Spor Haberleri

Köşe Yazıları

tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bağdat Caddesi'nin Marka Değerini Düşüren Tecavüz



Son tecavüz vakası da İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde yaşandı. Tabii ki yurdumun 'analizcileri' hemen çıkıverdi ortaya. Gecenin üçünde orada işi neymiş! Kadını suçlamak için tüm hastalıklı ifadeler ortaya atılıverdi.

Gün boyunca çok sayı da yorum okudum. Bu yazı da aslında o yorumların toparlanılmaya çalışılmış haline benzeyecek. Çünkü aklı ve vicdanı olan herkesin söyleyebileceği şeyler... Yeni bir şey söylemeye çalışmanın faydası yok. Mevcut söylenenenleri kafalara çakmak için, bazı şeyleri hatırlatmaya, bağırmaya devam etmek gerek...

Geçen gece tecavüze uğrayan genç kadın, en az Özgecan kadar masumdu. Dışarıda olduğu saat, senin toplum olarak uygun gördüğün saat olmayabilir. Üzgünüm, ama bunu belirlemek de senin haddin değil... Tecavüz, tecavüzdür. Mahkemeler için 'hafifletici neden' toplamaya çalışarak yaptığın şey, sadece o tecavüzcünün avukatlığını yapmaktır.

Güya, zekice bir soru sormuş gibi, bu konuda bir anket yayınlayarak sosyal medyada tepki çeken Twitter kullanıcı var ya bir de, akıllara zarar.

Zaten bizzat bu ülkeyi yönetenlerin kadınlara bakışı neyse, tecavüze uğrayan kadınla ilgili onları seçenlerin tutumu da o olacak. Ne bekliyorduk ki. Toplumun sorduğu bu hastalıklı sorulardan geçen tek erkek şiddeti mağduru Özgecan'dı. Ama tecavüzcü kafayı da besleyen ne yazık ki o sorular...

Bir kadın, istediği saatte, istediği yere gider, istediği yerden döner. İsterse alkol alır, isterse kımız içer. Sana ne? Ona ne? Bana ne? Ama o kadının başına bir şey geldiğinde eli bıçaklı saldırganın, orada, o saatte elinde bıçağıyla ne işi olduğunu sorgulamadan, direkt kadına saldırmak toplumun vazgeçemediği bir eğilim haline geldi.

Tıpkı Doğuda çocuklar öldürülürken öleni sorguluyorsa, tecavüze uğrayan kadını da sorguluyor. Tecavüzcüyü sorgulamadan önce kadının o saatte dışarıda olmasının bir 'davet' olduğu izlenimine kapılıyor. Berkin'in ekmek almaya gitmediğini iddia edip bunu kanıtlamaya çalışanlar da aynı insanlar....

Görüldüğü üzere bu aslında sadece erkek şiddeti değil. Bu başlı başına, kocaman bir ŞİDDET! Toplumun iliklerine kadar sızmış, damarlarında akan şiddet... Çocuğa, kadına, hayvana, ötekine... Gücü yettiğine karşı şiddet uygulamaya meyilli, potansiyel bir saldırgan olarak, hepsi içimizden biri... Belki de yarından tezi yok, hepimiz tedavi olmaya başlamalıyız.

Bir dipnot olarak bahsetmek de gerek... Kadıköy Belediyesi eski başkanı Selami Öztürk'ün attığı tweet de çok konuşulur. Diyor ki olay Bağdat Caddesi'nde değil Bostancı'nın ara sokaklarında oldu. Marka değeri olan caddeyi harcamamız gerekiyormuş. Kimisi de işte bunun derdinde!

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Mastürbasyon yapanın elleri ahrette hamile kalacakmış!

2000 TV isimli kanalda konuşan 'fetvacı' Mücahid Cihad Han “mastürbasyon yapan kişinin elinin Ahrette hamile kalacağını” söyledi.

Kanalda izleyicilerin sorularını yanıtlayan Mücahid Cihad Han, bir izleyicisinin mastürbasyonla ilgili sorusuna “istimna (mastürbasyon) yapanların ahrette elleri hamile olacak ve ondan hak talep edecek, şikâyet edecek” şeklinde cevap verdi. Han, mastürbasyon yapılan 'el'in “ahrette hak talep edip şikâyette bulanacağını” da iddia etmekten geri kalmadı.

Gericiliği kanalın isminden belli… 2015 yılında 2000 diye kanal mı olur?

Bu gereksiz şakadan sonra konumuza girelim.

Evet, ellerimi de yıkadığıma göre hayırlısıyla yazıma başlayabilirim.

Öncelikle bilmekte fayda var. Kadınlar da mastürbasyon (istimna) yapıyor. Onlar için durum ne olacak? Onların ellerinin hamile kalması bir sperm bulaşması mümkün olmadığından olası değil… Bu konuda da aydınlatıversin fetvacımız.

Ve de ahrette çok fazla el doğum yapacak demek… Buna inanmazsam dinden çıkıyor muyum acaba? Merak ettim. Yahu akıl var mantık var. Bir insanın cinsel ihtiyaçlarını el yordamıyla halletmesinde ne sorun var? Pardon? Buna din niye karışır? Bu neden en büyük günahlardandır?

Yazılı düşünüyorum. Bunun sebebi bence geri toplumların üreme konusundaki ayarsızlığı… Cinsel ihtiyacını kendi kendine gideren bir insanın evlenmeyeceği, evlendiği kişiyle sevişmeyeceği sanılıyor.

