Spor Haberleri

Köşe Yazıları

müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2015 Pazar

Blog yazarı iş arıyor!



Övünmek gibi olmasın. Pek çok iş hakkında yetkinliğim var. Müzisyenim, takı tasarımcısıyım, blog yazarıyım, amatör aşçıyım, amatör karikatüristim, web sayfası editörüyüm.

Bu konuda yıllarca mütevazi olacağım diye bir suskunluğa gark oldum. Sanki bunları yaptığımı söylersem hava atıyorum sanacaklardı. İşte o yüzden alabildiğine gizledim kendimi. Müzik ise işim olduğundan sadece müzisyen kimliğimle anıldım.

Bir iktisat mezunu olarak elbette kısa kariyer tarihim içinde kimi sektörlerde bazı işler de yer aldı. Ancak yapmayı planladığım şey bir süredir gizlemekten vazgeçtiğim, artık iyi yaptığımı söylemekten de çekinmediğim işlerle ilgili… Bir yazma çizme serüveni geçirdim. Halen de geçiriyorum. Yemek tariflerinden, politik yazılara kadar geniş bir yelpazede her konsepte uygun blog sayfaları açarak yazdım. Takılarımı ve tasarımlarımı tanıtıp satış ağı yakalamak için farklı bloglar açtım. Sosyal paylaşım sitelerini oldukça etkin bir şekilde kullanıyorum.
Ayrıca bütün bunları çok büyük bir keyifle yapıyorum.

Derler ki ya sevdiğin işi yap, ya yaptığın işi sev… Benim en büyük avantajım, müzik ve sosyal medya işleri hakkında önce keyif almayı önceliğe koymaktı. Sonrasında para kazanmak daha da kolaylaşıyor.
Müzikteki bu gelişimi, sosyal medyada da sürdüreceğime inanıyorum. Ve evet sevgili okuyucu… Belki de bazınız okuyucudan fazlası yani bir işverensiniz. Hadi bekliyorum.

Doğan Özcan

30 Mart 2015 Pazartesi

Web Sayfanız için içerik ve makaleler

Zengin İçerik ve Makaleler


Belki de pek çoğunuz web sayfanızı oluştururken bu kadar çok orijinal ve zengin içerik ihtiyacınız olacağını tahmin edememiştiniz. Ya da bazılarınız hepsini kendi yazmaya kalktı. Hele ki reklam geliri elde etmeye başladığınızda daha zengin bir sayfa içeriğine ihtiyacınız oldu ve buna yetişemez oldunuz. 
İşte böyle durumlarda benim gibi yazmayı bir alışkanlık haline getirmiş, yazmazsa öleceğini düşündüğünden mütemadiyen yazan blog yazarlarına ihtiyacınız var.


Zengin içerik ve makaleler burada

Ve işte ben burada devreye giriyorum. Örneğin güncel konularda olduğu kadar sağlık ve teknoloji gibi konularda makaleler olsun istiyorsunuz. Bana gelip böyle bir talep getirdiğinizde konuları en net ve kısaca belirtmeniz yetiyor. Hemen hemen her kategoride zengin ve nitelikli içeriği sizlere sağlayabilirim.  Hepsinin özgün olacağını ve sadece sizin sitenize özel olarak üretileceğini unutmayın.


12 Şubat 2015 Perşembe

Jartiyer

Şu sıralar konserler yoğun… Haliyle de tanıştığımız çok insan oluyor. Bu güzel bir şey tabii ki… İçlerinde sana bir şeyler katan değerli insanlar çıkıyor. Hayatının bir yerine yerleştiriyorsun. Harika dostluklar kuruyorsun falan…

Yine çok iyi insanlar olduğundan şüphe duymadığım kişilerle de tanışıyorum tabii. Onlar da sana ölümsüz bir eser bırakmanı sağlamasa da hiç değilse atıştırmalık bir yazı yazmana vesile oluyor.

İsmini söylemeyeceğim. Çünkü sormadım. Sorsaydım hatırlar mıydım? Hatırlasaydım söyler miydim? Büyük konuşmayayım şimdi…

Dedi ki “saksafon çok severim ben.” Dedim ki “Aaaa ne güzel!” Buradaki tonlamada bir “eee yani” vardı tabii. Bir “mutluluklar dilerim” tınısının varlığı da pek bir mümkün… “Siz de çok güzel çalıyorsunuz saksafonu” demesi üzerine ekranda sallanan mutluluğu çöpe atmış, ama yine de gülümsemeyi başaran bir yüz vardı. Benim yüzüm… “Teşekkür ederim” dedim. Sen soracaksın ki “be adam niye düzeltmedin?” Ben bu konuda düzeltme yapmayı yıllar önce bıraktım çünkü. Trampet diyenlerle de az cebelleşmedim mesela. Ne zaman “yav he he” genişliği kazandım, o zaman sazıma çalışarak ilerleme şansı buldum. He bir de bu var. Sazımıza çalışmak dediğimiz konu… Bunu ilk kullandığımda “aaa saz mı çalıyor arkadaş, hele bize bir bozlak patlatsın” diyen de olmadı değil. İşin garibi bana değil, yanımdaki kişilere söyleyerek benimle muhatap olmamayı seçen bu adamlara da selam olsun. Onların da gelişimimde önemli bir payı var.

Neyse, ne diyorduk? Evet, trompet çalıyorum. İster zurna desinler, ister saksafon… Sen onu bunu bırak da bütün bunlar olurken arkadaki vestiyer yazısını jartiyer okumama kaç puan?

17 Aralık 2014 Çarşamba

Güvercin Hüznünün Öğrettikleri



İnsan niye küser ki? Bir insana küsmenin gerekçesi olabilir elbette. Küsmek kavramı negatif olduğundan iyi bir şey sayılmaz. Ama birine küsmenin meşru zeminini kurabilirsin.

Ancak birine küsüp başka bir eyleme de eşzamanlı küsmek ne ola ki? Örneğin ben bir davada benim yanımda yer almadığı için Radikal Blog’a küsüp yazmayı bıraktım. Bunun haklı bir yanı yok. Radikal Blog’a olan kızgınlığımın  gerçekçi sebepleri var tabii.

Kendimden bahsettiğim yazı sayısı çok azdır. Ancak bazı önemli gördüğüm dönüm noktalarında bazı yaşanmış notları aktarmayı severim.

Yeniden yazı serüvenine eskisi kadar yoğun olmasa da başlamadan önce, azıcık kafanı şişireyim dedim. Estağfurullah dediğini duyar gibiyim. Neyse sulandırmayayım.

