Spor Haberleri

Köşe Yazıları

çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2015 Cumartesi

Koruncuk Vakfı ve Yaşamın Tesadüfleri


Koruncuk Vakfı korunmaya muhtaç çocuklar için faaliyet gösteren bir vakıf… Vakıfla ilk tanışmam 2005 yılının Haziran ayında oldu. Tesadüftü. Askerden geldikten sonra askerlik arkadaşımla buluşup Bolluca Çocuk Köyü’ne gitmiştik. Bir sivil toplum örgütünde çalışan arkadaşım aynı zamanda Koruncuk gönüllüsüydü.
Oraya giderken bir incik boncuk alışverişi yapmıştık. Ağırlıkta küpe yapacak malzemeler aldık. Çocukların yanına gidip onlarla takı yapacak, onlara takı yapmayı öğretecektik. Ben atladım tabii. Bildiğim yerden çıktığında affetmiyorum.
Bolluca’ya vardığımızda çocuklarla hemen kaynaştık. Arkadaşım daha fazla alışık olduğundan onun önderliğini kabul etmiştim. Ama kısa sürede çocuklardan oluşan bir kolonim oluştu. Bol bol küpe yapıp çocuklara hediye ediyordum, onların yapmasına yardım ediyordum.
Hayatımın en keyifli ve anlamlı günü bittiğinde hayatım boyunca unutamayacağım bir anıya dönüşmüştü.
Bolluca Çocuk Köyü ve Koruncuk Vakfı’yla ilgili bugüne kadar bir daha hiçbir faaliyetim olmadı. Ancak yıllar sonra bir arkadaşımın doğum gününde ona hediye olarak vermek için yeniden takı yapmaya başladım. Geçtiğimiz Nisan ayıydı. Elimi yeniden sürünce buna devam etmeye karar verdim. Bol miktarda bileklik üretmeye başladım.
Takı tasarımı işinde henüz bir ay geçmişti ki Koruncuk Vakfı’nın 50 TL’den fazla bağış yapan bağışçılara sertifikayla birlikte bileklik göndereceğini öğrendim. Bildiğim yerden çıktığında affetmediğimden hemen atladım tabii.
Kampanyanın sahibi Çelik Erdoğan’ın şu mailiyle başladı her şey.
“Bu yıl 14 Haziran 2015 Pazar günü özel izinleri alınmış bir organizasyon ile Edirne merkezden başlayıp, sınırı geçerek Yunanistan’ın bize komşu ilk yerleşim birimi olan Kastanies’e kadar koşacağım. Orada Türk Yunan Dostluk Derneği tarafından karşılanacak ve yeniden Türkiye’ye dönerek başlangıç noktam olan Selimiye Camii önünde koşumu tamamlayacağım.
Bu koşumu İstanbul Bolluca köyünde bulunan Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’na adıyorum.
Vakfın bir çocuk köyü konumunda yer alan çalışmalarına bağışlarınız da, benim bu çabalarıma ortak olmanız, destek vermeniz anlamına gelecektir.”
Velhasıl durum şu… 10 yıl önce yüzlerine, hayatlarına, kalplerine dokunduğum o çocuklar büyüdü. Onların kardeşlerinin de yüzlerine, hayatlarına, kalplerine dokunmaya bir şekilde devam ediyorum. O koşunun vesile olacağı bağışların sahiplerine benim bilekliklerim gönderiliyor.
Hayat beni hiç çaba sarf etmeden iyiliğe vesile olmaya itiyor. İyi ki itiyor.
Bolluca Çocuk Köyü’nün bazı ihtiyaçları var elbet. Bağış yapmak ya da ayni destek olmak isterseniz internet adresinden iletişime geçebilir ya da hesap numaralarına bağış yapabilirsiniz.
Bağış yapmak isteyenler bu kampanyanın sonuçlarını görmemiz açısından yapılması gereken şu. Bağışın açıklama bölümüne AA/CERD/kendi ad soyadlarını yazmalılar.
Gördünüz mü? Nereden nereye… Sevgiyle tasarladığım bileklikler sevgiye hizmet ediyor yine…

18 Eylül 2013 Çarşamba

Nefretin İçinde Çocuk Olmak

Nefret söylemi konusunda çok fazla şey yazıldı, çizildi. Bir katliamın mağdurlarını anarken bile nefreti körükleyerek katliamı gerçekleştirenlerle aynı kafaya geçtiklerini fark edemiyor insanlar.

Bir katliamı ya da bir soykırımı inkâr ederken, "ama onlar da." diye başlıyorlar söze. Bir adım sonrasında ölümleri hak saymaya başlıyorlar. Sapla samanı ayırma kabiliyetinden yoksunlar. Öyle ki İsrail'in cinayetlerine tepki gösterirken Yahudi ırkını lanetliyorlar. Hitler'in vaktinde bu ırkın köklerini kurutamamış olmasından yakınıyorlar. Oysa burada suçlu ve katil olanın devlet olduğunu ve bunun bir iktidar savaşı olduğunu, halkların ise bütün bu olanlardan bağımsız olarak, aslında toptan bir şekilde mağdur durumda olduğunun farkına varamıyorlar. Yani aslında zalime, sözüm ona, tepki gösterirken kendileri de zalimleşebiliyorlar. Tam bir "dinime küfreden, benden Müslüman olsa" durumu.

Bilinmelidir ki bütün bu süreçte hepimiz bu kirli sistemin kurbanlarıyız. Dünya üzerindeki tüm katliamlar, savaşlar, soykırımlar bir avuç eli kanlı kapitalistin varoluş ve yayılma mücadelesinden ibarettir. Devletler ise bu sürecin güvenle işleyişi için vardır. Kimi devletler bunu göz boyayıcı sosyal devlet uygulamalarıyla ustaca örter. Ancak bizim gibi doğu ülkelerinde, sosyal devlet olunamadığı gibi, baskıcı anlayış ve nefret, en çıplak algıyla seçilebilir.

Düşünenlerin, sorunlara çözüm üretenlerin hapse atıldığı bir ülkede, demokrasinin varlığından bahsetmek mümkün değil. Buna rağmen demokratikleşme konusunda yöneticileri başarılı bulan çok ciddi bir oranla karşılaşınca, bilinç düzeyinin bizi asla ileri götürebilecek bir seviyede olmadığı görüyor ve bunun için üzülmekten başka bir şey yapamıyoruz.

