Spor Haberleri

Köşe Yazıları

sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2016 Cumartesi

Son Öpücük İlk Dans

Adam o an kollarının arasındaki kadına baktı. Romantik bir dans, soğuk bir gece... Konuşacak çok şey olduğu halde sessiz kalmak... Dil tutulması, akıl durması, kalp çarpıntısı...

“Güzelsin” dedi. Yutkundu. Kadın Başını yaklaştırdı. Anlamamıştı. Kulağına eğildi adam. “Çok güzelsin” dedi tek nefesle. Sanki son nefesini vermişti. Ve nasıl oldu da oldu, anlamadı. Kadının bembeyaz boynuna küçük bir öpücük kondurdu. Hiçbir şey o kadar güzel kokamazdı. Hiçbir sıcaklık o kadar yakamazdı.

Kadın bu yakınlaşmadan rahatsız oldu bir an. Hatta çok rahatsız oldu. O ana kadar olam tüm sarılmalar, tüm gülüşmeler aniden kesilmişti. Gece inmişti gözlere.

Bir öpücük de kadının dudakları için hazırlanıyordu adamın titreyen ağzında. Hatta sadece öpücük değil, tüm bedeni eşsiz bir buluşma için hazırdı. Dudaklarını yaklaştırdı. Dudaklar birbirine değdi. Kendilerini bıraksalar sonsuza kadar tek vücut olabilirlerdi.

Oturmak istiyorum dedi, kadın. Dans etmek istemiyordu. Artık. Hatta ondan uzakta kalmak, hatta bir daha hiç karşılaşmamak istiyordu. “Oturmak istiyorum” dediğinde, aslında bir nevi “git başımdan” demek istemişti.

Ve gece simsiyah kapandı.  Gözlerinin önünde belki de hayatının en güzel zamanını yaşayacakken sırf kendi sabırsızlığına yenik düşmüştü. Konuşacak, kendini anlatacak zamanı harcamıştı. Evet... Ama zamanımız darken sevmek için sadece öpücükler ve bakışlar yetmeliydi sayfalarca cümlelik aşk tariflerine. Oysa şimdi o suçluydu. Sesler kesilmişti. Gece onu sorguya çekiyordu. Üzerine tutulan loş bir ışıkla saçlarını çekerek sorguluyordu gece. Sol yanını yumrukluyordu. Ve havada asılı kalan öpücük bile aleyhine tanıklık ediyordu.

O suda narin bir nilüfer çiçeğiydi. Zarar vermişti. Elleriyle, gözleriyle...

Suçluydu. Evet. Ama pişman değildi.

Konuşarak değil, bakarak, öperek anlatabilirdi her şeyi. Ama olmadı. Anlatamadı. Belki de yanlış bir şey anlattı. Gitti kadın. Ve gece simsiyah kapandı.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Adını Söylemedi Adımı Söylemedim

Kısacık anlara bakıyordu gün. Soğuktu. Bazen de sıcak… Sanki onu ararken komut verir gibiydi. Şimdi soğuk… Şimdi sıcak…

Önce gözleri geldi. Uzun bir yolculuk gibiydi bakışları… Ve poyraz eserken, hiç dinmeyecek bir ateş yanıyordu. Nasıl diyeyim? Daha hamken yüreğim cayır cayırken, yanarken nice olurdu hallerim? Bilgelerin tüm sözlerini okur gibiydim. Ona bakmak kayıp ve eşsiz bir kitabı sonsuza dek okumak gibiydi.

Sonra, bilmiyorum nasıl olduysa… Sesi geldi. Sanki uzak iklimlerin müjdelerini seslenir gibi fısıldadı. Sonra 
nasıl olduysa karşımda gördüm bedenini. Sessizdi önce. Önce… Adını söylemedi. Adımı söylemedim.

Yollarımız ayrılacaktı. Biliyordum. Bir yağmur yağsa o an ağlıyorum sanırdı toprak. O kadar hüzünlü… İlk görüşte hüzün dedikleri bir aşk…

Adını söylemedi. Sadece konuştu. Sesi bir ılık esinti gibi yüzümde bir okşayıştı. O an tüm rüzgârlar esse her yönden… Hem de soğuk esse… Felç edecek gibi hem de… Asla sakınmazdım kendimi. Gözleri, sesi… Ve belki de dudakları yetişirdi sıcacık. Ve belki de sarmalardı aniden. Yüzümü okşardı elleri.