Yıkmak, yok etmek, o kadar kolay ki… Bunu ilk idrak ettiğimde daha altı yaşındaydım. Evin arka odasının penceresine bir güvercin yuva yapmış ve oraya yumurtlamıştı. Bense bu manzarayı izlerken içimdeki dürtüye engel olamamış yumurtayı incelemek istemiştim. Güvercin orada değilken yumurtayı aldım ve elimde hafifçe sıkmış olmama rağmen yumurta kırılıverdi. Parmaklarımdan vücuduma bir acı yayıldığını hissettim. Bir anayı evlatsız bırakmıştım.

Altı yaşında olmak bir bahane değildi. Söz konusu bir candı. O güvercin o güne kadar güvenli olduğunu düşündüğü pencere önümüzden yuvasını karşı apartmana taşımıştı. Güvercinin acılı ötüşü hala kulaklarımda… O günkü döktüğüm gözyaşını hiçbir zaman dökmedim.

Şimdileri tüm adımım o güvercin beni affetsin diyedir aslında. Onun canından parçayı yok ettiğim için özür dilemek gibidir. Bir var etme ve var olma azmi bundandır. Üreterek çoğaltmak, mutluluk ve güzellik saçmak…

Tüm dünyada kitlesel olarak yok ediliyor hayatlar… İnsanlar yalanla dolanla birbirlerinin hayatını tüketiyor. Ve bunları söylemek gerek… Bunları söyledikçe fark edilecek. Fark edildikçe güzelleşecek hayat.

Yazmak, filmler yapmak, müzik yapmak… Üretmeye devam etmek gerek…

Bendeki bu üretim sevdasının geçici bir heves olmadığını gösteren çok sayıda not var. Örneğin 9 ya da 10 yaşındayken Şile’deki mahalle oyunlarımız… İki mermer parçasının arasına kiremit tozu ve tükürük ekleyip (kusura bakma okuyucu ama öyle işte) mermerleri birbirine sürtmek suretiyle iki mermerde farklı şekiller oluşturmaya çalışmak… Bu daha ilerleyen yaşlarda denizden beyaz taş toplayıp rengârenk boyama işine, o da daha sonra kendi ürettiğim tabletlere basit çizimler yapma faaliyetine dönüşmüştü. En minimal çalışmam ise aslında 11 yaşlarındayken yaptığımdı. PTT’nin teknik işlerinin yapıldığı binasının bahçesinden görevini bitirmiş makaralardan renkli telefon kablolarını toplayarak bilezik, yüzük ve kolye üretiminde kullanmıştım. Oturduğumuz evin yanındaki pansiyonda kalan bütün ablalar takılarını benden alırdı mesela.

Lise çağlarında ise radyolarda yer almayacak bir radyo programını kasetlere kaydederek birkaç arkadaşa düzenli olarak dağıtıyordum. Bugün hala anlatılır o günler.

Bu arada müzikle tanıştım tabi.

Müzik bugünkü işim… Bununla birlikte yazma, çizme işlerini de yürütmeye gayret edip tüketmek yerine üretmek sevdasıyla yaşamımı sürdüreceğim. Yemek yapıyor oluşum da üreterek mutlu etme arzusunun bir ürünü… Bu parmaklar o gün o güvercinin yumurtasını yok edince vücuduna yayılan acıyla öğrendi belki bunu… Yok etmemek, üretim yapmak, aşk ve sevgi yaymak… Üretmeye küsmenin bir âlemi yok. Belki o güvercin de çoktan affetmiştir beni. Kim bilir? Belki de kısa sürede unuttu bu acıyı. Bilemem ki…

Bir biti oluşturan atomla beni oluşturan atom aynı... Ne diye böbürleneyim ki? Öte yandan bir yıldızı oluşturan atomla da beni oluşturan atom aynı... Öyleyse niye daha fazlasını istemeyeyim? Hem hiç hem de çok oluşumuz bundandır. Evet… Ne olursak olalım. Üretimden vazgeçmek sonsuz bir hiçlik değil midir ki?


23 Ekim 2013 Çarşamba

Kızlı Erkekli Davul ve Gitar Çalmak

13 Ekim Pazar günü Radikal’deki Mesut Hasan Benli’nin haberini okuduğumuzda kendimizi bir tür Aziz Nesin öyküsü içinde buluyoruz. Gitar ve davul çalmak suç unsuru olarak görülürken ülkenin içinde bulunduğu duruma rağmen demokratikleşmesini beklemek ne kadar beyhude, değil mi?

Mersin’de Gezi eylemlerine de destek için gerçekleşen protestolara katılan 54 kişi hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı dava açtı. Bu çok rutin artık… Vatandaşın anayasal hakkını kullandığı için gözaltına alınması bile yeterince absürtken, Mersin’deki bu 54 kişi arasındaki şüphelilerin ‘suç’ dosyasında ‘davul ve gitar çalarak grubu motive etmek’ var.

Resmi ideolojinin güzel olana yönelik baskıları, müziğin içini boşaltmakta, sanatın insanlık yararına yapılmasına engel olmakta… Öyle ki müziğin barışçıl bir eylemde kullanılması kadar doğal bir şey olmadığı halde, zaten doğal olanı yok etmeyi politika haline getirmiş sağ ideolojinin müziği bir suç unsuru olarak görmesine şaşırmıyoruz maalesef.

Ve aklıma Victor Jara geliyor birden. Şili’de askeri darbe olduğunda Santiago Stadı’nda cuntanın işkence ettiği insanlara gitar çalıp şarkı söyleyerek moral vermeye çalışan Victor Jara… Onu orada işkenceden gitar çalmasın, diye öldüren cuntanın kafasıyla bugün gitar ve davul çalarak eylemciyi motive etmeyi suç unsuru sayan kafa arasında çok bir fark göremiyorum.

Grup Yorum konserinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘bölücülük yapılması ihtimali’ olduğundan iptal edilmesine ne demeli? Bir konserde bölücülük nasıl yapılır? Bu konuda da o ‘ileri demokrasinin’ söyleyecekleri var mıdır?

Görüldüğü üzere devlet, tüm kurumlarıyla istikrarlı bir çizgi izliyor. Üstelik müzik konusundaki bu iltimaslarının dinsel sebepleri de olabilir. Kafa bulandırmak gibi olmasın. Çünkü müziğin günah olduğunu kabul eden bir dinin hâkim olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Yoruma açıktır. Ancak pek çok ilahiyatçıdan, cami imamından, müftüden bu konuda benzer görüşler alabilirsiniz.

