Spor Haberleri

Köşe Yazıları

islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2015 Salı

Akit'in Vicdanı (!)

Akit Gazetesi’nin hali malumunuz… Kafasına uymayanı hedef göstermekten geri kalmaz. Buna dini bir kılıf da uydurur. Suçunu meşrulaştırır. İnsan sevmediğini iktidarı çok sevdiğini kanıtlamış Akit Gazetesi bu sefer de tepkisinin nefes alabilen her şeye yönelik olduğunu kanıtladı.

Azerbaycan’da gerçekleşen sokak hayvanlarına yönelik katliama karşı tepki olarak bir araya gelen hayvan severlerin Azerbaycan konsolosluğuna gerçekleştirdiği yürüyüşü haber yaptı Akit. Hem de ne haber…
“Katledilen Müslümanlar için kıllarını kıpırdatmayanlar üç beş köpek için sokaklara döküldü!” E tabi haberi verirken katliamların yaşandığı ülkelerden de bahsediyor. Filistin, Suriye ve Mısır… Irak? Yok tabi… Ne de olsa hizmet ettikleri gücün Irak’taki katliamları gerçekleştiren askerlere hayır duası etmişliği var. Neyse…

Öte yandan öyle bir önyargı ki oradaki hayvan severlerin ölen insanlar için de sokaklara çıkmadığını düşünüyorlar. Ölen çocuklar için sokaklara çıkan insanları terörist ilan etmiş bir gazetenin bu çelişkiyi açıklamasını bekliyor muyuz? Hayır elbette.

Peki, sormak gerek… Velev ki Müslümanlar katledilirken sessiz kalındı. Hayvanlar katledilirken ses çıkaranı sapkınlıkla itham etmek niyedir?

Üstelik Kuran-ı Kerim’den referans alarak bunu yapmak nedir?

“Bu neyin kafası?” diye bir popüler bir soru vardır ya. Belki de ender cuk oturuşlarından biridir. Bu neyin kafası Akit? Bu haberi yaparken vicdanınızın sesini dinlediniz mi? Dinlediniz de size böyle yapmanızı söylediyse o vicdanınız değil, olsa olsa aklınızı ele geçirmiş karanlık güçlerin eseridir.

Öyle değilse sahi bu neyin kafası?

Akit Gazetesi yürüyen, tepki gösteren herkesi bir şekilde sapkın ilan edecekti zaten. Akit’e göre onun gibi olmayan herkes sapkındır. Onun peşinden yürüdüğüne karşı yürüyen herkesin katli vaciptir.

Haberi defalarca izleyin. Gayet insani bir eylemi öyle bir vermektedir ki büyük bir taşkınlık olmuş hissi uyandırmaktadır. Oysa görüntülerde de durum insanidir. Editör bakmış. “Burada kötü bir durum yok. Metni elimizden geldiğince kirletelim. Olsun bitsin.” Demiş. Sonra da vermiş kalayı.

Bu tip gazetelerin okuyucularını saf yerine koymasına ne demeli? Makul bir okuyucu bakıp “yahu adamlar hayvanlar katledilmesin diye eylem yapmış, ne var bunda?” diyemiyor mu? Diyemiyor ki bu gibi kötü niyetli yayınlar varlığını sürdürüyor. Kabataş yalanını nasıl feyk görsellerle kanıtlamaya çalışan benzer yayın kuruluşları varsa Akit de burada hayvan severleri neredeyse Müslüman düşmanı göstermeye çalışıyor.

Haberin son cümlesi ise daha bir bomba… Diyor ki ‘süper’ haberciliğin mimarı? “Yaşanan olaydan sonra hatasını anlayan grubun özür dileyip dilemeyeceği merak ediliyor.” E peki bu tuhaf haberinizin özrünü ne zaman alalım?

12 Şubat 2015 Perşembe

Charlie Hebdo kadar popüler olmadan beni öldürmeyin!

Kuzey Carolina Üniversitesi'nde eğitim gören 23 yaşındaki Deah Şaddy Barakat ve 21 yaşındaki eşi Yusor Muhammed ile 19 yaşındaki Razan Muhammed Ebu Salha üniversitenin kampüsünde silahlı saldırıya uğradı.

Amerikan polisi, silahlı saldırının yerel saatle 17.15'te meydana geldiğini duyurdu. Polis olay yerine vardığında üç Müslüman genç de yaşamını yitirmişti. Gençlerin başlarından vurularak öldürüldüğü belirtiliyor.

Amerikan polisi, silahlı saldırının yerel saatle 17.15'te meydana geldiğini duyurdu. Polis olay yerine vardığında üç Müslüman genç de yaşamını yitirmişti. Gençlerin başlarından vurularak öldürüldüğü belirtiliyor.

Florida'daki Barry Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Prof. Dr. Halid Beydun da, sosyal paylaşım sitesinde “Müslümanlar, ancak tetiği çektiklerinde haberlere çıkıyorlar, vurulduklarında değil. Chapel Hill cinayetlerinin medyada yer almaması da bunu ispatlıyor” dedi.