Adını bile söylememişti. Adımı söylememiştim. Zaten kim sormuştu şu güne dek? Bankaların çağrı merkezleri bile önceden biliyor olurken adımı, adın ne önemi vardı?

Sonra kısa bir yürüyüşte yakaladım ikimizi. Yanımda elleri ellerime kaçamak dokunuyordu. Tutmalı mıydım? Tuttum. İşte o an tüm gerçekleşmesini istediğim hayallerim bir bir gerçekleşmiş gibiydi. Sanki o an bir dere kurusa bir yerlerde, hadi gidelim diyecektik. El ele kurtaracaktık bir suyu kurumaktan.

Oysa önce kuruyan dudaklarımın çaresini bulmalıydım. Belki onun dudaklarında… Belki o dere kurumadan yüzümü yıkayacağım yabancı sularından medet umacaktım. Ne bileyim?

Sonra bana döndü aniden. Şimdi ayrılık vakti dedi. Yüzüme yaklaştı yüzü. O büyük çarpışma… Bir gezegen oluşur gibi… Bir hayat filizlenir gibi… Milyarlarca yıl hayatı müjdeler gibi…

Sonra gitti. Adını söylemedi. Adımı söylemedim.




17 Eylül 2013 Salı

Apayrı Bir Ayrıntı

Bugün yine sensizlikle uyandım. Üstüme kalın bir sessizlik giydim dışarı çıkarken. Yollar, kâğıtlar dolusu cümleler gibi ayaklarımın altından geçti. Geride çamurlu kalıntılardı kalan. Sanki tüm güzel duygular, kirletilmişti yaşanırken. Giydiğim sessizliğime ise bir yağmur havası siniyordu. Sessizliğim, hüznü biriktirdikçe içinde, inceliyordu sanki.

Apayrı bir ayrıntıydı bu. Uzaktan anlaşılmaz. Ya da yaşamak gerekli...Zamana bırakmıştım her şeyi. Sonra da zamanı bıraktım. Yaşamak gerekli...

Yürümeye devam ettim. Gün hüzünleri işaret ediyordu her köşe başında. Kalın çizgilerle, altı çizili çığlıklar gibi
İsyan ediyordu gün. Apayrı bir ayrıntıydı bu. Ben bile görmeyebilirdim belki. Seni sevmeseydim...

Dönüş yolu eskimişti. Gece olmuştu bir çırpıda. Aç köpekler havlıyordu uzaktan adımlarımı hızlandıran.

Sokak aralarında, bitmiş aşkları topluyordum. Hüzünlerini kazıyınca üzerinden yaşanabilen... Kimse bilmezdi.
Apayrı bir ayrıntıydı çünkü. Geceyi de gündüzmüş gibi yaşayanlar bilirdi ancak. Koyu esmer bir gecenin tüm soğuğunu sineye çekebilenler bilirdi. Yaşamak gerekli...

Eve gelince, sessizliğimi soyunup sensizliği çekerim üstüme. İnce bir sensizlik... Sessizlik kadar üşüten... Uykusuz rüyaları sabaha taşırken tüm ağır işçiliğiyle hayatın ve aşkın, gelmeyeceğini bilerek senin, bir hayal kırıklığına engel oluyordum en azından.

Sen bilmesen de bunu, kimse bilmese de  seviyordum seni ve sen gün gibi geçiyordun üzerimden her gecenin sonunda. Apayrı bir ayrıntıydı bu.

8 Eylül 2013 Pazar

Gecenin Çıkmazındaydı Gözlerin

Gözlerin gecenin çıkmazındaydı. Şehir sonra anladı.

Kayıp yürekler kıyılara vurunca cansız, anladı şehir. Anladı şehir ömrün bu denli sessizliğini. Kalabalığın ve gürültünün arasında anlamsızlığını... Anlamsızlık... Aşkın yer almadığı yaşam parçacıklarıydı. Anladı şehir. Kayıp yürekler akıllara vurunca sızladı.

Satır aralarına sıkışmış gizli bir sessizlikti aşk. Bulup da anlamlandıralım diye hayatı, garip belirsizliklerle yüklü, yorucu, sızılı... Ve işte tüm bu hayatın ortasında, tam da en belirgin noktasında sen... Satır aralarına gizlenmiş bir aşktın. Gizli ve sessiz... Bilmesin kimse diye, hiç kimse görmesin diye yani, tüm dillerin en az kullanılan harfine sığınmış sen...

