Spor Haberleri

Köşe Yazıları

kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bağdat Caddesi'nin Marka Değerini Düşüren Tecavüz



Son tecavüz vakası da İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde yaşandı. Tabii ki yurdumun 'analizcileri' hemen çıkıverdi ortaya. Gecenin üçünde orada işi neymiş! Kadını suçlamak için tüm hastalıklı ifadeler ortaya atılıverdi.

Gün boyunca çok sayı da yorum okudum. Bu yazı da aslında o yorumların toparlanılmaya çalışılmış haline benzeyecek. Çünkü aklı ve vicdanı olan herkesin söyleyebileceği şeyler... Yeni bir şey söylemeye çalışmanın faydası yok. Mevcut söylenenenleri kafalara çakmak için, bazı şeyleri hatırlatmaya, bağırmaya devam etmek gerek...

Geçen gece tecavüze uğrayan genç kadın, en az Özgecan kadar masumdu. Dışarıda olduğu saat, senin toplum olarak uygun gördüğün saat olmayabilir. Üzgünüm, ama bunu belirlemek de senin haddin değil... Tecavüz, tecavüzdür. Mahkemeler için 'hafifletici neden' toplamaya çalışarak yaptığın şey, sadece o tecavüzcünün avukatlığını yapmaktır.

Güya, zekice bir soru sormuş gibi, bu konuda bir anket yayınlayarak sosyal medyada tepki çeken Twitter kullanıcı var ya bir de, akıllara zarar.

Zaten bizzat bu ülkeyi yönetenlerin kadınlara bakışı neyse, tecavüze uğrayan kadınla ilgili onları seçenlerin tutumu da o olacak. Ne bekliyorduk ki. Toplumun sorduğu bu hastalıklı sorulardan geçen tek erkek şiddeti mağduru Özgecan'dı. Ama tecavüzcü kafayı da besleyen ne yazık ki o sorular...

Bir kadın, istediği saatte, istediği yere gider, istediği yerden döner. İsterse alkol alır, isterse kımız içer. Sana ne? Ona ne? Bana ne? Ama o kadının başına bir şey geldiğinde eli bıçaklı saldırganın, orada, o saatte elinde bıçağıyla ne işi olduğunu sorgulamadan, direkt kadına saldırmak toplumun vazgeçemediği bir eğilim haline geldi.

Tıpkı Doğuda çocuklar öldürülürken öleni sorguluyorsa, tecavüze uğrayan kadını da sorguluyor. Tecavüzcüyü sorgulamadan önce kadının o saatte dışarıda olmasının bir 'davet' olduğu izlenimine kapılıyor. Berkin'in ekmek almaya gitmediğini iddia edip bunu kanıtlamaya çalışanlar da aynı insanlar....

Görüldüğü üzere bu aslında sadece erkek şiddeti değil. Bu başlı başına, kocaman bir ŞİDDET! Toplumun iliklerine kadar sızmış, damarlarında akan şiddet... Çocuğa, kadına, hayvana, ötekine... Gücü yettiğine karşı şiddet uygulamaya meyilli, potansiyel bir saldırgan olarak, hepsi içimizden biri... Belki de yarından tezi yok, hepimiz tedavi olmaya başlamalıyız.

Bir dipnot olarak bahsetmek de gerek... Kadıköy Belediyesi eski başkanı Selami Öztürk'ün attığı tweet de çok konuşulur. Diyor ki olay Bağdat Caddesi'nde değil Bostancı'nın ara sokaklarında oldu. Marka değeri olan caddeyi harcamamız gerekiyormuş. Kimisi de işte bunun derdinde!

2 Ocak 2016 Cumartesi

Son Öpücük İlk Dans

Adam o an kollarının arasındaki kadına baktı. Romantik bir dans, soğuk bir gece... Konuşacak çok şey olduğu halde sessiz kalmak... Dil tutulması, akıl durması, kalp çarpıntısı...

“Güzelsin” dedi. Yutkundu. Kadın Başını yaklaştırdı. Anlamamıştı. Kulağına eğildi adam. “Çok güzelsin” dedi tek nefesle. Sanki son nefesini vermişti. Ve nasıl oldu da oldu, anlamadı. Kadının bembeyaz boynuna küçük bir öpücük kondurdu. Hiçbir şey o kadar güzel kokamazdı. Hiçbir sıcaklık o kadar yakamazdı.

Kadın bu yakınlaşmadan rahatsız oldu bir an. Hatta çok rahatsız oldu. O ana kadar olam tüm sarılmalar, tüm gülüşmeler aniden kesilmişti. Gece inmişti gözlere.