Charlie Hebdo katliamından sonra hepimiz üzüldük, öfkelendik. Katillerin ve arkasındaki güçlerin bir an önce cezalandırılmasını temenni ettik. Pek çoğumuz bu katliam sonrası tüm uluslararası kamuoyuyla birlikte hareket ettik. Eylemlere katıldık. Aktif veya pasif olarak tepkimizi ortaya koyduk. Doğal ve doğru olan da buydu. Tepkisini yanlış veren de oldu elbette. İslam’a olan karşıtlığını bu olayı kullanarak sağlamlaştıranlar da oldu. Bu karşıtlığı katliamı kullanarak savunmaya devam ettiler. Haklı yanları yok muydu? Vardı elbet…

Peki o haklının yanında olan insanlar ABD’de öldürülen üç Müslüman için ne dediler? Elbette ki cılız da olsa bazı tepkiler duyduk. Ancak tıpkı Batı’nın ana akım medyası gibi onlar da cılız ve sessizdi. ABD’de benzer bir olayı ‘acil’ koduyla duyuran haber kanalları bu sefer suskundu.

Açıkçası daha önceleri tipik ve sorunlu bir Müslüman reaksiyonu olarak gördüğüm “Batı bizi sevmiyor” kompleksinin gerçekçi bir zemine oturduğunu görüyorum. Silah Müslüman’ın elindeyse ona terörist, başka bir dine mensup kişinin elindeyse -yarım ağız- katil diyenleri görünce üzülüyorum elbette. Charlie Hebdo için ayağa kalkıp ABD’deki üç gencin katledilişiyle ilgili ses etmeyenler ve bunun tam tersi durumunda olanlar arasında hiçbir fark göremiyorum. Her ikisi de aidiyetliğin başka yerindeler…

Ait olduğumuz tek bir örgüt var. O örgüte bağlı olmak nerede olursa olsun haksızlığın karşısında olmayı gerektiriyor. Aidiyetliğimiz bu örgüttür. Onun adı da insanlıktır.
Sadece Türkiye’nin değil elbette. Tüm Dünya’nın bu konuda alması gereken çok yol var. 

7 Ocak 2015 Çarşamba

Charlie Hebdo Katliamı ve Hastalıklı Hassasiyetler

İnsanlar inançlarında özgürdür. Dilediği dine istediği biçimde inanır. Bunu yaparken kimseye bir zarar vermediği sürece her şey olması gerektiği gibi özgürlük çerçevesi içindedir.

İnsanlar her düşünceyi, inancı, kişiyi dilediği kanaldan eleştirebilir. Hatta kimi zaman biraz sert ifadeler de kullanabilir. Birileri bu sertlikten rahatsızsa bunu başka bir fikirle ifade etmelidir. Böylece fikirler gelişir. Sorun ancak bu şekilde çözülür.

Günümüz Müslümanların ısrarla vazgeçmediği bir sorunlu algıyla hala baş başa haldeyiz. Son yaşanan olayda olduğu gibi birileri bu algı yüzünden ölüveriyor. Katlediliyor.

Fransa’da Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatür yayınladığı iddiasıyla uzunca bir süredir tehdit altında olan mizah dergisi Charlie Hebdo’ya radikal İslamcılar tarafından terör saldırısı düzenlendi. Bu saldırıda 10 dergi çalışanı ve 2 polis yaşamını yitirdi.

Şimdi… Dünya’da hızla büyüyen bir İslamofobi dalgası var. Bunun sorumlusu da maalesef ki Müslümanların ta kendisi… Görüldüğü gibi…

İnandıkları dinin emrettiği her şeye bu kadar hassaslar mı yani? Örneğin cinayetlere, hırsızlığa, yalana karşı gösterdikleri bir tepki var mı? Bir mizah dergisinde çizilen Hz. Muhammed karikatürüne mi tepki gösteriyor sadece?

Üstüne üstlük ülkemizde de ağız sulandırıcı oldu bu saldırı kimileri için… Leman, Penguen gibi dergilerin dini içerikli karikatürleri örnek gösterilerek ‘temenniler’ paylaşılıyor. Muhafazakâr gazetelerde de durum farklı değil… Türkiye gazetesi haberi verirken “Peygamber Efendimiz’e hakaret eden Charlie Hebdo…” vurgusu yapılıyor. Alt metinde “bu olayın sebebi bu… O yüzden iyi olmuş” algısını duyabiliyoruz. Türkiye gazetesi ki muhafazakâr basının belki de en ılımlılarından… Ben Akit gazetesinin manşetini ya da haberini merakla bekliyorum asıl.

Öyle bir algı ki bırakınız dinin kutsal değerlerini eleştirmeyi, dini bir cemaatin liderini, bir din adamını dahi eleştiremiyorsun. Hatta ve hatta İslami değerleri ön planda tutan bir siyasi partiyi hele ki iktidardaysa eleştiremiyorsunuz. Böylesi bir algı ‘dindar’ ülke liderinin dinin önemli kişisi olarak belirliyor, onu eleştirmeyi günah ilan ediyor.