Yukarıdaki tez saçmaysa, bu durumun saçmalığıyla ilgilidir. Sebep ne olursa olsun mastürbasyonu yasaklayan bir dinin küçük bir çocuğu kandırır gibi hikâyeler uydurması mümkün mü? Ya da bu fetvacıların din adına dinde olmayan şeyler uydurduğunu mu düşüneceğiz? Aslında her iki durum da oldukça acı… Eğer bu komik hikâyeleri ciddi ciddi içeren dinse aklı nerede arayacağız? Eğer bunlar dinde olmayan bilgilerse, kimilerinin uydurmasıysa dindarların dinden uzaklaştığını düşünmek işten bile değil… Bu durumda bu yarım yamalak din bilgimizle pek çok dindarı dine çağıracak birikime sahip olacağız.

Mastürbasyon yapmayan bir adam, içinde şehvet duygusunu biraz olsun bastırabilir. Bu da dine göre haram olan zinanın önünde bir engeldir. Eğer akıl yürüteceksek cinselliği bastırılmış bir toplum biriyle sevişmeyi şöyle dursun, eliyle münasebetini bile günah saya saya sağlıksız bir topluma dönüşür. Cinselliği hastalıklı bir toplumda da tecavüzün, tacizin önüne geçemezsiniz. O günah, bu yasak, şu mekruh… Böylesi bir yaşantının insandan alacağı çok şey var.

En masumane cinsel yaşam unsuru olan bu mastürbasyon, bizim gibi bir toplum için bir balans aracıdır. Hele ki cinsel baskıların bu kadar yoğun olduğu ülkede insan bir de mastürbasyon yaptığı için kendini suçlu hissederse yandık.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Çocuğa Cinsel Şiddet ve Dindarın Dokunulmazlığı

Geçtiğimiz aylara ait bir haber… "Elazığ'ın Karakoçan İlçesi'ne bağlı Burgurcuk Köyü'nde, 15 yaşındaki S.A. adlı kızın 8 yaşından itibaren cinsel istismara uğramasıyla ilgili olarak, aralarında 68 yaşındaki bir kişinin de bulunduğu 7 şüpheli tutuklandı. Aynı suçlamayla küçük kızın ağabeyi de Antalya'da yakalanırken, 6 şüpheli hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı."

Çocuğa yönelik cinsel istismarın geldiği bu noktada bu haber, kutsal sayılan tüm değerlerin, başta aile kurumu olmak üzere tepetaklak olduğu çok sayıda yürek burkucu olayı da içinde barındırıyor.

Köyde hayvancılıkla uğraşan 68 yaşındaki adam, çocuğa çikolatalar alıyor ve tacizlerine başlıyor. Bu olmaya başladığında kızcağız daha 8 yaşında. Cinsel istismar olayı aylarca sürerken, köy okulundaki öğretmenler, durumdan şüphelenip S.A. ile konuşuyor. Kız olan biteni öğretmenlerine anlatıyor ve öğretmenler kızın ailesini ve tacizci yaşlı adamı görüşmek için okula çağırıyor.

İşte bir hastalıklı algı bu görüşme sırasında kendini gösteriyor. Kızın annesi, söz konusu şahsın köye cami yaptırdığını, böyle bir kötülük yapamayacağını söylüyor. Kızını iftiracılıkla suçluyor. Öğretmenlerin görüşme yaptığı adam ise, kıza yardım ettiğini ve hiçbir kötülükte bulunmadığını iddia ediyor. Öğretmenler ise onu kızdan uzak durması için uyarıyor.

Öğretmenlerin geçen yıllarda tayini çıkana kadar kıza yaklaşmayan adam, tayinden sonra yine kolları sıvıyor!
Bu cinsel tacizler köyde pek çok kişi tarafından öğreniliyor. Ancak bir tek Allah'ın kulu bu konuda bir şey yapmadığı gibi tacizler başka erkekler tarafından da yürütülüyor. Hatta kızın ağabeyinin bile bu kişiler arasında olduğu iddia ediliyor.

Sonunda iki aile arasında çıkan büyük bir kavga sonucu olay yerine gelen jandarma ekiplerine köylülerden biri olayla bağımsız olan bu taciz olayını anlatıyor. Ve jandarma soruşturması başlıyor. En başta alıntı olarak yazdığım haber işte böyle bir geçmişe sahip.

Bu olay 23 Nisan'ın bir çocuk bayramı olduğu ülkede gerçekleşti. Hiç düşündünüz mü? Böyle kaç çocuk büyüyor, diye? Bilmediğimiz, bilip de görmezden geldiğimiz kaç taciz vakası vardır çocuklara yönelik?

Bütün bu saçmalığın ve rezilliğin sebebi ise kızın ailesinin vurdumduymazlığında gizli değil mi? Ve tuhaf bir algının da sonucu değil mi? Köye cami yaptıran birinin kötülük yapamayacağını savunmak ve kendi öz kızını iftiracılıkla suçlamak hangi kafanın ürünüdür?

İşte hep söylediğimiz gibi, ahlak denen duygu, öyle dinle imanla sağlanmıyor efendiler! Cami yaptıran, kafasına takke takan, beş vakit namaz kılan herkesi iyi, namuslu ilan edip geri kalanlardansa kötülük geleceğine inandığınızda böyle bozuluyor işte ezberiniz. Gerçeklerle bozuluyor. Masallarla kurduğunuz ezbersel dünyanız işte böyle sarsılıyor.

Ahlakı dindarlıkta arayanlara da güzel bir ders olmalı bu. Ahlakın dinle tesis edilemeyeceğini, dinin ahlaksıza maske oluşunu çok iyi görmüş oluyoruz. Gözü tamamen kapalı halde dünyayı izleyenler hariç, bir farkındalık kazanacaksak, gerçek hayat size çok sayıda veri sunacaktır.

S.A. şu anda 15 yaşında. Cinselliğini hoyratça öğreten ağabeyleri, amcaları ve dedeleri yüzünden ve çok daha acısı beyninde 'Allah alanı' tam ailesinin vurdumduymazlığından dolayı, hayatının en acı 'deneyiminin' ceremesini çekiyor.

