Spor Haberleri

Köşe Yazıları

devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bağdat Caddesi'nin Marka Değerini Düşüren Tecavüz



Son tecavüz vakası da İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde yaşandı. Tabii ki yurdumun 'analizcileri' hemen çıkıverdi ortaya. Gecenin üçünde orada işi neymiş! Kadını suçlamak için tüm hastalıklı ifadeler ortaya atılıverdi.

Gün boyunca çok sayı da yorum okudum. Bu yazı da aslında o yorumların toparlanılmaya çalışılmış haline benzeyecek. Çünkü aklı ve vicdanı olan herkesin söyleyebileceği şeyler... Yeni bir şey söylemeye çalışmanın faydası yok. Mevcut söylenenenleri kafalara çakmak için, bazı şeyleri hatırlatmaya, bağırmaya devam etmek gerek...

Geçen gece tecavüze uğrayan genç kadın, en az Özgecan kadar masumdu. Dışarıda olduğu saat, senin toplum olarak uygun gördüğün saat olmayabilir. Üzgünüm, ama bunu belirlemek de senin haddin değil... Tecavüz, tecavüzdür. Mahkemeler için 'hafifletici neden' toplamaya çalışarak yaptığın şey, sadece o tecavüzcünün avukatlığını yapmaktır.

Güya, zekice bir soru sormuş gibi, bu konuda bir anket yayınlayarak sosyal medyada tepki çeken Twitter kullanıcı var ya bir de, akıllara zarar.

Zaten bizzat bu ülkeyi yönetenlerin kadınlara bakışı neyse, tecavüze uğrayan kadınla ilgili onları seçenlerin tutumu da o olacak. Ne bekliyorduk ki. Toplumun sorduğu bu hastalıklı sorulardan geçen tek erkek şiddeti mağduru Özgecan'dı. Ama tecavüzcü kafayı da besleyen ne yazık ki o sorular...

Bir kadın, istediği saatte, istediği yere gider, istediği yerden döner. İsterse alkol alır, isterse kımız içer. Sana ne? Ona ne? Bana ne? Ama o kadının başına bir şey geldiğinde eli bıçaklı saldırganın, orada, o saatte elinde bıçağıyla ne işi olduğunu sorgulamadan, direkt kadına saldırmak toplumun vazgeçemediği bir eğilim haline geldi.

Tıpkı Doğuda çocuklar öldürülürken öleni sorguluyorsa, tecavüze uğrayan kadını da sorguluyor. Tecavüzcüyü sorgulamadan önce kadının o saatte dışarıda olmasının bir 'davet' olduğu izlenimine kapılıyor. Berkin'in ekmek almaya gitmediğini iddia edip bunu kanıtlamaya çalışanlar da aynı insanlar....

Görüldüğü üzere bu aslında sadece erkek şiddeti değil. Bu başlı başına, kocaman bir ŞİDDET! Toplumun iliklerine kadar sızmış, damarlarında akan şiddet... Çocuğa, kadına, hayvana, ötekine... Gücü yettiğine karşı şiddet uygulamaya meyilli, potansiyel bir saldırgan olarak, hepsi içimizden biri... Belki de yarından tezi yok, hepimiz tedavi olmaya başlamalıyız.

Bir dipnot olarak bahsetmek de gerek... Kadıköy Belediyesi eski başkanı Selami Öztürk'ün attığı tweet de çok konuşulur. Diyor ki olay Bağdat Caddesi'nde değil Bostancı'nın ara sokaklarında oldu. Marka değeri olan caddeyi harcamamız gerekiyormuş. Kimisi de işte bunun derdinde!

24 Mart 2015 Salı

TDK'ye göre esnaf: kötü yola düşmüş kadın!

TDK’deki kafa kaynağını nereden alıyor?

Öncelikle söyleyeyim. Sorduğum bu sorunun bir cevabı yok. Kendi kendinize konuşurken söyleyebileceğiniz herhangi bir cümle…

TDK’nin kelimelerin anlamları üzerine yürüttüğü çalışmalar hızla devam ediyor. Dilin gelişimi için yaptıkları bu ‘eşsiz’ hizmet için kendilerine bir teşekkürü zor gören biz nankörler için de bir öneri sunmalarını bekliyoruz açıkçası…

TDK cinsiyetçiliğiyle hayatımızdaki yerini alırken, kadın takıntısından vazgeçemeyeceğini göstermeye devam ediyor.

Örneğin en son skandalda “esnaf” kelimesinin anlamlarından birine getirdiği tanım akıllara TDK’nin hangi kaynaktan yararlandığı sorusunu getiriyor. Esnaf: Kötü yola sapmış kadın…

Yani? Satış yapıyor işte… Eeee? Kendini satıyor ya…

Peki, arkadaş, diyelim ki esnafın böyle bir tanımı var. Kendini sadece kadın mı satar? Sadece beden mi satılır? Bu ülkede başbakan yardımcısının da ifade ettiği gibi kenti parsel parsel satanlara ne demeli? Peki, aynı başbakan yardımcısı buna göz yummaya devam edeceğini gözümüze baka baka demedi mi? Bu bir tür satış değil mi?

Biz TDK’nin içinde bulunduğu kafa karışıklığına bir dönelim. Bakın, ne kadar iyi niyetliyim. Olsa olsa kafası karışıktır, değil mi?

Veya devletin tüm kurumlarında olduğu gibi düşmekte olan kalite ve devlet ciddiyetinin geldiği noktayı işaret eder. Türk dilinin gelişmesi için kurulmuş bir kurumun bu konuda gelişme kat edemeyeceğini de gördüğünüzde anadiliniz adına üzülüyorsunuz. Resmi, ‘konuşulması zorunlu’ ilan edilerek, coğrafyasındaki tüm dilleri yasaklama, engelleme, kısıtlama sebebi olmuş bir dilin kurumunun geldiği noktayı görünce şaşırmamak elde değil.

