Spor Haberleri

Köşe Yazıları

derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derin devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Peki, Darbeyi Gerçekleştirenlerin Cezası Ne Olacak?

Silivri’deki Ergenekon davası nihayet sonuçlandı. Darbeye teşebbüsle suçlanan komutanlar ve buna yardım eden gazeteciler… Oysa gazeteci ve yazarların böyle bir dava içinde suçlu olarak anılması rahatsızlık verici… 

Üstelik mahkeme kararında mafya adamlarının aldığı cezayı katlayan cezalar aldı yazarlar. İçlerinde milletvekili olmuş insanlar da var. Gerçi yazıyı kaleme aldığım dakikalarda Mehmet Haberal’ın verilen cezasına rağmen tahliye edildiğini öğrendik. Mustafa Balbay da aynı sürprizle tahliye edilebilir. Bilemeyiz.

Asıl mesele bir darbe örgütünün yargılanması değil. Darbe yargılanmalı. Ülkenin karanlık geçmişiyle hesaplaşmalı. Ancak o geçmişin kılına dokunulmuyor ki. 12 Eylül için ne yapıldı mesela? Yaşar Büyükanıt’ın e-muhtırasına nasıl bir işlem yapıldı? Mehmet Ağar daha geçen aylarda ‘tertemiz’ tahliye olmadı mı? Ağar 90’ların tüm karanlık olaylarından sorumlu değil miydi?

Şu sonuç çıkıyor. Darbe yaptığında ve ülkeyi dönüştürmeyi başardığında kralsın. Kılına dokunamaz kimse. Ama eğer iktidara muhalifsen ve bunun için en küçük bir örgütlenme içinde dahi olsan zaten sonuna kadar Ergenekoncu ilan ediliyorsun. Askerler, yazarlar, gazeteciler, siyasetçiler… Aralarında suç işlemeyi planlamış insanlar olsa bile, bugün cinayet işlemeye teşebbüs eden hatta işleyen insanların elinin kolunu sallayarak dolaştığı bir ülkede adaletin nasıl bir akıl tutulması yaşadığını gösteren bir karardı bu Ergenekon kararı. Ne yazık ki suçluyla suçsuzu birbirine karıştırarak pek çok insana terörist yaftası yapıştırarak büyük bir vicdani suç işlenmiş oldu aslında.

Hizbullah cinayet eylemlerine rağmen tahliye edilirken, Sivas Katliamı zamanaşımıyla tarihe karıştırılırken, adaletin yerini bulması zaten beklenebilen bir şey değildi. Üstelik bu yargılanmanın da adil bir ortamda gerçekleştiğini kimse söyleyemez. Hiçbir yargılama bir hapishanede yapılmamıştır. İddianame konusunda toplumun ikna edildiği de söylenemez. Bunu da pek istediklerini sanmıyorum.

Yukarıda da söylediğim gibi suçluyla suçsuzun birbirine sokularak kafaları karıştıran bu dava, gerçekleşen darbelerle bir hesaplaşma yaşanmayan ülkemizde vicdanları rahatsız edecektir. Ergenekon, başlangıcında bir derin devlet hesaplaşması gibi görünerek bir yüz akı olmaya adaydı. Ancak korkarım gelecekte utanarak anacağımız bir süreç olarak tarihe geçecek.

Ülkenin demokratları sırf darbeciler yargılanıyor diye verilen cezaları alkışlayacak mı? Tek suçu gazetecilik olanların yatacakları senelerin hesabını kime soracağız? Alkışlayanların adalete ihtiyaçları olmayacak mı bir gün? Peki, darbeyi gerçekleştirmenin cezası ne olacak? Onu ne yapalım?

İnanın ceza alan sanıkların listesini yapmaya kısmen bile olsa elim varmıyor. Mazur görünüz.