Sahi, bunu yapanlar ve yapılmasına seyirci kalanların beynindeki hangi alanı kullanıyor?


Amacım dindarların tamamını bir kategoriye koymak değil. Dindarlığı bir masumiyet belirtisi görüp, tüm kötülükleri ötekinde arayan algıyla tüm derdim. Bu algının ceremesini o yaşta bir çocuk çekmek zorunda mı

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Bu Coğrafyada Kadını Gömmek

Kadın, ataerkil toplumun bir namus nişanesi olarak algılanır. Ne giyeceği, ne iş yapacağı ve nerelere gidip, nerelerde gezeceği önceden belirlenmiştir. Her türlü cinsel kısıtlamalar onun üzerinde uygulanır. Erkek çocuk çok sayıda kız arkadaşa sahip olunca böbürlenilir de kız çocuk okulda erkekle aynı sırada dahi oturmasın, diye elden gelen yapılır.

Böyle bir ortamda büyür kadın. Umutları, arzuları örselenmiş, törpülenmiş ve ‘ideal eş’ olarak geleceğe hazırlanmıştır. Bütün bu kalıpların dışındaki kadın ise, hep saldırıya uğrar. Tecavüze uğrarsa, erkeği ‘tahrik’ ettiğine kanaat getirilir. Patrona başkaldırıp işten atılırsa, fitnecilikle suçlanır. Kocasından dayak yerse, cazgırlıkla…

Kadın kendisine biçilen kalıba girmediğinde, eşinden boşandığı zaman çocuklarının velayetini bile alamayabilir. Televizyon dizilerinde de görürüz. Sosyal hayatı olmayan, evine bağlı, kocasına itaat eden kadın, fedakâr ve namuslu olarak sunulurken, bütün kötü kadın karakterleri, kalıpların dışındaki profiller olarak gösterilir. Bu da topluma yansır tabii ki. Verileni olduğu gibi alırız çünkü. Ya da toplum öyle olduğu için, televizyonlar ayna gibi bize yansıtır. Kısacası bu, bir kısır döngüdür.

Çok sayıda erkek arkadaşı olan kadınlar da  ‘namussuz’ sayılır. Hatta o erkek arkadaşlarından bazıları bile, bir yolunu bulup onu yatağa atmak ister. Ne de olsa o yolun yolcusudur! Dolayısıyla kadının toplum içinde bir sosyal hayatı olamaz. O yüzden evlenip çocuk sahibi olmuş kadın, ideal bir profil ve genç kızların önünde rol modeldir. Artık tek başına tatile çıkmış “özgür kız” karakterleri de tarihe karışmıştır. Reklamlara bir bakın. Bütün kadın karakterler, evli ve çocukludur. Ve hep evdedir. İşte bu da bir yansıma ya da bir dayatmadır.

2011 yılının Şubat ayında Defne Joy Foster’ın ölümünü hatırlayalım. Ölümünden sonra çıkan haberleri, yapılan yorumlara bir gözden geçirdiğinizde, kadının nasıl algılandığını, kalıbın dışında olduğunda nasıl görüldüğünü anlayabilirsiniz.

Bilmedikleri ve görmedikleri halde, bir kadının bir erkek arkadaşının evine gitmesinden, o erkeğin evinde ölmesinin sebeplerine varıncaya kadar kirli yorumlara tanık olduk. Bunlardan en yaralayıcı olanı ismi lazım değil bir ‘zat-ı şahanenin’ “su testisi, su yolunda kırılır” yorumuydu. Ve diğer ‘beyefendilerin’ üstüne tuz-biber yorumları…

“Size ne?” dedikçe coşan, coştukça saçmalayan adamları gördük; anladık ki kadın, kalıpların dışında bir sosyal hayata ve tercihe sahip olduğunda, potansiyel ‘suçlu’ olarak algılanmaktaydı. Tanık olmadıkları bir durumu saçma sapan değerlendirirken, ölünün arkasından kötü konuşmama terbiyesini bile bir kenara bırakıyorlardı. Bir katil öldükten sonra, onun peşinden yas tutabilen “maço tayfa,” kadının ölümünün ardından, önce nerede öldüğünü ve kadının medeni durumunu araştırıyor ve duruma göre yaftalamasını yapıyordu. Tanımadıkları birinin cenazesinde merhumu iyi bildiğini haykıran cemaat, merhumeleri böyle kategorize ediyordu işte. Ve Defne’yi de insan gibi uğurlayamadı.

İslam coğrafyasında da durum farklı değil elbette. Hatta devlet eliyle pek çok insanlık dışı uygulama söz konusu…

İçinde bulunduğumuz yılın Mart ayında Fas’ta tecavüze uğrayıp dövülen 16 yaşındaki Amina, Fas ceza yasasının 475. maddesine göre tecavüzcüsüyle evlendirilmişti. Çok geçmeden yasaların kendisine dayattığı bu haksızlığa karşı tek seçenek olarak canına kıymıştı Amina. Bu olay sonucu da Fas’ta pek çok sivil toplum kuruluşu meydanlarda 475. maddenin tümüyle kaldırılması için mücadele vermeye başlamıştı.

Bu coğrafyada tecavüze uğrayan bir kadın, hangi yaşta olduğuna bakılmaksızın, türlü önyargılarla fişlenir. Ve tecavüze uğradığı için neredeyse kadın yargılanacaktır. Öyle ki 475. madde gibi maddeler dolaylı da olsa kadını yargılar ve mahkûm eder. Ülkemizde de benzer uygulamalar töre tarafından emredilir. Ayrıca HSYK tarafından da Fas’taki 475. maddenin aynısı önerilmişti. Toplum kafasına baktığınızda ise ‘namusun’ temizlenmesinde çok önemli bir çözüm(!)

