Spor Haberleri

Köşe Yazıları

darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2013 Çarşamba

Cem Uzan'dan İtiraflar

Cem Uzan Taraf gazetesine bir röportaj vermiş. 28 Şubat’la ilgili ilginç itiraflarda bulunmuş. Yalnız itirafa baktığınızda kendini de bir güzel 28 Şubat mağduru olarak gösterdiğini görebilirsiniz.

Taraf gazetesine verdiği söyleşide, 28 Şubat dönemine ilişkin çarpıcı iddialarda bulunan Cem Uzan,  Star gazetesinde “Yayınları Fatih Çekirge ve Yılmaz Özdil belirliyordu. Hurşit Tolon’un talimatları ile her gün manşet atıldığını bilmiyordum. Bilseydim o an kovardım” ifadelerini kullandı.

Şimdi Cem Uzan’ın bilmediği bir şey var. Yukarıdan bir talimat varsa bu gazeteciye mi verilir, gazete patronuna mı? Cevap: Hep patrona olmuştur.

Cem Uzan’a inandınız mı? Şirket hortumlamaktan aranan, paçayı kurtarma için parti kurup meclise kapağı atmayı düşünmüş bir adamın, böylesi itiraflarında tamamen gerçeklere değindiğini düşünmek saflık olur. Ancak yine de bir gerçek var. TSK’nin bir zamanlar ne kadar müdahaleci olduğunu, basını da ne denli yönlendirdiğini, kimleri nasıl fişlediğini çok iyi biliyoruz. Ama bu konudaki karanlık sahneyi aydınlatacak en son insan da Cem Uzan’dır.

Mağduru oynamak, mağdur edenin en iyi bildiği şey… Ancak Cem Uzan’ın bu açıklamalarından daha ilginç olan bir şey var. O da Şamil Tayyar’ın ‘muhteşem’ çözümlemesi…

Diyor ki Şamil Tayyar “Cem Uzan’ın Taraf’taki röportajı ile Hürriyet’in Gezi provokasyonu birlikte değerlendirilirse fotoğraf netleşir.”

Alkışlarla tekrar okuyalım. Gezi’yi geçmişteki darbelerle ilintileme çabaları kabak tadı verdi. Bu konuda kendini paralayan Şamil Tayyar ise hala göz dolduruyor.

Mantığı rasyonellikten uzak bir şekilde kuruyorlar elbette. “O günkü Star gazetesi kadrosuyla bugünkü Hürriyet kadrosu benzeşiyor. O gün Star 28 Şubatçılık yaptıysa bugün Hürriyet de Gezicilik yaptı. O zaman Gezi 28 Şubat’ın devamı… Evet…”

Buyurun size yepisyeni bir iddianame girizgâhı…

Gezi’yi karalamak, şüphe duyulmasını sağlamak… İşte tüm amaçları bu olan iktidar kişilerinin ve yandaşlarının eline koz verdin mi, her şeyinden faydalanırlar işte böyle.

Sonuçta iddia sahibinin güvenilirliğinden daha önemli bir şey var bu mantık sahibi kişiler için. İddiaya konu olan kişiler iktidarın düşmanı mı? Evet… O zaman çağır, gelsin.

28 Şubat döneminde tüm medyanın tek dil olmasının açıklaması generallerin manşetlere katkısını doğrulayabilir.

Ancak bugün Başbakan için 7 gazete bir olup aynı manşeti atıyorsa o rüzgâr çoktan yön değiştirmiş demektir. Gezi’yi de 28 Şubat’ın devamı olarak görenleri de aklıselim bir şekilde oturup düşünmesi gerekiyor.

Cem Uzan’a gelecek olursak… Rüzgârın yönüne göre, kendini aklayıcı ve iktidarın amacına uygun açıklamaları yeni trende çok uygun… Ve görüldüğü gibi sanki Şamil Tayyar da böyle bir açıklama bekliyormuş gibi meseleyi ne kadar muhteşem çözümlüyor!