Senin tüm gizliliğine rağmen, nazire olsun diye sanki, ya da öyle değil de yüreğimin karakteri gereği ortalık yerde, çırılçıplak ve ıslak… Âşık, deli... Ben...

Yüreğimde çılgın zamanların yaşanamamışlığı… Ve hırçın rüzgârların zaman zaman esip de göğe savurduğu, sanırım kaybettiği, hakiki hasret parçacıkları... Nehirlerin beslediği okyanuslara karışmış, derinlerde yediği vurgunun ağırlığı çökmüş... Ve bir gün batımında kıyılara vurduğunda duygular, anladı şehir. Ömrün bu denli sensizliğini...

Şehirde hangi ışıktaydın peki? Nasıl bir kayıpsın ki bu kadar aşikâr, ama bir o kadar da belirsiz...

Tüm geceyi sokak sokak dolaştım sonra. Beni bilirsin meydanların adamıyım. Gölgeleri sarhoş eden meyhane önlerinden geçtim. Sarhoş kokuların, eğlenen ve bazen sızlanan karmaşık insanların doldurduğu meyhanelerin... Seni ararken bir sokak lambasının gölgesinde soluklandım.

Ve anladı şehir. Ömrün bu denli sana hasretini… Nereye baksam gecenin çıkmazındaydı gözlerin. Anladı şehir.



Aşk Dediğin Kendini Bulmaktır

Âşık olmak güzeldir. Sadece onu düşünmek… Her imkânsızlığa rağmen onu düşünmek… Öyle bir zamanda gelir ki aşk, hiç hesapta yoktur. Zaten aşk dediğin de ne hesap vardır, ne de kitap… Hiçbir ahlaka bağlı değildir. Her aşk kendi şartına göre ahlak kuralı belirler. O da vazgeçmemektir.

Ne olursa olsun vazgeçmemek… Gerekirse özel bir dünya kurmak o aşk yaşanabilsin diye… Günün birinde mutlak kavuşma gerçekleşmeyecek olsa bile, gerçekleşsin diye çabalamaya devam etmektir. Güzeldir aşk. Zordur. Kolaysa zaten aşk değildir.

Öyle bir zamanda gelir ki… Öyle bir zamanda göz göze gelirsin ki… Yol yorgunu bedenini birden büyük bir enerjiyle doldurur. Nefes almaya mecalin yoktur, ama bir bakışla nefes olur sana. Öyle bir gülümser ki aydınlanır gece. Yıldızlar silinir. Sadece onun gülümseyişi vardır.

Zaman durur. O sırada dudaklarınız bir araya gelse kimse sizi görmez, sanırsın.

Ve gün gelir tekrar kesişir yollar. Hiç cesaret edemezsin bir merhabaya. Ama o öyle cesaretli olur ki bir an karşına çıkıp seninle konuşur. İşte o zaman başka bir boyuta geçersin. Etrafta kuşlar dallara konar. Toprakta karıncalar kuytuluklarda birikir. Tüm tabiat birden bekleyişe geçer. Sesler buluşur önce. Konuşması adeta dudakların dansıdır. Bu dansa ritim olur yutkunuşun.

Sonra aşka gelir söz. Laf sanki lafı açsın da konu oraya gelsin diye sözcükler önceden planlar yapmıştır. Ve birden kimine göre imkânsız olan bir aşk, tabiatın huzurunda imkân bulur. Artık asla kopmayacak bir bağ kurulmuştur.

Aşk gerçektir. Hayallerin oluşturduğu bir gerçek… Dünya’nın bir yerinde yukarıdaki gibi kaç tane aşk yaşanıyorsa, işte o aşklar sayesinde parlıyor yıldızlar, ay ve güneş… Kuşlar o yüzden ötüyor. Tabiatı işte o güzelleştiriyor.

İşte o yüzden gerçek aşkı arayın. Aramayı bitirirseniz asla öğrenemeyeceksiniz hayatınızın aşkını. Hayatınızın aşkını tanımadan ölmeyin. Çünkü bir ölüm ancak böylesi bir yoksunlukla kayıptır. Yoksa her ne olursa olsun, ölüm de olsa sonunda o yolculuk kendini bulmaktır.