Her alanda erkek egemenliğini dayatan sistem, kadını hep baskı altında tutarken, kadına yönelik işlenen suçlarda yine kadını yargılayabiliyor. Kurulan mahkemelerde, sanık sandalyesinde oturan erkeği kurtaracak önlemler üzerine konuşuluyor, kadının acısı her geçen gün daha çok artıyor. Yara derinleşiyor.


Ülkemizde de gördüğümüz töre cinayetlerinde olduğu gibi… Acı çeken, yaralanan, mutsuzluğa mahkûm edilen ve sonunda ölüme koşan hep Aminalar oluyor. 

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Çocuğa Yönelik Cinsel Suçlar ve Somaly Mam

Çocuk pornosu ve çocuğun seks köleliği, erkeğin hastalıklı şehvetinin geldiği son noktadır. Evet, doğru… Ancak bu sonuçlardan biri sadece… Asıl mesele vahşi kapitalizmin ve hastalıklı ayrımcılığın varlığı…

Çocuğun cinsel yönden istismarı vakaları son yıllarda ciddi artışlar gösteriyor. Çocuğu bir cinsel obje haline getiren süreçte, ilkokullardaki kız öğrencilere başörtüsü dağıtılıyor! O yaşta tecavüze uğruyorsa kapanmalı mı deniyor acaba? Nasıl bir ruh halidir bu? Kız çocuğunu başını örtme eğilimi gizliden gizliye onu cinsel bir obje olarak görmek değil midir?

Ve erkeğin azgın cinsel duyguları… Etek giyen bir kız çocuğundan tahrik olup ona tecavüz eden çok sayıda erkekle onu başkalarını ‘tahrik’ etmesin için kapatmaya kalkan erkeklerin sapkınlık yönünden bir farkları var mı sizce? Buradaki yazılarımda çok kez bahsettiğim gibi, cinsel suçların en önemli sebebi zaten cinsel baskılarken, yeni bir baskılama metodu nasıl karşılık bulur?

Çocuğu nasıl koruyacak acaba bizim ‘büyük’ adamlar? Merak ediyor musunuz? Çocuğu nasıl olması gerektiği gibi görecek? Devletin polisine taş attığında ‘terörist’ ilan ederek mi? Sayıları artan çocuk işçiliğini durdurmak için politikalar geliştirmeyerek mi? Tecavüze uğrayan kız çocuğunun buna ‘rızasını’ sorgulayarak mı? Bakımını üstlendiği kimsesiz çocukları, din eğitimine yönlendirerek mi? Çocuğun cinsel istismarının dini eğitimle engelleneceğine inanmak büyük bir yanılgı değil midir? Kapanıp ‘dini bütün’ hale gelen kadını erkek şiddetinden koruyabiliyorlar mı bu şekilde?

Okutulmayıp evlendirilen çocuklar? Çocuk gelinler? Küçük yaşta evinin ‘kadını’ olmaya itilen, kucağına bebeğini alıp anne olmaya zorlanan çocuklar? Sırf cinselliğini bir an önce örselemek için, aşkı tanımaması için ve ‘gelir’ elde etmek için evlendirilen o kızlar, sistemin bir kurbanı değil mi? Sistem, her şeyi para olarak görüyorsa, insanı değersizleştiriyorsa, siz aynı sistemi savunup bu soruna nasıl çare bulacaksınız? Sistem nasıl önce fakirleştirdiği Afrika’ya, bağış kampanyalarıyla göz boyayarak kendini ak gösteriyorsa, çocuğun istismarına karşı adım atacak devlet de aynı yolun yolculuğundadır. Çünkü sistemden kopmadan, onun kurban ettiği çocuğu koruyamazsınız.

Vahşi düzen çocuk tanımaz. Egemen güç olma mücadelesi verenler, bunun karşısındaki çocuğu dahi ‘terörist’ ilan edecektir. Sistemin kirli çarkları, (bu kirini bizzat sistemden alır) çocuğu ekonomik anlamda da cinsel anlamda da yani aklınıza gelecek pek çok dalda sömürülecek sınıfın içine koyacak, savunmasızlığından sonuna kadar faydalanacaktır.

Çocuk istismarının en acı türlerinden biri olan çocuğun seks işçiliğine zorlanmasına karşı, uluslar arası bir mücadele örneğinden ve bunun mimarından bahsetmeden geçemeyiz. Somaly Mam…

 70’lerde Vietnam sınırında bir köyde doğan Somaly Mam, daha 14 yaşındayken bir askerin tecavüzüne uğrayarak tanıdı cinsel şiddeti. Ve onunla evlendirildi. Ve bir süre sonra adam bir sürü borç bırakarak ülkeyi terk etti. Yakın bir akrabasının bakımını üstlendiği Somaly, borçların altından kalkamayan bu akrabası tarafından seks işçiliğine zorlandı. Bildiğiniz anlamda feleğin sillesini yiyerek çocuk yaşta kadınlığın acısını tadan bu kadın, Fransalı biriyle tanışıp onunla evlendi. Ve Fransa’ya yerleşti. Artık kurtulmuştu. Ancak kurtulması onu rahatlatmaya yetmedi. Küçük yaşta çalışmaya zorlandığı ‘genel’ evlerde çalışan çocuk seks işçilerini tek tek kurtarmaya başladı. “Kötü Koşullardaki Kadınlar İçin Hareket” isimli derneği kurarak çalışmalarını sürdürdü.

Somaly Mam’ı durdurmak isteyenler oldu. Ciddi bir pazar haline gelmiş kadın ticaretinin patronlarının tehditleri, kızının kaçırılıp tecavüz edilerek gözdağı verilmesine kadar dayandı. Ancak o yılmadı. Kendisi gibi kızının da cinsel şiddeti tatması anne-kızın mücadeledeki safları sıklaştırma azmini daha da arttırdı. Sayıları yüzleri bulan kız çocuğunu seks ticareti çarkından kurtardı.