7 Ekim 2013 Pazartesi

Oysa Müzik Devrime Yakışır

Müzik güzel şeyler söyleme biçimidir. Güzel hayaller, daha güzel bir dünya özlemi, aşk… Bunları anlatabileceğin en iyi yoldur müzik.

Eğer müzikle siz bu güzellikleri anlatıyorsanız, illaki muktedir tarafından engellenirsiniz. Suçlanırsınız. Sazınızı kırarlar önce, sonra sizi zindana kapatırlar. Hatta öldürürler. Çünkü o kadar etkili bir devrim aracıdır ki müzik; korkarlar.

Bu noktada dünyanın iki ayrı noktasından iki örnekten bahsetmek gerek. Şili’den Victor Jara, Türkiye’den Ruhi Su… Kaderleri aynıdır. Her ikisini de cunta katletmiştir. Şili’de 1973’te gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında yoldaşlarıyla birlikte Santiago Stadı’nda işkence gördü Jara. Ama gitar çalmayı bırakmadı. İşkence gören diğer arkadaşlarına gitar çalıp moral vermeye devam etti. Ve sonunda önce gitarı kırıldı. Sonra bir daha gitar çalamasın diye elleri. Ve işkenceden ölene dek şarkı söylemeyi sürdürdü Victor Jara.

Ruhi Su ise direkt olarak cunta tarafından öldürülmedi elbette. Ama tedavi görmesi için yurtdışına çıkması gereken Su, yurtdışına gönderilmeyerek ölüme terk edildi. Ruhi Su 1951 yılında Alevi türküleri söylediği için hapis yatmıştı. Ve o günden ölümüne kadar sazını çaldı. Ve iktidarlar için hep sakıncalı sayıldı.
Victor Jara ve Ruhi Su işte o yüzden kader kardeşidir.

Ancak çok gariptir ki bu darbelerde müzik bir psikolojik işkence aracı olarak kullanılmıştı. Örneğin 12 Eylül’ün en önemli ‘işkence’ şarkısı Müşerref Akay’ın “ Türkiyem” parçasıdır.

Gezi direnişine geldiğimizde ise 12 Eylül kafasının nasıl tekrar dirildiğini görüyoruz. Alman Piyanist Davide Martello’nun Taksim Meydanı’nda direnişe destek resitalinden sonra piyanonun ‘gözaltına alınması’ olayı çok çarpıcı bir örnektir. Ancak müziğin devrimciliği bitmez. Martello Gezi direnişine özel besteler yapmaya devam ediyor.

İçinde bulunduğumuz dönem ciddi algı kırılmaları yaşadığımız ve iktidarın çok sert bir şekilde algıları yönettiği bir dönem… Örneğin Neşet Ertaş gibi bir ustanın anıldığı gecede Başbakan’ın Gönül Dağı’nı söylemesi olayı damgasını vuruyor. Bu iktidar Neşet Ertaş’ın felsefesinin yakınından geçebilecek bir halde mi?

Ne diyor Gönül Dağı? “Rızasız bahçenin gülü derilmez.” Oysa bu iktidar ne çok rızasız bahçeyi tarumar etti. Bilmiyor muyuz?

Müziğin işkence aracı olarak kullanılmasının bir üst versiyonudur Başbakan’ın Gönül Dağı’nı söylemesi… Bir de o anmaya İsmail Türüt gelmiştir ki işkence katmerlenmiştir.

16 Eylül 2013 Pazartesi

"Ben Onu Çok Sevdim" Analizi

ATV ekranlarında bu sezon başlayan “Ben Onu Çok Sevdim” isimli televizyon dizisi, bir Adnan Menderes güzellemesi… Adnan Menderes’i Mehmet Aslantuğ oynuyor. Dizi yayınlandığı şu dönem itibariyle çok da önemli… Çünkü Gezi Direnişi sırasında iktidarın Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan’ın benzerliğine vurgu yaptığını çokça gördük. “Astınız, zehirlediniz, yedirmeyiz” üçlemesini hatırlarsınız…

Elbette ki cunta tarafından idam edilen sivil bir başbakana bu ülkenin manevi borcu büyük… Ama burada yapılan da sadece bu değil… Usta’nın Hikâyesi ile yapılmaya çalışılanın, Adnan Menderes ayağı gibi duruyor.