Bu algı Avrupa’nın göbeğinde böylesi bir saldırıya neden oluyorsa bu algının ana vatanı coğrafyamızda da tehlike var. Çünkü bu dindar reaksiyon geçmişten bu yana linç ve cinayet eğilimiyle yoğrulmuş. Ve bu güruh Türkiye’dekileri de hedef gösteriyor. Hatta gözdağı veriyor yüksek sesle. “Akıllı olun” diyor.

Bunu özellikle iktidara yakın dindar kesimde görüyor olmamız ayrıca incelenmesi, üzerine düşünülmesi gereken bir konu. Bunu da ara not olarak belirtmek gerek…


Şimdi Charlie Hebdo’ya sahip çıktığımız, o saldırıyı kınadığımız için tıpkı sosyal medyada gün boyunca gördüğümüz tepkilerde olduğu gibi bizleri İslam düşmanı, Allahsız ilan edeceklerdir. Önceden söyleyelim. Neyle karşı karşıya geleceğimizi çok iyi biliyoruz. Bizim gelecek her hakarete, tehdide karşı yapacağımız belli şeyler var elbet Onlar da yazmak, çizmek, söylemekten ibaret… Hepsi bu…

5 Ocak 2015 Pazartesi

Namazın Tuğçe Kazaz'a Etkileri Hakkında

Tuğçe Kazaz bildiğiniz gibi pek çok benzerleri gibi gemisini nasıl yürüteceğini iyi bulmuş olsa gerek ki AKP’ye doğru meyletti. Daha önce de Hıristiyan olmuştu hatırlarsanız… Yeniden Müslüman olurken de o günlerde AKP’nin olmamasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş, o zamanlar Müslümanlığın ona ‘kötü’ tanıtıldığını söylemeye çalışmıştı. AKP’nin İslam’a nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyor hiç bilmiyoruz. Eğer AKP'lilerin Yüce Divan’daki performanslarını düşünürsek bunun İslam’a pek bir faydası olacağını sanmadığım gibi, birinin İslam’ı seçmesini sağlamasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Elbette niyeti iyiyse…

Birinin namaz kılmayı övmesinde hiçbir sorun yok. Elbette ki övebilir. İnsanları teşvik etmek isteyebilir. Ancak Kazaz’ın öncelikle bunun bir ortopedik katkısını dile getirmesine değinelim. Vücudundaki ağrıları namazla iyileştirdiğini söylüyor Kazaz. Hadi öyle diyelim. Bunu çok eşelemek istemiyorum.

Benim asıl konum, havuz medyasında yatıp kalktığını düşündüğüm Tuğçe Kazaz’ın son bombaları…
Kazaz katıldığı bir programda “Türkiye’de sol diye bir şey kalmadı” diyen Kazaz, Türkiye’yi karıştıran gücün İngiltere ve onun güdümündeki ülkeler olduğunu da belirtti.

Gezi olaylarıyla ilgili de bize aslında tipik bir AKP’li söylemi sunuyordu. “Gezi Parkı'nda Erdoğan'ı indireceğiz' demedi mi diğer taraf? Bunlar söylenmedi mi? Bunun sonunda ufak bir ağaç kesme eylemi gibi başlayan bir eylem neden bu kadar büyüdü? Neden ufak bir çocuğun cenazesine o kadar insan sokağa dökülerek, tetiklenerek sokağa döküldü? Orada yapamadıklarını 17 - 25 Aralık'ta yapmaya çalışmadılar mı?”

Evet… Gördüğünüz gibi tipik bir “anlamıyor gibi yapma” çalışması… Hatta o ufak çocuğun cenazesi hakkında konuşurken bile sormuyor ki bu çocuğu kim öldürdü?

Sanki Kazaz’ın bu kadar çok popüler olması bizim gibi bıdı bıdı severleri oyalamak yapılmış bir plan… Düşünmüşler ki bu komediyle uğraşılsın, biz de o arada kendimizi kurtaralım.

Diğer türlü bir durumda ise Kazaz’ı fikir üreten bir insan olarak benimseyeceklerse seviyeyle ilgili üzücü sonuçlara varıyorum.

Öte yandan Kazaz diğer AKP’lilere göre biraz daha şanslı… Çünkü diğerleri vaktinde Gülen severken, şimdi onunla savaşan haline gelmiş. O hiç değilse şu aşamada en azından tutarlı bir noktada duruyor.

Namaz sadece bel ve boyun ağrılarına yaramamış(!) kendisine analitik düşünme kabiliyeti de inivermiş vahiy gibi demek ki… Tövbe! Kurban olduğum sen nelere kadirsin!

Neyse artık. Bence bu bahsi kapatalım.



3 Ağustos 2013 Cumartesi

Bu Coğrafyada Kadını Gömmek

Kadın, ataerkil toplumun bir namus nişanesi olarak algılanır. Ne giyeceği, ne iş yapacağı ve nerelere gidip, nerelerde gezeceği önceden belirlenmiştir. Her türlü cinsel kısıtlamalar onun üzerinde uygulanır. Erkek çocuk çok sayıda kız arkadaşa sahip olunca böbürlenilir de kız çocuk okulda erkekle aynı sırada dahi oturmasın, diye elden gelen yapılır.

