Spor Haberleri

Köşe Yazıları

gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2013 Salı

Kurtlar Vadisi Mülteci

Kurtlar Vadisi dizisinde Necati Şaşmaz’ın canlandırdığı Polat Alemdar ve Kenan Çoban’ın oynadığı Abdülhey karakterlerinin çekimlerde kullandığı tüm kıyafetler ve hatta diğer karakterlerin kıyafetleri Suriye’deki iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınmış mültecilere bağışlandı.

Bundan sonra mülteci kampları bildiğiniz anlamda Kurtlar Vadisi setini andıracak.

Türkiye iç ve dış politikasını sıklıkla konu alan ve bunu yaparken hep devletten ve hükümetten yana tavır takınan bir propaganda aracı olarak hizmet gösteren televizyon dizisinin Türkiye’nin Suriye politikasında da taraf olması kaçınılmazdı. Maddi olarak da desteklemiş oldu.

Bunu söylerken oradaki insanların mağduriyetini yok saymıyorum elbette. Ama bu Türkiye yönetiminin ve yönetim yanlısı mecraların samimiyetini sorgulamayacağımız anlamına gelmez.

Kurtlar Vadisi ve Türkiye’nin Suriye politikasının birbirine benzer yanları var. Her ikisi de belli klişeler üzerinde ilerliyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerine göre şekil alan Türkiye siyaseti, Kurtlar Vadisi senaryosu haline gelebiliyor. Zaten Gezi eylemlerini de Başbakan tezlerine göre yeni sezona eklemiş olan televizyon dizisi, Suriye’de diktatör karşıtı, demokrasi havarisi olmuş iktidarın izinde yürüyecektir.

Her daim silah, şiddet sahneleriyle tam bir karmaşa dizisi olan Kurtlar Vadisi, Ortadoğu’da savaş ve kaos isteyenlerle müttefik olmaya devam ederken, elbette ki ağababaların hazırladığı Ortadoğu politikasında rol oynamaktan en ufak bir sıkıntı duymuyor. Üstelik coğrafyaya şekil verenin Türkiye olduğu konusunda kamuoyunu inandırabiliyor. Bunu yapmasına neredeyse medya organlarının tamamı inanılmaz bir azimle yardım etmeye devam ediyor. Kurtlar Vadisi de televizyon dizileri içinde bunu yapan ve reyting rekorlarını kırmaya devam eden tek televizyon dizisi…

Necati Şaşmaz’ın Gezi direnişi sırasında başbakanla görüşen heyetlerden birinde yer alması ve konuya asla hâkim olamadığını ve belki de hiç olamayacağını ifade eden açıklamalarından sonra, Kurtlar Vadisi’nin Gezi olaylarının sırrını çözeceğini iddia ettiği yeni sezonu ve bu son büyük bağış hareketi, dizinin toplumsal ve siyasi hayat içinde nerede durduğunu bize gösterebilir.

Yukarıdaki paragrafta sırayla özetlediğim üç durumun açılımı aşağıdaki gibi…

Hiçbir şeyin farkında değil… Biliyormuş gibi yapmayı çok iyi beceriyor. Siyasi konjonktür nereyi gerektiriyorsa oraya gidiyor. Tipik bir yandaş eğilimi değil mi?


Bumerang Ödülleri Oy Ver!

4 Kasım 2013 Pazartesi

Leyla ile Mecnun'u Ben de Özledim

Leyla ile Mecnun Türkiye televizyon dünyasının en alışılmadık yapımıydı. Komikti. Şaşırtıcıydı. Zekiceydi. Ve yaratıcıydı.

Üstelik absürt komedi denemesi yaparak bir risk de almıştı. Dizi buna rağmen çok izlendi. Sektör içinde reyting düşüklüğü nedeniyle yayından kalkan diziler patır patır yok olurken o devam etti.

Alışılmışın dışındaki dizinin alışılmışın dışında bir yayından kalkma hikâyesi var. Gezi eylemlerine katılan dizi ekibinin sosyal medyada da fotoğrafları yayınlandı. Gezi eylemlerine katılmalarının cezasını da ekibin işine son vererek kesti TRT. Hal böyle olunca her şey çok ortada bitti. Sanki bir âşık olduğun insan ortada hiçbir şey yokken ertesi gün seninle tüm iletişimini kesmiş gibiydi.

Bitmeyen bir sevda gibi… Takıntılar kalır. Hep onu düşünürsün. Hep ondan bahseder dilin. İşte o yüzden Leyla ile Mecnun ekibinin çektiği “Ben de Özledim” isimli yeni televizyon dizisi iki bölümdür Leyla ile Mecnun’dan bahsediyor. Hem de ne bahsetmek… O kadar normal ve insani ki… O kadar doğal bir durum ki böyle olması…

Leyla ile Mecnun, ekibini oluşturan herkesin tutkuyla sahiplendiği bir projeydi. Böyle bir tutkunun da bitmesi zor elbette…

“Ben de Özledim”, özellikle ikinci bölümün neredeyse tamamını “Leyla ile Mecnun” dertlenmesine ayırmıştı. Ama tahminim bu etkisini kaybederek yavaş yavaş “Ben de Özledim” dizisini özgürlüğüne kavuşturacaktır. Ama zamana ihtiyaçları var ve yeni bir ilişkiye henüz hazır değiller. Alıştıra alıştıra…

İşin bir de ticari boyutu olabilir. Benim işkillenmeye elverişli bünyeme göre “Leyla ile Mecnun” etkisini bu dizide de sürdürmeye çalışıyor olabilirler.

Sonuçta her iki durum da olsa Leyla ile Mecnun Türkiye televizyon tarihinde önemli bir sayfada yerini alıp huzurla dinlenmeye çekilirken “Ben de Özledim” reyting savaşlarında çarpışmaya devam edecek. Belki de o yüzden selefinden güç alma zorunluluğu hissediyordur.

Duygusal yönü ağır basan ve haliyle bir işin tutması için yapılan bu anmalar son bulacak elbet.
Yayından bir skandal olabilecek şekilde kaldırılan “Leyla ile Mecnun” dizisi, gördüğünüz gibi “Ben de Özledim” dizisi hakkında bir yazı yazmaya niyetlenmiş olsam da benim de dilimden düşmedi. Ne akıllardan çıkar, ne de dilimizden…

Leyla ile Mecnun sayesinde algısı daha açık bir televizyon izleyicisi oluşmuştu. Daha doğrusu hayatının büyük bir bölümü televizyon karşısında geçiren toplumun önemli kısmı için azıcık düşünebilme imkânıydı. Bu da kimileri için bir sorundu tabi. Özellikle yöneticiler için…

Ben yeni dizinin peşini bir türlü bırakmayan selefiyle ilişkisine dönüp bitireyim. Ben de Özledim dizisinin ismi bile bize Leyla ile Mecnun’lu bir cümle kurdurmaya itiyor. Evet… Leyla ile Mecnun’u ben de özledim… Dizinin ilk iki bölümü de bu hissiyatla çekilmemiş mi zaten?