Dizinin fragmanında Menderes’in vatanperverliğine vurgu yapılırken, siyasi rakibi İsmet İnönü de kötü, asık yüzlü olarak önümüze sürülüyor. Üstelik İsmet İnönü’yü son dönemin kötü üvey baba karakteri üzerine yapışmış Şemsi İnkaya oynuyor. Bunun da siyasi bir amacı var tabii. Elbette İsmet İnönü de eleştirilmeli… Ancak bu Adnan Menderes’i sütten çıkma ak kaşık yapmaz.

Dizi Adnan Menderes döneminin kara lekelerinden olan 5-6 Eylül olaylarına değinmeyecek gibi görünüyor. Ya da değinse de bugünkü anlayışın geçmişteki versiyonu olarak dış güçlerin oyunu, iktidarı yıpratma planı olarak değinilecek. Günümüze çağrışım için bu uygulanacaktır.

Aslında dizi daha çok Adnan Menderes’i bir baba, onurlu bir insan, hatta kahraman olarak gösterecek. Büyük ihtimalle tarihi olaylarla kafayı çok ‘bulandırmayacak.’ Usta’nın Hikâyesi’nde olduğu gibi iktidardaki adamın hatalarını görmezden gelmemizi gizlice talep eden bir dram yaratılacak.

Adnan Menderes için hazırlanan bu güzelleme, tek parti dönemini henüz atlatamadığımızın göstergesi… Tek adam sevgimizin sonu yok. Demokrasi kahramanı ve kurbanı olarak lanse edilen Menderes’le ilgili şöyle objektif bir çalışmaya henüz rastlamadık.

Menderes’in dizginleri Amerika’nın eline vermesi, gelen para yardımlarıyla sözde ekonomik büyüme yaratması, ancak sonra yine paraya ihtiyaç duyması sonrasında Amerika ile ilişkilerin bozulması süreci anlaşılmadığında, 27 Mayıs’ın da aslında bir Amerikan destekli darbe olduğunu anlayamayız. Çünkü Amerika’daki para yetmeyince Sovyetler Birliği’ne yönelen Menderes’in bu yakınlaşması Amerika için iyi bir şey değildi. Olan biten Amerika’nın tipik ‘işten çıkarma’ yöntemiydi. İdamla sonuçlanıp sonuçlanmayacağını hesaplamamış olsa da bunu umursaması da beklenemezdi.

Menderes’in askeri darbe sonucu idam edilmiş olması, onun siyasi iktidarı boyunca yaptıklarını haklı çıkarmaz. Siyasi hatalarının idamı haklı çıkaramayacağı gibi…

Dizinin amacına dönelim. AKP’nin son dönemdeki muhalif hareketleri karalama yöntemi olarak kullanıp, bu ‘karanlık planın’ ne kadar uzun bir geçmişe dayandığını kanıtlama çabasına destek vermeye çalışıyor dizi. Çok geçmeden Recep Tayyip Erdoğan’ın bu diziye atıfta bulunup gözyaşı dökeceği bir televizyon programı hazırlanabilir. Bekleyin.

Sonuç itibariyle bugünkü siyasi iktidarı aklamak için, Başbakan’ın geleneğini sürdürdüğü Menderes dönemini de aklamaya devam etmek gerekiyor.

Cuntanın katlettiği bir başbakan olarak duygusal bir çerçevede yer alması gayet normal Menderes’in. Kendisiyle strateji gereği bir bağ kuran Recep Tayyip Erdoğan’ın kefenini giydiğini söylemesi, “astınız, zehirlediniz, yedirmeyiz” sloganı bu duygusallığı kullanma çabası… Bu dizi de gerekli duygusal ortamı hazırlayacağa benziyor.