İşte başlığımda değindiğim konuya şimdi geliyorum. Böyle bir yerde çocuk olmak nasıldır? İnsanların birbirini anlamadığı, nefret söyleminin bu kadar baskın olduğu bir toplumda yetişecek çocuk, büyüdüğünde atalarının hatalarını sahiplenip, bu hataların devam etmesine neden olursa ne olacak? Sistemin de istediği bu aslında. Hep "ben ve öteki" diye düşünecek çocuğa damarlarındaki kanın herkesinden daha asil olduğunu da söylediğinizde, ötekilerin yok olması gerektiğini de aşılamanız dünyanın en kolay işi haline gelecektir. Bir de sistemin siyasi oyunlarla, önceden itinayla yaratılmış olan 'ötekileri' suçlu ilan etmesi, işleri daha da kolaylaştıracaktır ve bu plan şu sıralar tıkır tıkır işlemektedir. Ve çocuklarımız, işte bu olan bitenin içinde büyümektedir. Kimileri de "siyasi tutuklu" olarak hapishanelerde yatmaktadır! Dünyanın başka bir ülkesinde söylediğinizde, şaka olarak algılanan bu durum bir ülke ayıbı olarak hepimizin boynundadır. Binin üzerinde çocuktan söz ediyoruz. Geçtiğimiz dönemde Pozantı Cezaevi skandalında gördüğümüz gibi, işin içine siyaset girdiğinde, sistemin gözü çocuk bile göremez oluyor. Biri de çıkıp çocuğun siyasi tutuklu olmasında akla aykırı bir şey görmüyor.

Nefretin içinde büyüyor çocuk. Kardeşlik tohumları yeşerteceğine toprağında, acı bir nefreti nadasa bırakıyor. Eğer kini, nefreti ve intikam alma duygusunu ortadan kaldıramazsak, kardeşlik tohumları da elimizde kalacağa benziyor.

10 Eylül 2013 Salı

Neyin Var Çocuk?

Öncelikli olarak, yürek paralayıcı istatistiklerle bilançonun vahametini anlayalım, sonra da çocuklarımız için bu dünyayı nasıl bir cennet haline getiririz diye sorup onun için yapılacakları hem kendi hayatımızda hem de çevremizde uygulamaya başlayalım.

Yapılan tüm bağımsız araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde yaşayan kadınların %7'si 15 yaşından önce cinsel istismarın taciz ve tecavüz gibi farklı çeşitlerine maruz kalmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünya çapındaki rakamlar da çok dehşet verici... 150 milyon kız çocuk, 73 milyon erkek çocuk cinsel ilişkiye zorlanmış veya cinsel şiddetle karşılaşmıştır. Cinsel istismar, çocukların %55'inde 5 -15 yaş arasında, %40'ında ise 10-16 yaş arasında görülmektedir. Türkiye'deki rakamlar da çok çarpıcı... Cinsel istismara uğrayan çocukların %30'u 2-5, %40'ı 6-10, %30'unun ise 11-17 yaşları arasında olduğu görülmektedir.

Bu aşamada, batı ülkelerindeki rakamların oransal değerlerinin daha fazla olduğu bütün kaynaklarda ortak bir görüş olarak ortaya çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre cinsel istismar vakalarında çocuğa yönelik pay %20'in üstüne çıkarken ülkemizde %10'u buluyor. Ama bu bizim için bir övünç kaynağı olamayacak. Bunun da çok basit bir sebebi var. Ülkemizdeki çocuğa yönelik cinsel şiddet suçları, ailelerin olayı gizlemesi eğilimiyle saklı tutulduğundan oran, pratikte %50'dir!

Çocuk veya yetişkin, hangi yaş grubunda olursa olsun, toplumda aşağılanma ve ayıplanma korkusu, ne yazık ki bu suçlara maruz kalanlarca yaşanıyor. Gelişmiş ülkelerde mağdur korunurken, bizim ülkemizde toplum tarafından olumsuz etiketlemelere maruz kalıyor. İşte bu yüzden kimi zaman çocuk ailesine bu şiddeti açıklayamıyor; açıklasa da aile bu suçu teşhire yönelemiyor. Hatta birçok cinsel şiddet vakası, bizzat aile içinde gerçekleşiyor. Bu da ne yazık ki, durumu daha da zorlaştırıyor.

Suçu işleyen kişiler sanıldığının aksine; serseri, madde bağımlısı olarak tanımlanacak kişilerden çok, toplumda saygın bir yere sahip bireyler arasından çıkmakta... Bu yine Dünya Sağlık Örgütü'nün tespiti...Bu da ayrı bir sosyolojik vakayı gözlerimizin önüne seriyor... Suçu işleyenlerin geçmişlerine bakıldığında da, çok farklı şiddet uygulamalarının kurbanı oldukları bir çocukluk geçirmiş oldukları görülüyor. İşte bu bize, çocuk cinsel istismarı vakalarını, münferit, basit adli vakalar olarak görmekten vazgeçilmesi gerektiğini gösteriyor. Bir başka ifadeyle, çocuk tecavüzü toplumsal bir sorun olarak ele alınmalı...

Ülkemizdeki yasaların bu suçtaki caydırıcılığını tartışmakla başlayalım. TCK'nın 103.maddesine göre, çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 3-8 yıl, tecavüz eden kişi 8-15 yıl hapis cezasına çarptırılırken 15-18 yaş arasında yine aynı ceza maddesinde çocuğun rızası, yani kendi isteğiyle birlikte olup olmadığı araştırılır; eğer rızası varsa şikayet edilmesi durumunda 6 aydan 2 yıla kadar bir hapis cezası verilir. Kanunun bu son cümlesi ailenin, çocuğun tecavüzcüsüyle anlaşmasını teşvik ederek, onu 'kutsal evlilik kurumuyla taçlandırmaya' kadar gider. Ne yazıktır ki artan çocuk evlilikleri, ülkemizdeki çocuk istismarına bağlı tecavüz olaylarında bir artış olduğunu göstermektedir. Bu da, fiziksel olgunluğun yeterli olduğunu sayan bizim gibi ülkelerin, çocuklarını asla ve asla koruyamayacağını gösterir. Çünkü fikri olgunluk olmadan, hele ki bir tecavüzün travması sonrasında, mecburiyetten kurulacak evlilik, kanaatimce, bu toplumsal şiddet olgusunun yüzyıllarca sürmesine neden olacaktır.

Doğu illerimizde sıklıkla karşılaşılan töre cinayetlerine de değinmekte fayda var. Tecavüze uğrayan kızlarını öldürmek için silahlanan ailelerin bu saçma sapan feodalite tutkunluğundan vazgeçirmek nasıl mümkün olacak? Bunun için bu ülkenin güvenlik güçlerini, yasa yapıcılarını bir an önce çözüm üretmeye çağırmak zorundayız. Katillerin 'tahrik' gerekçesiyle ceza indirimleriyle ödüllendirilmesine karşı ancak el birliğiyle sesimizi duyurabiliriz. Toplumun her eğilimini alkışlamaktan vazgeçip bu saldırgan, hastalıklı davranış modellerini ve bu cehaleti ortadan kaldıracak yolları araştırmalıyız. Toplum mühendisliği işte bu noktada hayati gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu kadar verinin ardından, bu çağrım, 'toplumu kendisiyle yüzleştirmek' olarak algılanacak ve hatta bir çocuk için dahi olsa bu kanayan yaranın sökülüp atılması için proaktif bir dayanışmayla çocuk yasaları konusunda iyileştirmelere ön ayak olacaktır.