Bumerang Ödülleri Oy Ver!

23 Ekim 2013 Çarşamba

Kızlı Erkekli Davul ve Gitar Çalmak

13 Ekim Pazar günü Radikal’deki Mesut Hasan Benli’nin haberini okuduğumuzda kendimizi bir tür Aziz Nesin öyküsü içinde buluyoruz. Gitar ve davul çalmak suç unsuru olarak görülürken ülkenin içinde bulunduğu duruma rağmen demokratikleşmesini beklemek ne kadar beyhude, değil mi?

Mersin’de Gezi eylemlerine de destek için gerçekleşen protestolara katılan 54 kişi hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı dava açtı. Bu çok rutin artık… Vatandaşın anayasal hakkını kullandığı için gözaltına alınması bile yeterince absürtken, Mersin’deki bu 54 kişi arasındaki şüphelilerin ‘suç’ dosyasında ‘davul ve gitar çalarak grubu motive etmek’ var.

Resmi ideolojinin güzel olana yönelik baskıları, müziğin içini boşaltmakta, sanatın insanlık yararına yapılmasına engel olmakta… Öyle ki müziğin barışçıl bir eylemde kullanılması kadar doğal bir şey olmadığı halde, zaten doğal olanı yok etmeyi politika haline getirmiş sağ ideolojinin müziği bir suç unsuru olarak görmesine şaşırmıyoruz maalesef.

Ve aklıma Victor Jara geliyor birden. Şili’de askeri darbe olduğunda Santiago Stadı’nda cuntanın işkence ettiği insanlara gitar çalıp şarkı söyleyerek moral vermeye çalışan Victor Jara… Onu orada işkenceden gitar çalmasın, diye öldüren cuntanın kafasıyla bugün gitar ve davul çalarak eylemciyi motive etmeyi suç unsuru sayan kafa arasında çok bir fark göremiyorum.

Grup Yorum konserinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘bölücülük yapılması ihtimali’ olduğundan iptal edilmesine ne demeli? Bir konserde bölücülük nasıl yapılır? Bu konuda da o ‘ileri demokrasinin’ söyleyecekleri var mıdır?

Görüldüğü üzere devlet, tüm kurumlarıyla istikrarlı bir çizgi izliyor. Üstelik müzik konusundaki bu iltimaslarının dinsel sebepleri de olabilir. Kafa bulandırmak gibi olmasın. Çünkü müziğin günah olduğunu kabul eden bir dinin hâkim olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Yoruma açıktır. Ancak pek çok ilahiyatçıdan, cami imamından, müftüden bu konuda benzer görüşler alabilirsiniz.

Müziğin ‘kışkırtıcı’ bir özelliği olduğunu savunurlar. Cinsel duyguları canlandırırmış. Günaha davet edermiş. O yüzden sadece Allah sevgisini anlatacaksa, dine ters düşmeyecek şeylerden bahsedecekse belki bir parça caiz sayılabilirmiş.

Sonuç itibariyle başkaldırmak da dine terstir. Devletin dine dayalı hale gelmesine o yüzden iştahla bakıyor bu coğrafyanın yöneticileri… Devlete başkaldırmayı, Allah’a küfür saymaya kadar gider bu anlayış…


Devletin müzik konusunda öncelikli bir tavrı yok diyelim. Fakat mevcut duruma bakar mısınız? Bir eylemde davul ve gitar çalmak suç unsuru… Taksim Meydanı’nda piyano resitali veren sanatçı piyanosuyla birlikte gözaltına alınmıştı. Bir konser bölücülük yapılacağı şüphesiyle iptal oluyor. Sadece türban söz konusu olduğunda özgürlük çığlıkları atanların yasak koyma potansiyeli elbette ki gözlerimizi yaşartıyor. 

Gezi Partisi de mi Erkek Partisi?

Gezi direnişi sonucunda siyasi bir oluşum meydana gelsin, diye çok bekledik. Ancak parçalı bir yapılanma yerine bütünlük beklentimiz vardı.

Son habere göre Gezi Partisi de kuruldu. Bu parti aynı zamanda bir protesto eyleminin ismini taşıyan ve de bir gençlik hareketinin sonucu kurulan ilk siyasi parti oldu. Gezi eylemlerinin böyle bir sonucu olması kaçınılmazdı.

Ancak Gezi Partisi kurucularının Gezi eyleminde kendiliğinde oluşmuş semboller yerine kullandığı sembol hakkında konuşmak gerek.

Kadınlar eylemlerde öncü rol oynamıştı. Üstelik Kırmızılı Kadın, TOMA önünde kollarını açmış siyahlı kadın gibi kadın semboller vardı. Her şeyden önce kadın ve erkek el eleydi. Belki de en önemli kazanımlardan biriydi bu.

Böylesi bir kazanım dururken erkek sembolüyle Gezi Partisi kurmak doğru bir seçim olmamış. Umuyorum yönetim kadrolarında da bu anlayışı benimsemezler, diye düşünürken yönetim kadrosunda da erkek egemen bir durum gördüm. Ne yazık ki yapılmakta olan şey bu anlayışla sadece Gezi isminin çekiciliğinden istifade etmek olarak kalacak.

Parti yöneticilerine göre parti logosu internet üzerinden halk oylamasına göre belirlenmiş. Ben “ne ara kuruldu?” diye sormaktayken, internette oylama bile yapılmış da haberimiz olmamış.

Parti tüzüğüne göre partinin amacı şu şekilde ifade ediliyor:

“İnsan onuruna yaraşır bir toplum için, özgürlükçü demokrasi anlayışıyla gücünü sivil toplumdan alan, bir Halk Anayasası hazırlamak, tüm bireylerin kendi yaşam biçimlerini ve geleceklerini hür bir iradeleriyle inşa edebilmeleri için gerekli koşulları oluşturmak, bireyin hakkını savunan ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir toplum düzeni kurmaktır.”

Partinin logosu ise kök salmış ağaç modelinde bir insan figüründen oluşuyor da insan figürü olarak erkek görüntüsü sunmak kadın hareketini rahatsız etmeye devam edecek gibi görünüyor.

Bana soracak olursanız herhangi bir cinsel kimliği işaret etmesine gerek yoktu. Ama insan figürünün erkeği anımsatması da gerekli değildi. İnsanı sembolize edecek cinsiyet kavramı dışında çağrışımları olacak daha başka şekiller de bulunabilirdi.