28 Ağustos 2013 Çarşamba

Diktatör Değilim Ben!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye?
Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtlamıştı geçenlerde.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söylemişti.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 

Ben bu kafanın hangi maddenin ürünü olduğunu merak ediyorum doğrusu. Ve bir önerim var. Sarhoş olun azıcık. Ama öyle kendini kaybetmeden… Zaten bir kayıp söz konusu şu halinizle bile… Belki o yasaklamak için kendinizi paraladığınız içki sayesinde serinler biraz algınız.

Sarhoş olun derken illaki alkol gerekmez. Baudelaire’in şu meşhur klişesinde ne der? “Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun”

Altındaki felsefesine bir inin bakalım. Ayık kafaların saçmalama yarışını gördükçe sarhoşluğun karmaşık bir anlamı olmaya başladı. Bu kadar düz algının hüküm sürdüğü coğrafyada, serin kafalara hasret haldeyiz.

Stadyumlarda siyasi sloganları yasaklamak (ama Mısır için slogan atmak serbest) başka bir akıl dolu eylemdi. İnsanların örgütsüz bir şekilde bir araya geldiğinde iktidara öfkesini organizeymiş gibi sunması bizim muktediri çok rahatsız ediyor. Geçtiği yollara serpiştirilen şakşakçılara alışınca bünye… Tabii…

Kafa ayık ama… Ona rağmen olimpiyatları alamazsak bunun sorumlusu da Gezi eylemleri oldu. Sipariş edilmiş bir bahane ve suçlama… Egemen Bağış’tan müthiş bir çıkış…

Dolayısıyla “Gezi eylemcileri müebbetlik, olimpiyatları alamama ihtimalinin olası sebebi Gezi…” Yani Gezi de Gezi… Dış mihrak da dış mihrak… Büyüyen Türkiye, küçülen hesaplar…

Ancak direniş artık içselleşti. Şimdi hızlıca tepki oluşabiliyor. Her yerde…

Konserlerdeki durum mesela… İnsanlar bir araya gelince direnişi özlüyor. Yapacak bir şey yok. Kaçacak da yer yok… Ancak iktidar bu gibi yasaklarla direnişin temel sebeplerinden birini de tekrarlamış oluyor. Direnişi kendi eliyle körüklüyor. Üniversitelere seslenen başbakan, gençlerin hareketlerine engel olunması gerektiğini de öğütlüyor. Bu da rektörleri kolluk kuvveti komiseri zannetmesi demek olabilir.

Bu kadar tek adam dayatması yapılırken “diktatör değilim ben, halkımın hizmetkârıyım” diye her fırsatta tekrarlıyor başbakan. Diktatör olsa sallandırırmış. E bir o kaldı zaten. Hizmetkâr da değil ama. Hizmetkâr olsaydı böyle şeyler demezdi çünkü. En azından hiçbir hizmetkâr hizmet ettiği kişileri “akıllı olun lan” türünden azarlamaz.

Ama diktatör olmak için illaki sallandırmak gerekmiyor. Tek adam… Yetkilerin ve güçlerin tek elde toplanması… Her konuda karar vermek… İnsanların nasıl yaşayacağını, nerede ve ne kadar içeceğini belirlemek… “Nerede ve hangi sloganlarla protesto edileceğimizi de biz iyi biliriz.”

Orada biri “diktatör değilim” mi dedi?




25 Ağustos 2013 Pazar

Gezi'den Mısır'a Çıkan Kısmın Özeti

Son zamanlarda Ali İsmail, Ethem, Abdullah, Mehmet ve daha niceleri için tek damla gözyaşı dökmemiş olanlar Mısır’daki Esma için ağlıyorlar. Elbette ki Mısır’da ordunun katliamlara son vermesi, demokratik taleplerle sokağa çıkanlara şiddeti durdurması gerekiyor. Ve elbette ordunun hiçbir şiddet eylemi ve cinayetleri meşru müdafaa olarak değerlendirilemez.