Söz konusu çocuk olunca, akan sular durmalı, diye düşünüyorum. Çocuğun şiddete maruz kalması, hele ki cinsel yönden bu ölçüde istismarı geleceğimizi tehdit etmektedir... Çünkü biliyoruz ki, tarihin tüm acılarının mimarları, (Hitler ve Mussolini gibi) çocukluk travmalarının ürünüdür. Bizler de cinsel şiddete uğramış çocuklarımızı aileleri ile birlikte toplumun dışına itmekle uğraşırsak, oluşacak nesli hayal bile edemiyorum. Yapılması gereken, yasaların suç caydırıcılığı etkinliğinin elbirliğiyle genişletilmesi için sesimizi duyurmak, bu suçun mağduru çocuklarımızı sosyal ve psikolojik rehabilitasyon konusunda azami gayretle eğitecek politikalar üretmektir. Cinselliğin tabu olmaktan çıkarılarak, eğitimin her aşamasında, yaşamın gerekliliği olarak sunulması ve çocuklarımızı bu konuda okul sıralarında bilinçlendirmek, bunun bir suç silahı haline gelmesini engelleyecektir.

Eğitimin ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğu, kanayan her yaramızda olduğu gibi bu konuda da büyük bir önem arz etmektedir. Yoksa dünyanın her yerinde bu vakalar yaşanıyor diye içimiz rahat olarak hayatımıza devam mı edeceğiz?

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Çocuğa Cinsel Şiddet ve Dindarın Dokunulmazlığı

Geçtiğimiz aylara ait bir haber… "Elazığ'ın Karakoçan İlçesi'ne bağlı Burgurcuk Köyü'nde, 15 yaşındaki S.A. adlı kızın 8 yaşından itibaren cinsel istismara uğramasıyla ilgili olarak, aralarında 68 yaşındaki bir kişinin de bulunduğu 7 şüpheli tutuklandı. Aynı suçlamayla küçük kızın ağabeyi de Antalya'da yakalanırken, 6 şüpheli hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı."

Çocuğa yönelik cinsel istismarın geldiği bu noktada bu haber, kutsal sayılan tüm değerlerin, başta aile kurumu olmak üzere tepetaklak olduğu çok sayıda yürek burkucu olayı da içinde barındırıyor.

Köyde hayvancılıkla uğraşan 68 yaşındaki adam, çocuğa çikolatalar alıyor ve tacizlerine başlıyor. Bu olmaya başladığında kızcağız daha 8 yaşında. Cinsel istismar olayı aylarca sürerken, köy okulundaki öğretmenler, durumdan şüphelenip S.A. ile konuşuyor. Kız olan biteni öğretmenlerine anlatıyor ve öğretmenler kızın ailesini ve tacizci yaşlı adamı görüşmek için okula çağırıyor.

İşte bir hastalıklı algı bu görüşme sırasında kendini gösteriyor. Kızın annesi, söz konusu şahsın köye cami yaptırdığını, böyle bir kötülük yapamayacağını söylüyor. Kızını iftiracılıkla suçluyor. Öğretmenlerin görüşme yaptığı adam ise, kıza yardım ettiğini ve hiçbir kötülükte bulunmadığını iddia ediyor. Öğretmenler ise onu kızdan uzak durması için uyarıyor.

Öğretmenlerin geçen yıllarda tayini çıkana kadar kıza yaklaşmayan adam, tayinden sonra yine kolları sıvıyor!
Bu cinsel tacizler köyde pek çok kişi tarafından öğreniliyor. Ancak bir tek Allah'ın kulu bu konuda bir şey yapmadığı gibi tacizler başka erkekler tarafından da yürütülüyor. Hatta kızın ağabeyinin bile bu kişiler arasında olduğu iddia ediliyor.

Sonunda iki aile arasında çıkan büyük bir kavga sonucu olay yerine gelen jandarma ekiplerine köylülerden biri olayla bağımsız olan bu taciz olayını anlatıyor. Ve jandarma soruşturması başlıyor. En başta alıntı olarak yazdığım haber işte böyle bir geçmişe sahip.

Bu olay 23 Nisan'ın bir çocuk bayramı olduğu ülkede gerçekleşti. Hiç düşündünüz mü? Böyle kaç çocuk büyüyor, diye? Bilmediğimiz, bilip de görmezden geldiğimiz kaç taciz vakası vardır çocuklara yönelik?

Bütün bu saçmalığın ve rezilliğin sebebi ise kızın ailesinin vurdumduymazlığında gizli değil mi? Ve tuhaf bir algının da sonucu değil mi? Köye cami yaptıran birinin kötülük yapamayacağını savunmak ve kendi öz kızını iftiracılıkla suçlamak hangi kafanın ürünüdür?

İşte hep söylediğimiz gibi, ahlak denen duygu, öyle dinle imanla sağlanmıyor efendiler! Cami yaptıran, kafasına takke takan, beş vakit namaz kılan herkesi iyi, namuslu ilan edip geri kalanlardansa kötülük geleceğine inandığınızda böyle bozuluyor işte ezberiniz. Gerçeklerle bozuluyor. Masallarla kurduğunuz ezbersel dünyanız işte böyle sarsılıyor.

Ahlakı dindarlıkta arayanlara da güzel bir ders olmalı bu. Ahlakın dinle tesis edilemeyeceğini, dinin ahlaksıza maske oluşunu çok iyi görmüş oluyoruz. Gözü tamamen kapalı halde dünyayı izleyenler hariç, bir farkındalık kazanacaksak, gerçek hayat size çok sayıda veri sunacaktır.

S.A. şu anda 15 yaşında. Cinselliğini hoyratça öğreten ağabeyleri, amcaları ve dedeleri yüzünden ve çok daha acısı beyninde 'Allah alanı' tam ailesinin vurdumduymazlığından dolayı, hayatının en acı 'deneyiminin' ceremesini çekiyor.

Sahi, bunu yapanlar ve yapılmasına seyirci kalanların beynindeki hangi alanı kullanıyor?