İşin diğer bir boyutu ise şu: Böylesi bir birliktelikle ortaya çıkmış Gezi eylemlerinin böyle bir parçalı siyasi yapılanmayı meydana getirmiş olması sağ iktidarlara karşı sol hareketin bir türlü akıllanamayacağını gösteriyor. Dolayısıyla siyasi partinin bir hareketin adını alması yeterli değil. Oluşmuş olan o birliktelik algısını içselleştirmedikten sonra hiçbir anlamı yok maalesef ki…

20 Eylül 2013 Cuma

Salih Memecan ve Bizim City'nin Halleri

Salih Memecan’ın tartışılan karikatürünü görünce çoğunuz şaşırmamıştır. Ancak artık böyle güçten yana duruşlara azıcık şaşırmak istiyorum. Şaşırmadığımız zaman bu orantısız yandaşlık normalleşecek. Hatta bu karikatürü eleştirse de “ne yapsın adam? Ekmek parası…” diyen de çıkacaktır ki bu da kabul edilebilir gibi bir şey değil… Bir cerrahın organ mafyasıyla işbirliği yapması ne kadar etikse, bir gazetecinin, karikatüristin veya yazarın iktidar yandaşı olması o kadar etiktir. Dolayısıyla mesleğini etik değerler çerçevesinde icra edeceksin. O zaman hak edersin kazandığın parayı.

Salih Memecan, eşinin AKP milletvekilliği ve çalıştığı gazetenin yandaşlıkta sınır tanımayan bir gazete olması yüzünden kendini iktidara karşı sorumlu hissediyor olmalı.

Karikatür “eylemciler arası iş bölümü” başlığıyla Sabah Gazetesi’nde yer aldı. Bir adam 4 eylemcinin karşısına geçmiş direktifler veriyor. Direktifte, “Sen taş atacaksın, sen molotof kokteyli, sen barikat kuracaksın, sen öleceksin” sözleri dikkat çekiyor.

Hemen hemen tüm medya var gücüyle eylemleri karalama kampanyasında yer alırken Bizim City nal toplamamalıydı. Üstelik direnişin en önemli araçlarından olan mizahı kullanmak da şimdileri bir strateji olarak belirlenmiş olmalı. Ancak iktidar yanlılarının elinde mizah da çirkinleşiyor haliyle. Ölümle dalga geçen, öldüreni yücelten, aklamaya çalışan bir noktaya taşınıyor. Geçtiğimiz hafta hakkında yazı yazdığım Cafcaf Dergisi’nde karikatür de aynı amaca hizmet etmekteydi.

Bir yandan yine medyanın da desteğiyle ‘izinsiz gösteri’ denen bir uydurma kavramı da akıllara yerleştirerek, eylemciyi terörist odak haline getirmeyi amaçlayan iktidar, Salih Memecan gibi tetikçilere de başvurabiliyor. Tetikçi, elinde silah, tüfek olan adam değildir sadece.

Salih Memecan’ın eylemciyi kötü gösterme çabası, gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor. Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin ‘meşru müdafaa’ yaptığını iddia eden devlet, polisin saldırısı karşısında kendini korumak isteyen eylemciyi saldırgan olarak lanse etmeye çalışıyor. Oysa polisin sert müdahalesi karşısında vatandaşların tepkileri meşru müdafaa kapsamındadır aslında. Üstelik bu evrensel hukukun da söylediği bir şeydir. Türkiye’nin de imzası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde saldırısız ve barışçıl gösteri yapma hakkı vardır. Hem de önceden izin alınmaksızın… Dolayısıyla ‘izinsiz gösteri’ diye bir şey yoktur. Bu konuda ikna edici olamayan devlet, polisin saldırgan tavrına tepki gösteren eylemciyi saldırgan olarak göstermek ve eylemi de şiddet eylemi olarak kabul ettirmek derdinde…

Bütün bu çabalar, Bizim City’nin medya kişilerinin de desteğine ihtiyaç duyuyordu elbette. Salih Memecan durur mu?

Sözün özü Türkiye hiçbir dönemde tanık olmadığı kadar iktidar-medya ittifakı yaşamakta… Mizahı da bu yandaşlıkla kirletmeye kalkanlara ise yine mizah yoluyla cevap verilivermiş. Çok beğendim. Adı da Direncity… Başlıksa “yandaşlar arası iş bölümü” Direktifler ise şunlar. “ Sen yalan haber yapacaksın. Sen polis seviciliği yapacaksın. Sen palayla insan yaralayacaksın. Sen karikatür çizeceksin.” Cuk oturmuş.

Sabah Gazetesi çizeri, karikatürist Salih Memecan ise Medyatava‘ya şu açıklamayı yaptı: “Bugünkü karikatürüm ile ilgili olarak gelen tepkilerin farkındayım. Ben sadece genç birilerinin ölümü üzerinden siyaset ve prim yapmanın aşağılık bir şey olduğunu dile getirmek istedim. Karikatürde bunu eleştirdim.” Bu konudaki samimiyetlerini öldürene tepki göstermeyerek, öldürenin yanında yer alarak çoktan çürüttüler oysaki…

İnsanlar gencecik yaşlarında öldürülürken sessiz kalmak da dilsiz şeytan olmak değil miydi?

Katledilen insanları anmak ne zamandan beri prim yapmak? Ne zamandır aşağılık bir şey Salih Memecan?

30 Ağustos 2013 Cuma

Sırada Ne Var? Palalı Saldırgan Seçmeleri mi?

Palalı saldırgan olayı epeydir kafaları meşgul ediyordu. Saldırgan önce Fas’a kaçtı. Hükümet kanadında kimisi saldırıyı tasvip etmemiş görünse de vatandaşın demokratik tepkisi olarak görenler de vardı. İşte bu olayın böyle göründüğü Sabiha Gökçen Havaalanı’nda gözaltına alınan palalı abinin 24 saat dolmadan çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılmasıyla kesinlik kazandı.

Dolayısıyla, müjdeler olsun! Artık palayla, sopayla ortalıkta dolaşıp eylemci avlamak bir ata sporu olarak gelecek nesillere geçecektir.

Adalete güvenini muhafaza etmeyi başaranlara bu zor süreçte başarılar diliyorum. Demokratik hakları için sokağa dökülen insanlara müebbet hapis cezası vermeyi hayal edenler, elinde palayla direnişçi avına çıkanların sırtını sıvazlayacak elbet…

Süleyman Demirel’in o ünlü sözü akıllara geliyor. “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” Sağ iktidarların Türkiye’de yıllardan beri yaptığı, örgütlü ya da örgütsüz kendi çıkarlarına uygun olan şiddet yanlılarını kollamak olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sivas katliamcıları serbest kalırken bir zil takıp oynamadığı kalmıştı hatırlarsanız. Hizbullah da nasıl sıyrılmıştı. Hatırladınız mı?

Dolayısıyla devlet kendine hizmet eden her terör odağını bağrına basıyor.