5 Nisan 2013 Cuma

RTÜK Baskıları ve Behzat Ç.'nin Direnişi

Behzat Ç. sadece bir televizyon fenomeni değil. Aynı zamanda üzerindeki iktidar ve RTÜK baskısına rağmen, karakterlerinden taviz vermeyen ilkeli bir televizyon dizisi… Erdal Beşikçioğlu’nun canlandırdığı Başkomiser Behzat, alışılmışın dışında bir polis karakter…
Dizinin polis karakterleri, gerçek hayattaki sistemin ve iktidarın koruyucusu polis profilinin çok dışında... Örneğin 1 Mayıs’ta sivil olarak miting alanında görevlendirildikleri bir bölümde, arabada konu hakkındaki konuşmaları basit ama anlaşılır bir dille sınıf bilinci içeriyordu. “1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı değil mi? Biz de emekçiyiz, hadi biz de katılalım mitinge.” olarak özetlenebilecek bir diyalogdu.
Başka bir örnekte de Hayalet’in gecekondulardaki yıkımlardaki tutumu, Behzat’ın gariban ve yoksulun yanında yer alışı ütopik polis profilleri sunuyordu.
Dizi aynı zamanda derin devlet konusunu başarılı bir şekilde işlemekte, devletin üst makamlarının derin devlet bağlantısını da vurgulamaktaydı.
Bütün bunlar elbette sistemin çarklarında birer dişli olma görevinden memnun olanlar için rahatsız edici özelliklerdi. Bir diğer rahatsız edici özellik ise karakterlerin insana dair hiçbir şeye yabancı olmayışıydı. Yeri geldiğinde küfür eden, hatta kimi zaman bunu sık sık yapan bir toplumda, Behzat’ın küfürleri terbiyeleri alt üst etti (!)
Behzat Ç.’nin küfürleri dışında ‘genel ahlakı zedeleyen’ başka bir unsur daha vardı. İçki… Uzun süren içkili sahneler, RTÜK baskısına maruz kaldı. Cezalar kesildi. İçki şişeleri her ne kadar buzlansa da, sahneler biraz azaldı, küfürler hafifledi.
Ancak baskılar bitmedi elbette. Yine de devam eden içkili sahneler ‘rahatsız etmeyi’ sürdürdü. Gençlere ve çocuklara kötü örnek oluşturmasın diyeydi her şey(!) Güya, devlet gençliğin, gelecek neslin sağlığını düşünüyordu. Genel ahlaka aykırılıksa eğer konu, içki içen insan soyguncudan daha ‘ahlaksız’ olmuş oluyor.
Eğer bir televizyon dizisindeki karakterlerin iyi örnek oluşturma gibi bir zorunlulukları varsa buyurun Leyla ile Mecnun’daki Hırsız Yavuz… Bu sevimli karakter hırsızlığı özendiriyor mu? Bence özendirmiyor. Bir dizi karakteri içki içtiğinde de içkiyi özendirmiyor.
Asıl meselenin dine ters düşmemek olduğunu çok iyi biliyoruz tabii. Hırsızlık da dine uygun değildir elbette. Ama yaşam biçimi ve özgürlüğü kısıtlamak gerektiğinde, içki içme, dövme yaptırma gibi kişisel tercihler dini baskılara daha kolay konu oluyor. Hırsızlık? Yok canım, gerekirse devleti de yönettiriyor İslam coğrafyası hırsıza. Beş vakit namaz kılıyor mu, tüm ibadetleri tam mı? Önemli olan o!
İşte böyle bir ortamda Behzat Ç. baskıların odağında kaldı ve buna rağmen direnç göstermeye devam etti. Hatta RTÜK’ün içki yasaklarına rağmen, her ne kadar şişeler buzlansa da hemen hemen her sahnede içki şişeleri ve kadehler görülmeye başlandı. Behzat Ç. bu sezon son bulacak. İşte bu yüzden giderayak bir keyfime bakayım, diyor. İyi de yapıyor.
İçki üzerinden özgürlük savunması yapmıyorum. Konu şu. İçkinin dinen yasak oluşuyla, içki içmek sağlığa aykırı diye toplumsal bir duyarlılıkla kontrol altında tutulması arasında fark var. Kimse kendini kandırmasın. Eğer bu bir toplumsal duyarlılık olsaydı, gelecek nesillerin sağlığına en büyük tehdit olan hidroelektrik santraller, termik santraller, siyanürlü altın madenleri ve elbette ki geçen yüzyıldan kalma en büyük bela nükleer santral konusunda da toplum sağlığını düşünen bir şekilde davranırlardı, değil mi?

İçki yasağının toplumun sağlığı adına değil, istenen toplum düzenin inşası için gerektiğini çok iyi biliyoruz. Televizyon dizilerine yönelik müdahalelerinde de gençlere kötü örnek oluşturmak olan konu başlıkları, elinden silah düşmeyen karakterlerin olduğu diziler için geçerli olmuyorsa, gençlerin önüne koymak istedikleri örneği çok merak ediyorum.