Müziğin ‘kışkırtıcı’ bir özelliği olduğunu savunurlar. Cinsel duyguları canlandırırmış. Günaha davet edermiş. O yüzden sadece Allah sevgisini anlatacaksa, dine ters düşmeyecek şeylerden bahsedecekse belki bir parça caiz sayılabilirmiş.

Sonuç itibariyle başkaldırmak da dine terstir. Devletin dine dayalı hale gelmesine o yüzden iştahla bakıyor bu coğrafyanın yöneticileri… Devlete başkaldırmayı, Allah’a küfür saymaya kadar gider bu anlayış…


Devletin müzik konusunda öncelikli bir tavrı yok diyelim. Fakat mevcut duruma bakar mısınız? Bir eylemde davul ve gitar çalmak suç unsuru… Taksim Meydanı’nda piyano resitali veren sanatçı piyanosuyla birlikte gözaltına alınmıştı. Bir konser bölücülük yapılacağı şüphesiyle iptal oluyor. Sadece türban söz konusu olduğunda özgürlük çığlıkları atanların yasak koyma potansiyeli elbette ki gözlerimizi yaşartıyor. 

9 Ekim 2013 Çarşamba

Düğünde Hareketli Şarkı İsteyen Teyzeler

Düğünlerde müzik yapanların sıklıkla yaşadığı şeydir. Ancak meslek körlüğü olsa gerek, benim alışık olmadığım bir ortam olduğundan bu teyzeleri orada gözlemleme şansım çok yüksek... 

Eş-dost ricası olunca akan sular durdu. Kendimizi bir düğünde bulduk. Ancak işte düğündür en nihayetinde... İşi oyun havasına bağlamak gerek... Ama ne gariptir ki çaldığımız parçaları beğenmeyip daha hareketli parçalar isteyen teyzelerin, oynamayı bilmiyor oluşlarına ne demeli?

Sen hareketli istiyorsun da acaba sen hareketli misin? Nasıl olacak bu iş? Bütün düğünü aynı el ve ayak figürleriyle adını koyamadığımız hareketlerle geçiren bu teyzemiz ve diğer versiyonları, dj devreye girdiğinde çaldığı istek parçalarda da aynı dansı uygulayınca "yuh" çekmek hakkımdı. O yüzden önlerdeki diğer teyzenin ayıplamalarını hak etmedim doğrusu. Neyse...

Sonuç olarak yedik bir halt işte... Evet...

7 Ekim 2013 Pazartesi

Oysa Müzik Devrime Yakışır

Müzik güzel şeyler söyleme biçimidir. Güzel hayaller, daha güzel bir dünya özlemi, aşk… Bunları anlatabileceğin en iyi yoldur müzik.

Eğer müzikle siz bu güzellikleri anlatıyorsanız, illaki muktedir tarafından engellenirsiniz. Suçlanırsınız. Sazınızı kırarlar önce, sonra sizi zindana kapatırlar. Hatta öldürürler. Çünkü o kadar etkili bir devrim aracıdır ki müzik; korkarlar.

Bu noktada dünyanın iki ayrı noktasından iki örnekten bahsetmek gerek. Şili’den Victor Jara, Türkiye’den Ruhi Su… Kaderleri aynıdır. Her ikisini de cunta katletmiştir. Şili’de 1973’te gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında yoldaşlarıyla birlikte Santiago Stadı’nda işkence gördü Jara. Ama gitar çalmayı bırakmadı. İşkence gören diğer arkadaşlarına gitar çalıp moral vermeye devam etti. Ve sonunda önce gitarı kırıldı. Sonra bir daha gitar çalamasın diye elleri. Ve işkenceden ölene dek şarkı söylemeyi sürdürdü Victor Jara.

Ruhi Su ise direkt olarak cunta tarafından öldürülmedi elbette. Ama tedavi görmesi için yurtdışına çıkması gereken Su, yurtdışına gönderilmeyerek ölüme terk edildi. Ruhi Su 1951 yılında Alevi türküleri söylediği için hapis yatmıştı. Ve o günden ölümüne kadar sazını çaldı. Ve iktidarlar için hep sakıncalı sayıldı.
Victor Jara ve Ruhi Su işte o yüzden kader kardeşidir.

Ancak çok gariptir ki bu darbelerde müzik bir psikolojik işkence aracı olarak kullanılmıştı. Örneğin 12 Eylül’ün en önemli ‘işkence’ şarkısı Müşerref Akay’ın “ Türkiyem” parçasıdır.

Gezi direnişine geldiğimizde ise 12 Eylül kafasının nasıl tekrar dirildiğini görüyoruz. Alman Piyanist Davide Martello’nun Taksim Meydanı’nda direnişe destek resitalinden sonra piyanonun ‘gözaltına alınması’ olayı çok çarpıcı bir örnektir. Ancak müziğin devrimciliği bitmez. Martello Gezi direnişine özel besteler yapmaya devam ediyor.

İçinde bulunduğumuz dönem ciddi algı kırılmaları yaşadığımız ve iktidarın çok sert bir şekilde algıları yönettiği bir dönem… Örneğin Neşet Ertaş gibi bir ustanın anıldığı gecede Başbakan’ın Gönül Dağı’nı söylemesi olayı damgasını vuruyor. Bu iktidar Neşet Ertaş’ın felsefesinin yakınından geçebilecek bir halde mi?

Ne diyor Gönül Dağı? “Rızasız bahçenin gülü derilmez.” Oysa bu iktidar ne çok rızasız bahçeyi tarumar etti. Bilmiyor muyuz?

Müziğin işkence aracı olarak kullanılmasının bir üst versiyonudur Başbakan’ın Gönül Dağı’nı söylemesi… Bir de o anmaya İsmail Türüt gelmiştir ki işkence katmerlenmiştir.

10 Eylül 2013 Salı

Tüm Güzel Duygular Kadınlar İçin

Müziğin insanlar üzerindeki etkisi malumunuz… Dinlenen tür ne olursa olsun, acıların ve sevinçlerin paylaşıldığı bir dildir adeta müzik. Müziği icra eden için de durum böyledir. İçinde bulunduğu duygusal duruma göre değişir çaldıkları. Nota aynı… Yorumu hep farklı…

Bir müzisyenin en önemli motivasyonu dinleyicisidir. Dinleyicideki etkiyi kişisel gözlemlerimle cinsiyete göre değerlendirmek istiyorum. Çünkü kadının erkeğe göre müziği dinleyişi farklı…

Erkek teknik bir dinleyicidir. Önce çalınan eserin doğru çalınıp çalınmadığına dikkat eder. Sonra duyguyu arar. Bazı istisnalar olabilirse de genelde erkeğin dinleyiciliği çok tekniktir. Ancak ve ancak geçmişindeki güzel bir anıyı canlandırdıysa duyguyu ön plana alır. Oysa kadın öyle mi?