Palalı saldırganı sokağa çıkaran iktidarın kışkırtıcı tavırlarıydı. Ve bu saldırganı serbest bırakarak bir başka cesaretlendirme fişeği yaktılar. Artık sokak ortasında direnişçi avlamak meşruiyet kazandı. Başbakan artık evde zor tuttuğu %50’yi daha da cesaretlendirebilecek. Diktatör olsa sallandırırdı ama. Olsa olsa mafya olur bu şekilde. Elini kana bulamaz. Bunu yapmak için icazet bekleyen nice adaylar evlerinde zor duruyor. 

Görüldüğü gibi zaten önce bir yurtdışı gezisine çıkıyorsun. Sonra geldiğin gün emniyette dostlar alışverişte 
görsün anlamında misafir ediliyorsun. Akabinde de mahkemece serbest kalıyorsun. Adalet yerini buluyor!
Ama tabi sakın elinde kendini korumak için gaz maskesiyle sokağa çıkma. O zaman da adalet ‘yerini buluyor’ çünkü. Sen en iyisi mi dışarı çıkma. Okula da gitme. Gideceksen de düşüncelere pek dalma, hemen eve dön. Zaten her köşe başını polislerin tuttuğu bir ülkedesin. Olağanüstü hal değil mi bu? Olağandışı bir akıl durumu mu yoksa?

Palalı Fas’a kaçtığında bir düşünce aldı beni. Her sıkışan Fas’a kaçıyor, diye düşündüm. Sonra Kazablanka geldi aklıma. Ah o güzel şehri kirletmeyeydiniz bari.

Kazablanka gibi hayatımda görmek için can attığım şehirlerden birinin adını da kirlettiniz ya. Ne kadar basit ve saf bir hayaldi. Çöpe attırdınız. “Bir daha çalma Sam” diyorum. Ve dönüp gidiyorum.

Sırada ne var? Palalı saldırgan seçmeleri mi?


Adaletli günler... Ne kadar mümkünse tabii böyle bir şey…

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Diktatör Değilim Ben!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye?
Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtlamıştı geçenlerde.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söylemişti.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 

Ben bu kafanın hangi maddenin ürünü olduğunu merak ediyorum doğrusu. Ve bir önerim var. Sarhoş olun azıcık. Ama öyle kendini kaybetmeden… Zaten bir kayıp söz konusu şu halinizle bile… Belki o yasaklamak için kendinizi paraladığınız içki sayesinde serinler biraz algınız.

Sarhoş olun derken illaki alkol gerekmez. Baudelaire’in şu meşhur klişesinde ne der? “Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun”

Altındaki felsefesine bir inin bakalım. Ayık kafaların saçmalama yarışını gördükçe sarhoşluğun karmaşık bir anlamı olmaya başladı. Bu kadar düz algının hüküm sürdüğü coğrafyada, serin kafalara hasret haldeyiz.

Stadyumlarda siyasi sloganları yasaklamak (ama Mısır için slogan atmak serbest) başka bir akıl dolu eylemdi. İnsanların örgütsüz bir şekilde bir araya geldiğinde iktidara öfkesini organizeymiş gibi sunması bizim muktediri çok rahatsız ediyor. Geçtiği yollara serpiştirilen şakşakçılara alışınca bünye… Tabii…

Kafa ayık ama… Ona rağmen olimpiyatları alamazsak bunun sorumlusu da Gezi eylemleri oldu. Sipariş edilmiş bir bahane ve suçlama… Egemen Bağış’tan müthiş bir çıkış…

Dolayısıyla “Gezi eylemcileri müebbetlik, olimpiyatları alamama ihtimalinin olası sebebi Gezi…” Yani Gezi de Gezi… Dış mihrak da dış mihrak… Büyüyen Türkiye, küçülen hesaplar…

Ancak direniş artık içselleşti. Şimdi hızlıca tepki oluşabiliyor. Her yerde…

Konserlerdeki durum mesela… İnsanlar bir araya gelince direnişi özlüyor. Yapacak bir şey yok. Kaçacak da yer yok… Ancak iktidar bu gibi yasaklarla direnişin temel sebeplerinden birini de tekrarlamış oluyor. Direnişi kendi eliyle körüklüyor. Üniversitelere seslenen başbakan, gençlerin hareketlerine engel olunması gerektiğini de öğütlüyor. Bu da rektörleri kolluk kuvveti komiseri zannetmesi demek olabilir.

Bu kadar tek adam dayatması yapılırken “diktatör değilim ben, halkımın hizmetkârıyım” diye her fırsatta tekrarlıyor başbakan. Diktatör olsa sallandırırmış. E bir o kaldı zaten. Hizmetkâr da değil ama. Hizmetkâr olsaydı böyle şeyler demezdi çünkü. En azından hiçbir hizmetkâr hizmet ettiği kişileri “akıllı olun lan” türünden azarlamaz.

Ama diktatör olmak için illaki sallandırmak gerekmiyor. Tek adam… Yetkilerin ve güçlerin tek elde toplanması… Her konuda karar vermek… İnsanların nasıl yaşayacağını, nerede ve ne kadar içeceğini belirlemek… “Nerede ve hangi sloganlarla protesto edileceğimizi de biz iyi biliriz.”

Orada biri “diktatör değilim” mi dedi?




27 Ağustos 2013 Salı

Kurtlar Vadisi Pusu mu, Penguen Belgeseli mi?


Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin 11. sezon fragmanında Gezi direnişine yapılan gönderme dikkat çekiyor. Gezi ile ilgili birkaç görüntüden sonra penguenler çıkıyor. Ve dış ses “madem penguenleri izlemek istemiyorsunuz, gerçekleri Kurtlar Vadisi Pusu’da izleyin” diyor.

Polat Alemdar dış mihrakların oyununu çözecek gibi… Aslında ne şiş yansın ne de kebap gibi bir giriş bu fragman… Hükümete yönelik bir eleştiri görecekmişsiniz gibi bir izlenime kapılabilirsiniz ayrıca.

Ancak yapılmak istenen şeyi kendimce şöyle özetlemek isterim. Bir önyargı olabilir bu. Ama Kurtlar Vadisi’nin bu sezon neye hizmet edeceğini bilmek için medyanın içinde bulunduğu ruh halini anlamış olmak gerekiyor. Dolayısıyla Kurtlar Vadisi de ‘büyük oyunu’ bozmak için elinden geleni yapacaktır.

Polat Alemdar’da da Gezi olayları sonucu pek çok insanda olduğu gibi ciddi bir karizma çizilmesi yaşanmıştı. O meşhur basın açıklamasını ben hala izliyorum, ancak henüz tam çözebilmiş değilim. Tek anladığım şey bir kurşun dökmelik işimiz varmış. Nazarmış, nazar…

Necati Şaşmaz’ın canlandırdığı Polat Alemdar karakteri, dublajlı bir şekilde iş başı yapıyor. Nazarı söküp atacak üzerimizden. Anlaşılan o ki dış mihrakların da oyunu çözülecek. Saf taleplerle bir araya gelmiş gençleri, bu dış güçlerin zehirlediği söylenecek. Yani bir bakıma “bizim çocuklarında toyluğuna gelmiş” denecek.