Görüldüğü gibi tüm dünyada çocuğun cinsel istismarı olayları ve buna karşı mücadelenin sembolleri var. Halen Kamboçya’daki ‘genel’ evlerde bir kız çocuğuyla cinsel ilişkiye girmenin karşılığı 15 sent! Yani bir kız çocuğunun hayatının değeri de işte en fazla bu kadar…

Türkiye’ye baktığımızda çocuk seks işçiliğiyle ilgili ciddi verilerle karşılaşmasak da yukarılarda bir yerlerde bahsettiğim gibi, kız çocuğunun para karşılığı evlendirilmesi gerçeği söz konusu… Dolayısıyla çocuğun masumiyeti bütün geri kalmış toplumlarda olduğu gibi bizde de yok edilen bir değer…


Çocuğun istismarı sorununun çözümü için buna karşı oluşacak kitlelere ve kararlılığa ihtiyacımız var. Çünkü bu sorun suni gündem maddeleriyle unutturulmayacak kadar hassas ve hayati derecede önemli... Kendi kendimize ah edip vay etmemiz, “insancılık” oynamaktan ibaret olacaktır. 

28 Temmuz 2013 Pazar

Cinselliği Tecavüzle Tanıma Travması

Yapılan tüm bağımsız araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde yaşayan kadınların %7’si 15 yaşından önce cinsel istismarın taciz ve tecavüz gibi farklı çeşitlerine maruz kalmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapındaki rakamlar da çok dehşet verici… 150 milyon kız çocuk, 73 milyon erkek çocuk cinsel ilişkiye zorlanmış veya cinsel şiddetle karşılaşmıştır. Cinsel istismar, çocukların %55’inde 5 -15 yaş arasında, %40’ında ise 10-16 yaş arasında görülmektedir. Türkiye’deki rakamlar da çok çarpıcı… Cinsel istismara uğrayan çocukların %30’u 2-5, %40’ı 6-10, %30’unun ise 11-17 yaşları arasında olduğu görülmektedir.

Bu aşamada, batı ülkelerindeki rakamların oransal değerlerinin daha fazla olduğu bütün kaynaklarda ortak bir görüş olarak ortaya çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre cinsel istismar vakalarında çocuğa yönelik pay %20’in üstüne çıkarken ülkemizde %10’u buluyor. Ama bu bizim için bir övünç kaynağı olamayacak. Bunun da çok basit bir sebebi var. Ülkemizdeki çocuğa yönelik cinsel şiddet suçları, ailelerin olayı gizlemesi eğilimiyle saklı tutulduğundan oran, pratikte %30’u geçmektedir.

Çocuk veya yetişkin, hangi yaş grubunda olursa olsun, toplumda aşağılanma ve ayıplanma korkusu, ne yazık ki bu suçlara maruz kalanların baş korkusu… Gelişmiş ülkelerde mağdur korunurken, bizim ülkemizde toplum tarafından olumsuz etiketlemelere maruz kalıyor. İşte bu yüzden kimi zaman çocuk ailesine bu şiddeti açıklayamıyor; açıklasa da aile bu suçu teşhire yönelemiyor. Hatta birçok cinsel şiddet vakası, bizzat aile içinde gerçekleşiyor. Bu da ne yazık ki, durumu daha da zorlaştırıyor.

Toplum, cinsel istismara uğrayan bir çocuğu bile etiketleme eğiliminde olduğundan, aile tarafından ve belki de çocuk tarafından gizli tutulan bu olaylar, gizli tutulmasa bile, ilişkiye rızası olduğuna kanaat getirilebilir. Mahallede “zaten erkeklerle geziyor, tozuyordu” denerek içten içe “oh olsun” denir adeta.

Çünkü onların zamanındayken öyle değildir, söylediklerine göre. Kendisine uygulanmış cinsel baskıları hiçbir zaman sorgulamadığı gibi, erkek arkadaşıyla görünen bir kız çocuğu da ayıplanır. Çünkü baskıya boyun eğiş, nesiller sonra o baskıyı normalleştirip baskı ve zulme uğramış insanları da o baskının uygulayıcısı hale getirir. 

Cinsel suçlara yönelik muhafazakâr bir toplum olarak duruşumuza baktığımızda, dindarlığın ahlaklı olmayı sağlamadığını, sadece öyleymiş gibi görünmek için bir makyaj olduğunu da anlıyoruz. Samimi duygularla dinini yaşayanları tenzih ederek bunu da söylemek gerekiyor.
Kadına yönelik ‘kötü’ algısı, çocuk dahi tanımıyorsa, bu da coğrafyamızdaki İslam toplumlarında çok daha belirginse, ortada ya inanılanda ya da inananda çok ciddi sorunlar var demektir. Bu konunun irdelenmesi antropolog ve sosyologların işi… Biz Türkiye’deki duruma biraz daha bakalım.

Ülkemizdeki yasaların bu suçtaki caydırıcılığını tartışmakla başlayalım. TCK’nin 103.maddesine göre, çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 3-8 yıl, tecavüz eden kişi 8-15 yıl hapis cezasına çarptırılırken 15-18 yaş arasında yine aynı ceza maddesinde ‘çocuğun rızası’, yani kendi isteğiyle birlikte olup olmadığı araştırılır; eğer rızası varsa şikâyet edilmesi durumunda 6 aydan 2 yıla kadar bir hapis cezası verilir. Kanunun bu son cümlesi ailenin, çocuğun tecavüzcüsüyle anlaşmasını teşvik ederek, onu ‘kutsal evlilik kurumuyla’ taçlandırmaya kadar gider.