Böyle bir ortamda büyür kadın. Umutları, arzuları örselenmiş, törpülenmiş ve ‘ideal eş’ olarak geleceğe hazırlanmıştır. Bütün bu kalıpların dışındaki kadın ise, hep saldırıya uğrar. Tecavüze uğrarsa, erkeği ‘tahrik’ ettiğine kanaat getirilir. Patrona başkaldırıp işten atılırsa, fitnecilikle suçlanır. Kocasından dayak yerse, cazgırlıkla…

Kadın kendisine biçilen kalıba girmediğinde, eşinden boşandığı zaman çocuklarının velayetini bile alamayabilir. Televizyon dizilerinde de görürüz. Sosyal hayatı olmayan, evine bağlı, kocasına itaat eden kadın, fedakâr ve namuslu olarak sunulurken, bütün kötü kadın karakterleri, kalıpların dışındaki profiller olarak gösterilir. Bu da topluma yansır tabii ki. Verileni olduğu gibi alırız çünkü. Ya da toplum öyle olduğu için, televizyonlar ayna gibi bize yansıtır. Kısacası bu, bir kısır döngüdür.

Çok sayıda erkek arkadaşı olan kadınlar da  ‘namussuz’ sayılır. Hatta o erkek arkadaşlarından bazıları bile, bir yolunu bulup onu yatağa atmak ister. Ne de olsa o yolun yolcusudur! Dolayısıyla kadının toplum içinde bir sosyal hayatı olamaz. O yüzden evlenip çocuk sahibi olmuş kadın, ideal bir profil ve genç kızların önünde rol modeldir. Artık tek başına tatile çıkmış “özgür kız” karakterleri de tarihe karışmıştır. Reklamlara bir bakın. Bütün kadın karakterler, evli ve çocukludur. Ve hep evdedir. İşte bu da bir yansıma ya da bir dayatmadır.

2011 yılının Şubat ayında Defne Joy Foster’ın ölümünü hatırlayalım. Ölümünden sonra çıkan haberleri, yapılan yorumlara bir gözden geçirdiğinizde, kadının nasıl algılandığını, kalıbın dışında olduğunda nasıl görüldüğünü anlayabilirsiniz.

Bilmedikleri ve görmedikleri halde, bir kadının bir erkek arkadaşının evine gitmesinden, o erkeğin evinde ölmesinin sebeplerine varıncaya kadar kirli yorumlara tanık olduk. Bunlardan en yaralayıcı olanı ismi lazım değil bir ‘zat-ı şahanenin’ “su testisi, su yolunda kırılır” yorumuydu. Ve diğer ‘beyefendilerin’ üstüne tuz-biber yorumları…

“Size ne?” dedikçe coşan, coştukça saçmalayan adamları gördük; anladık ki kadın, kalıpların dışında bir sosyal hayata ve tercihe sahip olduğunda, potansiyel ‘suçlu’ olarak algılanmaktaydı. Tanık olmadıkları bir durumu saçma sapan değerlendirirken, ölünün arkasından kötü konuşmama terbiyesini bile bir kenara bırakıyorlardı. Bir katil öldükten sonra, onun peşinden yas tutabilen “maço tayfa,” kadının ölümünün ardından, önce nerede öldüğünü ve kadının medeni durumunu araştırıyor ve duruma göre yaftalamasını yapıyordu. Tanımadıkları birinin cenazesinde merhumu iyi bildiğini haykıran cemaat, merhumeleri böyle kategorize ediyordu işte. Ve Defne’yi de insan gibi uğurlayamadı.

İslam coğrafyasında da durum farklı değil elbette. Hatta devlet eliyle pek çok insanlık dışı uygulama söz konusu…

İçinde bulunduğumuz yılın Mart ayında Fas’ta tecavüze uğrayıp dövülen 16 yaşındaki Amina, Fas ceza yasasının 475. maddesine göre tecavüzcüsüyle evlendirilmişti. Çok geçmeden yasaların kendisine dayattığı bu haksızlığa karşı tek seçenek olarak canına kıymıştı Amina. Bu olay sonucu da Fas’ta pek çok sivil toplum kuruluşu meydanlarda 475. maddenin tümüyle kaldırılması için mücadele vermeye başlamıştı.

Bu coğrafyada tecavüze uğrayan bir kadın, hangi yaşta olduğuna bakılmaksızın, türlü önyargılarla fişlenir. Ve tecavüze uğradığı için neredeyse kadın yargılanacaktır. Öyle ki 475. madde gibi maddeler dolaylı da olsa kadını yargılar ve mahkûm eder. Ülkemizde de benzer uygulamalar töre tarafından emredilir. Ayrıca HSYK tarafından da Fas’taki 475. maddenin aynısı önerilmişti. Toplum kafasına baktığınızda ise ‘namusun’ temizlenmesinde çok önemli bir çözüm(!)

Her alanda erkek egemenliğini dayatan sistem, kadını hep baskı altında tutarken, kadına yönelik işlenen suçlarda yine kadını yargılayabiliyor. Kurulan mahkemelerde, sanık sandalyesinde oturan erkeği kurtaracak önlemler üzerine konuşuluyor, kadının acısı her geçen gün daha çok artıyor. Yara derinleşiyor.