Daha düzgün bir Türkçe ile değerlendirileceği kesin… Ancak Necati Şaşmaz’ın söylemeye çalıştığı her neyse daha fazlasını duyamayacağımız da kesin…

Kurtlar Vadisi’nin çok kötü bir komplo teorisi üreticisi olduğunu bilirsiniz. Türkiye’nin dış politikasını devlet lehine malzeme haline getirerek, soğuk savaş döneminin ABD’sinin Sovyetler’e karşı yürüttüğünün bir benzerini tekrarlıyor hep. Gezi direnişinin kendi kötü yönetimlerinin bir sonucu olduğunu kabul etmek istemeyen iktidarın, bunu bir dış politika oyunu olarak görmesini desteklemek üzere yola çıkıyor bu sezon Kurtlar Vadisi Pusu.

Türkiye’nin küresel güç olmasını istemeyenlerin bir oyunu olarak gösterilmek istenen Gezi direnişi, daha çok itibarsızlaştırılmaya çalışılacak gibi…  Gidip sokaktaki herhangi bir “Küresel güç olmak nedir?” diye bir soru yöneltseniz bir cevap alamazsınız da Gezi direnişinin küresel güç olmamızı kaldıramayanların planı olduğunu duyarsınız. Yani başbakanın söylediği söz hem bir kanun ve onun televizyondaki vadisinde bir yankı olacaktır. Çok normal… Yankı da bir boşlukta oluşur hep.

Sonuç olarak Kurtlar Vadisi bu sezonda pusuda olacak. Bu pusunun neye hizmet edeceğini erken söylemek de mümkün tabi… Oyuncuları Gezi direnişine katıldığı için Leyla ile Mecnun yayından kalkıyorsa, bir başka dizinin yayında kalması için ne yapacağını tüm şartlar sabit dahi olsa çok kolay söyleyebiliriz. 

Bu ne bitmez çileymiş? Kötü seçenekler arasından birini seçmek zorunda kalmak... Gerçekler yerine Penguen belgeseli izlemek mi, gerçek diye Kurtlar Vadisi Pusu izlemek mi? Kötü kader...


Evet… Kurtlar Vadisi Pusu gerçekleri açıklıyor. Gezi direnişi dış mihrakların oyunudur! Şimdi dağılabilirsiniz.

25 Ağustos 2013 Pazar

Gezi'den Mısır'a Çıkan Kısmın Özeti

Son zamanlarda Ali İsmail, Ethem, Abdullah, Mehmet ve daha niceleri için tek damla gözyaşı dökmemiş olanlar Mısır’daki Esma için ağlıyorlar. Elbette ki Mısır’da ordunun katliamlara son vermesi, demokratik taleplerle sokağa çıkanlara şiddeti durdurması gerekiyor. Ve elbette ordunun hiçbir şiddet eylemi ve cinayetleri meşru müdafaa olarak değerlendirilemez.

Tıpkı Gezi eylemleri sırasında polisin şiddet kullanımını haklı çıkaracak hiçbir bahane olmayacağı gibi Mısır’da da darbeyi ve katliamları haklı çıkaramayız.

Gezi direnişi başlayalı yaklaşık 3 ay oldu. Bitti mi? Bitmedi elbette. Çünkü her ağzını açan iktidar mensubu Gezi diyor, başka bir şey demiyor. Demek ki yer etmiş. Demek ki akıllardan çıkmıyor. Dolayısıyla direnişin bitmediğini, daha yeni başladığını söyleyebiliriz. Gezi’nin gerek Türkiye, gerekse Dünya kamuoyu nezdinde itibarını yok etmeyi başaramadılar bir türlü. Başbakan hala diktatör yakıştırmalarına cevap vermekle meşgul… Demokrasinin seçimden ibaret olduğunu iddia etmeyi henüz bırakamadı. Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Ali Şahin Gezi eylemcilerini müebbetlik ilan etti. Egemen Bağış ise son bombayı patlattı. Eğer Türkiye olimpiyatlara ev sahipliği yapamazsa bunun sorumlusunun Gezi eylemcileri olduğunu söyledi. Küçük hesaplar… Bir yerden vurabilir miyiz? Herkesin damarına uygun bir linç sebebi oluşturabilir miyiz? Bu soruları soruyorlar kendilerine.

Mısır’daki acı olaylar ve Gezi Direnişi serin kafayla aynı düzleme konmalı… Çünkü ironik bir dönemin içine soktu bizi her ikisi de. Mısır’daki darbe bizim muktedirin imdadına yetişmeseydi bugün iktidar basını Gezi direnişini bir darbe girişimi gibi göstermeye bu kadar cesaret edemeyecekti. Ancak Gezi direnişini bastırma girişimi ve sonrasındaki cadı avları bizde bir 12 Eylül anımsaması yaratmış oldu. Dolayısıyla darbe diye lanse etmeye çalıştıkları eylemlerin aslında her dönem devam eden 12 Eylül darbesine yönelik bir başkaldırış olduğunu söylesek yanılmış olmayız.

Mısır’daki darbe katliamlara neden olurken halk sokağa dökülmeye devam ediyor. Her gün ölüm haberleri alınıyor. Esma isimli bir genç kız asker kurşununa kurban gidiyor. Bu acı olay Türkiye’deki çoğu medya organını ve iktidarı harekete geçiriyor. Bir ölüm kullanılarak Ali İsmail’e, Abdullah’a, Ethem, Mehmet’e bir rakip yaratılıyor adeta. Başbakan’ın baba olarak döktüğü gözyaşı haber yapılıyor. Esma için tüm Türkiye yasa bürünüyor. Bizim ölülerimiz ise darbeci olarak görüldüğünden ağlanmaya değer görünmüyor.

Daha da ironik olanı başbakan Mısır’daki katliamları haber yapmayan medya kuruluşlarını fırçalıyor. Onları “fok belgeseli” vermeyi tercih ettikleri için kınıyor. Yanlış duymadınız. Fok belgeseli… Baştan aşağıya kara mizahını bürünmüş bir dönemin içinde olduğumuzu söylemekten geri kalmamamız için bir sebebimiz var mı şimdi? Penguenlerle fokların savaşı…

Stadyumlarda Gezi direnişiyle ilgili slogan atılması yasaklanırken Mısır için slogan atmak adeta teşvik ediliyor.
Sonra bu memleketin çocukları sokağa döküldüğünde “neyiniz eksik?” diye sorabiliyorlar. Yahu neyiniz eksik ne demek? Bu resmen üvey evlat muamelesi değil mi ki tam bir şey arayalım?