Kadın dinlediği müziğin içinde hisseder kendini. Çalınan her notadaki duyguyu algılar. Seslere âşık olur. Bedenleri, kimlikleri unutur. Sadece duyguların beğenildiği tek yerdir müziğin dünyası. Bunun farkında olan da kadındır. Çünkü kadın için var olan tek gerçeklik duygudur.

O yüzden bir müzisyen olarak müzik yaptıktan sonra kadın dinleyicilerimin beğenisini çok önemsiyorum. Çünkü müziğimle vermeye çalıştığım duyguyu, kadınların daha net aldığına inanıyorum. Gözüm kapalı halde, tüm duygusal enerjimle çaldığım parçayı bitirip gözümü açtığımda duygularımı paylaşanların kadınlar olduğunu anlarım hemen. Bir ruh olarak belirdiğimi anlarım. Cinsel bir beğeni değildir. Biri tarafından beğenilmenin en ölümsüz halidir. Ve bir müzisyeni de bu besler.

Güzel olana layıktır kadın. İyi bir şiirden en çok etkilenendir. İçinde duygunun olduğu her şey aslında onun içindir. Edebiyatta da böyle, müzikte de…

Şimdi siz diyorsunuz ki, “bu adam bunları niye anlattı?” Gerçi amacımı yukarılarda bir yerde açık vermiştim. Yani bu sayede kadının duygu dünyasına bir yolculuğa çıkmış olduk. Dedik ki, kadın duyguyu önemser. Yani eşinden, sevgilisinden alamadığını, sadece hissedilebilen enerjilerden almaya yönelir.

Erkeğin kadını sadece bir seks malzemesi olarak görmeye başladığı günümüz ilişki dünyasında, kadının kendini bir kadın olarak hissettiği ender sığınaklardan biridir müzik. Bir aşk acısını anlatan şarkıyı çaldığımda, o notaların birçok kadını sarmaladığından eminim. Çünkü gözümü açtığımda güzel duygulara duyulan ihtiyacın gölgelerini görüyorum.

8 Ağustos 2013 Perşembe

Şehrin Sokaklarında Sanatın Sessiz İsyanı

Sokak sanatçıları, şehrin çağdaşlık göstergesidir çoğu ülkede. Özellikle Avrupa’da hem halk, hem de yöneticiler tarafından desteklenir. Ve tabii ki sokak sanatçılığı, bir meslek olarak addedilir.

Ancak Türkiye’ye geldiğimizde işler değişir. Sanatın herhangi bir dalında uzmanlaşmak isterseniz, daha çocuk yaşlarda oluşunuzun, toyluğunuzun, heyecanınızın etkisi olduğu düşünülür. “Evladım, hobi olarak yap, yapma mı diyorum?” der size ebeveynleriniz. Çünkü meslek olarak görülmez sanat. Hobidir. Karın doyurmaz. Hatta ‘boş’ iştir.

Dahası sanatla uğraşırsanız “marjinal” etiketi yapıştırmak için insanlar önünüzde uzun kuyruklar oluşturur! İşte böyle bir ortamda, sokak sanatçılığı daha da zorlaşır. Belli kültür seviyesindeki insanlar haricinde kalanlar için bir öneminiz yoktur. Hatta onlar için şehrin rahatsız edici unsurları oluverirsiniz. Neyse ki imdatlarına zabıtalar yetişir. Ve bu ‘kurtarıcılar’ şehri onlar için daha huzurlu bir hale getirir. Eski tatsız, sessiz, renksiz ama yine de ‘memnun’ oldukları hayatlarına dönerler böylece.

Çoğu sokak sanatçısı, polisin, zabıtanın ve kimi vatandaşın sözlü tacizine de uğrar. Bu işi devam ettirmek, buna da alışmayı gerektirir. Ve elbette daha trajikomik olaylar da yaşanır. Bir pandomim sanatçısı, ‘çevreyi rahatsız ettiği’ gerekçesiyle para cezasına çarptırılır. İşte böyle bir ülkede, sokak sanatçılığı adına kat edilmesi gereken çok yol olduğunu görmemiz mümkün. Hatta yaşanılan sorunlar, bize Türkiye’deki genel anlayışı da açık ediyor.

Uzun yıllar sokakta müzik yapmış biri olarak, bu sorunları ben de çokça yaşadım. Belediyeden izinli olmama rağmen, kimi insanlar ve zabıta tarafından az engellenmedim. Zabıtaların keyfi uygulamaları, yine zabıtanın, tanıdığı olan bir işgüzarın özel ‘ricası’ üzerine uygulamaları ve de bitmek bilmez “yasak hemşerim” zihniyeti… İzin belgemi gösterdiğim zabıtanın, izin belgemi iptal etmekle tehdit edişini, hızını alamayıp hakaret edişini ve topladığım paraya istinaden maliye müfettişleri çağıracağını söyleyişini asla unutmam. Oysa şunu çok iyi biliyorum. Sokak sanatçılığıyla kazandığın paraya ilişkin hiçbir mali yükümlülüğün yoktur. Buna rağmen toplanıp eve gitmek zorunda kaldım çok defa.

İnsanların algısına geldiğimizde de sokak sanatçısına antipati duyanların bu eğiliminin, bazı sebeplerden kaynaklandığını görürsünüz. Bunlardan ilki, sanata duyulan uzaklık, nefret... Toplumun Kendisini geliştirmekten yoksun olmakla yorumlanacağı gibi, bizzat sanatçılar yüzünden de oluşmuş bir eğilimdir bu. Yıllarca halka tepeden bakıp, sonra da halkın sizi sevmesini bekleyemezsiniz. Bunun oluşturduğu tepki de sokak sanatçısına yöneliyor böylece. Etkinin tepkiyi doğurduğu bu zincir, gelişmeyi tercih etmeyen insanlarda çok daha sert bir hale geliyor. Ben hiç yaşamadım. Ama maalesef fiziksel şiddete maruz kalan arkadaşlarım da olmuştur.