6 Eylül 2013 Cuma

Sensiz Geçen Günün Sızısı

Sabah erken kalktım; sen gitmiştin. Yine yetişemedim o güzel yüzüne.

Dışarı çıktım. Yağmur mu yağacaktı? Gökyüzüne baktım. Koca bir bulut geçerken ıslatıveriyordu ufak ufak
şehrimin omuzlarını. Ama yeryüzünü yağmurla kavuşturacak olan bu olamazdı. Geçip gidecek bir bulut, nasıl yaşatırdı bu kavuşmayı şehrime? Çılgınca yağmalıydı yağmur. Toprağın içine çekmesini beklemeliydi aşkını. Yağsa ne olur ki böyle damla damla? Toprağın haberi bile olmadıktan sonra...

Ben her gün seni, yağmur bekleyen toprak gibi beklerim. Görecek olsam bir şey diyemem ya; sen yine de bilirsin toprak gibi hasretimi. Sana bakarken dolan gözlerim, günlerin yağmur hasretidir. Çünkü sensiz geçen her saat, toprağın yağmuru beklediği kurak ve çaresiz iklimler gibi; sıkıcı, hüzünlü... Ama geçici çaresizliğim, Gün biterken, herkes akşamın karanlığa göz kırpışından kaçarken bitiveriyordu ansızın. Senden iki satır haber aldığımda sanki yeniden hayata dönmek gibi bir şeydir yaşanan.

Her günüm böyle sevgili... Sensiz geçen saatlerde önüme cennet sofralarını da kursalar; böyle... Seni gördüğüm gecelerde, yanına oturup saçlarını okşayamadığım saatlerin acısıdır belki bu hüzün. Belki ara sıra kalbini kırışımdan, belki seninle yeteri kadar konuşamadığımdan... Ama yine de bilirsin gözlerime baktığında değil mi sevgili? Yıllarca biriktirdiğim aşkın tek sahibi olduğunu?

O bulut gibi miyim yoksa ben? Yeteri kadar yağamıyor muyum hayatına? Yo, yo… O bulut gibi olamam.
Çünkü o bulut sevmez ki toprağı. Geçip gitme, bir dağın doruğuna sığınma çabasındadır o. Oysa benim çabam, her günün sonunda, tüm sızılarımı senin varlığınla iyileştirip, kuruyup yitmeye bırakmaktır yalnızlığı. Seni kendi varlığımla sarmalamaktır, hiçbir şey beklemeksizin...

Eylül geldi, görüyor musun sevgili? Şimdi biraz daha zor sensiz saatleri içmek... Eylül geldi de, ağaçlar yapraklarını dökmüyor, belki de tüm sıkıntısı bundan iklimin. Ama içimdeki tüm ormanlar yapraklarını döktü bile. Eylül’ü yaşayabilmeyi başaran bir iklim var içimde. Senin için hiçbir dengesini bozmadığım, huzurla yaşayabilesin diye bir doğa var orada. Bilmesen bunu, çıkar mıydın benimle bu çetin yolculuğa?

Geçmişe dair tüm acılarımı bana unuttururken yerine koyduğun güzelliğinden çok fazlasıydı zaten. Bana yeni bir dünya büyütmeyi öğrettin hayatımda.Bense o dünyayı senin için büyüttüm. Beklemiyordun bunu. Ama kabul ettin bu dünyada yaşamayı. Koşulsuzdu yaşayışın; koşulsuzdu senin için yapışım her şeyi.

İşte bunlar da bitmek bilmeyen saatlerde, senin için yazabildiklerim... Sensiz geçen gün içimde sızlarken...

27 Ağustos 2013 Salı

Aşk Dediğin Zaten Hep Işığa Yürümektir

İnsanın daha doğmadan önceki refleksidir. Işığa yönelmek… Doğumu yaklaşan bebek başını ışık kaynağına doğru yöneltir. Ve insan var olduğu her dönemde ışığı arayacak, bulacak ve yeni ışıkları kovalayacaktır. Daha ilk öğrendiği budur çünkü.

Ve elbette… Bitmiyor arayış… Hep aşkı aramak… Sonsuz olan ışığı yakalamak…

İşte o yüzden insan âşık olduğunda da bir doğum yaşar. Kendini doğurur. Hem de büyük bir sancıyla… Kendisine ayakta durmayı öğretir. Hasretle baş edebilmeyi öğretir. Çok ağlar o yüzden insan âşık olunca. Ağlayınca ya uyutmak gerekir aşk masallarıyla ya da beslemek gerekir sevgilinin güzel dudaklarıyla.