Dolayısıyla… Beyler, yaptığınıza çifte standart derler. Mısır’a ağlayalım elbette. Bir şeyler yapalım. Katliamı durduracak yollar arayalım. Ama önce ülkendeki ağlayan anaların gözyaşlarını silelim. Katillerinden hesap soralım. Yoksa bir kandırmacadan öteye geçmeyecek hiçbir şey.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Gezi Eylemcileri Müebbetlikmiş!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye? Ciddiye almaya değmezdi. Küçümsüyordunuz?

Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

  1. Gezi Direnişçilerinin hedefi hep Taksim olmuştur. Dolmabahçe’nin, başbakanlık konutunun işgal edileceğine yönelik komplo teorileri hayal mahsulüdür.
  2. Hükümetin değişmesini istemek ve bunun için demokratik hakları kullanarak eylemler düzenlemek darbe demek değildir. Bu yanılgı değil elbette. Bilinçli bir yönlendirme…
  3. Basiret derken?
Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 




22 Temmuz 2013 Pazartesi

Tayfun Talipoğlu, Şafak Sezer ve İki Özrün Analizi

Toplumun büyük bir kesimi tarafından Tayfun Talipoğlu saygıdeğer bir kişi olarak tanınır. Öyledir de. Duyarlılığını sorgulamak şöyle dursun her eylemi ve sözüyle bunu kendimizi bildiğimiz gibi biliriz. O da bu toplumun bir ferdi olarak toplumu ilgilendiren sorunlar ve acılarla ilgili her insan gibi tepkisini göstermekte. Tıpkı Gezi Direnişi sırasında olduğu gibi…

İnsanın gözü önünde polislerin insanlara uyguladığı tazyikli sulu ve biber gazlı şiddet karşısında, olaylar sırasında orada olan herkes gibi Talipoğlu da tepkisini göstermişti. Elbette Twitter’daki küfürlü notunu tasvip etmeyeceğiz. Ancak bir düşünün. Silahsız gencecik insanlara yönelik böyle bir saldırıya tanıklık ettiğinizde tepkinizin ayarını düşünemezsiniz. O şiddete maruz kalanların yerine kendi çocuğunuzu, eşinizi, dostunuzu, akrabanızı koyduğunuzda Talipoğlu’nun sözlerinden daha ağır bir tepki vermeyeceğinizin garantisi yok.

Şöyle yazmıştı Talipoğlu. “Taksim’de polis sokakları bırakıp cafelerin içine gaz bombası atıyor. Birisinin bu o… çocukluğuna dur demesi lazım.” Ve beklenen olmuş, Talipoğlu bu tweeti yüzünden emniyete ifade vermesi için çağrılmıştı.

Bu sözlerdeki tepki mi, tepkiyi dile getiriş şekli mi muktediri rahatsız etti? Bu sorunun cevabı AKP’nin başlattığı “cadı avı” sürecinin içinde gizli… Elbette tepki göstermek sizi zan altında bırakmak için yeterli… Böylesi bir durumda ses çıkarmak ve gerçekleri dile getirmek rahatsız edici bir durum olsa gerek… Ancak tabii ki tepkinin dile getirilişinde kullanılan ifade Talipoğlu’nun da kabul ettiği gibi hoş bir ifade değil. Hemen hemen hepimizin bu gerilim ortamında yapılan bu haksızlıklara, medyanın suskunluğu da eklenince ağır tepkiler verdik. Kadının ve annenin onurunu zedeleyici ifadeler kullanmak elbette ki hiç hoş değil. Talipoğlu da işte bu ifadelerinden dolayı gerekli özrü de diledi. Ama o özür polisten ve polise bu şiddet eylemlerinin emrini verenlerden değildi. Yine de küfür içermeyen bir ifadeyle tepkisini dile getirmesi gerektiğini biliyor. Özünde attığı bu tweetten pişman olmadığını da ifade ediyor.

Bir diğer özür öyküsü de Şafak Sezer’den… Şafak Sezer direniş sırasında ünlüler arasındaki en aktif direnişçilerden biriydi. Hatta Beşiktaş’ta Barboros’u trafiğe kapayanlar arasındaydı.

Şafak Sezer katıldığı AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın iftar yemeğinde direnişteki aktif rolünden dolayı Başbakan’dan özür diledi. Elini öpmek istediği de söyleniyor. Şafak Sezer’i bu eyleminden dolayı yargılamaya niyetim yok. Ama bu durum başka bir algının özeti aslında… Başlatılan cadı avından en az yarayla kendini sıyırmak isteyenlerin, direnişe katılmayan insanlarda da gördüğümüz biat itiraflarına sıklıkla rastlıyoruz. Zerrin Özer ve Doğuş da bunlar arasında sayılabilir. Ancak Şafak Sezer içinde bulunduğu durumun şiddetine göre el öpüp diz çökmeyi tercih edebiliyor. Elbette ki çok normal… Ve tabii önemli bir samimiyetsizlik göstergesi… Diyor ki aslında “şeytana uydum hünkârım affet.” Hünkârsa ‘büyüklük’ gösterip affediyor.

Onu yargılamak elbette bana düşmez. Ama bu yazıya Şafak Sezer’i eklememe neden olan şey sadece bu diz çökme değil… Gelen tepkilere cevaben yazdığı şu tweeti bu yazıda Sezer’e yer verme gerekliliği doğurdu.

“Bir insanı sevmek döneklikse
Ben Başbakanımı seviyorum
Ne Ak Parti'den anlarım
Ne de siyasetten...
Kişileri sevmek emek ister”

‘Şiir gibi’ bu sözler kafası bir hayli karışık Şafak Sezer’in başbakan için gizliden gizliye yürütüldüğünü tahmin ettiğim “seni sevmeyen ölsün” kampanyasında ‘faydalı’ bir slogana dönüşebilir.


Kendini sağlama almak için ucuz ‘esnaf’ numaraları üreten ünlülere daha çok tanık olacağız gibi görünüyor. Tayfun Talipoğlu gibi düşüncelerinden ve duruşlarından taviz vermeyenleri de ayırt etmemizi sağlayacak, turnusol vazifesinde tuhaf bir süreç içine de girmiş bulunuyoruz.