TDK esnaf kelimesinin anlamlarından biri olan “halk sınıfları” ifadesine yer vermeyince haliyle kaynağının neresi olduğunu sorgulamaya girişiyorsunuz. Kurum’un esnaf deyince akla gelmesi ancak alkol masasında mümkün olan ifadeyi ayık kafayla bulduğuna göre daha bizim çok rakı içmemiz gerek…

Bu kadınlara yönelik bir başka hakaret olarak algılanabilir. Ayrıca esnaflar da ses çıkarabilir. Biz ‘kötü kadın’ mıyız? Diyebilir. Ancak bambaşka bir sorunumuz var hâlihazırda. O da ciddiyetini yitirmiş bir kurum kalabalık bir halk kitlesinin anadiline nasıl sahip çıkacak? Bir dile katkı sağlamak yerine Türkçeyi alt beyindeki saplantılara ya da iktidarın söylemlerini destekleyecek söz söyleme kaygısına feda etmeyi ne zaman bırakacak?

23 Mart 2015 Pazartesi

Kediciklerin Aşkı ve İlahi Yol



Önsöz

"Okuyacağınız bu yazıdan dolayı bana açılan hakaret davasını kaybetmiştim. 26 Mart'ta ise tazminat davası görülecek. Yazımın tamamı bu... Ancak dava açılmasına sebep olan ifadeler yok. Direk olarak şahsa yönelik olmayan bu ifadelerin şahsa yönelik olduğu konusunda mahkemeyi ikna eden avukatları kutlamak gerek..."

Sosyal medyayı takip edenler bilirler. Adnan Oktar’ın –nam-ı diğer Adnan Hoca’nın bir televizyon programında etrafındaki kadınlarla gerçekleştirdiği ‘sevgi’ sağanağı gösterisi sosyal medya kanallarında çokça paylaşılıyor aylardır.

Adnan Oktar başı kapalı ve açıklardan oluşan küçük bir kadın topluluğuna sırayla şu soruyu soruyor. “Beni seviyor musun?” “Seviyorum” cevabını alıp tatmin olmayarak, “ne kadar seviyorsun?” diye yeni bir soru daha soruyor. Kadınlar, sırayla sevgilerini tarif edemeyeceklerini, bu sevginin kelimelerle ifade edilemeyeceğini dile getiriyor. Adnan Oktar, “maşallah!” diye karşılık verip Allah sevgisinin kendisine tecellisini vurguluyor ve ekliyor. “Yobaz ve münafıklar buna dayanamayacak.” Şimdi ben de dayanamadım. Yobaz mıyım, münafık mıyım, bilemedim. Olayı öncelikle bir televizyon şovu olarak değerlendirsem de altında önemli bir toplumsal gerçeğin yatabileceğini düşünmeye başladım. Aslında burada gördüğümüz abartılı da olsa bir gerçeğin yansıması olabilir mi?

 Öncelikle belirtmeliyim ki bu tip videoların sosyal medyada dolaşması, ‘zat-ı şahanelerin’ gereksiz yere ilgi görüp, gündeme oturmasına neden olabilir. Ancak yukarıdaki paragrafın sonunda da belirttiğim gibi bunu sadece bir eğlencelik olarak değerlendirmediğimizde birtakım çıkarımlara varabiliyoruz. Bunlardan en önemlisi, muhafazakâr toplumumuzda özellikle kadına yönelik olan cinsel baskılardır. Bu cinsel baskılar, kadının cinselliğini tanımaması, saf bir aşk hayatının dahi kadına yasaklanması olarak özetlenebilir. Bu baskılar, özellikle muhafazakâr ailelerin başı kapalı kızlarında sevgiye açlık olarak yansımaktadır. Bununla ilgili çok fazla canlı örneğe şahit oldum.

Herkesin hatırlayacağı bir örnek vereyim. Yıllar önce haber bültenlerine yansımış “tarikat şeyhi aşkları kuşağında” da görüldüğü gibi bu baskılara maruz kalmış kadınlar, ‘Allah tarafından özel mülakatla seçildiğine inandığı adamlara’ bastırılan sevgi duygusunu ve cinselliği yöneltmeyi tercih ediyor. Normal bir kadın - erkek ilişkisini ahlaklı bulmadığı için, böyle bir adama aşkı meşru görüyor. Bu durum ise aşka susamış kadınların bu mahrumiyetinden faydalanan şarlatanlara yarıyor elbette. Yine baktığınızda bu şarlatanların zenginlik içinde yaşadığına da tanık oluyoruz. Zenginliklerinin Allah’ın onlara sunduğu ödüller olarak görenlerin sayısı da az değil… “Demek ki Allah tarafından seçilmiş” inancının doğmasının önemli bir göstergesi bu zenginlik.

Şimdi gelelim neden bir şeyhe özlem ve ilgi duyulduğuna. İnsanlar görmedikleri Allah’a inanıp, tanımadıkları peygamberlerine sevgi gösterirken, eksik kaldığını düşündükleri kısımları, inandıkları tüm değerlerin yansıması olarak gördükleri kişilere sevgi duyarak tamamlamaya çalışıyorlar. Demek ki Allah aşkı denen kavram yeterli olamıyor. Hep, O’nun yansıması bir kişi arama gayretine düşüyorlar. Adnan Oktar bu kişilerden biri… Ama bir tek o yok maalesef. Bütün bu arayışların en büyük sebebi ise, aslında inançtaki yetersizlik olabilir. Ama ben inançları sorgulamaktan ziyade, bunun toplumda baş göstermesinin sebeplerini irdelemekten yanayım.

Yine de son noktayı koymadan belirtmekte fayda var. Bu bir televizyon şovu elbette…

Dinin bir rant aracı haline geldiğini, cinci hocaların, muskacıların ve ‘şifacı’ hocaların, doktorlardan ve öğretmenlerden ve hatta bilim adamlarından daha üstün görüldüğünü gördüğümüzde sorun acaba dinde mi, yoksa toplumda mı, sorusunu sormadan edemiyoruz.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Namazın Tuğçe Kazaz'a Etkileri Hakkında

Tuğçe Kazaz bildiğiniz gibi pek çok benzerleri gibi gemisini nasıl yürüteceğini iyi bulmuş olsa gerek ki AKP’ye doğru meyletti. Daha önce de Hıristiyan olmuştu hatırlarsanız… Yeniden Müslüman olurken de o günlerde AKP’nin olmamasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş, o zamanlar Müslümanlığın ona ‘kötü’ tanıtıldığını söylemeye çalışmıştı. AKP’nin İslam’a nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyor hiç bilmiyoruz. Eğer AKP'lilerin Yüce Divan’daki performanslarını düşünürsek bunun İslam’a pek bir faydası olacağını sanmadığım gibi, birinin İslam’ı seçmesini sağlamasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Elbette niyeti iyiyse…

Birinin namaz kılmayı övmesinde hiçbir sorun yok. Elbette ki övebilir. İnsanları teşvik etmek isteyebilir. Ancak Kazaz’ın öncelikle bunun bir ortopedik katkısını dile getirmesine değinelim. Vücudundaki ağrıları namazla iyileştirdiğini söylüyor Kazaz. Hadi öyle diyelim. Bunu çok eşelemek istemiyorum.