Bir diğer önemli sebep, toplumun bu işi, boş ve ‘kolay yoldan para kazanma’ olarak görmesidir. Önünüzdeki kutuya bakıp, “vay be, benden fazla para kazanmış” deyip yaptığın işin önemini paraya indirgemesi ve “oh kebap iş!” diyerek bu iş için harcadığın emek ve zamanı yok sayması… Ve işte bu bakış açısı, daha da genellenebilecek bir bakış açısıdır.

Sokak sanatçıları bunu bir meslek olarak icra ediyor. Bu bir geçim kaynağı, bir yaşam tarzı onlar için… Ve şehri güzelleştirip monotonluktan kurtarıyorlar. İnsanı sokağa, akıp giden hayata bağlıyorlar.

Ancak Türkiye insanı bu güzelliğin yeterli ölçüde farkında değil. Bugün sokaktaki müzik kesilse, hiçbir yerde sokak veya metro müzisyeni göremeseler ararlar mı? Pandomim sanatçılarını, sokakta tiyatro gösterileri yapan grupları görmeseler, boşluklarını hissederler mi? Bir anket yaparsanız, insanlar için Türkiye’de önemli bir figür olmadığını anlarsınız sokak sanatının.

Öyle ki sizden memnun olanların sayıca üstün olması bile, yeterli değildir olumlu bir süreç için. Yaptığın işin farkına varamayan, varamadığı gibi de sanatından ‘rahatsız’ olup yetkili mercilere üşenmeden şikâyet eden insanlar, sayıca üstün olan memnun kitleden daha etkili oluyor maalesef.

Yine de bu güzelliği destekleyen belediyeler var. Metroda müzik sesi duyabilmemizi sağlayan kurumlar var. Mevcut olan negatif algının pozitife dönüşmesinin umudunu korumamız için yetmez, ama evet…


Son olarak, artık şehir hayatının bir parçası olmaya başlayan sokak sanatçılığının, toplum tarafından hızlıca kabul edilmesi gerekiyor. Şehrin sesle, renkle, akılla güzelleşmesi ve bu güzelliğin sahiplenilmesi şart…

4 Ağustos 2013 Pazar

Dikkat Trompetli Bölge

Ara ara kişisel yazılar yazmalı… Gerçi her yazı kişiseldir de kategori olarak hep başka yerlere düşer çoğu zaman. Bu seferkini bir parça müzik kategorisinde değerlendirelim izninizle yine de.

Trompete ilk başladığımda 12 yaşındaydım. (21 yıl olmuş) Kısa bir süre içinde öğrenip geliştirmeye başladığım trompeti zaman zaman kenara bırakıp uzunca bir süre ilgilenmeyerek, çokça ihmal etmiştim tabii. Bu ihmalin cezasını da çektim. Hak etmiştim.

Küçük yaşların verdiği bir boş vermişlikle geçti onunla bir dönem ilişkim. Ama yine de bırakamadım şöyle tam anlamıyla. İyi de etmişim. Çok küçük yaşlarda tozunu yutmaya başladığım sahneler, zamanla benliğimi ele geçirecekti elbette. Kaçınılmazdı. Durup geriye baktığımda, ne yaparak mutlu olacağımı görmemi sağlayan çok sayıda anı vardı. O zamanlar yaşadığım yer olan Şile’nin festival tanıtımı için İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz konserler, televizyon programları, haberler, hakkımızda çıkan yazılar ve Almanya’da katıldığımız yerel bir müzik festivali derken ne kadar çok şey birikmişti.

Kendimi yetiştiğim orkestranın başında buldum sonra. Bazı müzik aletleri daha eklenmişti portföyüme. Ama rüzgâr yine başka türlü esince müzik yine rafa kalktı. Başka başka işlerin içinde buldum kendimi. (Cümle çok kapalı oldu yahu. Legal işler bu içine girdiklerim hep tabii.)

Ta ki 5 yıl öncesine kadar…

Artık sadece müzik yaparak hayatta kalabileceğimi anladığımda son çalıştığım işte kariyer anlamında önemli bir aşamadaydım. Ani bir istifa ve trompetimi alıp Bağdat Caddesi’nde sokak müziği yapma kararı… Hepsi üç günde gelişmişti. Zabıtayla oynadığım köşe kapmacalara rağmen yapmakta olduğum iş, kimi işletmelerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Elbette başka grupların ve müzisyenlerin de…

İşimiz insanları eğlendirmek… İnsanları gülümsetmek… Onlara keyifli zamanlar geçirtmek… Bütün bunları yaparken geçirdiğimiz bütün bu yorucu süreçler, bir an olsun “of ya” dedirtmedi bize. Çünkü biz bu işi seviyorduk. Hatta müzik dışında başka bir işin yorgunluğunu yaşıyor olsaydım geçen hafta sonu mesela, şu anda bilmem kaçıncı seruma bağlıyorlardı beni.

O yorgunluk, alkışı aldığın anda bir onura dönüşür çünkü. O onur seni hayata bağlar.

Belki bir gün yollarımız bir sahnemizde kesişir, ne dersin?  Sana yorgunluğumuzu değil, seslerin güzelliğini anlatır müziğimiz… Zaten hep öyle olmalıdır, değil mi? Yorulacaksak dans ederek, şarkıları hep birlikte söyleyerek yorulalım.

Mesela, şu an aktif olarak performanslar sergileyen grubum Serbest Radikaller’i bayramın 2. ve 3. günü 21:30’da Taksim Mask Nevizade’de dinleyebilirsiniz. 12-21 Ağustos tarihlerinde de Antalya Olympos’a yolunuzu düşürürseniz Eski Yeni’de sizi bekliyor olacağız.






3 Ağustos 2013 Cumartesi

İstanbul Gecelerinde Serbest Radikaller Fenomeni

Hiç âdetim değildir. Kendi çaldığım grubun reklamını yapayım, dememişimdir. O kadar yıldır çok sayıda gruba girdim, çıktım. Güzel müziklerde imzam ve katkım oldu. Ama şu ana kadar birini yazayım, demedim. Hatta kendi projemle ilgili bile yazmadım yahu.


“Ne yazdıracak peki bunları sana?” diye soracak olursan, Serbest Radikaller’in karakterime yatkınlığından bahsederek cevaplayabilirim. Yani, zaman zaman hüzünlü ve birden bire neşelenen bir adam olduğuna göre, benim için biçilmiş kaftan Serbest Radikaller. 