21 Temmuz 2013 Pazar

Sol Seçmenin Beklentileri ve CHP'den Sol Beklemek

ORC isimli bir araştırma şirketi, 24 ilde kendini solcu, Kemalist ve Sosyal Demokrat olarak tanımlayan 7000 kişiyle bir anket yaptı.
Anketin sonuçlarına değinmeden önce, Türkiye’de kendini solcu olarak değerlendiren insanların temel yanılgısına bir değinmek gerek… Özellikle Kemalistlerde görülen bir yanılgıdır bu. Kemalizm’in sol düşünceyle çok örtüşmediğini düşünüyorum. Bir Kemalist’in kendini solcu olarak tanımlamasının en büyük sebebi, Kemalizm’in antiemperyalist bir mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmış milliyetçi bir görüştür. Ancak sol, evrensel bir düşünce biçimidir. Ulusalcı bakış açısıyla örtüşmesi pek mümkün değil…
Yine de Türkiye’nin tarihinde verdiği en büyük demokrasi mücadelesi sayılabilecek Gezi Direnişi’nde varlıklarını hissettirdi Kemalistler. Belki de hayatlarında ilk defa ortak bir dayanışma zemininin içinde olarak, en büyük algı devrimini onlar gerçekleştirdi. Bu da bir kazanımdır.
Yukarıda bahsettiğim bu temel yanılgıyı şimdilik bir kenara bırakarak, anketin sonuçlarına bir göz atalım.
Anketi kapsayan tüm görüşteki insanlara sorulan, “Size göre sol partiler tek çatı altında birleşmeli midir?”sorusuna %86,6 evet cevabı alınmış. Bu, Türkiye solunun tarih boyunca umut ettiği bir talep tabii ki.
Gezi Direnişi’nin geçmesi gerektiği ikinci aşamada bir siyasi parti oluşumunun şart olduğu malumunuz. Ancak anketin şu sorusuna verilen cevap da çok ilginç… “Sizce sol partiler hangi parti çatısı altında birleşmelidir?” sorusunun CHP seçeneğine onay verenlerin oranı %83… Yeni oluşum isteyenler ise %9,5 oranında…
Kendini solcu olarak tanımlayan seçmenin çok büyük kısmı aslında Kemalist düşüncede ve CHP’li olarak görünüyor bu ankete göre. Bu da diğer başka bir kafa karışıklığı olarak karşımıza çıkıyor. CHP’nin mevcut haliyle bir sol birliği temsil etme kabiliyeti kalmış mıdır? Çoğu zaman bir MHP kadar milliyetçi olan partinin ‘solcu’ seçmeni bundan rahatsız değil midir? Örneğin Kürt meselesine karşı milliyetçi söylemler üreterek ne kadar solcu olunabilir? Evrensel bir düşünce olan sol, ulusalcı anlayışın elinde sol olarak nasıl kalır?
Bir diğer soru da bu kafa karışıklığının devamı niteliğinde bir cevap alıyor. Birleşecek sol partilerin liderinin kim olması gerektiğine ilişkin soruya %75,9 oranında Kemal Kılıçdaroğlu cevabı veriliyor. Deniz Baykal ve Mustafa Sarıgül çok düşük oranlarla Kılıçdaroğlu’nu takip ediyor. Sadece CHP’li seçmene sorulan “Size göre CHP’de genel başkan değişikliğine ihtiyaç var mıdır?” sorusuna ise %94,5 gibi ezici bir oran hayır cevabını veriyor.
Buram buran CHP kokan bu anket, sol seçmenin tamamını temsil edebilir mi? Üstelik yeni bir oluşumun ne kadar gerekli olduğunun göstergesi olan Gezi Direnişi’ne rağmen, sol seçmenin CHP çatısını talep etmesi inandırıcı mıdır?
Olumlu olan tek yan, artık sol seçmenin ne isteyebileceğinin tartışıldığı bir ortamın oluşmuş olması… Ancak solun tek seçeneği olarak CHP’yi işaret etmek, solun temel prensiplerine ters düşüyor. Peki, ankette “CHP değişmeli mi?” sorusu sorulmuş mudur? Hayır elbette. Oysa CHP bu mevcut kadrosuyla, cumhuriyetin köhneleşmiş bekçiliğiyle solu temsil etmeye aday olamaz ki. Solu ilgilendiren ve Türkiye’ye has olan pek çok sorun arasından bazılarının çözümü için uğraşıp, milliyetçi damarı üzmemek adına Kürt sorununa karşı temkinli yaklaşan bir CHP’nin, Türkiye’deki tüm sol dinamikleri temsil etme kabiliyeti zaten işin temeline aykırı olarak mümkün değildir. Ancak ve ancak köklü bir değişiklikle, parti yüzlerinden tüzüğüne kadar ciddi bir yenilenmeyle bir CHP çatısı olabilir. O da şu şartlarda ne kadar mümkün? Bu daha çok tartışılır.
Ancak ihtiyacımız olan şey değişim… Değişim ise direnişin aktörlerinin ve halkın iradesiyle ortaya çıkacak yeni bir oluşumla sağlanabilir.
Gezi Parkı’nda kurulan o kısa süreli dünya, mevcut söylemlerin ne kadar işi boş olduğunu fısıldayan, hayalini kurduğumuz bir dünya değil miydi? Bu direnişten ders çıkarması gereken iktidar, bunu başaramadıysa ve CHP bu değişim talebini hakkıyla yerine getirebilecek bir parti görünümünde halen değilse, direnişin ikinci aşamasının, yepyeni bir siyasi oluşumun temellerinin atılması olduğu görüşündeyim.

Gezi Parkı’nda birbirinden çok farklı görüşteki insanların, hiçbir baskı mekanizması olmadığında nasıl birlikte yaşayabileceğini ve bunun ne güzel bir deneyim olduğunu görmedik mi? Gezi Direnişi’nin Dünya ve ülke demokrasi tarihine görülmemiş bir halk hareketi olarak geçmesi için işte bu deneyimin örgütlü bir siyasal yapıya dönüşmesi şart…

18 Temmuz 2013 Perşembe

'Sabrı taşan esnaf' sabrı taşıran AKP'nin eski vekili çıktı!

Geçen hafta Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen basın toplantısında. Türkiye Esnafı ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği (TESKOMB) Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemcilerini kınayıp, “Esnafın sabrı taştı” demişti. Beyoğlu esnafının “Bu kişiyi tanımıyoruz” diye tepki gösterdiği bu isim, AKP’nin Yozgat eski milletvekili çıktı.
Kadir Akgül, Gezi Parkı olaylarının kendilerini mağdur ettiğini açıklamıştı. Ancak Beyoğlu esnafının tanımadığı bu kişilerin Galatasaray’a lüks araçlarla geldiği, TOMA ile güvenlik önlemi alan polisin de Mini Cooper araçlarla etrafı çevirdiği görülmüştü.
Görüldüğü üzere AKP eski ya da yeni her yolu denemeye kararlı… Zaman zaman bilindik ve eski baskı yollarını kullanan, yani eli sopalı, palalı adamları etrafa salan muktedir, eski milletvekiline de sözcülük görevi verebiliyor.
Oysa çok iyi biliyoruz ki Beyoğlu’ndaki esnafı mağdur eden uygulamalar, iktidarın yıllardır yürüttüğü kentsel dönüşüm projeleridir. Mekânlara masa yasağı, içkili mekânlara kısıtlamalar, içki kısıtlaması gibi uygulamalar, Beyoğlu’ndaki esnafın çok büyük kısmını zaten mağdur ediyordu. Orayı bir eğlence semti haline getiren pek çok iş yeri zaten bu kısıtlamalardan dolayı zorluklar yaşıyor.
O yüzden hiçbir aklı başında esnaf çıkıp da direnişin temel sebebi özgürlüklerin karşısında yer almayacaktı. İşin bir başka yönü, birçoğu günlük kazançların peşinde değil. Beyoğlu’nun hiçbir dokusuna, yaşam tarzına zarar verilmeden, insansızlaştırılmadan varlığını sürdürmesini ister oranın esnafı.
Kadir Akgül’ün açıklamasının ardından Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı (BEYDER) Başkanı Tarkan Konar, “Buradan esnaf adına söz söyleyenleri Beyoğlu’nda tanıyan bir esnafa bile rastlamadım. Odalara, birliklere, gruplara soruyoruz. Yıllardır neredeydiniz? Ne oldu da esnaf dostu oldunuz?” demişti. Konar’ın iş yeri bu açıklamayı yaptığı basın toplantısından sonra 3 gün süreyle mühürlendi. ‘Meşru’ sebepler bulundu tabi. Yersek…