N.Ç. davasında da görüldüğü gibi, çocuk bile olsa, geleceğin kadını olarak tecavüze ‘rızalı’ ve baştan çıkarıcıdır. Öyle ki 10 yıl devam etmiş bir davanın sonucunda N.Ç.’nin tecavüze uğramadığı, rızasıyla 26 kişiyle birlikte olduğu kararı çıktı. Cinselliğini küçük yaşta tecavüzle tanımış bir kadının sağlıklı bir sosyal ve cinsel hayata sahip olması mucize olacaktır. Bu travmayla yaşamak zorunda olan o kadar çok kadın var ki… Birçok tecavüz mağduru, tecavüzcüsüyle ‘aile’ kurarken, sorunlu bir topluma üç çocuk telkini yapılmaya devam edilecek. Devlet, yeri geldiğinde çocuklarımızın yanında olacağı sözünü asla veremeyecek gibi de görünüyor.


Ne yazıktır ki artan çocuk evlilikleri, ülkemizdeki çocuk istismarına bağlı tecavüz olaylarında bir artış olduğunu göstermektedir. Bu da, fiziksel olgunluğun yeterli olduğunu sayan bizim gibi ülkelerin, çocuklarını asla ve asla koruyamayacağını gösterir. Çünkü fikri olgunluk olmadan, hele ki bir tecavüzün travması sonrasında, mecburiyetten kurulacak evlilik, bu toplumsal şiddet olgusunun yüzyıllarca sürmesine neden olacaktır.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ölüme Yalpalayanlar


Sabah erken kalktı. Tıraşını oldu. Saçlarını özenle arkaya tarayıp adeta yapıştırdı kafa derisine. Bunu yaparken de seyrelmeye başlamış saçlarının altından kafa derisinin görünmemesine gayret gösterdi. Saçları seyrelmeye başladığından beri, bu “kafa derisi takıntısı” onu fazlasıyla zorlamaktaydı. “Hepsi dökülünce ne yapacağım?” diye geçirdi aklından bir an. Sonra düşünmesi gereken daha önemli bir şey olduğunu fark etti. Bugün geçen haftadan bu yana planladığı bir işi gerçekleştirmeliydi. Geçen hafta aldığı bu işi, iki gün içinde ‘teslim’ etmeliydi. Ve ilke olarak da en geç bir gün önce bitirirdi işini.

O bir kiralık katildi.

Bu iş onun son işi olacaktı. Bunu bir jübile olarak düşünüyordu. Dünyanın en keskin nişancısı, en iyi gizlenen ve asla yakalanmayan kiralık katili olsa da hayatının bundan sonraki kısmını, buralardan çok uzakta bir ülkenin sahil kasabasında, sakin, huzurlu bir şekilde geçirmeyi, dinlenmeyi, düzenli bir hayat kurmayı, âşık olmayı hak ediyordu. Evet, her şeye rağmen… Bir katil olmayı ve bu suçtan para kazanmayı seçmişti yıllar önce. Seçmiş miydi? Babası o daha küçük bir çocukken annesini döverek öldürmüştü. O sırada bacaklarına yapışan kız kardeşini de tutup yere fırlatmış, kız kardeşinin felç olmasına neden olmuştu. Bütün bunlar olurken o korkudan kanepe altına saklanmış, o kısacık aralıktan olanları görmeye çalışmıştı. Korkmuştu. Kız kardeşi kadar cesur olsaydı, belki annesi hayatta olacaktı. Kız kardeşi de… Felç olan kız iki sene sonra geçirdiği bir kalp hastalığı sonucu yaşamını kaybetmişti. Annesi… Ne kadar güzeldi… Ve canı, kardeşi… Ne kadar tatlıydı…

Onu dayısı yanına aldı olanlardan sonra. Ama o kısa bir süre içinde evden kaçarak sokaklarda büyümeyi tercih etti. İlk cinayetini bir cep harçlığı karşılığı on beş yaşındayken işledi. Ve bir süre sonra fiyatını yükseltmiş ve ufak bir servete kavuşmuştu. Hiç yakalanmadı. Şehrin karanlık suç örgütlerinin ve elini kana bulamak istemeyen zengin iş adamlarının gözdesi haline gelmişti. Adeta bir ‘ölüm meleği’ haline gelmişti. İşleri kabul ederken bir ilkesi daha vardı. O da kadınlara ve çocuklara dokunmamak… O yüzden tüm kurbanları erkekti.

Mesleğini sorgulamayı bırakalı uzun yıllar olmuştu. Vicdan muhasebesini bırakalı da… Peki, bu kadar rahatlamayı nasıl başarmıştı? Kim rahattı peki? Şirketlerin yüksek maaşlı çalışanları mı? Silah üreten fabrikaların işçileri mi? İnsanları tüketim çılgınlığıyla paralar kazananlar mı? İşte bir kiralık katil olarak o da en az onlar kadar rahattı. Eğer bir silahınız varsa, gönül rızasıyla hayatlarını tüketen insanların olduğu bu dünyada mutlaka o silahı ateşlersiniz. Hatta defalarca…   Bir dakika, bir dakika… Sadece kendini kandırıyordu. Elindeki kanı bu avuntuyla temizleyemezdi. Kendini kandırsa da asla pişman olmazdı. Garip bir paradokstu bu.

Ömürlerin tüketildiği bir dünyaydı burası. Geçenlerde bir gün içerisinde gördüğü ve duyduğu ölümleri hatırlıyordu evden çıkmak için son hazırlıkları yaparken. Arabasıyla sokakları dolaşırken, yol kenarında bir sarhoş görmüştü. Şişesindeki son yudum şarabı, son bir güçle kafasına diken, sonra da biten şaraba lanet edip, bol salyalı bir küfürle şişeyi caddeye fırlatan adamı izlemişti. Adam ölmekteydi. Katili kimdi? Sessizce ölen bu adamı kim öldürüyordu; kendisi mi? Dün köprüden atlayan genç adamın ve bu sabah üçüncü sayfa kahramanı intihar kurbanlarının katili? “Yoksa ben miyim?” diye düşündü adam. Kendini her cinayetin katil zanlısı olarak gördüğü, vicdan muhasebesi dakikalarıydı. Ancak kendi öldürdüklerine karşı duymazdı bunu. Peki, kendini suçlu hissederken neden sorumlu olduğu ölümleri düşünmezdi? Bilemedi. Bilemeyecekti.