Ülkemizde de gördüğümüz töre cinayetlerinde olduğu gibi… Acı çeken, yaralanan, mutsuzluğa mahkûm edilen ve sonunda ölüme koşan hep Aminalar oluyor. 

30 Temmuz 2013 Salı

Örümcek Adam'ın Namazı ve Diğer Devşirme Önerileri

Tüm dünya mizahına ilham olabilecek kadar ilginç gündem maddeleriyle dolu bir ülke Türkiye…

Çizgi roman âleminin en gözde kahramanlarından Örümcek Adam din derslerinde namaz öğreticiliğine atanmıştı(!) hatırlarsınız. Peter Parker’ın Örümcek Adam olma hikâyesi dinle nasıl bağdaştırılmış olabilir ki? Adamı örümcek ısırıyor. Genetik mutasyonla Örümcek Adam’a dönüşüyor. Bir tür evrim aslında… Sen evrim yok de, sonra gidip Örümcek Adam’ı namaz hocası yap.

Ankara’da Çankaya Timur İlköğretim Okulu’nda din dersi için hazırlanan test kâğıtlarına Örümcek Adam figürü yerleştirilmiş ve üst kısmına “Spiderman” yazısının üzerine de “namaz öğreniyorum” yazılmıştı. Eğitimde eğlendirici olarak akılda kalmak gibi yöntem uygulanabilir elbette. Ancak burada takıldığım nokta şu.  Devşirme dönemi bitmemiş miydi?

Bir de dini öğretirken yapılan önemli bir hata var. Dinin gerekliliklerini yerine getiren, ibadet eden herkesin iyi insan olduğu varsayımı… İşte bu Ortadoğu İslam coğrafyasının (Türkiye de dâhil) önemli bir yanılgısı… Böyle olduğu için “Allah” diyen kötülüğünü yapacak zemin bulabiliyor. İşte o yüzden bu coğrafyada dini istismar eden insanlar baş tacı oluyor.

Bir diğer husus, Anadolu İslam tarihinin önemli isimlerinden Yunus Emre sansürlenirken, neden namazı Örümcek Adam’la öğretmek istediler? Çünkü bizim yüzde yüz gerçek halk kahramanlarımızla şekle dayalı bir din eğitimi gerçekleştiremiyorlar da ondan. Sonra ne oluyor? Gelsin devşirmeler, öğretsinler namazı, oluyor.

Daha 6. sınıftayken, (bizim zamanımızda bu sınıfın adı orta–1 idi) din dersi öğretmenimiz Muhsin Yaşa’ya bir soru sormuştum. Eminim ki birçok kişinin konuyla ilgili sorduğu benzer sorular vardır.

Soru hatırladığım kadarıyla şu: “ Müslüman olmayan biri var. İnsanlığa yardım ediyor. Can kurtarıyor. Kötülükle savaşıyor…” Muhsin Hoca araya girip gülümseyerek soruyor. “Süper kahraman gibi mi?” “Evet aynen öyle… Şimdi o adam ölünce cehenneme mi gidecek yani?” Muhsin Hoca’nın cevabı ise çok bilindik. “Müslüman olması gerekiyor. Yoksa cehenneme gidecek tabii.”

İşte bu anekdotta da olduğu gibi, Müslüman olmayan herkesin cehennemlik ilan edildiği İslam toplumu bakış açısında, Örümcek Adam’a hidayeti erdirerek bu soruların önüne geçilmiş oluyordu. Görmüyor musun? Namazı öğretiyor sana adam. Örümcek Adam’ın din hanesine de İslam yazdık ya. Helal olsun bize! Başka taraftan bakarsak da Müslüman olmayanı ötekileştirmeyi engelleyebilir Örümcek Adam'ın namazı. Bak, neredeyse haklı çıkaracağım adamları. Bu kadar yazdık. Elbette o iş de tarihe karıştı. Soruşturma açıldı, test kağıtları toplatıldı. Ama ağzımız torba mı ki büzelim? Aklımızdan çıkmadı başka devşirme süper kahraman fikirleri.

Süpermen de hacca gidip gelsin mesela, şeytan taşlasın, o kadar kozmik güç boşa gitmesin! He-Man’in yanına Atılgan yerine eti helal bir hayvan konulsun. Kurban’da kessin onu He-Man. Ha bir de Fantastik Dörtlü yine Kurban’da ortak olarak danaya girsin. Conan da cihat için savaşsın, olsun bitsin.

Bütün bunlar benim naçizane önerilerim. Konu içeriği bakımından mizaha güzel bir malzeme bu değil mi?

Öte yandan da din eğitiminin tek tipliği gözler önünde… Sadece İslam’ın öğretildiği bir din eğitimi anlayışı, laikliğin eğitim alanında olmadığını gösteriyor. Zaten hiçbir alanda olmamıştı, dediğinizi duyar gibiyim. Cumhuriyet tarihine baktığınızda yarısı Anadolu’yu Türkleştirmeyle, yarısı da Sünnileştirmeyle geçti. Nasıl olsun?