İşte asıl mesele de bu. Her geçen gün yaşam tarzlarının daha büyük tehlike altında olduğu bir ülkede, esnafın mağduriyetinden dert yanan Kadir Akgül, Başbakan’ın ayranı “Milli içki” ilan etmesinin ardından üzerinde “Dünya lideri Erdoğan, milli içeceğimiz ayran” yazan bir ayran yayığını kendilerine hediye etmişti. İşte o yüzden Beyoğlu gibi mekânlarının çok büyük kısmının içkili olduğu bir semtte esnaf mağduriyetinden dert yanmak hiç de samimi gelmiyor. Gerçi biz iktidardan artık samimiyet aramayı çok önce bırakmıştık.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Palalı ve sopalı saldırganlar birleşin! Haydi Fas'a!

Mahallelerdeki park forumlarına saldırılar hız kesmiyor. Geçtiğimiz haftalarda Yeniköy’deki saldırının elebaşı muhtarla ilgili herhangi bir soruşturma yapıldı mı, hatırlamıyorum. En son da Kocamustafapaşa’da bir saldırı gerçekleşti. Saldırganlar “bir daha gelirseniz, dağıtırız” diye tehditler savurdu. Söylenenlere göre de “öldürürüz, kaç kişi sayamazsınız” türünden daha şiddetli tehditler de havada uçuşmuş.

Barışçıl yollarla direnişini sürdüren insanlara yönelik bu saldırılar, hangi güçten cesaret alıyor, söylemeye gerek yok. Her şey gün gibi ortada… Daha geçen hafta akraba toplantısında bir araya geldiğim eş dost arasında bile şöyle bir konuşma geçti. “Çok kalabalık bir şekilde toplanıyorlar karşımızdaki parkta.” “Aaa prova yapıyorlar” dedi öteki de. “Ne provası?” dedim. Ses çıkmadı. Çok yakınımda böyle sözlerin ve çarpıtılmış bilgilerin paylaşılmasından duyduğum derin üzüntüden sonra, bu durumun iktidara ait bir paranoyanın toplumsal yansınması olduğunu düşündüm. AKP’nin yarattığı bu paranoya, Mısır’daki darbeyle Gezi Direnişi’nin ‘arka plan güçlerini’ bütünleştirme çabası daha derin bir kaos başlangıcı doğuruyor ne yazık ki.

Hükümetin yapmaya çalıştığı da bu zaten. AKP’nin kemik seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan’a derin bir şekilde biat etmesi, sorunu ve şiddet eğilimini de derinleştiriyor. Havaalanı karşılamasında “yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlerle, Tophane’de Başbakan’dan talimat bekleyen adamlar çok büyük bir kafa karışıklığının da eseri…

Ve hükümet “başörtülü kardeşime saldırdılar” sözü üzerinden siyaset yaparken buna ait bir kanıtın olmamasına aldırmıyor bile. Tıpkı camide içki meselesinde olduğu gibi… Cami, türban gibi konular üzerinden kendi seçmenini kışkırtma politikasını yürütüyor. Kimse sormuyor “Obama’ya cami gezdirirken ayağınızdakiler neydi?” diye. Kimse yine sormuyor. “Türban meselesini hala çözmeyen babam mı?” diye. Neden çözmediğini de anlamak zor değil. Üzerinden siyaset yapıp tabanı elde tutmak bu yolla mümkün oluyor işte.

“Başörtülü kardeşime saldırdılar” diyen Erdoğan, başka bir kadına saldıran palalı saldırgan için tek bir kelime etmiyor tabi haliyle. Çünkü ona göre direniş zaten bir ‘vatan hainliği’ ve bu saldırı da AKP’nin zihniyetine göre palalı vatandaşın ‘demokratik tepkisi…’ Demokrasi dendiğinde ne anladıklarının çok basit bir özeti…
Ve o palalı saldırgan, hakkındaki yakalama emrinden sonra soluğu Fas’ta alıyor. Ne Fas’mış, her sıkışan orada… Haber salmış Palalı oradan. “Kaçmadım, on güne döneceğim” diye. Cep telefonlarındaki hazır mesaj gibi bir şey…

Saldırganların bu kadar elini kolunu sallayarak, koca koca palalar, sopalarla gerçekleştirdikleri eylemler, hiçbir güvenlik kurumunu ilgilendirmiyor. Oysa çantasında gaz maskesi, kafasında kask olan insanları yaka paça gözaltına alıp, kaskı ve gaz maskesini suç unsuru gibi göstermeyi becerebilmişlerdi.

Gezi eylemleri boyunca etrafı gaza boğan polisin ‘destan’ yazdığını söyleyenler, bir başka ‘destanı’ da öldürülen canların katillerini kollayarak gösteriyordu.

Ve seçmenini içten içe parkalardaki halk meclislerine karşı kışkırtıyor. Kocamustafapaşa’daki saldırının başını çeken şahsın AKP’li olduğunun kanıtı fotoğraflar da sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı bile.

Tarih artık dijital ortamda yazılıyor ve esas olan da dijital tarih olacak. Parka çoluğunu çocuğunu alıp gelen insanlar çocuklarının geleceğini konuşurken, eli sopalı ve palalı saldırganların varlığı tarihe bir not olarak çoktan düştü. O yüzden işte bu tarih yaşarken yazılıyor. Haksızlığın silahlı çeteleri, haklılığından başka hiçbir silahı olmayanların karşısına dikildikçe, saldırıp tehdit ettikçe tarihin hangi destanı onurla yazacağını söylemek hiç zor değil…

Son olarak şunu söyleyeyim. Tüm palalı, sopalı, silahlı saldırganlar birleşin artık. Birleşin de hep beraber Fas’a gidin. Belediye de otobüs kaldırır belki bunun için…