. Sonra sosyal paylaşım sitelerine de hep mesafeli durdum. O dönemler işim olmaz gibi geliyordu.

Teknolojiyi geriden takip etmiş oluşum, sanal ortamları da geç tanımama ve onu da geriden takip etmeme neden oluyordu. Halen de alıştığım ve etkin kullandığım söylenemez Daha pek çok uygulamayı bilmiyorum.

Ancak daha lisedeyken edindiğim, gördüğüm her boşluğa yazı yazma arzusu bugünkü sosyal medya ile ilişkimi oluşturuyor. Lisedeyken özellikle son sınıfta bir alışkanlık haline getirdiğim bir çalışmam vardı. Sabah okula erken gelip tahtaya çeşitli duvar yazıları ve ufak mizahi metinler yazmak… Sonra bir de öğleden sonra postası yapardım. Öyle tuttu ki sabah ilk derse gelen hoca o yazılara bir göz gezdirmeden tahtayı sildirmezdi.
O dönemde sınıftaki arkadaşlar da ikiye bölünmüştü. Bu çalışmayı destekleyenler ve desteklemeyenler… Hatta kavga ettiklerini bile hatırlarım. Desteklemeyenlerin ortaya attığı argüman, tebeşirleri boşa harcıyor oluşumdu. Okulun malına zarar veriyormuşum. Ama o tebeşirleri ben satın alıyordum. Okulun tebeşirlerine elimi sürmüyordum. Sonra “toz yutuyoruz” dediler. Tamam, burada haklıydılar. Ama en garibi şuydu. “Üniversiteye hazırlanıyoruz. Dikkatimizi dağıtıyorsun, test çözemiyoruz.” İşte bu gereksiz eleştiri sahipleri sosyal medyanın yükselişte olduğu bu dönemde de varlar.

Dedim ya, her şeyle geç tanıştım. Bloglarla, sözlüklerle… Geriden gelişimin en büyük göstergesi de “nick altındaki entry” kavramını yeni öğrenmiş oluşum… Ne kadar önemliymiş bu meğer… Oraya herhangi bir şey yazılmadıysa yokmuşsunuz gibi… Ancak ben daha liseden talimliyim. Benim nick altım aslında çeşit çeşit yorumla doludur.

Bir de şu bloglar var. Kendi bloğumu yıllar önce açmış olmama rağmen son iki haftadır üzerinde eğilmeye başlamadan önce, yani geçen yıl Radikal Blog ve Milliyet Blog’daki bir blog açmıştım. Özellikle Radikal Blog’da en çok okunanlar arasına giriverdim. Popüler bir blog yazarı olmak güzeldi. Ancak güzel olmayan ve kaçınılmaz bir başka sonuç vardı. Lisede karşılaştığım o gereksiz eleştiriler gibi pek çok gereksiz eleştiri alıyordum. “Bu yazı zaman kaybı, okuduğuma pişmanım, yazmayın, bu yazıyı kaldırın” gibi yorumlar, lisedeki “toz yutuyoruz, test çözemiyoruz, okulun tebeşirlerini harcıyorsun” yorumlardan pek farklı değil. Öyleyse benim her şeyi geriden takip etmemden daha vahim olan başka bir sorun var. Geride kalıp bugünde var olmaya çalışmak… Ayrıca madem yazılarım, paylaşımlarım rahatsız edici, okumama ve yok sayma özgürlünü sonuna kadar kullanabileceğin bir ortam burası Artık toz yutmak gibi bir sorun da yok üstelik.

Bugünün sosyal medya sakinlerini şöyle kategorize edebiliriz. 1.Bir şeyler üretenler, 2.Üretilenleri tüketenler, 3.Yapılanı reddedip saldırarak popüler olmaya çalışanlar, 4. Hiçbir şey yapmayıp “neden olmuyor” diyenler…

Bütün bunlar internet öncesi toplumlarda da görülür. İlk sıradakiler ise her ortamda öyle ya da böyle de var  
olurlar.

Sözlükte bir nick altı ortamı olduğunu yeni fark ettiğimi söylemiştim. Orada az yorum gören bir arkadaş da alay etmiş benle. Radikal Blog’daki popülerliğimi de torpilli oluşuma bağlayan başka bir adam var mesela. Zaman zaman yazmaya ara vermeme de takmıştı o arkadaş. Bunu da Radikal’e şantaj olarak yorumlamış.

Görüldüğü gibi bu insanlar hep var. Olacak. Popülersen de popüler değilsen de uygun bir saldırı metni düzenlenecek.

Ne olursa olsun, iyi veya kötü üretmeye devam etmek gerek. Çünkü böylesi bir ortam var olduğu müddetçe iyi olan ve kötü olan kendini belli edecek, diyorum ve ekliyorum. Bu süreçte nick altınıza zeval gelmesin.