Geçtiğimiz yılın sonlarında Simpsons isimli çizgi filmin aldığı RTÜK cezasını hatırlarsınız. Homer ve Marge Simpson’ın hacca gönderilmesini mümkün kılacak mevcut bir durum içindeyiz şu anda gerçekten. Çünkü mizah olsun diye yazdığımız kısa bir cümlenin gerçek hayatta karşılık bulması bu ülke sınırları içinde gayet normal bir sonuç…

26 Temmuz 2013 Cuma

Dindarlar, Kindarlar ve Vicdan

Din, değiştirilemeyen kurallar bütünüdür. Bu tanım ne kadar yüzeysel gelse de yapacağınız tüm derin tanımların ana fikri bu kapıya çıkacaktır neticede. İşte bu değiştirilemeyen kurallara bağlı yaşayan insanlara dindar denir. Bu da yüzeysel bir tanımdır, ama bunun için yapacağınız derin tanımlar buraya çıkar.

Dindar insanlar kendi aralarında çağa uygun düşünenlerle tabu ve geleneklerden kopamayanlar olarak ikiye ayrılır. Sonuç olarak hepsi dindardır. Biri diğerini bağnazlıkla öteki de berikini münafıklıkla suçlar.

İşin aslı da şudur. Günümüzde önemli olan bireyin özgürlüğüdür. Birey istediği inancın gerekliliğini yerine getirmeye, bu gerekliliği yerine getirirken bile seçim yapma özgürlüğüne sahiptir.

Konumuz din değil… Dindarlık da değil… Günümüz dindarlarının herkesi kendine uydurma çabası, baskısı ve zulmüdür asıl konumuz. Asıl konumuz dine dayalı yaşam biçimlerini dayatan yönetimlerdir. Asıl konumuz bütün bunlar olurken sessiz kalan, ama zamanında bireysel özgürlüğü için türban kavgası vermiş insanlardır. Asıl konumuz vicdandır yani.

Dinin vicdansızların elinde silaha dönüşebileceğini daha önce de belirtmiştim. Bunu söylediğinizde dindarlığa ve dine saldırmakla suçlanmanız, işte bu vicdan sorununun ciddi bir parçasıdır. Bu ülkede insanlar bu anlayışla hedef gösterilir. Geçmişte pek çok aydının katledilmesinin sebebi işte bu çarpık anlayış biçimi ve kabul edilmez nefret söylemidir. Bir doğu toplumu sorunudur da aynı zamanda. Aynı inançtan insanlar bile sırf uygulama farkları nedeniyle birbirini yemiyor mu? Bırakın bu farklılığı, inanmıyor olmanızla ilgili tek kelime edemezsiniz. Maazallah, çoluk çocuk duyar da zehirlenir, diye. Katliniz vacip olur.

Birileri de çıkar şeriat gelecek, diye endişelenenlerle dalga geçer. Şeriat tehdidi söyleminden elbette ki nemalanan bir kesim var. Bu da bir gerçek… Ancak şu da bir gerçek ki bu ülkede hızla yayılan bir muhafazakârlık hâkimiyeti var. Bugün Anadolu’da bir şehirde parkta el ele dolaşan çiftlerin korkusunu biliyor musunuz? Ramazanda alkol aldığı için eve gelirken “aman birisi bana bir şey yapmasın” diye endişe için içinde yolda yürüyenleri hiç gördünüz mü? Bırakın içkiyi, oruç tutmayıp bir şeyler yiyen insanların dövüldüğü, bıçaklandığı haberlerini hiç görmediniz mi? Bir kafeteryada oturmuş çayını yudumlayan birine dışarıdan geçen oruçlu birinin ters ters baktığına şahitlik etmediniz mi? Diyelim ki bu bir şeriat devleti ya da toplumu tehdidi değil… Peki, öyleyse ne tehdidi bu? Bana bir onu deyiverin.

Yazımın buraya kadarki kısmında herhangi bir din eleştirisi gördüyseniz, çok ‘başarılı’ bir okuyucusunuz demektir. Dindarlıkla ilgili bir eleştiri de yok. Ha evet, şu anda bu konuda yazdıklarıma eleştiriler getirecek yorumculara erken bir cevap bu, haklısınız. Ayrıca temcit pilavı gibi tekrarlanan eleştirilere de bir cevap olarak şunu söyleyeyim. Ne din hakkında bir şeyler yazacak haddim var, ne de dini eleştirmeye yetecek bilgim… Şu ana kadar yazdığım tüm yazılarda olduğu gibi sadece bir durum değerlendirmesi yapıyorum.

“Peki, derdin ne senin?” dediğinizi duyar gibiyim. Derdim şudur. Dini bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş çokça insan içinden sivrilen vicdandan yoksun kişiler, diğer insanları kendi yaşam biçimlerine uydurmaya çalışır. Bunun için zaman zaman şiddete dönüşecek baskılar uygular. İşte derdim/derdimiz budur.