Tıpkı Gezi eylemleri sırasında polisin şiddet kullanımını haklı çıkaracak hiçbir bahane olmayacağı gibi Mısır’da da darbeyi ve katliamları haklı çıkaramayız.

Gezi direnişi başlayalı yaklaşık 3 ay oldu. Bitti mi? Bitmedi elbette. Çünkü her ağzını açan iktidar mensubu Gezi diyor, başka bir şey demiyor. Demek ki yer etmiş. Demek ki akıllardan çıkmıyor. Dolayısıyla direnişin bitmediğini, daha yeni başladığını söyleyebiliriz. Gezi’nin gerek Türkiye, gerekse Dünya kamuoyu nezdinde itibarını yok etmeyi başaramadılar bir türlü. Başbakan hala diktatör yakıştırmalarına cevap vermekle meşgul… Demokrasinin seçimden ibaret olduğunu iddia etmeyi henüz bırakamadı. Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Ali Şahin Gezi eylemcilerini müebbetlik ilan etti. Egemen Bağış ise son bombayı patlattı. Eğer Türkiye olimpiyatlara ev sahipliği yapamazsa bunun sorumlusunun Gezi eylemcileri olduğunu söyledi. Küçük hesaplar… Bir yerden vurabilir miyiz? Herkesin damarına uygun bir linç sebebi oluşturabilir miyiz? Bu soruları soruyorlar kendilerine.

Mısır’daki acı olaylar ve Gezi Direnişi serin kafayla aynı düzleme konmalı… Çünkü ironik bir dönemin içine soktu bizi her ikisi de. Mısır’daki darbe bizim muktedirin imdadına yetişmeseydi bugün iktidar basını Gezi direnişini bir darbe girişimi gibi göstermeye bu kadar cesaret edemeyecekti. Ancak Gezi direnişini bastırma girişimi ve sonrasındaki cadı avları bizde bir 12 Eylül anımsaması yaratmış oldu. Dolayısıyla darbe diye lanse etmeye çalıştıkları eylemlerin aslında her dönem devam eden 12 Eylül darbesine yönelik bir başkaldırış olduğunu söylesek yanılmış olmayız.

Mısır’daki darbe katliamlara neden olurken halk sokağa dökülmeye devam ediyor. Her gün ölüm haberleri alınıyor. Esma isimli bir genç kız asker kurşununa kurban gidiyor. Bu acı olay Türkiye’deki çoğu medya organını ve iktidarı harekete geçiriyor. Bir ölüm kullanılarak Ali İsmail’e, Abdullah’a, Ethem, Mehmet’e bir rakip yaratılıyor adeta. Başbakan’ın baba olarak döktüğü gözyaşı haber yapılıyor. Esma için tüm Türkiye yasa bürünüyor. Bizim ölülerimiz ise darbeci olarak görüldüğünden ağlanmaya değer görünmüyor.

Daha da ironik olanı başbakan Mısır’daki katliamları haber yapmayan medya kuruluşlarını fırçalıyor. Onları “fok belgeseli” vermeyi tercih ettikleri için kınıyor. Yanlış duymadınız. Fok belgeseli… Baştan aşağıya kara mizahını bürünmüş bir dönemin içinde olduğumuzu söylemekten geri kalmamamız için bir sebebimiz var mı şimdi? Penguenlerle fokların savaşı…

Stadyumlarda Gezi direnişiyle ilgili slogan atılması yasaklanırken Mısır için slogan atmak adeta teşvik ediliyor.
Sonra bu memleketin çocukları sokağa döküldüğünde “neyiniz eksik?” diye sorabiliyorlar. Yahu neyiniz eksik ne demek? Bu resmen üvey evlat muamelesi değil mi ki tam bir şey arayalım?

Dolayısıyla… Beyler, yaptığınıza çifte standart derler. Mısır’a ağlayalım elbette. Bir şeyler yapalım. Katliamı durduracak yollar arayalım. Ama önce ülkendeki ağlayan anaların gözyaşlarını silelim. Katillerinden hesap soralım. Yoksa bir kandırmacadan öteye geçmeyecek hiçbir şey.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Peki, Darbeyi Gerçekleştirenlerin Cezası Ne Olacak?