Benim asıl konum, havuz medyasında yatıp kalktığını düşündüğüm Tuğçe Kazaz’ın son bombaları…
Kazaz katıldığı bir programda “Türkiye’de sol diye bir şey kalmadı” diyen Kazaz, Türkiye’yi karıştıran gücün İngiltere ve onun güdümündeki ülkeler olduğunu da belirtti.

Gezi olaylarıyla ilgili de bize aslında tipik bir AKP’li söylemi sunuyordu. “Gezi Parkı'nda Erdoğan'ı indireceğiz' demedi mi diğer taraf? Bunlar söylenmedi mi? Bunun sonunda ufak bir ağaç kesme eylemi gibi başlayan bir eylem neden bu kadar büyüdü? Neden ufak bir çocuğun cenazesine o kadar insan sokağa dökülerek, tetiklenerek sokağa döküldü? Orada yapamadıklarını 17 - 25 Aralık'ta yapmaya çalışmadılar mı?”

Evet… Gördüğünüz gibi tipik bir “anlamıyor gibi yapma” çalışması… Hatta o ufak çocuğun cenazesi hakkında konuşurken bile sormuyor ki bu çocuğu kim öldürdü?

Sanki Kazaz’ın bu kadar çok popüler olması bizim gibi bıdı bıdı severleri oyalamak yapılmış bir plan… Düşünmüşler ki bu komediyle uğraşılsın, biz de o arada kendimizi kurtaralım.

Diğer türlü bir durumda ise Kazaz’ı fikir üreten bir insan olarak benimseyeceklerse seviyeyle ilgili üzücü sonuçlara varıyorum.

Öte yandan Kazaz diğer AKP’lilere göre biraz daha şanslı… Çünkü diğerleri vaktinde Gülen severken, şimdi onunla savaşan haline gelmiş. O hiç değilse şu aşamada en azından tutarlı bir noktada duruyor.

Namaz sadece bel ve boyun ağrılarına yaramamış(!) kendisine analitik düşünme kabiliyeti de inivermiş vahiy gibi demek ki… Tövbe! Kurban olduğum sen nelere kadirsin!

Neyse artık. Bence bu bahsi kapatalım.



6 Mayıs 2014 Salı

En az üç fidan asardı devlet!

6 Mayıs 1972… Türkiye tarihinin utançlarından biri… Darağacında 3 fidan…

Ülkedeki fertlerin özgürlüğü ve tam bağımsız Türkiye mücadelesi vermiş herkes gibi onlar da o dönem ‘vatan haini’ olarak suçlanmıştı. Onlar da o günün ‘paralel’ maşaları olarak gösterilmiş, idamları meşrulaştırılmıştı.

Günümüzde de hükümet işlediği suçları görünmez kılmak için suçlarını ifşa edenleri, suçlarına karşı tepki gösterenleri vatan hainliği kefesine koyarak kendini Yeni Türkiye’nin istiklal mücadelesini veren savaşçı ilan ediyor. Gerçekten bunun mücadelesini verenleri suçlu göstererek taraftarlarını da provoke edip saflarını belirgin hale getiriyor.

Dün de böyleydi. Bugün de böyle… Cumhuriyet tarihi boyunca böyle oldu bu. Bugün idam yok belki… Ama idamların olduğu dönemdeki vicdani düzey bugünle aynı… “Gezi müebbetlik” diyecek hale gelmiş iktidar kişileri, ellerine ilk geçen fırsatta darağaçlarını da kurarlardı. O direnişe katılmış herkes Taksim Meydanı’nda asılırdı. Hatta kimileri Twitter’dan gülücüklü “Alın size Taksim” mesajları saçardı.

Vicdani anlamda ne değişti? Toplum ne kadar evrimleşti? Hala gücü elinde bulunduran her kimse, onun arkasında değil mi çoğunluk? Üstelik gelişmeyi geçtim, gerileme var. Türkiye tarihinde hiç bu kadar iktidar yanlısı olma yarışı yaşanmamıştı. İktidardan maaşlı gazetecilerin türediği bir ülkede devlet 3 fidan asmasa da artık, en 3 fidan öyle ya da böyle öldürülür de, arkasından ‘vatan haini’ diye bağıran gazeteci müsveddeleri sayesinde sistem yürür bir şekilde.

Kafa aynı kafa…

“Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin” anlayışının bireyin ön planda olduğu toplum düzeni için ne kadar büyük bir engel olduğunu söylemeye gerek yok. Kendi adına karar verilmesini seven, kafa yormaktan nefret eden toplumun için en kolay çıkış yoludur. Tıpkı çoğu evlilikte kadının eşinin sözünde çıkmaması “ben bilmem beyim bilir” demesine benzer… O nasıl kadın erkek ilişkisinde bir dizi soruna neden oluyorsa, toplum devlet ilişkisindeki benzeri de aynı sorunlara neden olur.

Devlet, kendine itaat edilmesine alışır. En ufak bir karşı çıkışla karşılaştığında öfkelenir. Tehditle karşılaştığını düşünür.