Elbette çaldığım gruba “fenomen” demem pek bir iddialı duruyor. Ama dinleyicinin hakkımızdaki yorumlarına baktığımızda çok bir alçak gönüllü ifade aslında…

Ne yapıyor Serbest Radikaller? Batı formlarını kullanarak bir doğu müziği yapıyor. Doğu-Batı sentezi olarak nitelendirilebileceği gibi, olmayan bir türü de aslında icat etmiş sayılabilir. Öyle ki dinleyen hangi türde bir müzik grubu dinlediği sorusuna kesin bir cevap veremediği gibi, bu cevabı veremediği için grubu “fenomen” kategorisine yapıştırabiliyor.

Ben grubun epey bir süre dışarıdan dinleyicisi olabildim. Daha sonra grubun kurucusu Jehat Hekimoğlu’yla yollarımız kesişti. Kendi projeme dâhil olmasını istedim. Sonrasında onun da benim Serbest Radikaller içinde yer almamı istemesiyle hızlı bir şekilde grubun sahne çalışmalarına dahil oluverdim. Kendi ekibim Hatıra Defteri’ne bir nevi kardeş gelmiş oldu. İşler bu aşamaya gelince de hayatımın en keyifli ve en dinamik ve de çok sürprizli sahne deneyimlerini yaşamaya başladım.

Birbirleriyle hiçbir tür ve orijin ilişkisi olmayan parçaların, aslında ne kadar kardeş olduğunu kanıtlıyor Serbest Radikaller. Birbirleriyle bağlandığında veya iç içe geçtiğinde bambaşka bir şarkı dinliyor aslında dinleyici. Doğaçlamalar da işin başka bir rengi. Doğaçlamaya dayalı bir kafanın ortaya eğlendirici ve sürükleyici bir öykü koyması çok başka bir tat elbette. Şöyle bir uğramaya gelen herkes, ya gidemiyor ya da bir dahakine daha kalabalık geliyor. Grup her geçen gün kendi kolonisini oluşturuyor.

Bence yapılması gereken çok bilindik ve çok güzel şarkıları, bir de Serbest Radikaller’den dinlemek… 

Benim grupla tanışmam bir dinleyici olarak işte böyle başlamıştı. Şimdi dinleyen değil, icra eden tarafında yer alınca gururlanıyorum epey.

Müzikte minimal bir yaklaşımla görkemli bir iş ortaya koymak öyle kolay bir iş değil. Algıları açık, gönülleri açık dört adamın aynı ruh içinde buluşması da hiç kolay değil. Belki biraz bundan dolayı bahsetmek istedim. Blog yazarlığıma müzisyenliğimi hiç bulaştırmamaya çalışsam da dayanamadım bu sefer.

“Arkadaş o kadar bahsettin, nerede bu adamlar, gidelim bir yerinde görelim” şeklinde konuşmaları duyar gibi oldum. Hemen söylüyorum. Ekim ayı itibariyle Cuma akşamları 21:30’da Mask Nevizade’de, Cumartesi akşamları yine 21:30’da Beşiktaş’ta Kaset Bistro’da kendinden geçecek grup. Dinleyen de geçecek. 

Eğlence ve keyif garantili… Ayrıca olur da yolunuz düşerse 12 Ağustos-21 Ağustos tarihleri arasında Antalya Olympos’ta Eski Yeni sahnesinde çalacak. Zaten Olympos grubun yaz mevsimindeki yuvasıdır.


Ben bu kadar iddialı konuşacak adam değildim. Beni bu hale Serbest Radikaller getirdi. Pek sağ olsunlar…

26 Temmuz 2013 Cuma

Bayan Solist Sevdası ve Ajda Pekkan Örneği

Türkiye canlı müzik piyasasında en çok talep edilen unsur, ‘bayan’ solisttir. Tabiri caizse, ‘saplardan’ oluşan müzik grupları, çok farklı ve çığır açacak bir müzik yapmıyor, ama yine de piyasada bir yer ediniyorsa, çok şanslılar demektir.

Bu ‘bayan’ solist sevdasının tüm dünyadaki müzik piyasalarına etkisi malum, tabii ki… Ama Türkiye, tüm negatiflikleri üzerinde çok rahat gösterme özelliğine sahip… Ben de “‘bayan’ solist Türkiye’de neden bu kadar önemlidir?” sorusunu öznel ve nesnel örneklerle cevaplamak istiyorum. Başlamadan önce belirteyim; ‘bayan’ kelimesini kullanmayı sevmem, ama buradaki kavram bu olduğundan sıkça kullanacağım, maalesef.

Bu sevdanın sonucu olarak, kadın şarkıcıların çokça göründüğü müzik piyasasında, erkek şarkıcılar da video kliplerinde kadın figürünü kullanarak ayakta kalmaya çalışıyor. Çok da yukarı çıkmadan bakacak olursak, şehir içi eğlence hayatının, mekân sahiplerinin ‘bayan’ solist ısrarıyla şekillendiğini görürüz. 

Müziği ön planda tutan idealist mekânları konunun dışında tutarsak, önemli bir pay bu sevda üzerine kurulu… Kadın gibi estetik obje olarak kullanılması alışkanlık haline gelmiş unsuru, mekân sahipleri çokça talep eder. “Sanatçınız ‘bayan’ mı?” diye sorulduğunda, müziğin icra edildiği alanlarda bile, sanatçı kavramının tam anlaşılamadığını da görürüz ki bu yazının konusu olmadığından, bu meseleyi pas geçiyorum.

Bir müzik grubunun ‘bayan’ solisti varsa, bir de bu solist güzelse, üstüne üstlük sesi de güzel olduğunda sırtı yere gelmiyor. Tecrübeyle sabit… Dikkat ettiyseniz en son aranan kriter müzikal katkı… Bu da zaten ‘ideal’ sıralamadır, kimse kusura bakmasın! Hatta çoğu zaman ilk iki kriter yeterlidir.

Görsel kaygıların ön plana alındığı modern zamanların bize dayattığı estetik dayatması, çıkış noktasını cinsellik olgusundan alıyor. Daha önceleri, Safiye Ayla gibi müziğinin ve sesinin ön planda tutulduğu isimler gelip geçmiş olsa da ne olduysa oldu, aranan kriterler tepe taklak oluverdi. Günümüzde de müziğinin önemli görüldüğü isimler var tabii. Ama geneli etkileyecek düzeyde değil.