Aşk dedim ya. Tepeden bir ışık iner. Yeşilliklerin arasından… Işıl ışıl bakışlarla… Hiç sönmesin istersin. O ışık gözlerini yakar. O kadar tatlı yakar ki kör olmaya razı gelirsin. Eriyip yok etse seni, hiç ses etmezsin.
Yok olmak mı dedim? Hayır, hayır… Yanlış ifade ettim. Aslında bu anladığın anlamda bir yok olmak değil. Bu aslında sonsuz bir varoluşun işareti… Zamanı yok etmek… Ait olduğun bir parçanı bulup ona karışmak ve o olmak… Yok olmazsın. Bütününe kavuşursun.

Ve ne gariptir! O güne kadar yarım kalmışlığına hiç gocunmamışsındır. Fark etmemiş bile olabilirsin bu eksikliği.

Ve eğer o ışık doğru olansa şartlar ne olursa olsun içine yürürsün. Ne geçmişi önemsersin, ne geleceği… Doğru ışıksa hiç sorgu sual etmez. Açar kollarını… Kendini içinde bulursun.


Aşk geldiğinde durduramazsın. Durdurmamalısındır da… O ışık hep var olmalıdır. Çünkü o senin varoluşundur. Yolunu aydınlatandır. 

Aşk dediğin zaten hep ışığa yürümektir.



25 Ağustos 2013 Pazar

Nasıl Olduğunu Anlamadı Adam...

Nasıl olduğunu anlayamadı adam. Birdenbire göz göze geldiler. Gülümsediler. Birbirlerini başlarıyla selamladılar. Kısa sürdü. En fazla bir dakika… Ama çok şey anlattı. Bir aşkın tohumlarıydı.

Sonra günler geçti. Adam kadını her gördüğünde başını çevirdi. Çünkü o büyüyü kaldıramayabilirdi o narin yüreği. Ancak olmadı. O gözlerle buluşmamak mümkün değildi çünkü. Bakışları birbirlerini davet etti. Nasıl olduğunu anlayamadı adam. Bir anda sohbete başladılar.

Bu bir sohbet değildi. Bu bir dudakların dansıydı. Gözlerin, mimiklerin buluşmasıydı. Ruhlar sevişirken bedenler havadan sudan sohbet ediyordu.

Sonra birkaç kez daha bir araya geldiler. Ancak kadının gitmesi gerekti. Gitti. Giderken ona kokusunu bıraktı. Adam o kokuyu içine çektikçe onu tekrar görmek için içindeki fırtınaya rağmen yolculuğa çıktı. Onu geri getirip bir kez olsun öpmek istiyordu. Öpmek… Belki de sadece bir an için… Öpmek…

Ve sevgili okuyucu… Geri geldi kadın… Ağaçlarla çevrili bir yolun kenarında karşılaştılar. Nasıl olduğunu anlayamadı adam… Aşkın alevi bedenleri yakarken, güneşi bile kıskandıracak patlamalar yaşanırken…

İşte böyle başladı kadınla adamın aşkı… Hiç bitmesin diye her köşe başına bu aşkın tohumlarını serptiler. Artık her ağaç gölgesinde sevişilsin diye… Her çiçek aşkın kokusu olsun diye…


Nasıl olduğunu kimse anlayamadı.

28 Temmuz 2013 Pazar

Hülya Avşar'ın Poposunu Isırdığı Küçük Baha Ne Durumda?