Ve en üç fidan asar devlet. En üç fidan vurur, vurdurur. İdam yok diye sevinmeyelim yani. Polisin ‘masumane’ gaz kapsülü bile öldürücü olabilir. Geçmişte çocuk idam eden devlet, şimdi sokak ortasında çocuk öldürür. E ne değişmiş ki şimdi? Deniz, Yusuf, Hüseyin ve niceleri bu zamanda bulunsalardı, şu an Gezi’de katledilen canlar arasında sayıyorduk. Çünkü vicdani durum aynı… Çünkü devlet aynı…


Öyle ya da böyle en az üç fidan keser bu devlet.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Erkeğin Kadına Şiddeti İktidar Sevdasının Ürünü

Erkeğin kadına yönelik şiddeti ile devletin vatandaşına yönelik şiddeti arasında ciddi benzerlikler var. Erkeğin kadına şiddet uygulaması için ortaya atılacak her gerekçe akıldışı olarak görülmeyi hak eder. Devletin uyguladığı şiddet de öyle…

Şefkat-Der'in hazırladığı rapora ‘perdeyi yeterince kapatmamak’, ‘telefonun meşgul çalması’, ‘çayın iyi demlenmemesi’, Facebook ve Twitter profili açmak, ‘zayıflamak ya da şişmanlamak’, ‘açık saçık giyinmek ya da tesettüre girmek’ gibi nedenler kadına şiddetin bahanesi olabiliyor. Şefkat-Der’in araştırmasına göre öne çıkan şiddet bahaneleri arasında boşanma talebi, çocukların velayeti, cinsel ilişkiye zorlanmak gibi gerekçeler de yer alıyor. Müjgan Halis'in Taraf gazetesinde yayınlanan haberine göre, Şefkat-Der, 1995 ve 2013 tarihleri arasındaki Kadın Hayata Tutunma Evleri’nde kalan şiddet mağduru kadınların da dâhil olduğu 20 bin kadınla temasları sonucu oluşturdukları verilere göre çarpıcı birçok nokta ortaya çıkmış oluyor.

Şefkat-Der’in raporu kadına yönelik şiddetin boyutlarıyla ilgili yeterince veri ortaya çıkarmış. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının en büyük sebebi bir tür iktidar hırsı, bir tür güç sarhoşluğu ve aslında başlı başına bir acizliğin ürünü… Ve bu aslında ne yazık ki sadece erkeğin şiddet eğiliminin temeli değil. Hükümetlerin ve devletin şiddet uygulama gerekçeleriyle de ciddi benzerlikler var.

Gerekçelerden biri olan ‘açık saçık giyinmek’ maddesine bakacak olursak, devletin de son günlerde AKP hükümetinin de kafayı bozduğu ‘ahlak bekçiliği’ görevinin sonucuyla karşı karşıyayız. Şiddet gören kadının acıyla bağırması da şiddetin artmasına neden oluyor. Devlet de şiddet uyguladığı vatandaşı feryat ettikçe saldırılarını artıyor.

Kadın başka bir siyasi partiye üye olması, eşinin küs olduğu insanlarla görüşmesi de şiddete gerekçe… Nasıl devleti yöneten siyasi partinin taraftarı olmamak ve devletin politikaları gereği küs olduğu kurumlara, ülkelere karşı yakınlık duymak hainlik derecesinde suç sayılabiliyorsa erkeğin kadına şiddetinde de gerekçe olabiliyor.

Kadının erkekten daha eğitimli olması da erkek şiddet uygulama gerekçesidir. Devlet de öğrencisinin, akademisyeninin, gazetecisinin aydınının ensesinde boza pişirirken bu acizlik duygusuyla hareket eder.

Kadına uygulanan önemli psikolojik şiddet yöntemleri arasında; kimliğini-kişiliğini yok etme yer alıyor. Aşağılama, dışlama ve hakaretle yan yana giden psikolojik şiddette karısına, “Çocuklara anneniz kötü yola düştü derim” diyen adamlar bile var. Gerekirse devletin de uyguladığı bir psikolojik şiddet yöntemidir.

Bu benzerliğin sebebi ne? Öncelikle devletin erkek egemen bir yapı olduğu gerçeği yüzümüze çarpar. Sonra da toplum erkeği iktidar, kadını da erkeğin yönetimindeki kölesi ilan eder. Devletin vatandaşıyla olan ilişkisi de işte böyledir. Mesele de bu iktidar sevdasının toplumun her alanına sirayet etmiş durumda olmasıdır.


18 Eylül 2013 Çarşamba

Savaşa Karşı Yaşamı Yüceltmek Gerek

Askerlik kavramı ülkemizde, çağdaş ülkelerde olduğundan çok daha fazla önemli… Hem pek çok konuda bir engel gibi göründüğünden, hem de duygusal sebeplerden dolayı askerlik, ödenmesi gereken bir ‘borç’ olarak tüm erkek yurttaşlarca benimsenmiştir. Benimsenmeye de zorlanmıştır bir bakıma. Çünkü netice itibariyle askerlik ‘zorunlu’ bir hizmettir. Çağdaş ve demokratik birçok ülkede askerlik gönüllülük ya da profesyonelleşme esasına göre değerlendirilir. Yani askerlik, yapmak istemek ya da istememek tercihleriyle belirlenen bir durumdur.

Devlet kurumunun vatandaşın özgürlüğünü kısıtlamak için değil, onun özgürlüğünü sağlıklı yaşayabilmesi için var olması gerekiyor. Yani devlet, insanların üzerinde bir baskı organı olmaktan vazgeçmeli. Dünya tarihine baktığımızda teoride özgürlüğü, emeğin yüceliğini savunan sistemlerin uygulandığı devletlerde bile militarist, baskıcı politikalara rastlanır. Anlaşılacağı üzere devlet kavramı kendi hegemonyasını kurmak isteyen burjuva sınıfının elinde bir baskı unsuru olarak kullanılmaktan kurtulamıyor. Öyle ki burjuvanın el değiştirdiği her dönemde olduğu gibi baskılar, tutuklamalar, siyasi linçlerle devlet ‘ülke çıkarı’ için canla başla çalışıyor.

İşte böyle bir sistemde emperyalist güçlerin bölgeye hâkimiyetini kolaylaştırmaya hizmet edecek savaş senaryolarıyla karşılaşmak işten bile değil. Öyle ki dünyanın yöneticisi ABD bölgedeki amaçları için Türkiye’yi kullanmak konusunda elindeki tüm teşvik edici yolları kullanıyor. (Time kapağı gibi) Sömürülmesi kolay fakir halkın ( direnen bir kısım var ki onları ayrı tutmak gerek) bu süreçte başkaldırma gücünün ne kadar zayıf olduğunu düşündüğünüzde yine olan ülkemin gencecik evlatlarına olacak, diyebiliriz.