Amacım dindarların tamamını bir kategoriye koymak değil. Dindarlığı bir masumiyet belirtisi görüp, tüm kötülükleri ötekinde arayan algıyla tüm derdim. Bu algının ceremesini o yaşta bir çocuk çekmek zorunda mı

25 Ağustos 2013 Pazar

Pepee Kafaları Neden Karıştırdı?

TRT Çocuk'ta yayınlanan, eğitici bir görev üstlenmiş olan çizgi film Pepee, ciddi bir kafa karışıklığına neden oluyor. Çocuklar için gerçekten eğitici mi, onu değinmeden önce, bu kafa karışıklığına nelerin neden olduğunu biraz açmak istiyorum.

Gariptir ki bu ülkede yapılan herhangi bir iş farklı kesimlerce, farklı gerekçelerle eleştirilir. Tarafsız bir gözle değerlendirmeye girişmeden, Pepee'ye yönelik getirilen ilk eleştiriye bir bakalım. Pepee'nin de tıpkı Şirinler'de olduğu gibi bir komünizm propaganda aracı olduğunu düşünenler var. Bu eleştiriyi getirirken kullandıkları argümanlar da oldukça ilginç. Pepee'nin Şirinler kahramanları gibi dayanışma ruhu ortaya koyan bir karakter olmasından, görev bölüşümü, eşitlik gibi mesajlardan rahatsız olan bu kesim, "e komünizm kötü bir şey değilmiş ki o zaman" dedirtiyor. E değil tabi. O ayrı mesele. Ama onun komünizm propagandası yapıp çocukları 'zehirlediğini' söyleyen bu zat-ı şahaneler aslında özünde iyi bir şeyi eleştirmekte... Bu ilk kafa karışıklığı sebebiydi.

Bir diğer eleştiri de İsmailağa cemaatinden gelmişti. Burada da Pepee'nin Alevilik propagandası yaptığı söyleniyordu. Ninesi başını Aleviler gibi bağlıyordu, dedesinin bıyıkları Alevi dedelerininkine benziyordu. Anne ve baba da çok çağdaştı! Bu arada dedenin bıyıklarını komünizm karşıtları Troçki'ninkilere benzetmişti. Bu da ikinci kafa karışıklığı.

Bu iki kafası karışık kesimin ortak fikri de Pepee'nin milli ve dini duygulara yönelik bir tehdit oluşturduğuydu. Ancak dini kesim içinde bu karakter daha çok sahiplenildi. Hatta Pepee'nin Diyanet TV'de çocuklara abdest almayı ve namaz kılmayı öğreteceği söylentileri laikçiler tarafından tepkiyle karşılandı, ama dindar kesimi heyecanlandırdı. "Namaz kılsa şahane olur" türünden yazılar yazıldı dini internet sitelerinde. Tabii öyle bir şey gerçekleşmedi.

Konunun özü Pepee, kimine göre Sünniliğe düşman, kimine göre vatan haini, kimine göre de dindar nesil yetiştirme aracı olarak görüldü. Bu da kafa karışıklığının özeti işte.

Ayrıca Pepee'nin İspanyol bir çizgi film karakteri olan Pocoyo'nun taklidi olduğu iddiası, bu çizgi filmin orijinal bir fikir olduğu iddiasını da çöpe atmaya yetti. Ama popülerliğinden bir şey kaybetmedi.

Peki, çocuklar için gerçekten eğitici mi? Aslında Pepee klişeler ve yüzeysel çocuk sorunları üzerinde ilerliyor. Oynarken düşen çocuğun bir yerinin uf olması, bakkala ekmek almaya gitmesi gibi. Ayrıca yaratıcısının "Pepe bu vatanın evladıdır" şeklindeki açıklamaları da "bir çocuğun gelişiminde sadece milli bir çizgi karakter yeterli mi?" diye sorduruyor bana. Yani kendi kabuğundan çıkamayan bir toplumun gelecek nesline ne kazandırır bu tutum? Evet, Pepee'nin türkü söyleyip halay çekmesi güzel olabilir. Ama dünya bizden ibaret mi? Milli değerlere sahip çıkan, milli değerlerinden başka hiçbir değer bilmeyen bir nesil iyi bir nesil mi?

Bu çizgi film bu kadar huysuzca eleştirilince ben de mi coştum biraz yoksa? Belki de bu naçizane yazı, benim âcizane kafa karışıklığımın eseridir. Neyse.

Bir çocuğun sağlıklı gelişiminde, özellikle zihinsel gelişiminde, itaatkâr bir karakterin çok faydası olmayacağını düşünüyorum. İtaatkâr bir çocuğun yaratacağı nesil, hemen ikna olan, gerçeklerin farkında olmayan, uslu bir nesil olacak çünkü. Hatta bilimsel, sanatsal hiçbir faaliyeti olmayan,( halay çekmek ve şarkı söylemek dışında) sosyalliği sadece evin içi ve bahçesiyle sınırlandırmış bir çocuk, gelecekte ne yaşar? Bunu yorumlamak elbette ki pedagogların işi. Bu noktada haddimi bilmeliyim.

Bizim nesil nelerle büyüdü? Susam Sokağı, Şirinler, Heidi gibi çocuk yapımlarıyla. Susam Sokağı'ndaki eğiticilik, Şirinler'deki dayanışma ruhu, Heidi'deki güzel ilişkiler nerede kaldı? Bu kadar eskide kalmış olan bu yapımların, çağdaşlık ve eğiticilik açısından, bugünkülerin gerisinde kalması gerekmez miydi? Ama Pepee ile görüyoruz ki geride kalan bizim neslin kahramanlarını aşacak herhangi bir gelişme yok.

Kaldı ki annelerin bu çizgi filmi sevme sebeplerinin başında kafalarını dinleyebilmeleri olduğunu düşündüğünüzde, bunun en önemli katkısının, ev hanımının ev işlerini yetiştirebilmesi olduğunu da görüyoruz. Alışveriş merkezlerinde sömestr tatiliyle birlikte başlayan Pepee etkinliklerinde çocuklarını etkinliği izlemeye bırakıp güvenle alışveriş yapan annelere de rastlıyorum hatta. Pepee bir fenomen olma yolunda, konserler bile düzenliyor. Geçtiğimiz yaz afişlerini görmüşsünüzdür.

Bu kadar eleştirmeme rağmen, yine de bu çocuk programının çocuğun gelişiminde doğru hedefleri olduğuna ciddi şekilde ikna olmak istiyorum. Çocukların bu kadar sevdiği ve bağımlısı olduğu Pepee'nin buna ilişkin bir kanıt sunması gerekiyor. Bakalım, zaman ne gösterecek?