Ne zaman başladığını bilmem, ama öyle bir dönem ki görgüsüzlüğün zengine, zenginliğin görgüsüze karıştığı bir zaman rastlar bunun başlangıcı… Kişisel tahminim…

Konuyla ilgili ufak bir araştırmaya giriştiğimde, Ajda Pekkan’la ilgili eski bir gazete haberine rastladım. Haberin tarihi ve hangi gazeteden olduğuna ilişkin bilgilerim net değil… Ajda Pekkan’ın ilk çıkış yaptığı dönemler olduğuna göre 1960’ların ikinci çeyreği olabilir. “Ajda’nın konseri fiyasko verdi” başlıklı haberde, Ajda Pekkan’ın Adana konserinde yaşadıkları kısaca değinilmiş. Bir erkek dinleyicinin istek şarkı ve türkülerine olumlu yanıt veremeyen Ajda Pekkan’a, söz konusu kişinin “şarkı bilmezsin, türkü bilmezsin, bari soyun da göbek at” dediği kaydedilmiş. Karşıma çıkan bu haberden, yazmaya karar verdiğim bu konuya cuk oturuşundan dolayı bahsetmeden edemedim. Çünkü ‘bayan’ solist arzusunun altında yatan sebeplerin başında, kadınlar tarafından eğlendirilmeyi seven erkek istekleri olduğu yönündeki tezime bir parça katkısı var.

Erkek dinleyici, sahnede göz süzen, göbek atan, cilve yapan, masaları dolaşan kadın şarkıcıyı çok seviyor, maalesef. Bu arzunun temelini de elbette ki cinsellik olgusu oluşturuyor. Bu ayrıca pazarlama stratejilerinde sıklıkla kullanılan bir unsur… Amerikalı pazarlama uzmanlarının dediği gibi: “Seks satar.” İşte bu algı, nedenine mantıklı ve geçerli bir açıklama getirilmeden, işletmecilerin ‘bayan’ solist arzusunun kaynağını oluşturuyor.

“Solistiniz ‘bayan’ mı?” sorusu sorulduğunda, grup üyeleriyle bir süre birbirimize bakıp, bizden ‘bayan’ çıkaramayacağımıza karar verdikten sonra “hayır” cevabıyla teoride bitirdiğimiz sahne görüşmeleri, biraz şartları zorlayıp bulduğumuz ‘bayan’ solistle müziği bıraktırma garantili sahne çalışmalarımız… Bu konuya ilişkin pek çok deneyimi kendimden örnekleyebilirim. Yukarılarda bir yerde bahsettiğim gibi, sesinin ve müzikalitesinin güzel olduğu solistler de var. Kimi zaman denk gelmişimdir.

Yine de bir gün ekibime kadın solist eklersem (bayan demekten sıkıldım. O ne öyle, minibüs şoförü seslenmesi gibi?) bu olay,  müzik piyasasındaki kriter sıralamasının tam tersi bir arayışın sonucu olacak. Duyurulur. Bu da bir anti parantez…

25 Temmuz 2013 Perşembe

Yanı Başımda Bir Vasfiye Teyze Oturuyor

Bir Vasfiye Teyze gelmiş, oturmuş yanı başıma. Konuşuyor da konuşuyor. “Ne çektin be?” diyor. “Bir yerlere geleceğim diye ne didindin?”

İşin aslı o kadar çok şey çekmedim, ama o dedikçe yıkılıyorum. Siniyorum olduğum yere. Bir ağlama geliyor. Ağlayamıyorum. Vasfiye işte; yapacak Vasfiyeliğini… Öyle bakıyorum sonra.

Epey bir süredir yazı yazıyorum. Ancak son zamanlarda yazmaya pek motivasyonum yok. O yüzden ottan püsürden konular geliyor aklıma. Hatta “nasılsın vatandaş?” diye sorup çıkabilecek haldeyim. Yine de yazmasam kendime ağırım işte. Yazsam sana olduğu kadar mı bilemem. “Yazmasam mı acaba?” diye kendime soralı bir ay kadar oldu sanırım. Yazacağım dedim sonra. Ama bu soruyu sormama neden olan her neyse motivasyonu yerlere sermiş. Şu an yazıyorsam yaşıyor olmanın motivasyonundan yiyorum yani. Diğer ifadeyle harddisc’ten yiyorum. Önceden yazmak yaşıyor olmaya motivasyon aktarırken, şimdileri bu tam tersine dönüştü. Biriken motivasyonlarımı itinayla harcama dönemi… Süreç sanırım… Böyle olması gerekiyor belki de.

Her şey dışarı çıkıp sahilde yürüme kararı aldıktan sonra bundan vazgeçip bir bankta oturmak ve ondan da sıkılıp bir çay bahçesinde çay içmeye gitmek için ayağa kalkıktan sonra “ne gerek var? Evde demlerim” diye karar değiştirip eve gelmek gibi… Aslında bütün bu değişen kararların hepsi yerine geliyor gibi görünse de derin bir huzursuzluk kendini hep gösteriyor. Vasfiye Teyze de vicdan azabı gibi ne zaman gelsem işini işleyip bana bakarak klasik motivasyon kırma yöntemlerini uygulamaya devam ediyor.

Ne ara dadandı bu buraya? İçimdeki Vasfiye Teyze’yi kim gazladı? “Ben sana yazma demiyorum, yazsan ne olacak diyorum” diyor şimdi de. Hadi be! Git işine… “Yoook iyi insansındır. Ama ne çektin be, ne didindin yazacağım, çalacağım diye” Haydaaa. İşte şimdi bir de müziğe geliyor. Yıllardır müzik yapıyorum yahu. “Aferiiiin.”

İşte Vasfiye Teyze ve bitmeyen diyaloglarımız bu şekilde uzar, gider. Sonuçta beni yazmamaya ikna edemedi. Ama ne de olsa burada aynı köşede oturacak. Aynı şeyleri tekrarlayacak.

Benim harddisc sağlam olmasa bir dakika duramam, neyse ki hala götürecek halde beni. Epeyce bir süre gider böyle. Ama umarım yeniden yaptığım her şey ondan götürmez de onu besler. Yoksa ne kadar sürer, hiç bilemiyorum açıkçası.

Haydaaaa! Niye yazdım ki ben bunlar şimdi? Kendi kendime konuşmak neyime yetmedi? “Ne çektin be okuyucu, gereksiz sözcüklerimi okuyup anlayacağım diye ne didindin?” Vasfiye Teyze içimizdeymiş bak, Demek ki hatayı başkasında aramamak lazımmış.

"Senin hangi motivasyonla yazdığından kime ne yahu?"


Bu kim şimdi?

23 Temmuz 2013 Salı

En az üç akor basın!