Askere gitmeme hakkının insani bir hak olduğunu idrak edemeyen devlet, bu hakkı para karşılığı vererek kapitalizmi ne boyutta içselleştirdiğini de gösteriyor. Aslında diyor ki eğer eline silah alıp öldürmek ve kelle koltukta günler geçirmek istemiyorsan parasını öde. Tıpkı monopoly türü masa oyunlarında olduğu gibi bu ülkede yaşamanın da bir oyuna dönüştüğünü görebiliyoruz. Önceleri tartışmaya açar gibi yaptıkları vicdani red hakkını şimdi hapis gerektiren bir suç olarak benimsediklerini görmekteyiz.  Demokratikleşme ve sivilleşme adına attıklarını iddia ettikleri adımların da aslında birer siyasi hesaplaşma olarak kalacağı gün gibi ortada artık.

Temel hak ve özgürlükler çerçevesinde bakılması gereken vicdani red kavramına bir suç gözüyle bakılarak uluslar arası bir ‘ fikir’ suçu işlenmiş olmuyor mu? AİHM’in verdiği kararlarda ve hazırlanan uluslar arası raporlarda görüldüğü gibi devletin bu konudaki sicili kabarık… İnsan hakları konusundaki devlet yetkililerinde gördüğümüz tavırdan anlaşılacağı üzere, bu sicil daha çok kabaracak. Ancak sorgulamayan insanların yaşadığı bu ülkede, halk başbakan ne söylerse doğru saymaya devam edecek.


Yazımı yine cevabı içinde gizli birkaç soruyla bitireyim. Dersim Katliamı’nın özrünü diledi diye başbakanı alkışlayan liberal takım, başbakan ve partisi araştırma komisyonu kurulmasıyla ilgili teklifi reddederken uykuya mı daldı yine yoksa? Ya da vicdani red hakkını savunanlara ‘suçlu’ derlerken bu ‘demokrasi havarileri’ neden tek kelime yazmıyorlar? Başlarına bir şey gelmiş olmasın?

26 Temmuz 2013 Cuma

Dindarlar, Kindarlar ve Vicdan

Din, değiştirilemeyen kurallar bütünüdür. Bu tanım ne kadar yüzeysel gelse de yapacağınız tüm derin tanımların ana fikri bu kapıya çıkacaktır neticede. İşte bu değiştirilemeyen kurallara bağlı yaşayan insanlara dindar denir. Bu da yüzeysel bir tanımdır, ama bunun için yapacağınız derin tanımlar buraya çıkar.

Dindar insanlar kendi aralarında çağa uygun düşünenlerle tabu ve geleneklerden kopamayanlar olarak ikiye ayrılır. Sonuç olarak hepsi dindardır. Biri diğerini bağnazlıkla öteki de berikini münafıklıkla suçlar.

İşin aslı da şudur. Günümüzde önemli olan bireyin özgürlüğüdür. Birey istediği inancın gerekliliğini yerine getirmeye, bu gerekliliği yerine getirirken bile seçim yapma özgürlüğüne sahiptir.

Konumuz din değil… Dindarlık da değil… Günümüz dindarlarının herkesi kendine uydurma çabası, baskısı ve zulmüdür asıl konumuz. Asıl konumuz dine dayalı yaşam biçimlerini dayatan yönetimlerdir. Asıl konumuz bütün bunlar olurken sessiz kalan, ama zamanında bireysel özgürlüğü için türban kavgası vermiş insanlardır. Asıl konumuz vicdandır yani.

Dinin vicdansızların elinde silaha dönüşebileceğini daha önce de belirtmiştim. Bunu söylediğinizde dindarlığa ve dine saldırmakla suçlanmanız, işte bu vicdan sorununun ciddi bir parçasıdır. Bu ülkede insanlar bu anlayışla hedef gösterilir. Geçmişte pek çok aydının katledilmesinin sebebi işte bu çarpık anlayış biçimi ve kabul edilmez nefret söylemidir. Bir doğu toplumu sorunudur da aynı zamanda. Aynı inançtan insanlar bile sırf uygulama farkları nedeniyle birbirini yemiyor mu? Bırakın bu farklılığı, inanmıyor olmanızla ilgili tek kelime edemezsiniz. Maazallah, çoluk çocuk duyar da zehirlenir, diye. Katliniz vacip olur.

Birileri de çıkar şeriat gelecek, diye endişelenenlerle dalga geçer. Şeriat tehdidi söyleminden elbette ki nemalanan bir kesim var. Bu da bir gerçek… Ancak şu da bir gerçek ki bu ülkede hızla yayılan bir muhafazakârlık hâkimiyeti var. Bugün Anadolu’da bir şehirde parkta el ele dolaşan çiftlerin korkusunu biliyor musunuz? Ramazanda alkol aldığı için eve gelirken “aman birisi bana bir şey yapmasın” diye endişe için içinde yolda yürüyenleri hiç gördünüz mü? Bırakın içkiyi, oruç tutmayıp bir şeyler yiyen insanların dövüldüğü, bıçaklandığı haberlerini hiç görmediniz mi? Bir kafeteryada oturmuş çayını yudumlayan birine dışarıdan geçen oruçlu birinin ters ters baktığına şahitlik etmediniz mi? Diyelim ki bu bir şeriat devleti ya da toplumu tehdidi değil… Peki, öyleyse ne tehdidi bu? Bana bir onu deyiverin.

Yazımın buraya kadarki kısmında herhangi bir din eleştirisi gördüyseniz, çok ‘başarılı’ bir okuyucusunuz demektir. Dindarlıkla ilgili bir eleştiri de yok. Ha evet, şu anda bu konuda yazdıklarıma eleştiriler getirecek yorumculara erken bir cevap bu, haklısınız. Ayrıca temcit pilavı gibi tekrarlanan eleştirilere de bir cevap olarak şunu söyleyeyim. Ne din hakkında bir şeyler yazacak haddim var, ne de dini eleştirmeye yetecek bilgim… Şu ana kadar yazdığım tüm yazılarda olduğu gibi sadece bir durum değerlendirmesi yapıyorum.