Silivri’deki Ergenekon davası nihayet sonuçlandı. Darbeye teşebbüsle suçlanan komutanlar ve buna yardım eden gazeteciler… Oysa gazeteci ve yazarların böyle bir dava içinde suçlu olarak anılması rahatsızlık verici… 

Üstelik mahkeme kararında mafya adamlarının aldığı cezayı katlayan cezalar aldı yazarlar. İçlerinde milletvekili olmuş insanlar da var. Gerçi yazıyı kaleme aldığım dakikalarda Mehmet Haberal’ın verilen cezasına rağmen tahliye edildiğini öğrendik. Mustafa Balbay da aynı sürprizle tahliye edilebilir. Bilemeyiz.

Asıl mesele bir darbe örgütünün yargılanması değil. Darbe yargılanmalı. Ülkenin karanlık geçmişiyle hesaplaşmalı. Ancak o geçmişin kılına dokunulmuyor ki. 12 Eylül için ne yapıldı mesela? Yaşar Büyükanıt’ın e-muhtırasına nasıl bir işlem yapıldı? Mehmet Ağar daha geçen aylarda ‘tertemiz’ tahliye olmadı mı? Ağar 90’ların tüm karanlık olaylarından sorumlu değil miydi?

Şu sonuç çıkıyor. Darbe yaptığında ve ülkeyi dönüştürmeyi başardığında kralsın. Kılına dokunamaz kimse. Ama eğer iktidara muhalifsen ve bunun için en küçük bir örgütlenme içinde dahi olsan zaten sonuna kadar Ergenekoncu ilan ediliyorsun. Askerler, yazarlar, gazeteciler, siyasetçiler… Aralarında suç işlemeyi planlamış insanlar olsa bile, bugün cinayet işlemeye teşebbüs eden hatta işleyen insanların elinin kolunu sallayarak dolaştığı bir ülkede adaletin nasıl bir akıl tutulması yaşadığını gösteren bir karardı bu Ergenekon kararı. Ne yazık ki suçluyla suçsuzu birbirine karıştırarak pek çok insana terörist yaftası yapıştırarak büyük bir vicdani suç işlenmiş oldu aslında.

Hizbullah cinayet eylemlerine rağmen tahliye edilirken, Sivas Katliamı zamanaşımıyla tarihe karıştırılırken, adaletin yerini bulması zaten beklenebilen bir şey değildi. Üstelik bu yargılanmanın da adil bir ortamda gerçekleştiğini kimse söyleyemez. Hiçbir yargılama bir hapishanede yapılmamıştır. İddianame konusunda toplumun ikna edildiği de söylenemez. Bunu da pek istediklerini sanmıyorum.

Yukarıda da söylediğim gibi suçluyla suçsuzun birbirine sokularak kafaları karıştıran bu dava, gerçekleşen darbelerle bir hesaplaşma yaşanmayan ülkemizde vicdanları rahatsız edecektir. Ergenekon, başlangıcında bir derin devlet hesaplaşması gibi görünerek bir yüz akı olmaya adaydı. Ancak korkarım gelecekte utanarak anacağımız bir süreç olarak tarihe geçecek.

Ülkenin demokratları sırf darbeciler yargılanıyor diye verilen cezaları alkışlayacak mı? Tek suçu gazetecilik olanların yatacakları senelerin hesabını kime soracağız? Alkışlayanların adalete ihtiyaçları olmayacak mı bir gün? Peki, darbeyi gerçekleştirmenin cezası ne olacak? Onu ne yapalım?

İnanın ceza alan sanıkların listesini yapmaya kısmen bile olsa elim varmıyor. Mazur görünüz.



31 Temmuz 2013 Çarşamba

Gezi Eylemcileri Müebbetlikmiş!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye? Ciddiye almaya değmezdi. Küçümsüyordunuz?

Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

  1. Gezi Direnişçilerinin hedefi hep Taksim olmuştur. Dolmabahçe’nin, başbakanlık konutunun işgal edileceğine yönelik komplo teorileri hayal mahsulüdür.
  2. Hükümetin değişmesini istemek ve bunun için demokratik hakları kullanarak eylemler düzenlemek darbe demek değildir. Bu yanılgı değil elbette. Bilinçli bir yönlendirme…
  3. Basiret derken?
Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 




15 Temmuz 2013 Pazartesi

Palalı ve sopalı saldırganlar birleşin! Haydi Fas'a!

Mahallelerdeki park forumlarına saldırılar hız kesmiyor. Geçtiğimiz haftalarda Yeniköy’deki saldırının elebaşı muhtarla ilgili herhangi bir soruşturma yapıldı mı, hatırlamıyorum. En son da Kocamustafapaşa’da bir saldırı gerçekleşti. Saldırganlar “bir daha gelirseniz, dağıtırız” diye tehditler savurdu. Söylenenlere göre de “öldürürüz, kaç kişi sayamazsınız” türünden daha şiddetli tehditler de havada uçuşmuş.

Barışçıl yollarla direnişini sürdüren insanlara yönelik bu saldırılar, hangi güçten cesaret alıyor, söylemeye gerek yok. Her şey gün gibi ortada… Daha geçen hafta akraba toplantısında bir araya geldiğim eş dost arasında bile şöyle bir konuşma geçti. “Çok kalabalık bir şekilde toplanıyorlar karşımızdaki parkta.” “Aaa prova yapıyorlar” dedi öteki de. “Ne provası?” dedim. Ses çıkmadı. Çok yakınımda böyle sözlerin ve çarpıtılmış bilgilerin paylaşılmasından duyduğum derin üzüntüden sonra, bu durumun iktidara ait bir paranoyanın toplumsal yansınması olduğunu düşündüm. AKP’nin yarattığı bu paranoya, Mısır’daki darbeyle Gezi Direnişi’nin ‘arka plan güçlerini’ bütünleştirme çabası daha derin bir kaos başlangıcı doğuruyor ne yazık ki.

Hükümetin yapmaya çalıştığı da bu zaten. AKP’nin kemik seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan’a derin bir şekilde biat etmesi, sorunu ve şiddet eğilimini de derinleştiriyor. Havaalanı karşılamasında “yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlerle, Tophane’de Başbakan’dan talimat bekleyen adamlar çok büyük bir kafa karışıklığının da eseri…

Ve hükümet “başörtülü kardeşime saldırdılar” sözü üzerinden siyaset yaparken buna ait bir kanıtın olmamasına aldırmıyor bile. Tıpkı camide içki meselesinde olduğu gibi… Cami, türban gibi konular üzerinden kendi seçmenini kışkırtma politikasını yürütüyor. Kimse sormuyor “Obama’ya cami gezdirirken ayağınızdakiler neydi?” diye. Kimse yine sormuyor. “Türban meselesini hala çözmeyen babam mı?” diye. Neden çözmediğini de anlamak zor değil. Üzerinden siyaset yapıp tabanı elde tutmak bu yolla mümkün oluyor işte.

“Başörtülü kardeşime saldırdılar” diyen Erdoğan, başka bir kadına saldıran palalı saldırgan için tek bir kelime etmiyor tabi haliyle. Çünkü ona göre direniş zaten bir ‘vatan hainliği’ ve bu saldırı da AKP’nin zihniyetine göre palalı vatandaşın ‘demokratik tepkisi…’ Demokrasi dendiğinde ne anladıklarının çok basit bir özeti…
Ve o palalı saldırgan, hakkındaki yakalama emrinden sonra soluğu Fas’ta alıyor. Ne Fas’mış, her sıkışan orada… Haber salmış Palalı oradan. “Kaçmadım, on güne döneceğim” diye. Cep telefonlarındaki hazır mesaj gibi bir şey…

Saldırganların bu kadar elini kolunu sallayarak, koca koca palalar, sopalarla gerçekleştirdikleri eylemler, hiçbir güvenlik kurumunu ilgilendirmiyor. Oysa çantasında gaz maskesi, kafasında kask olan insanları yaka paça gözaltına alıp, kaskı ve gaz maskesini suç unsuru gibi göstermeyi becerebilmişlerdi.