Hazırlanması bitmişti. Çantasını bir kez daha kontrol etti. Silahını, yedek şarjörlerini yokladı. Öldüreceği adamın gizli çekilmiş fotoğrafına bir kez daha baktı. Bir hafta içinde onu takip ederek yeterince tanımıştı. Yine de fotoğrafın yanında durmasını tercih etti. Daha da önemlisi yine bir başka ilke olarak, müşterilerinden talep ettiği mektubu kontrol etti. Zarfı kapalıydı. Cinayetten sonra açacaktı. Cinayet öncesi öldürme sebebinin ne olduğunu bilmemeyi tercih ediyordu. Kim bilir, belki de vicdanının devreye girmesinden korkardı. Sebebinin bir önemi yoktu öldürmesinin. Kurbanın bir erkek olması yeterliydi. Böyle bir mektup talep etmesi de tamamen koleksiyon amaçlıydı.

Yola çıkmak için hazırdı. Dışarı çıktı. Arabasına bindi. Arabayı çalıştırmadan önce son bir kez yüzüne bakmak için dikiz aynasına uzattı kafasını. Saçlarını kontrol etti. Derisi gözükmüyordu. Hafifçe gülümsedi. Kahverengi gözlerindeki ışığı sönmüş ifadeye takıldı bir süre. Göz çevresindeki hafif kırışıklıklara ve yüzünün düzgün tıraşına… Bu gözlerle güzel bir kadına doyasıya bakmamış olmanın verdiği hüznü yokladı içinde. Kısa sürdü ve kendine geldi. Arabayı çalıştırıp yola koyuldu.

Kurbanın kim olduğunu, nerede oturduğunu ve günün hangi saatinde, nerelerde dolaştığını kısa takiplerle daha önce tespit etmişti. Kurban bu anlamda kolay lokmaydı. Çünkü her gün belli saatlerde, belli yerlerde olurdu. İşi gücü yok muydu bu adamın?

Öğleden sonra saat üçte işini bitirmeyi planlıyordu. Ama yine de erken gidecekti. Saat konusunda bir aksilik çıkmasını istemiyordu. Kurban saat iki sularında Taksim’de Gezi Parkı’ndaki çay bahçesinde oturur etrafı seyrederdi. Güzel kadınları süzer, göz göze geldiğine gülümser, kimine göz kırpar ve hatta onlara yaklaşmaya çalışırdı. Çapkındı anlaşılan. Bekâr da olmalıydı. Burada oturduktan bir süre sonra kalkar, gazete bayiinden gazetesini alır, meydana doğru yürürdü. Orada bekleşen genç kızları görebilecek bir nokta bulup oturur, gazete okurken arada onlara bakışlar atardı. Yine böyle bir rutin gün olacaktı onun için bugün de. Ama bir dahaki günleri yaşayamayacaktı.

Trafiği de göz önünde bulundurarak erken çıktığına memnun oldu. Çünkü bir kaza sonucu en az yarım saat boyunca her gün o saatte akıcı olan bir yolda bir konvoyun arasında kalmıştı. Kazada yaralananlar ve belki de ölenler, ambulanslara bindirildi. Ve bir süre sonra yol tekrar trafiğe açıldı. Kaza yerine baktı geçerken. Ve yerlerdeki taze kan birikintilerini fark etti. Hiç yabancı olmadığı kanlı görüntüler, onu bu sefer rahatsız etmişti. Dolmabahçe’den Taksim yoluna doğru döndüğünde kaldırım kenarında bir adamın bir kadını dövdüğünü gördü. Kaldırımdan geçen herkes son hızla oradan uzaklaşıyordu. Bir kurşun da ona sıkmak istedi. Duraksadı. Sonra işini hatırlayıp beyninden ateş fışkırtarak tekrar hızını arttırdı. “Keşke bu adam olsa bugünkü kurbanım” diye mırıldandı.

Sonunda otoparka varmıştı. Arabasını kolay çıkabileceği bir yere park edip arabadan indi. Yolda gördüğü acıları düşündü. Bugün biraz daha kinliydi her şeye. Gezi Parkı’na doğru yürüdü. Çay bahçesine geçti. İşte, adamı oradaydı. Yine insan trafiğinin kıyısına oturmuş, etrafı izliyordu. Bakışları rahatsız ediciydi. Katil hiçbir şeyden habersiz orada günün tadını çıkaran adama kısa bir acıma hissetti. Ama sonra bu acıma duygusundan nefrete doğru hızlı bir geçiş yaptı. Güneşli bir hava vardı bugün. Yakıcı… Ama sert bir rüzgârla bu yakıcılık çok hissedilmiyordu. Rüzgâr kurbanın kulağına o gün öleceğini fısıldıyordu. Adam tınmıyordu bile.

Katil de tıpkı müstakbel kurbanı gibi etraftaki güzel kadınların varlığını fark etmişti. Ama bakamıyordu. Bir kadının gözlerine uzun uzun bakmak onun için hep zor olmuştu zaten. İçine bir acı çöktü. Saatine baktığında iki buçuğu biraz geçmekte olduğunu fark edince tekrar işine odaklanmaya başladı. “Ölmek ne kolay” diye düşündü bir an. Sessizce geliyordu ölüm. Hiç ummadığın bir anda, hiç ummadığın bir sokakta, hiç ummadığın ve hatta tanımadığın birinin namlusunda olabiliyordu ölümün. Tıpkı bu adam gibi, belki de dünyada on binlerce insan farkında olmadan ölümü bekliyordu. “Hepsine yetişemem” diye düşündü ve belli belirsiz gülümsedi. Tekrar saatini kontrol etti. Zaman geliyordu.