“Peki, derdin ne senin?” dediğinizi duyar gibiyim. Derdim şudur. Dini bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş çokça insan içinden sivrilen vicdandan yoksun kişiler, diğer insanları kendi yaşam biçimlerine uydurmaya çalışır. Bunun için zaman zaman şiddete dönüşecek baskılar uygular. İşte derdim/derdimiz budur.

Bu ülkede yıllarca türban taktığı için Kemalist baskılarla üniversitelere giremeyen kız arkadaşlarımızın özgürlüğünü savunduk. Onların yanında yer aldık. Ancak bugün, dinle ilgisi olmayan yaşam tarzlarına baskılar uygulanırken, dinsiz olduğu için ya da başka bir dine inandığı için tehdit edilen insanlar varken o kız arkadaşlarımız neredeler? İşte bu da bir vicdan sorunu değil midir?

Bireysel özgürlükten anladıklarınız sadece dinin gerektiği gibi giyinme serbestliği miydi? Parasız eğitim istediği için hapse giren arkadaşlarınız oldu. Farkında mısınız?

Bu ülkede bir şeriat devleti tehdidi olmasa bile bir vicdan sorunu olduğu açık değil midir?

Çoğunluğu dindar olan ülkemin vicdansız kesimine son sözüm şudur. Bu ülkedeki samimi dindarlar, size rağmen inanıyorlar. Ama gelecek nesil sizin yüzünüzden inançsız olabilir. O yüzden bir çekidüzen verin kendinize, bırakın insanlar özgürce inansınlar ya da inanmasınlar. Böylesi özgür bir ortamda, bilinçli bir toplumda bir dine inanmak isteyenler, doğru olanı bulacaktır. Hiç şüpheniz olmasın. İnsanların gözüne gözüne sokmanıza gerek yok.

23 Temmuz 2013 Salı

Koş vatandaş! Çapulcuya sütyen!

Direniş, günler ilerledikçe kendi içinde bambaşka bir kültür oluşturmaya başlamıştı. Duvar yazıları, sloganları ve eylem şekliyle kendine has bir özelliği vardı. Taksim’e gittiğinizde günlük ihtiyaç olarak kabul edilmiş gaz maskesi, deniz gözlüğü, sprey boya gibi ürünlerin tezgâhlarını görebilirdiniz. Öyle ki evden çıkıp Taksim’e giderken “gaz maskeni unutma canım” diyebilirdi eşiniz ya da anneniz.

Gezi Parkı Direnişi aynı zamanda direniş kavramını içselleştirdi. Bu da çok önemli bir kazanım… Bir algının değişimi… Elbette işin ticari boyutu da kendini göstermeye başladı. Bazı ufak atölyelerin TOMA şeklinde tuzluklar ürettiğini, Taksim Gezi Parkı Direnişi hatırası olarak başka ürünlerin de üretilmekte olduğunu duydum. Zaten beklenmedik bir şey değil… Bu direnişin içselleşmesi ve normalleşmesi yavaş yavaş içinin boşalmasına dönüşebilir dozu kaçarsa. O da ayrı mesele…

Ticari bir hal kazanan yönünden bahsetmişken, pek çoğumuzun daha önce duymadığı başka bir ürünün fark edilmesini sağladı. 2009 yılında ihtiyaç olduğunda iki kişilik bir gaz maskesine dönüşebilen ve 2009 yılında Nobel Kamu Sağlığı Ödülü’nü kazanan “Acil durum sütyeni” (The Emergency Bra) son günlerde Türkiye’de de çok ilgi görüyor.

Fiyatı 30 doların altında satılan sütyen, tasarımcısı Dr. Elena Bodnar tarafından 1986′daki Çernobil felaketinin yıkıcı etkilerinin ardından bir ihtiyaç olarak yaratılmış. Bu nükleer felaketi araştırırken "felaketin ilk birkaç saatinde kolay ulaşabilecek gaz maskeleri olsaydı binlerce insan radyasyona neden olan Iodine-131 maddesini solumayabilecekti" gerçeğine ulaşan Bodnar, bunun üzerine sütyeni tasarlamış.

Türkiye’den bu sütyenin ilgi görmesi, bu ülke insanının temel gereksinimleri arasına polis şiddetinin etkilerini azaltma ürünlerinin de girdiğini gösteriyor. Bunun için de en pratik olanı seçecek. Keyfi yerinde elitleri bile sokağa döken bu direniş, daha yaratıcı ‘çapulcu’ ürünlerini, pahalı da olsa ortaya çıkaracaktır.

E tabi böyle bir her şeye çözüm bulunan bir ortamda, polisin şiddetle bu insanları caydıramayacağı da açık. Bugün insanlar gaz maskesine dönüşebilen bir sütyen satın alıp bunu kullanarak sokağa çıkmayı düşünüyorsa, zaten her an her yerde gösteri yapmaya hazır da demektir. Üstelik yanında omuz omuza verdiği arkadaşın kimliğini sorgulamadan, ortak payda bulabilir. Zaten söz konusu olan yaşam alanı ve özgürlüğüyse başka ortak payda aramaya gerek var mı?

Elin Nobel Ödüllüsü bu ürünü üretirken radyasyonun zararlı etkilerini azaltmayı amaçlamış. Bizse devletin zararlı etkilerini azaltmak için kullanacağız. Ama tabi yine de ortak bir payda var. Radyasyona da biber gazı saldırılarına da neden olan devletler değil mi? Kamunun sağlığı için en büyük tehdit yoksa devlet mi?