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Çocuğa Yönelik Cinsel Suçlar ve Somaly Mam

Çocuk pornosu ve çocuğun seks köleliği, erkeğin hastalıklı şehvetinin geldiği son noktadır. Evet, doğru… Ancak bu sonuçlardan biri sadece… Asıl mesele vahşi kapitalizmin ve hastalıklı ayrımcılığın varlığı…

Çocuğun cinsel yönden istismarı vakaları son yıllarda ciddi artışlar gösteriyor. Çocuğu bir cinsel obje haline getiren süreçte, ilkokullardaki kız öğrencilere başörtüsü dağıtılıyor! O yaşta tecavüze uğruyorsa kapanmalı mı deniyor acaba? Nasıl bir ruh halidir bu? Kız çocuğunu başını örtme eğilimi gizliden gizliye onu cinsel bir obje olarak görmek değil midir?

Ve erkeğin azgın cinsel duyguları… Etek giyen bir kız çocuğundan tahrik olup ona tecavüz eden çok sayıda erkekle onu başkalarını ‘tahrik’ etmesin için kapatmaya kalkan erkeklerin sapkınlık yönünden bir farkları var mı sizce? Buradaki yazılarımda çok kez bahsettiğim gibi, cinsel suçların en önemli sebebi zaten cinsel baskılarken, yeni bir baskılama metodu nasıl karşılık bulur?

Çocuğu nasıl koruyacak acaba bizim ‘büyük’ adamlar? Merak ediyor musunuz? Çocuğu nasıl olması gerektiği gibi görecek? Devletin polisine taş attığında ‘terörist’ ilan ederek mi? Sayıları artan çocuk işçiliğini durdurmak için politikalar geliştirmeyerek mi? Tecavüze uğrayan kız çocuğunun buna ‘rızasını’ sorgulayarak mı? Bakımını üstlendiği kimsesiz çocukları, din eğitimine yönlendirerek mi? Çocuğun cinsel istismarının dini eğitimle engelleneceğine inanmak büyük bir yanılgı değil midir? Kapanıp ‘dini bütün’ hale gelen kadını erkek şiddetinden koruyabiliyorlar mı bu şekilde?

Okutulmayıp evlendirilen çocuklar? Çocuk gelinler? Küçük yaşta evinin ‘kadını’ olmaya itilen, kucağına bebeğini alıp anne olmaya zorlanan çocuklar? Sırf cinselliğini bir an önce örselemek için, aşkı tanımaması için ve ‘gelir’ elde etmek için evlendirilen o kızlar, sistemin bir kurbanı değil mi? Sistem, her şeyi para olarak görüyorsa, insanı değersizleştiriyorsa, siz aynı sistemi savunup bu soruna nasıl çare bulacaksınız? Sistem nasıl önce fakirleştirdiği Afrika’ya, bağış kampanyalarıyla göz boyayarak kendini ak gösteriyorsa, çocuğun istismarına karşı adım atacak devlet de aynı yolun yolculuğundadır. Çünkü sistemden kopmadan, onun kurban ettiği çocuğu koruyamazsınız.

Vahşi düzen çocuk tanımaz. Egemen güç olma mücadelesi verenler, bunun karşısındaki çocuğu dahi ‘terörist’ ilan edecektir. Sistemin kirli çarkları, (bu kirini bizzat sistemden alır) çocuğu ekonomik anlamda da cinsel anlamda da yani aklınıza gelecek pek çok dalda sömürülecek sınıfın içine koyacak, savunmasızlığından sonuna kadar faydalanacaktır.

Çocuk istismarının en acı türlerinden biri olan çocuğun seks işçiliğine zorlanmasına karşı, uluslar arası bir mücadele örneğinden ve bunun mimarından bahsetmeden geçemeyiz. Somaly Mam…

 70’lerde Vietnam sınırında bir köyde doğan Somaly Mam, daha 14 yaşındayken bir askerin tecavüzüne uğrayarak tanıdı cinsel şiddeti. Ve onunla evlendirildi. Ve bir süre sonra adam bir sürü borç bırakarak ülkeyi terk etti. Yakın bir akrabasının bakımını üstlendiği Somaly, borçların altından kalkamayan bu akrabası tarafından seks işçiliğine zorlandı. Bildiğiniz anlamda feleğin sillesini yiyerek çocuk yaşta kadınlığın acısını tadan bu kadın, Fransalı biriyle tanışıp onunla evlendi. Ve Fransa’ya yerleşti. Artık kurtulmuştu. Ancak kurtulması onu rahatlatmaya yetmedi. Küçük yaşta çalışmaya zorlandığı ‘genel’ evlerde çalışan çocuk seks işçilerini tek tek kurtarmaya başladı. “Kötü Koşullardaki Kadınlar İçin Hareket” isimli derneği kurarak çalışmalarını sürdürdü.

Somaly Mam’ı durdurmak isteyenler oldu. Ciddi bir pazar haline gelmiş kadın ticaretinin patronlarının tehditleri, kızının kaçırılıp tecavüz edilerek gözdağı verilmesine kadar dayandı. Ancak o yılmadı. Kendisi gibi kızının da cinsel şiddeti tatması anne-kızın mücadeledeki safları sıklaştırma azmini daha da arttırdı. Sayıları yüzleri bulan kız çocuğunu seks ticareti çarkından kurtardı.

Görüldüğü gibi tüm dünyada çocuğun cinsel istismarı olayları ve buna karşı mücadelenin sembolleri var. Halen Kamboçya’daki ‘genel’ evlerde bir kız çocuğuyla cinsel ilişkiye girmenin karşılığı 15 sent! Yani bir kız çocuğunun hayatının değeri de işte en fazla bu kadar…

Türkiye’ye baktığımızda çocuk seks işçiliğiyle ilgili ciddi verilerle karşılaşmasak da yukarılarda bir yerlerde bahsettiğim gibi, kız çocuğunun para karşılığı evlendirilmesi gerçeği söz konusu… Dolayısıyla çocuğun masumiyeti bütün geri kalmış toplumlarda olduğu gibi bizde de yok edilen bir değer…


Çocuğun istismarı sorununun çözümü için buna karşı oluşacak kitlelere ve kararlılığa ihtiyacımız var. Çünkü bu sorun suni gündem maddeleriyle unutturulmayacak kadar hassas ve hayati derecede önemli... Kendi kendimize ah edip vay etmemiz, “insancılık” oynamaktan ibaret olacaktır. 