Bu ülkede yıllarca türban taktığı için Kemalist baskılarla üniversitelere giremeyen kız arkadaşlarımızın özgürlüğünü savunduk. Onların yanında yer aldık. Ancak bugün, dinle ilgisi olmayan yaşam tarzlarına baskılar uygulanırken, dinsiz olduğu için ya da başka bir dine inandığı için tehdit edilen insanlar varken o kız arkadaşlarımız neredeler? İşte bu da bir vicdan sorunu değil midir?

Bireysel özgürlükten anladıklarınız sadece dinin gerektiği gibi giyinme serbestliği miydi? Parasız eğitim istediği için hapse giren arkadaşlarınız oldu. Farkında mısınız?

Bu ülkede bir şeriat devleti tehdidi olmasa bile bir vicdan sorunu olduğu açık değil midir?

Çoğunluğu dindar olan ülkemin vicdansız kesimine son sözüm şudur. Bu ülkedeki samimi dindarlar, size rağmen inanıyorlar. Ama gelecek nesil sizin yüzünüzden inançsız olabilir. O yüzden bir çekidüzen verin kendinize, bırakın insanlar özgürce inansınlar ya da inanmasınlar. Böylesi özgür bir ortamda, bilinçli bir toplumda bir dine inanmak isteyenler, doğru olanı bulacaktır. Hiç şüpheniz olmasın. İnsanların gözüne gözüne sokmanıza gerek yok.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bu yıl Simpsons'ı Hacca Gönderemedik mi?

2012 yılının son çeyreğinde, ülkede özgürlüğüne pranga vurulmamış insan hemen hemen kalmayınca, gerçek olmayan hayatlar da ‘cezaya’ tabi oluvermişti. Televizyon dizileri ve çizgi filmler ‘yüce karar mercii’ RTÜK’ün hedefindeydi.

Başbakan Muhteşem Yüzyıl dizisine taktı. Muhteşem Yüzyıl’da Hürrem kapandı, Hürrem’in namaz kıldığı sahneler çekildi. ‘Ecdadımızın’ imajı(!) daha fazla ‘yara almamış’ oldu.

RTÜK’se CNBC-e’de Perşembe günleri saat sekizde yayınlanan “Simpsons” isimli çizgi film yüzünden kanala 52.931 TL para cezası vermişti. Kararın gerekçesi, tanrının şeytanın emrinde bir varlık olarak gösterilmesiydi. Tanrı, şeytana kahve ikram ediyordu. Başka bir açıdan bakıldığında tanrı misafirperver olarak gösteriliyor da diyebiliriz.

RTÜK inançlı insanların rencide edildiğini savunuyordu. Dini imanı para olmuş insanların yaşadığı sistemde tanrı diye tapınılan kapitalizm dururken; inançları, ince esprileriyle mizahi çizgi filmler arasında hep farklı bir yerde olan Simpsons zedelemişti. Ne garip…

Söylenenlere göre vatandaşların şikâyetleri üzerine yapılmıştı bu inceleme. Ve karar bu incelemeye istinaden verilmişti. İşin garibi, türlü eziyetlere maruz kalan, zamlarla inleyen, her gün anası ağlayan halk bütün bunlardan zerre kadar şikâyetçi olmuyor da mizahi bir işten rencide olup o işi şikâyet ediyor. Toplumda yaratılan dini hassasiyetlerin gerçek yaşamdaki haksızlıkların görülmesine engel oluşunun da sonuçlarından biri tabii bu şikâyet mekanizması…

Elimizden gelse, Homer Simpson ile Marge Simpson’u hacca göndereceğiz! Çizgi filmin yapımının yerli olmaması işimizi zorlaştırıyor! Oysa koca hünkârın zevcesi Hürrem’in başını kapattırdık. Namaza başlattık. Ah şu Homer’ı da Cuma namazında bir görseydik(!)

Homer hiçbir şekilde gençliğe örnek olmaya çalışmıyor. Çizgi filmde Homer hep komik duruma düşüyor. Homer inançsız, evet… Ama inançsız bir karakterin bu kadar ezik olarak gösterilmesine henüz bir ateist tepki göstermedi. Bu da başka bir kafa analizi olurdu.

Türkiye’de televizyon dizilerine yönelik baskılar, yapımcıları zor durumda bırakırken, birilerinin özgür bir ortamda ürettiklerinin bu ülkede gösterilmesi de baskının kapsamına girmiş oluyor. Bunları görmek demek, sorgulamak demek çünkü… Başka ülkedeki görece özgürlükten de etkilenmek demek… Ve bu özgürlüğün talep edilmesi demek… Olay sadece dini hassasiyet değil…

Artık klasikleşmiş Şirinler’e yönelik bazı tepkiler de okumuştum bir zamanlar. Yine muhafazakâr kesim, bu buluttan da nem kapmayı başarmıştı. O kadar erkeğin arasındaki tek kız “Şirine” kafasına takılmıştı bir akıllının. Aklı neresinde belli olan bu ‘dindarlar’ Şirinler’in komünizm propagandası yaptığını da söylemişti. Şirinler’deki komün yaşamı sistemin canını sıkınca, bizim dindarlar da bu can sıkıntısından payını almıştı.