5 Nisan 2013 Cuma

RTÜK Baskıları ve Behzat Ç.'nin Direnişi

Behzat Ç. sadece bir televizyon fenomeni değil. Aynı zamanda üzerindeki iktidar ve RTÜK baskısına rağmen, karakterlerinden taviz vermeyen ilkeli bir televizyon dizisi… Erdal Beşikçioğlu’nun canlandırdığı Başkomiser Behzat, alışılmışın dışında bir polis karakter…
Dizinin polis karakterleri, gerçek hayattaki sistemin ve iktidarın koruyucusu polis profilinin çok dışında... Örneğin 1 Mayıs’ta sivil olarak miting alanında görevlendirildikleri bir bölümde, arabada konu hakkındaki konuşmaları basit ama anlaşılır bir dille sınıf bilinci içeriyordu. “1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı değil mi? Biz de emekçiyiz, hadi biz de katılalım mitinge.” olarak özetlenebilecek bir diyalogdu.
Başka bir örnekte de Hayalet’in gecekondulardaki yıkımlardaki tutumu, Behzat’ın gariban ve yoksulun yanında yer alışı ütopik polis profilleri sunuyordu.
Dizi aynı zamanda derin devlet konusunu başarılı bir şekilde işlemekte, devletin üst makamlarının derin devlet bağlantısını da vurgulamaktaydı.
Bütün bunlar elbette sistemin çarklarında birer dişli olma görevinden memnun olanlar için rahatsız edici özelliklerdi. Bir diğer rahatsız edici özellik ise karakterlerin insana dair hiçbir şeye yabancı olmayışıydı. Yeri geldiğinde küfür eden, hatta kimi zaman bunu sık sık yapan bir toplumda, Behzat’ın küfürleri terbiyeleri alt üst etti (!)
Behzat Ç.’nin küfürleri dışında ‘genel ahlakı zedeleyen’ başka bir unsur daha vardı. İçki… Uzun süren içkili sahneler, RTÜK baskısına maruz kaldı. Cezalar kesildi. İçki şişeleri her ne kadar buzlansa da, sahneler biraz azaldı, küfürler hafifledi.
Ancak baskılar bitmedi elbette. Yine de devam eden içkili sahneler ‘rahatsız etmeyi’ sürdürdü. Gençlere ve çocuklara kötü örnek oluşturmasın diyeydi her şey(!) Güya, devlet gençliğin, gelecek neslin sağlığını düşünüyordu. Genel ahlaka aykırılıksa eğer konu, içki içen insan soyguncudan daha ‘ahlaksız’ olmuş oluyor.
Eğer bir televizyon dizisindeki karakterlerin iyi örnek oluşturma gibi bir zorunlulukları varsa buyurun Leyla ile Mecnun’daki Hırsız Yavuz… Bu sevimli karakter hırsızlığı özendiriyor mu? Bence özendirmiyor. Bir dizi karakteri içki içtiğinde de içkiyi özendirmiyor.
Asıl meselenin dine ters düşmemek olduğunu çok iyi biliyoruz tabii. Hırsızlık da dine uygun değildir elbette. Ama yaşam biçimi ve özgürlüğü kısıtlamak gerektiğinde, içki içme, dövme yaptırma gibi kişisel tercihler dini baskılara daha kolay konu oluyor. Hırsızlık? Yok canım, gerekirse devleti de yönettiriyor İslam coğrafyası hırsıza. Beş vakit namaz kılıyor mu, tüm ibadetleri tam mı? Önemli olan o!
İşte böyle bir ortamda Behzat Ç. baskıların odağında kaldı ve buna rağmen direnç göstermeye devam etti. Hatta RTÜK’ün içki yasaklarına rağmen, her ne kadar şişeler buzlansa da hemen hemen her sahnede içki şişeleri ve kadehler görülmeye başlandı. Behzat Ç. bu sezon son bulacak. İşte bu yüzden giderayak bir keyfime bakayım, diyor. İyi de yapıyor.
İçki üzerinden özgürlük savunması yapmıyorum. Konu şu. İçkinin dinen yasak oluşuyla, içki içmek sağlığa aykırı diye toplumsal bir duyarlılıkla kontrol altında tutulması arasında fark var. Kimse kendini kandırmasın. Eğer bu bir toplumsal duyarlılık olsaydı, gelecek nesillerin sağlığına en büyük tehdit olan hidroelektrik santraller, termik santraller, siyanürlü altın madenleri ve elbette ki geçen yüzyıldan kalma en büyük bela nükleer santral konusunda da toplum sağlığını düşünen bir şekilde davranırlardı, değil mi?

İçki yasağının toplumun sağlığı adına değil, istenen toplum düzenin inşası için gerektiğini çok iyi biliyoruz. Televizyon dizilerine yönelik müdahalelerinde de gençlere kötü örnek oluşturmak olan konu başlıkları, elinden silah düşmeyen karakterlerin olduğu diziler için geçerli olmuyorsa, gençlerin önüne koymak istedikleri örneği çok merak ediyorum.

25 Aralık 2011 Pazar

Düşünceye Özgürlük Hemen Şimdi


Yıl 2011… O da bitmek üzere… Türkiye 30 yılı aşkın bir karanlığın içinde yaşıyor. 12 Eylül darbesinin izleri daha bir belirginleşiyor. Baskı ve zulüm politikaları devam ediyor. Düşünceye her gün yeni bir darbenin indiği, gazetecilerin, öğrencilerin, siyasetçilerin, bilim adamlarının muhalif olarak durdukları konumlara uygun davalarla cebelleştiği bir dönemden geçiyoruz. Laiklik yanlısı eylemlerde yer aldıysanız başka, sosyalistseniz ve bu görüşlerinizi dile getirdiyseniz başka, Kürt sorununa çözüm için fikirler üretmeye kalkıştıysanız başka bir davaya ‘şüpheli’ olarak düşüveriyorsunuz. ‘Terörist’ damgası yemeniz o kadar kolay ki artık… Poşu bağlamış bir şekilde bir çatışmanın yakınlarında geçiyor olmanız bile hayatınızın karartılması için yeterli bir sebep… Bir gazeteci bir haber yaptığında o gazetecinin etnik kökeni, haberin gerçeğin ta kendisi olması ve gazetecinin çalıştığı gazetenin siyasi görüşünün resmi ideolojinin dışında ve özgürlükçü olması gazetecinin ‘terörist’ ilan edilmesinde yeterli kriterler artık.

Öğrenciyseniz parasız eğitim istemeniz, özgür üniversite için mücadele etmeniz de yukarıda belirttiğim damgayı yemeniz için yeterli… Üniversitelerde eğitimler veren profesörler de fikir üretirken ‘suç’ işliyorlar devlete göre. Ve böylece herkes için uygun yıldırma zemini hazırlanmış oluyor.