28 Temmuz 2013 Pazar

Cinselliği Tecavüzle Tanıma Travması

Yapılan tüm bağımsız araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde yaşayan kadınların %7’si 15 yaşından önce cinsel istismarın taciz ve tecavüz gibi farklı çeşitlerine maruz kalmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapındaki rakamlar da çok dehşet verici… 150 milyon kız çocuk, 73 milyon erkek çocuk cinsel ilişkiye zorlanmış veya cinsel şiddetle karşılaşmıştır. Cinsel istismar, çocukların %55’inde 5 -15 yaş arasında, %40’ında ise 10-16 yaş arasında görülmektedir. Türkiye’deki rakamlar da çok çarpıcı… Cinsel istismara uğrayan çocukların %30’u 2-5, %40’ı 6-10, %30’unun ise 11-17 yaşları arasında olduğu görülmektedir.

Bu aşamada, batı ülkelerindeki rakamların oransal değerlerinin daha fazla olduğu bütün kaynaklarda ortak bir görüş olarak ortaya çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre cinsel istismar vakalarında çocuğa yönelik pay %20’in üstüne çıkarken ülkemizde %10’u buluyor. Ama bu bizim için bir övünç kaynağı olamayacak. Bunun da çok basit bir sebebi var. Ülkemizdeki çocuğa yönelik cinsel şiddet suçları, ailelerin olayı gizlemesi eğilimiyle saklı tutulduğundan oran, pratikte %30’u geçmektedir.

Çocuk veya yetişkin, hangi yaş grubunda olursa olsun, toplumda aşağılanma ve ayıplanma korkusu, ne yazık ki bu suçlara maruz kalanların baş korkusu… Gelişmiş ülkelerde mağdur korunurken, bizim ülkemizde toplum tarafından olumsuz etiketlemelere maruz kalıyor. İşte bu yüzden kimi zaman çocuk ailesine bu şiddeti açıklayamıyor; açıklasa da aile bu suçu teşhire yönelemiyor. Hatta birçok cinsel şiddet vakası, bizzat aile içinde gerçekleşiyor. Bu da ne yazık ki, durumu daha da zorlaştırıyor.

Toplum, cinsel istismara uğrayan bir çocuğu bile etiketleme eğiliminde olduğundan, aile tarafından ve belki de çocuk tarafından gizli tutulan bu olaylar, gizli tutulmasa bile, ilişkiye rızası olduğuna kanaat getirilebilir. Mahallede “zaten erkeklerle geziyor, tozuyordu” denerek içten içe “oh olsun” denir adeta.

Çünkü onların zamanındayken öyle değildir, söylediklerine göre. Kendisine uygulanmış cinsel baskıları hiçbir zaman sorgulamadığı gibi, erkek arkadaşıyla görünen bir kız çocuğu da ayıplanır. Çünkü baskıya boyun eğiş, nesiller sonra o baskıyı normalleştirip baskı ve zulme uğramış insanları da o baskının uygulayıcısı hale getirir. 

Cinsel suçlara yönelik muhafazakâr bir toplum olarak duruşumuza baktığımızda, dindarlığın ahlaklı olmayı sağlamadığını, sadece öyleymiş gibi görünmek için bir makyaj olduğunu da anlıyoruz. Samimi duygularla dinini yaşayanları tenzih ederek bunu da söylemek gerekiyor.
Kadına yönelik ‘kötü’ algısı, çocuk dahi tanımıyorsa, bu da coğrafyamızdaki İslam toplumlarında çok daha belirginse, ortada ya inanılanda ya da inananda çok ciddi sorunlar var demektir. Bu konunun irdelenmesi antropolog ve sosyologların işi… Biz Türkiye’deki duruma biraz daha bakalım.

Ülkemizdeki yasaların bu suçtaki caydırıcılığını tartışmakla başlayalım. TCK’nin 103.maddesine göre, çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 3-8 yıl, tecavüz eden kişi 8-15 yıl hapis cezasına çarptırılırken 15-18 yaş arasında yine aynı ceza maddesinde ‘çocuğun rızası’, yani kendi isteğiyle birlikte olup olmadığı araştırılır; eğer rızası varsa şikâyet edilmesi durumunda 6 aydan 2 yıla kadar bir hapis cezası verilir. Kanunun bu son cümlesi ailenin, çocuğun tecavüzcüsüyle anlaşmasını teşvik ederek, onu ‘kutsal evlilik kurumuyla’ taçlandırmaya kadar gider.

N.Ç. davasında da görüldüğü gibi, çocuk bile olsa, geleceğin kadını olarak tecavüze ‘rızalı’ ve baştan çıkarıcıdır. Öyle ki 10 yıl devam etmiş bir davanın sonucunda N.Ç.’nin tecavüze uğramadığı, rızasıyla 26 kişiyle birlikte olduğu kararı çıktı. Cinselliğini küçük yaşta tecavüzle tanımış bir kadının sağlıklı bir sosyal ve cinsel hayata sahip olması mucize olacaktır. Bu travmayla yaşamak zorunda olan o kadar çok kadın var ki… Birçok tecavüz mağduru, tecavüzcüsüyle ‘aile’ kurarken, sorunlu bir topluma üç çocuk telkini yapılmaya devam edilecek. Devlet, yeri geldiğinde çocuklarımızın yanında olacağı sözünü asla veremeyecek gibi de görünüyor.


Ne yazıktır ki artan çocuk evlilikleri, ülkemizdeki çocuk istismarına bağlı tecavüz olaylarında bir artış olduğunu göstermektedir. Bu da, fiziksel olgunluğun yeterli olduğunu sayan bizim gibi ülkelerin, çocuklarını asla ve asla koruyamayacağını gösterir. Çünkü fikri olgunluk olmadan, hele ki bir tecavüzün travması sonrasında, mecburiyetten kurulacak evlilik, bu toplumsal şiddet olgusunun yüzyıllarca sürmesine neden olacaktır.

Hülya Avşar'ın Poposunu Isırdığı Küçük Baha Ne Durumda?