Ülke olarak çok şanslıyız(!) Şöyle bir başbakan düşünün. Hem sanat eleştirmeni, hem diyetisyen, hem kadın doğum uzmanı, hem bevliyeci, hem savcı, hem hakim, hem eski bir futbolcu…
Sanat eleştirmenliğini ‘ucube’ heykeller sayesinde kazanmış, her olay bir iş kolu daha açmış hayatında. Kadının ne şekilde ve kaç tane doğuracağına karar verirken yakalamış kendini. Önünü alamıyoruz artık. “Beyaz ekmeği sofralarınızdan kaldırın” diye tüm halka talimat veren başbakan sayesinde obezitenin de farkına vardık, hamdolsun! Şimdi el altından, apartmanların bodrum katında, gece on ikiden sonra dağıtılıyor ekmek. Nasıl aksiyonlu, nasıl heyecanlı…  O arada adrenalin salgılayıp kilo da veriyor insan.
Şimdi sıkı durun. Başbakanımızın bir yönünü daha öğrenmek üzeresiniz. Bu sayede “üç çocuk” isteğinin çıkış noktasını da öğreneceksiniz.
Başbakan eski bir müzisyen… Gitarist… “Üçbeş” isminde bir müzik grubunun kurucusu… Ve çok acayip müzikal tavsiyeleri vakti zamanında müzik piyasasında çokça konuşulmuş gıyabında. Üstat, “en az üç akor basın” diyerek müzik çıtasını yükseltmeyi hedeflemiş. Bir müzik dergisine verdiği röportajda ise bunu bir adım öteye götürmüş ve “bize üç akor yetmez, dört-beş lazım” diyerek ileriye dönük müzikal hedeflerini anlatma fırsatı bulmuş.
Üstat dördüncü akorla ilgili çalışmalar sırasında grup üyeleriyle kavga edince, müzik piyasasından çekilmiş. Futbolda da 3 golü ardı ardına kaydedip dördüncüyü bulamayınca siyasete atılmaya karar vermiş.
İşte sevgili okuyucu… Bizim başbakanımız işte böyle bir geçmişe sahip. Müzikte ve futbolda öğrendiği her şeyi siyasete adapte etmeye çalışması işte bu yarım kalmışlıktan. Biz ona “üç çocuk değil, beş çocuk olsun” dediği için kızarken bu geçmişi göz ardı etmeyelim. Ve biraz anlamaya çalışalım.
Ve halimize şükredelim. Ya daha çok akor bilseydi? On iki çocuk, diye tuttursaydı bugün? Her şeyde bir hayır vardır.
Gördüğünüz gibi her konuda bir fikri olan bir adam başbakan. E konuşacak tabii. Var mı öyle devlet adamı? Her şeye muktedir olmayan iktidar olabilir mi? Olamaz.
Başbakan bu arada bir psikolojik sıkıntı içine girdiyse bunun sebebi müzikten ayrı kalmasıdır. Eski ekibi bir toplasa, sahneye çıksa rahatlayacak. “Engelli vatandaşlarımız toplu taşımaya ücretsiz binecek” diye konuşmayacak böylece. Neden diyor öyle? Çünkü kendini dernek başkanı sanıyor zaman zaman. Başbakan olduğunu düşünse, zaten bir devletin sosyal devlet olma ilkeleri gereği bunu yapmaya mecbur olduğunu, bunun için ekstradan takdir beklemenin yanlış olduğunu bilirdi. Yani şimdi bir berber dese ki “benim diğer berberlerden bir farkım var, saç kesiyorum” bizle dalga geçtiğini düşünürüz. Ama dese ki “kelliği yok ediyorum” o zaman alkış…
Ama dediğim gibi, müzikten ayrı kaldı ya, ondan… Ver eline gitarı, üç akorla harikalar yaratsın, öyle de bir müzisyendir. Kısmet işte… (Tamam, doktorcuğum, toparlıyorum.)
Ben, sayın başbakanımızın müzik hayatına geri dönmesini istiyorum. Şu işleri bir toparlasın, müziğimizi kalkındırsın. Üç, eh… Bize en az beş akor lazım…

Not: Tamamıyla uydurmadır.

En üç TTweet at :)

30 Eylül 2011 Cuma

Flaş Bir Serdar Ortaç Haberi


Serdar Ortaç’ın Bulgar popçu Emanuela ile yaptığı düet sonrasında Bulgaristan ile Türkiye arasında diplomatik krizin eşiğine gelindi. (Royters) Serdar Ortaç sessizliğini bozmazken, Emanuela sadece bizim mikrofonlarımıza yaptığı açıklamada şöyle söyledi: “15 yıldır bir ülkede müzik yapıp da halen dinlenebilen birinin iyi bir şarkıcı ve müzisyen olacağını düşünmüştük. Ekip olarak Tibet’e gidip üç beş sene kalmayı planlıyoruz”

Bu kriz Bulgaristan’a yönelik darbe söylentilerini de meydana getirdi. Darbeyi kimler planladı? Şimdi tüm dünya bu sorunun cevabını arıyor. Savcılık harekete geçti ve açtığı soruşturmada üç muvazzaf subay ve bir emekli generali gözaltına aldı. Hükümet kanadından yapılan açıklama, “ Serdar bizim çocuktur. Biz bu ülkeyi onun güzel şarkıları sayesinde yönetebiliyoruz. O şarkılar olmasaydı biz seviyeyi anlayamazdık” şeklinde kaydedildi.

Krizin büyümesiyle devreye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül girdi. Abdullah Gül’ün Bulgar hükümetine “Demet Akalın var, bir de onu deneyin” dediği ve bunun üzerine iplerin kopma noktasına geldiği sızan haberler arasında.

Son dakika… Serdar Ortaç sessizliğini bozdu. “Ben bu ülkenin yetiştirdiği çok önemli bir şahsiyetim. Kim yapar benim yaptığım gibi şarkılar?” diyerek serzenişte bulunan Serdar Ortaç “kimse yapmaz” şeklinde yanıt alınca biraz olsun rahatladı. Tırına binip gözden kaybolmadan önce “yeni albümüm çok yakında” diyerek meydan okudu.

Serdar Ortaç’ın her albümünde aynı parçaları farklı sözlerle piyasaya sürdüğünü iddia eden gazetecinin kimliği halen gizli tutuluyor. Bu iddiayı inceleyen kurul üyeleri Serdar Ortaç albümlerini dinlerken fenalaşıp hastaneye kaldırıldı.

Flaş gelişmelerle gün içinde tekrar karşınızda olabiliriz de olmayabiliriz de.