Tahmin ettiği gibi adam, gazete bayiinden asla okumadığı halde gazetesini aldı. Meydana doğru yürüdü. Işıklarda beklemeden pek çok İstanbullu gibi yola atlayıp karşıya geçti. Katil endişelendi. Onun bir arabanın altında kalmasından korktu. Ne garipti! Öyle, ama kurban son dakikasına kadar onun sorumluluğundaydı. Sessizce arkasından yürümüştü katil. Ama o ışıklarda beklemeyi tercih etmişti. Adam meydan da kalabalık ve gölge bir kenara çöktü. Pek çok insan oradaydı ve birilerini bekliyordu. Kimi de bekliyormuş gibi yapıyor olabilirdi. Bazısının elinde çiçekler vardı. Kimisi kulaklarında kocaman kulaklıklarla hafif sallanarak müzik dinliyordu. Kimileri de havadan sudan birbiriyle konuşuyordu. Bir iki sarhoş adam da ortalıkta yarı ölü bir şekilde dolaşıyordu. Anneler, babalar, çocuklar keyifli ve sakin yürüyordu meydanda. Katil de şimdi o meydandaydı.

Kaç kişinin bir amacı vardı bu şehirde? Kaç kişi mutluydu? Belli değildi bu. Tüm istatistikler, herkesi mutlu ilan etse de bu mutluluklar bir şaşkınlığın, belki de bir boşlukta salınmanın ürünüydü. Peki, katilin mi amacı daha değerliydi? Katil bunları düşünürken yakaladı kendini. Saatine baktı. Biri için hayatın son bulmasına aşağı yukarı on dakika kalmıştı. Sakin bir köşe buldu. Güneş gözlüğünü çıkarıp, onun yerine kablosuz dürbün ve nişan alma cihazı olarak kullandığı gözlüğü taktı. Dışarıdan bakıldığında bu şık bir güneş gözlüğünden farksızdı. Kalabalıklar içinde çalışması gerektiğinde bunu kullanırdı. Oysa kalabalıklarda çalışmaya genellikle çekinirdi. Müşterisinin özel talebiydi bu. Herkesin olduğu yerde, herkesin gözleri önünde can vermeliydi ölmesi gereken adam. Müşterisi de oralarda bir yerlerde olacak ve olan biten izleyecekti. Ve şu an otellerden birinin üst katında bir yerlerde ‘manzarası iyi’ bir yer seçmiş olmalıydı. Peki, bu şekilde ölmesini ve gözleri önünde can vermesini isteyecek kadar, ne yapmış olabilirdi adam? Bunu işini bitirdikten sonra açacağı zarftakileri okurken öğrenecekti. Ve buna sadece iki dakika kalmıştı.

Gözlüklerine gelen görüntüyü netleştirdi. Silah, koluna taktığı spor görünümlü çantasının üst kısmında özel bir bölmede ileriye nişan almış şekilde bekliyordu. Mermileri şarjöre vermeden önce kablosuz kumandanın çalışıp çalışmadığını kontrol etti son defa. Çalışıyordu. Şarjörü kimse görmeyecek şekilde doldurdu. Henüz elindeki teknoloji bunu otomatik olarak yapamıyordu. Belindeki yedek silahını da kontrol etti. Artık her şey hazırdı. Adamı çok net görüyordu. Tetiği çekecek kumandanın düğmesine bastı. Susturucu iyi çalışmıştı. Ancak hedefin önüne üç yaşlarında bir kız çocuğu geçmişti. O sırada fark etmediği şey, adamın küçük bir kız çocuğunu yanına çağırıp onu sevmek istemesiydi. Her şey birkaç saniye içinde oldu. Küçük kız hedefin önüne geçmiş, farkında olmadan adamın önüne siper olmuştu. Kız yerde yatıyordu. Ve olanları dehşet içinde izlemekteydi katil. Zavallı küçük kızın annesi de oraya koşmuş, kızının başında feryat etmekteydi. Bir mermi daha sıkmalıydı. Bu adam ölmeliydi artık. Adam annenin yanında kızı yerden kaldırmaya çalışırken katil bir an sendeledi. Ve ikinci kurşun da anneye isabet etti. Bu sefer kurban silahın nerden ateşlendiğini fark etmişti. Katil hayatında ilk defa panikledi. Adamla göz göze geldi. Ona doğru koşmakta olduğunu gördü. Belindeki silahı çıkardı. Çantası kolundan düşmüş, çantadaki silah şarjörde kalan son üç mermiyi kendi kendine ateşlemiş, iki kişiyi ayaklarından yaralamıştı. Katil elindeki silahı kontrolsüzce ateşlerken birkaç kişinin de ölmesine neden oldu. Bunlardan biri burun buruna geldikleri kurbanı oldu.

İnsanlar panikle etrafta koşturuyordu. Kimileri çığlık atıyor, kimileriyse yerde yaralı yatan insanları kaldırmaya çalışıyordu. Kalabalık bir polis ekibi olay yerine geldi. O sırada katil yerdeki açılıp içindekilerin yere saçıldığı çantasının dışına düşmüş mektubu açtı. Kısa bir nottu: “Kızıma tecavüz eden adam o. Tahrik indirimi denen bir saçmalıkla yatması gerekenden çok az yattı. Kızım onun yüzünden intihar etti. O bu meydanda, herkesin içinde ölmeli”

Garip bir paradokstu. Bir tecavüz suçlusu, şu an bir kahraman olarak ölmüştü. Katil ise pek çok insanın, o annenin ve o küçük kızın ölümüne neden olmuştu. Annesini ve kız kardeşini düşündü. Onları, öldürdüğü anne ve kızın yerinde hayal etti birden. Polisler etrafını sarmak üzereydi. Katil silahı şakağına dayadı.