Yetenek Sizsiniz Türkiye programının geçen sezonundan, pek çok izleyiciyi kendine hayran bırakan küçük yaştaki baterist Baha’yı hatırladınız mı? Küçük yaşında şöhretin yalancılığıyla tanışmış, abartılı bir reyting sevdasına kurban gitmişti Baha. Programın o sezonu bitti. Ama Baha için daha başka bir program başladı. O da pedagog desteği…
Baha insanların ilgisinden çok sıkılınca psikolojik olarak çok yıprandı. Yaşadığı yer olan Bodrum’a onu görmek için gelenler bile vardı. Annesi Duygu Bayırlı’nın yaptığı açıklamaya göre ilgiden sıkılan Baha için pedagog desteği alınmaya başlanmış. İlginin boyutu ve abartılı duygu patlaması hakkında çok bir bilgimiz yok. Ama Hülya Avşar’ın Baha’yı sevme şeklindeki saçma eylemleri, izleyiciye de yansıdıysa durum çok vahim demektir.
Yetenek yönetimi konusunda son derece yeteneksiz olduğumuz aşikâr... Çocuk gelişiminde de çok başarılı sayılmayız. Çocuğumuzun en ufak yeteneğini bir gösteri malzemesi haline getirmekte de üstümüze yok. Böylesi başarısızlığın sonucunda, ortaya çıkan böyle programların izlenme rekorları kırmasında şaşılacak bir şey de olmuyor haliyle.
Çocuğun bir gösteri malzemesi haline getirilmesi, çağdaş bir anlayışla baktığınızda ciddi bir çocuk istismarıdır. Dünyayı algılamaya çalışan, her şeyi öğrenmeye çalışan bir çocuğun sahne ışıkları altında ‘sevilmesi’ sizce nasıl bir yetişkin yapacak onu? Hele ki bir de poposunu ısırarak sevdiğinizde…
Diyecek söz yok. Sanki çok önemsiz bir mesele gibi geçiştirilirken, çocuk üzerinden prim yapmak gibi ciddi bir konu da geçiştirilmiş oluyor.
Baha’nın annesi, çocuğunun pedagog desteği aldığını söylese de onu yine bir alışveriş merkezinin 23 Nisan etkinliklerinde sahneye çıkartmaktan geri kalmamıştı. İki bin kişinin izlediği gösteride izdiham bile yaşanmıştı. Baha’ya ulaşmak için birbirini iten kakan ve belki de onun poposunu ısırmayı hedefleyen bir sürü insanın önünde sahneye çıkıyordu bu çocuk. Pedagog desteği mi demiştiniz?
Bu noktada ilk eleştirilmesi gereken aile… Sonra söz konusu programın yapımcıları… Ve bu ikisini eleştirirken toplumun genel halini de masaya yatırmalı…
Toplum, maalesef muhakeme edemeyen ve verilenle yetinen bir halde... Böyle olunca ilk eleştirilmesi gereken, düzeltilmesi elzem olan bir yapıdır toplum. Çünkü bu sorunu onun tüm dertlerinin kaynağı… Bunu söylediğinizde bir toplum düşmanı ve halka tepeden bakan elitler olarak değerlendirilecek olmanız bile bir toplumsal sorun. Bu programları izleyen insanları eleştirdiğinizde halkı küçük görmektir, kimine göre yaptığınız. Popülist söylemlere boğulursunuz. Halkın sorunlarını kullanarak ceplerini dolduranlar ise halkın en güvendiği adamlar olur. Alın işte. İçinden çıkılmaz şahane bir paradoks…
Bir çocuğu sevme şekillerindeki düzeysizlik ve toplumun manasız eğilimleri sonucu olarak, pedagog desteğiyle büyümek zorunda kalan bir çocuğun şöhretinden nemalanan ailesi ve ticari organizasyonlar… Bunun bir çocuk istismarı olduğunun farkında olmayan toplum ve her şeyin çok iyi farkında olan ticaret erbaplarının tüketmeye başladığı 4 yaşındaki bir çocuk…
Oysa bu işler batıda nasıl yapılır, biliyor musunuz? Profesyonel yetenek yöneticilerinin desteğiyle… Çocuğu şöhret gibi ağır bir yükün psikolojisine sokmadan, yeteneğini geliştirirler oralarda. Bizde ise bu hali yeterli sayılacak, eğitim müfredatının durağanlı ve şöhretin tembelliğinin ortak çalışmasıyla ortaya gelişmesine engel konulmuş bir Baha yetişecektir.
Olsun… Zaten şöhrete kavuşmuş. Zaten para kazanıyor ya da kazandırıyor.         Gelişmiş, eğitim almış, doğru yetiştirilmiş, ne önemi var değil mi? Haydi onu da geçtim. Poposu ısırılmış sevgi diye. Sevgiyi de böyle öğreniversin.
Ne demiştik? Demiştik ki yetenek konusunda olduğunuz kadar, çocuk gelişiminde de yeteneksizsiniz Türkiye. Ama bravo… Neyse ki Yetenek Sizsiniz Türkiye var!

Batıdan yetenek yönetimini alabilmek, yetenek yarışmaları ithal etmekten daha mı kolay yani?

26 Temmuz 2013 Cuma

Kızım Nevâ'yı Beklerken

Bu kadar yoğun bir gündemin arasında insanın dönüp biraz kendine bakması zor oluyor. Oysa ben kendime dönüp baktığımda artık adım adım değişen bir kimlik görüyordum. Bundan da bahsetmek gerekiyordu.

Şunun şurasında ne kaldı baba olmaya? Nevâ’yı beklerken takvimin doğuma bir buçuk aydan da az bir süre kaldığını hatırlatması klavyeyi biraz da onun için kullanmam gerektiğini düşündürdü. O yüzden kaynayan ülke gündemi yazılarına biraz bebek molası veriyorum kendi adıma.

Tabi babalık duygusu çok enteresan… Bir de kız bebek bekliyor olmak ayrıca yüreğimin tellerini titretmekte… O yüzden bebeğimizin ismi gönüllere hitap eden bir musiki makamı adı olan Nevâ oldu. Farsça bir kelime… Güzel ses ve ahenk anlamlarına da geliyor.

Düşünmüyor değilim. Bir bebeğe doğmadan bazı etiketler biçmeye daha ismini koyma aşamasında başlıyoruz. Ama ne yapalım yani? Büyüyüp kendi kararlarını verecek hale gelmesini bekleyecek halimiz yok ya.

En azından büyüdüğünde kendi kararını verirken müdahale etmeyeceğimizi biliyor olduğum için içim rahat…

Garip ve güzel bir duygu… Onun annesinin içinde yaptığı hareketleri dışarıdan izliyor olmak, dokunduğunda o hareketleri bedeninde hissetmek… Bütün dertlerini, günlük sıkıntılarını ve günün birçok can sıkıcı ayrıntısını, üzücü ve öfkelendirici gündemi bir anda unutuyorsunuz. ‘Apolitikleştiriyor’ insanı daha doğmamış bir bebeğin yaşam belirtileri… Öyle apolitikleşmeye can kurban…

Direnişin en yoğun günlerinde nerede olmak gerektiğini kestiremedim. Eve geliyorsun, olmuyor; sokakta kalıyorsun, olmuyor.

Sonra fark ediyorsun ki zaten baba olmayı beklemek de bir tip politik duruşmuş. Ona güzel bir gelecek hazırlamaya çalışırken, sadece maddi ve manevi yaşam hazırlığı değilmiş olan… Gelecekte özgür bir ülkede yaşamasını ve bugünkü tarihle gurur duymasını istiyormuşsun. Bu gerçek her ne kadar önemli olsa da evde bekleyen eşimin tedirginlik içinde bir hamilelik süreci yaşamaması gerekiyordu. İyi dengelediğimi düşünüyorum açıkçası.