Gezi eylemleri boyunca etrafı gaza boğan polisin ‘destan’ yazdığını söyleyenler, bir başka ‘destanı’ da öldürülen canların katillerini kollayarak gösteriyordu.

Ve seçmenini içten içe parkalardaki halk meclislerine karşı kışkırtıyor. Kocamustafapaşa’daki saldırının başını çeken şahsın AKP’li olduğunun kanıtı fotoğraflar da sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı bile.

Tarih artık dijital ortamda yazılıyor ve esas olan da dijital tarih olacak. Parka çoluğunu çocuğunu alıp gelen insanlar çocuklarının geleceğini konuşurken, eli sopalı ve palalı saldırganların varlığı tarihe bir not olarak çoktan düştü. O yüzden işte bu tarih yaşarken yazılıyor. Haksızlığın silahlı çeteleri, haklılığından başka hiçbir silahı olmayanların karşısına dikildikçe, saldırıp tehdit ettikçe tarihin hangi destanı onurla yazacağını söylemek hiç zor değil…

Son olarak şunu söyleyeyim. Tüm palalı, sopalı, silahlı saldırganlar birleşin artık. Birleşin de hep beraber Fas’a gidin. Belediye de otobüs kaldırır belki bunun için…


30 Eylül 2011 Cuma

Flaş Bir Serdar Ortaç Haberi


Serdar Ortaç’ın Bulgar popçu Emanuela ile yaptığı düet sonrasında Bulgaristan ile Türkiye arasında diplomatik krizin eşiğine gelindi. (Royters) Serdar Ortaç sessizliğini bozmazken, Emanuela sadece bizim mikrofonlarımıza yaptığı açıklamada şöyle söyledi: “15 yıldır bir ülkede müzik yapıp da halen dinlenebilen birinin iyi bir şarkıcı ve müzisyen olacağını düşünmüştük. Ekip olarak Tibet’e gidip üç beş sene kalmayı planlıyoruz”

Bu kriz Bulgaristan’a yönelik darbe söylentilerini de meydana getirdi. Darbeyi kimler planladı? Şimdi tüm dünya bu sorunun cevabını arıyor. Savcılık harekete geçti ve açtığı soruşturmada üç muvazzaf subay ve bir emekli generali gözaltına aldı. Hükümet kanadından yapılan açıklama, “ Serdar bizim çocuktur. Biz bu ülkeyi onun güzel şarkıları sayesinde yönetebiliyoruz. O şarkılar olmasaydı biz seviyeyi anlayamazdık” şeklinde kaydedildi.

Krizin büyümesiyle devreye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül girdi. Abdullah Gül’ün Bulgar hükümetine “Demet Akalın var, bir de onu deneyin” dediği ve bunun üzerine iplerin kopma noktasına geldiği sızan haberler arasında.

Son dakika… Serdar Ortaç sessizliğini bozdu. “Ben bu ülkenin yetiştirdiği çok önemli bir şahsiyetim. Kim yapar benim yaptığım gibi şarkılar?” diyerek serzenişte bulunan Serdar Ortaç “kimse yapmaz” şeklinde yanıt alınca biraz olsun rahatladı. Tırına binip gözden kaybolmadan önce “yeni albümüm çok yakında” diyerek meydan okudu.

Serdar Ortaç’ın her albümünde aynı parçaları farklı sözlerle piyasaya sürdüğünü iddia eden gazetecinin kimliği halen gizli tutuluyor. Bu iddiayı inceleyen kurul üyeleri Serdar Ortaç albümlerini dinlerken fenalaşıp hastaneye kaldırıldı.

Flaş gelişmelerle gün içinde tekrar karşınızda olabiliriz de olmayabiliriz de.