2013 yılının ikinci yarısına çoktan girdik. Bakalım hangi komik televizyon müdahaleleri göreceğiz başka. Elbette bu tip olayları ilk önce iktidar partisine bağlamak yanlış… Çünkü doksanlarda Şehnaz Tango isimli bir dizi ‘evlilik dışı ilişkileri özendirmek’ gerekçesiyle ceza alıp yayından kalkmıştı. Tek başına ayakta durabilen son kadın televizyon karakteriydi Şehnaz. Demek ki sorun öncelikle muktedirde değil… O muktediri o noktalara kadar çıkartan sistemde.

Simpsons, Amerikan siyasi ve toplumsal yapısıyla dalga geçerken, bizdekine benzer dinin sömürü aracı olarak kullanılışına da gönderme yapıyor. Bizde ise böyle bir toplumsal eleştiri getirebilmek şöyle dursun, Muhteşem Yüzyıl gibi eleştiri gibi bir kaygısı olmayan bir televizyon dizisi, bizzat iktidarın baskılarına maruz kalarak muhalif kesimlerin savunmasını kazanıyor. Bu bize özgü bir çelişki değil de nedir?



15 Temmuz 2013 Pazartesi

Haber Vaktim'e göre Ekşi Sözlük'le görüşmeyi 'skandal' yapacak haller

8 Temmuz Pazartesi günü Haber Vaktim’de ilginç bir haber çıktı. Daha doğrusu bir haber hakkında ilginç bir yorum… Böylesi daha doğru olur.

Haberde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ekşi Sözlük ile bir araya geldiği kahvaltı, ‘skandal’ olarak değerlendiriliyor. Bunun sebebi olarak Ekşi Sözlük yazarlarının girdilerinde İslam’a, iktidara küfreden ifadeler kullanması gösteriliyor. Örnek olarak gösterdikleri hiçbir girdi ise aslında yazarların kişisel görüşleri değil… Başbakan’a edilmiş bir küfrü, tartışmaya açmak için kullanılan bir başlık, Haber Vaktim’e göre küfür kriterini karşılıyor.

İslam’a edilen en ağır ‘hakarette’ de şu anlama gelmesi kaçınılmaz ifadeler var. “Yobazlar yüzünden nefret ettiğim, nefret ettirdiğiniz din…” Hakaret nerede? Şimdi madem inançlısınız, soruyorum. Nerede yahu hakaret? Burada en fazla kendi düşüncesini ve inancını terbiye sınırlarında ifade eden bir insanın serzenişi var. Onu da bir kenara bırakın, bu serzeniş daha çok yobazlara yönelik… Buradan da aslında direkt olarak üzerine alınması gereken, alınmış. Mesaj yerine ulaşmış.

Kemal Kılıçdaroğlu da hazır kahvaltı etmiş Ekşi Sözlük’le. Haber Vaktim durur mu? Ekşi Sözlük’le ilgili tüm tuhaf haberlerini link vererek ve o linkleri de ayrıca kendi aralarında birbirine bağlayarak, ‘müthiş bir araştırmacı gazetecilik örneği’ göstermiş oluyordu.

Haber Vaktim, eline muhalefeti din düşmanı ilan etme şansını sonuna kadar kullanmalıydı.

Ayrıca Sırrı Süreyya Önder’le de kahvaltı edildiğini haberine ekleyerek “bunlar hep Allahsız” mesajını şapadanak yerleştiriveriyordu alt metinde.

Ekşi Sözlük ile İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun yaptığı görüşme de gündemi epeyce meşgul etmişti. Vali Mutlu’nun açıklamalarında kısaca bir özet geçelim. “Uçan kuşu bile bana soruyorsunuz… Gaz atılmadı, atıldıysa ben gittikten sonra atılmıştır… Kabataş’ta başörtülü bir kadının saldırıya uğradığına dair bir görüntü yok, belki de vardır. Belki biri sürpriz yapar...”

İşin şu yönüne biraz değinelim. Kemal Kılıçdaroğlu, Sırrı Süreyya Önder Ekşi Sözlük’le bir araya gelince niye skandal olur? Harika bir karalama kampanyası şansıdır da ondan. Hem de din üzerinden, amacına kolay yoldan ulaşır. Ama Vali Mutlu olunca söz konusu olan, Haber Vaktim için skandal olmasını bir kenara bırakın alt başlık bir haber değeri bile taşımaz.

Elbette ki bir skandal değildir olan biten. Burada tek bir skandal var. Tekbir sesleri eşliğinde insanları provoke etmek… Dini kullanarak, saf duygularına yönelik en büyük saldırıyı gerçekleştirerek saf dindardan, eli sopalı militan yaratmak…

İşte asıl skandal bu… Haber Vaktim için Vali Mutlu ile Ekşi Sözlük görüşmesi bir skandal olamaz. Biat kültürü içinde, hiyerarşik yapı içinde bir yerdedir çünkü Mutlu. O yaptıysa vardır bir hikmeti…


Vali Mutlu’nun sözlerinde ise bir skandal yoktur yandaşa göre. Ama çağdaş bir ülkede, eli yüzü düzgün bir medya Vali’nin bu sözlerini skandal olarak değerlendirirdi. Bizde ise gelip geçici bir haber sadece…