Yetenek Sizsiniz Türkiye programının geçen sezonundan, pek çok izleyiciyi kendine hayran bırakan küçük yaştaki baterist Baha’yı hatırladınız mı? Küçük yaşında şöhretin yalancılığıyla tanışmış, abartılı bir reyting sevdasına kurban gitmişti Baha. Programın o sezonu bitti. Ama Baha için daha başka bir program başladı. O da pedagog desteği…
Baha insanların ilgisinden çok sıkılınca psikolojik olarak çok yıprandı. Yaşadığı yer olan Bodrum’a onu görmek için gelenler bile vardı. Annesi Duygu Bayırlı’nın yaptığı açıklamaya göre ilgiden sıkılan Baha için pedagog desteği alınmaya başlanmış. İlginin boyutu ve abartılı duygu patlaması hakkında çok bir bilgimiz yok. Ama Hülya Avşar’ın Baha’yı sevme şeklindeki saçma eylemleri, izleyiciye de yansıdıysa durum çok vahim demektir.
Yetenek yönetimi konusunda son derece yeteneksiz olduğumuz aşikâr... Çocuk gelişiminde de çok başarılı sayılmayız. Çocuğumuzun en ufak yeteneğini bir gösteri malzemesi haline getirmekte de üstümüze yok. Böylesi başarısızlığın sonucunda, ortaya çıkan böyle programların izlenme rekorları kırmasında şaşılacak bir şey de olmuyor haliyle.
Çocuğun bir gösteri malzemesi haline getirilmesi, çağdaş bir anlayışla baktığınızda ciddi bir çocuk istismarıdır. Dünyayı algılamaya çalışan, her şeyi öğrenmeye çalışan bir çocuğun sahne ışıkları altında ‘sevilmesi’ sizce nasıl bir yetişkin yapacak onu? Hele ki bir de poposunu ısırarak sevdiğinizde…
Diyecek söz yok. Sanki çok önemsiz bir mesele gibi geçiştirilirken, çocuk üzerinden prim yapmak gibi ciddi bir konu da geçiştirilmiş oluyor.
Baha’nın annesi, çocuğunun pedagog desteği aldığını söylese de onu yine bir alışveriş merkezinin 23 Nisan etkinliklerinde sahneye çıkartmaktan geri kalmamıştı. İki bin kişinin izlediği gösteride izdiham bile yaşanmıştı. Baha’ya ulaşmak için birbirini iten kakan ve belki de onun poposunu ısırmayı hedefleyen bir sürü insanın önünde sahneye çıkıyordu bu çocuk. Pedagog desteği mi demiştiniz?
Bu noktada ilk eleştirilmesi gereken aile… Sonra söz konusu programın yapımcıları… Ve bu ikisini eleştirirken toplumun genel halini de masaya yatırmalı…
Toplum, maalesef muhakeme edemeyen ve verilenle yetinen bir halde... Böyle olunca ilk eleştirilmesi gereken, düzeltilmesi elzem olan bir yapıdır toplum. Çünkü bu sorunu onun tüm dertlerinin kaynağı… Bunu söylediğinizde bir toplum düşmanı ve halka tepeden bakan elitler olarak değerlendirilecek olmanız bile bir toplumsal sorun. Bu programları izleyen insanları eleştirdiğinizde halkı küçük görmektir, kimine göre yaptığınız. Popülist söylemlere boğulursunuz. Halkın sorunlarını kullanarak ceplerini dolduranlar ise halkın en güvendiği adamlar olur. Alın işte. İçinden çıkılmaz şahane bir paradoks…
Bir çocuğu sevme şekillerindeki düzeysizlik ve toplumun manasız eğilimleri sonucu olarak, pedagog desteğiyle büyümek zorunda kalan bir çocuğun şöhretinden nemalanan ailesi ve ticari organizasyonlar… Bunun bir çocuk istismarı olduğunun farkında olmayan toplum ve her şeyin çok iyi farkında olan ticaret erbaplarının tüketmeye başladığı 4 yaşındaki bir çocuk…
Oysa bu işler batıda nasıl yapılır, biliyor musunuz? Profesyonel yetenek yöneticilerinin desteğiyle… Çocuğu şöhret gibi ağır bir yükün psikolojisine sokmadan, yeteneğini geliştirirler oralarda. Bizde ise bu hali yeterli sayılacak, eğitim müfredatının durağanlı ve şöhretin tembelliğinin ortak çalışmasıyla ortaya gelişmesine engel konulmuş bir Baha yetişecektir.
Olsun… Zaten şöhrete kavuşmuş. Zaten para kazanıyor ya da kazandırıyor.         Gelişmiş, eğitim almış, doğru yetiştirilmiş, ne önemi var değil mi? Haydi onu da geçtim. Poposu ısırılmış sevgi diye. Sevgiyi de böyle öğreniversin.
Ne demiştik? Demiştik ki yetenek konusunda olduğunuz kadar, çocuk gelişiminde de yeteneksizsiniz Türkiye. Ama bravo… Neyse ki Yetenek Sizsiniz Türkiye var!

Batıdan yetenek yönetimini alabilmek, yetenek yarışmaları ithal etmekten daha mı kolay yani?