Bu müstakbel duygunun sevincini yaşarken, başka bir yerde yaşanan evlat acısının hüznünü de yaşıyorsun ya, işte o koyuyor insana. Ben Nevâ’ için güzel bir gelecek hayal ederken, gencecik bir insanın geleceği tüketiliyor. İşte baba olmanın politik yanı böylelikle başlıyor.

Yıllar sonra kızımla oturmuş televizyonda, bağıran, çağıran insanları tehdit eden bir başbakanı izlerken kızım onun kim olduğunu sorduğunda, daha dünyada olmadığı zamanki kişiyle aynı adam olduğunu söylemekten kaygılanmak suç mu?

Kızım yarın büyüdüğünde, hayatı sorgulamaya başladığında ne çok soru soracak… Hepsine verecek gururlu bir cevabım olmasını istemek de mi suç? Neye inanacağına, nasıl düşüneceğine kendi karar verecek bir insan dünyaya getirmek isterken, birinin daha şimdiden neye inanıp nasıl düşüneceğine karar vermesine tepki göstermek bir ebeveyn olarak en büyük hakkımız değil mi ki?

İşte bu bebeği bu düşüncelerle bekliyorum. Belki Nevâ bu kadar çok hareketli bir bebek olarak demek istiyor ki “diren yaşam ben de geliyorum.” Ya da belki de “bana oyuncak alacak mısın?” diye sormak istiyor sesimi duyduğu her an.

Sesleri ayırt etmeye başladığı bir dönemdeymiş. Annesinin sesini daha önce tanımaya başlamasına bozulmadım değil. Ama en azından artık bana da tepki veriyor. Ben ona güzel sözler fısıldarken, özlemimden bahsederken yüzünde bir tebessüm oluştuğunu hayal ediyorum. Çünkü ben bunu söylerken yüreğimden bir coşku yükselip gözlerime doluyor. Gözlerimde Nevâ’mın gülen yüzü canlanıyor. Ve ona söz veriyorum. O gülümseyişi daima canlı tutacağım için…

Bu arada bir karar vermiştim. Nevâ doğduktan sonra ona da bir blog açıp, onun adına geçirdiği evreleri yazacağım. Büyüyüp eli kalem tuttuğunda ona devredeceğim sonra. Bakarsınız iyi bir yazar olur. İllaki söyleyeceği sözü olacaktır.


Bir Eylül esintisiyle gelecek Nevâ. O esintiyi daha şimdiden yüzümde hissedebiliyorum.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Babamı neden affettim?

Küçücük bir çocuktum anneme ilk kez tokat attığında babam. Belki de sadece benim için bir ilkti bu manzara. Ama o tokadı hep yüzümde hissettim yıllar boyu. Anneme uyguladığı her şiddeti ta yüreğimde hissetmeyi öğrendiğimde daha dört yaşındaydım. Kız kardeşim bir yaşını dolduruyordu o yıllar. Her kavgada uyanırdı. Uyanmasın diye beşiğini sallardım gözyaşları içinde. Oyuncaklarımla oynamaktansa, aile içi şiddeti yaşayarak öğreniyordum. Gözlerimdeki acı ondandı işte. Ve çok küçük yaşları, bu kadar net hatırlıyorsam, unutulmayacak kadar gerilim yüklü oluşundandır.

Babam içkili olarak eve geldiğinde, kardeşimle ben battaniye altına saklanmayı öğrendik. Kardeşim üç yaşındaydı; bense altı… Battaniyenin altından anneme vurduğu yumruğu gördüğümde o yumruğa siper olmayı arzulamayı öğrendim. Hiç yapamadım ama. Altı yaşındaydım ve annemin acısına ağlamaktaydım. Babamın eve gelmesine yakın, komşuyu, bizi akşam yemeğine davet etmeye ikna etmeyi öğrendim. Annemi babamdan koruyabilecek tek özelliğim de plan kurabilmekti. Bunu öğrendiğimde yedi yaşındaydım. Eve gelecekti. Eşyaları kıracak, enerjisini boşaltacaktı. Bizse yan dairede sessizliği bekleyecektik. Eve döndüğümüzde ise o sızmış olacaktı.

On yaşındaydım. Annemin yanına sokuldum. “Gidelim.” dedim. Kız kardeşimin elinden tuttum. Onun eliyle birleştirdim ellerimizi. “Babasız büyümenizi istemiyorum.” dedi. “Babam mı? Nerede?” diye sordum. ‘Acılar öldürmüyorsa, güçlendirir.’ derler ya, işte o gün annemi, tek başına bir birey olabileceğine ve yanında evlatlarının olacağına ikna etmiştim. O gücü ona verirken ağlamadım. Bir gün sabahın terk edilebilir sessizliğinden faydalanarak annemin baba evine doğru yola koyulduk. Artık biz üç kişilik bir aileydik.

Babam biz ayrıldıktan iki sene sonra ailesini dağıttığı sebepten hastalandı ve öldü. Cenazesinden bir hafta sonra öğrendik biz durumu. İyi ki söylememişlerdi. Orada olmayı istemezdim. Yasını tutamadım. İki damla yaş aktı sadece. Çünkü anneme vurduğu yumruklar boğazımda hala bir yumru olarak duruyordu. Yutkunamam. Her nefes alışımda hatırlarım. İçim acır. “Neden?”diye sorarım babamın hayaline. “Neden yaptın ki bunu?” Neden yıkmıştı bu yuvayı? Ve neden bizi varlığında bile babasız bırakmıştı? Neden yapmıştı bunu anneme? Ben ki onun bir damla gözyaşına sel olurum acımdan. Onu koruyamadığımı düşünürüm belki de.

Onun bizim için katlandığı her acıdan benim yüreğimde de büyük bir pay var bu yüzden. Peki, nedendir çoktan gömülmüş babamı beynimde gömemeyişim? Ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… Ama ben onu bağışladım. Annemi artık üzemeyeceği için… Acıtamayacak artık onu. Sadece bunun için…

Varlığından mutluluk duymak için çaba sarf ettiğimiz, ancak çabalarımızı hep boşa çıkarmış olan babamı her şeye rağmen affediyorum. Ama onun o mahcup, özür diler ifadesi hayalimde hep kalacak; bunu da biliyorum.


Belki işte bu yüzdendir… Nerede ağlayan bir kadın görsem yanına yaklaşıp onu teselli etmek istemek isteyişim… Kadını önemseyişim… Belki de bu yüzden kadın haklarıyla ilgili çalışmalar yürüten bir organizasyonun içindeyim… Annemi koruyamayışımın içimde bıraktığı izleri örtsün diye…