Parasız eğitim istemek suç mu? Savaşın bitmesini istemek suç mu? Özgür haber yapmak suç mu? Değil elbette… İşte bu yüzden bütün bu güzellikleri talep eden insanları kılıfına uydurulmuş şekilde suçlayarak taleplerini kendilerince anlamsızlaştırmaya çalışıyorlar. Hizmet ettikleri neo- liberal kapitalizmin son yıllarda öngördüğü düzenin kurulması için özgür düşünceye darbeler vurmaları gerekiyor. Neo - liberal kapitalizm zenginlerin artmasını fakirlerin de hep fakir kalmasını ister. Belki çok basit bir açıklama, ama özetle böyle… Bunun için savaş olmalı, acı, açlık olmalı…

Sorunların üzerini örtmek için kanı kullanır sistem. İnsanların gözünü kanla boyar. İnsanlar açlıklarını, acılarını, kısaca sistemi sorgulamasın diyedir tüm çabası. Ve televizyonlarda bize gösterildiği gibi özgürlük için mücadele eden, iktidara muhalif olarak yasal yollarla örgütlenen herkes sistemin gözünde teröristtir. Tıpkı ABD’nin Ortadoğu planlarını uygulamak için Müslümanları terörist ilan ederek kendi kamuoyunu göz göre göre kandırması gibi… Bugün de bu ülkede yaşanan tam da böyle bir şey…

İşte böyle bir ortamda tüm özgürlük hareketlerini bütün bu olanların dışında tutmak mümkün mü? Güçlünün güçsüzü ezme çabasının olduğu bir ülkede ve hatta dünyada, özgürlüğe ve insan haklarına karşı duran sisteme karşı direnmek gerekmez mi? İşte o zaman gerçek bir özgürlük, eşitlik mücadelesi vermiş olmaz mıyız? Çünkü sistem bu eşitsizliklerden beslenmekte… Ve sistem şu an korkmakta…

Tüm dünyada anti-kapitalist hareketlerin hız kazanmakta olduğundan belki de sistem daha önce olmadığından daha hırçın ve saldırgan davranıyor. İşte bu da daha güçlü olmak için yeterli bir sebep…

4 Aralık 2011 Pazar

Savaşa Karşı Yaşamı Yüceltmek


Askerlik kavramı ülkemizde, çağdaş ülkelerde olduğundan çok daha fazla önemli… Hem pek çok konuda bir engel gibi göründüğünden, hem de duygusal sebeplerden dolayı askerlik, ödenmesi gereken bir ‘borç’ olarak tüm erkek yurttaşlarca benimsenmiştir. Benimsenmeye de zorlanmıştır bir bakıma. Çünkü netice itibariyle askerlik ‘zorunlu’ bir hizmettir. Çağdaş ve demokratik birçok ülkede askerlik gönüllülük ya da profesyonelleşme esasına göre değerlendirilir. Yani askerlik, yapmak istemek ya da istememek tercihleriyle belirlenen bir durumdur.

Devlet kurumunun vatandaşın özgürlüğünü kısıtlamak için değil, onun özgürlüğünü sağlıklı yaşayabilmesi için var olması gerekiyor. Yani devlet, insanların üzerinde bir baskı organı olmaktan vazgeçmeli. Dünya tarihine baktığımızda teoride özgürlüğü, emeğin yüceliğini savunan sistemlerin uygulandığı devletlerde bile militarist, baskıcı politikalara rastlanır. Anlaşılacağı üzere devlet kavramı kendi hegemonyasını kurmak isteyen burjuva sınıfının elinde bir baskı unsuru olarak kullanılmaktan kurtulamıyor. Öyle ki burjuvanın el değiştirdiği her dönemde olduğu gibi baskılar, tutuklamalar, siyasi linçlerle devlet ‘ülke çıkarı’ için canla başla çalışıyor.

İşte böyle bir sistemde emperyalist güçlerin bölgeye hâkimiyetini kolaylaştırmaya hizmet edecek savaş senaryolarıyla karşılaşmak işten bile değil. Öyle ki dünyanın yöneticisi ABD bölgedeki amaçları için Türkiye’yi kullanmak konusunda elindeki tüm teşvik edici yolları kullanıyor. (Time kapağı gibi) Sömürülmesi kolay fakir halkın ( direnen bir kısım var ki onları ayrı tutmak gerek) bu süreçte başkaldırma gücünün ne kadar zayıf olduğunu düşündüğünüzde yine olan ülkemin gencecik evlatlarına olacak, diyebiliriz.

Askere gitmeme hakkının insani bir hak olduğunu idrak edemeyen devlet, bu hakkı para karşılığı vererek kapitalizmi ne boyutta içselleştirdiğini de gösteriyor. Aslında diyor ki eğer eline silah alıp öldürmek ve kelle koltukta günler geçirmek istemiyorsan parasını öde. Tıpkı monopoly türü masa oyunlarında olduğu gibi bu ülkede yaşamanın da bir oyuna dönüştüğünü görebiliyoruz. Önceleri tartışmaya açar gibi yaptıkları vicdani red hakkını şimdi hapis gerektiren bir suç olarak benimsediklerini görmekteyiz.  Demokratikleşme ve sivilleşme adına attıklarını iddia ettikleri adımların da aslında birer siyasi hesaplaşma olarak kalacağı gün gibi ortada artık. 

Temel hak ve özgürlükler çerçevesinde bakılması gereken vicdani red kavramına bir suç gözüyle bakılarak uluslar arası bir ‘ fikir’ suçu işlenmiş olmuyor mu? AİHM’in verdiği kararlarda ve hazırlanan uluslar arası raporlarda görüldüğü gibi devletin bu konudaki sicili kabarık… İnsan hakları konusundaki devlet yetkililerinde gördüğümüz tavırdan anlaşılacağı üzere, bu sicil daha çok kabaracak. Ancak sorgulamayan insanların yaşadığı bu ülkede, halk başbakan ne söylerse doğru saymaya devam edecek.

Yazımı yine cevabı içinde gizli birkaç soruyla bitireyim. Dersim Katliamı’nın özrünü diledi diye başbakanı alkışlayan liberal takım, başbakan ve partisi araştırma komisyonu kurulmasıyla ilgili teklifi reddederken uykuya mı daldı yine yoksa? Ya da vicdani red hakkını savunanlara ‘suçlu’ derlerken bu ‘demokrasi havarileri’ neden tek kelime yazmıyorlar? Başlarına bir şey gelmiş olmasın?