Bir öpücük de kadının dudakları için hazırlanıyordu adamın titreyen ağzında. Hatta sadece öpücük değil, tüm bedeni eşsiz bir buluşma için hazırdı. Dudaklarını yaklaştırdı. Dudaklar birbirine değdi. Kendilerini bıraksalar sonsuza kadar tek vücut olabilirlerdi.

Oturmak istiyorum dedi, kadın. Dans etmek istemiyordu. Artık. Hatta ondan uzakta kalmak, hatta bir daha hiç karşılaşmamak istiyordu. “Oturmak istiyorum” dediğinde, aslında bir nevi “git başımdan” demek istemişti.

Ve gece simsiyah kapandı.  Gözlerinin önünde belki de hayatının en güzel zamanını yaşayacakken sırf kendi sabırsızlığına yenik düşmüştü. Konuşacak, kendini anlatacak zamanı harcamıştı. Evet... Ama zamanımız darken sevmek için sadece öpücükler ve bakışlar yetmeliydi sayfalarca cümlelik aşk tariflerine. Oysa şimdi o suçluydu. Sesler kesilmişti. Gece onu sorguya çekiyordu. Üzerine tutulan loş bir ışıkla saçlarını çekerek sorguluyordu gece. Sol yanını yumrukluyordu. Ve havada asılı kalan öpücük bile aleyhine tanıklık ediyordu.

O suda narin bir nilüfer çiçeğiydi. Zarar vermişti. Elleriyle, gözleriyle...

Suçluydu. Evet. Ama pişman değildi.

Konuşarak değil, bakarak, öperek anlatabilirdi her şeyi. Ama olmadı. Anlatamadı. Belki de yanlış bir şey anlattı. Gitti kadın. Ve gece simsiyah kapandı.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Whatsapp yuva yıkacak uygulama mı çıkarmış?

Whatsapp günlük hayatın önemli bir parçası haline geldi. İş hayatından aşk hayatına pek çok alanda iletişim sağlayan bir ağ olan Whatsapp bazı uygulamalarıyla kimilerine göre yuva yıkma potansiyelini zorluyor.

Artık Whatsapp'taki tüm hareketleriniz anbean izlenebilecek!

Whatsapp sevenler ocağına WhatsDog ile incir ağacı dikmeye devam ediyor. Öncelikle WhatsDog her ne kadar Whatsapp entegreli bir uygulama olsa da birebir Whatsapp ile bir ilişkisi yok.

Bu uygulamayla dilediğiniz kişinin online olma raporunu çıkarabiliyorsunuz. Ancak mesajlarını okuyamıyorsunuz tabii ki…

E arkadaş nasıl yuva yıkacak o zaman? Bir erkek ya da kadın, sevgilisine veya eşine online olduğu zamanlarla ilgili yalan söyler mi? Ya da bu kadar hayatın parçası olmuş bir uygulamaya ne zaman girdiğini hatırlamak zorunda mı? Kiminle ne konuda yazıştığını bilmediğiniz sevgilinizden şüpheleniyorsanız zaten çoktan o yuva dağılmış, o ilişki bitmiştir. Küçük bir Whatsapp dokunuşu olur size o.

Tabi Whatsapp’ta uzun uzun çevrimiçi olmanız sevgiliniz için sıkıntılı bir durum olabilir. Hatta o kadar süre kendisiyle konuşmadığınız kadar başka biriyle konuştuğunuz fikri sevgilinizi yıkabilir.

Tamam tamam… Bu uygulama kimsenin hiç de öğrenmesi gerekmeyen bir bilgiyi ortaya çıkarıyor. Evet ya… Baştan biraz iyi niyetli girdim, ama yok… Sana ne abi…

Hatunun aklına durup dururken niye kurt düşürüyorsunuz ki yani… Bırakın, sevgilisini uyuyor bilsin. Bırakın onun kendinden başkasını gözü görmez, saysın. Ama yok. İllaki işkillendireceksiniz insanları.

Gelelim trajik kısma… Sizce bu kadar açıklık benim ülkemin ilişki yaşayıcıları için ne anlam ifade ediyor? Ülkedeki kaç erkek sevgilisinin ona ilgisinin azalmasını anlayışla karşılayıp makul bir biçimde ilişkiyi bitirme kararı alır? Bizim erkekler kadının hayatını bitirmeyi tercih edecekleri için bu sadece yuva yıkacak bir uygulama değil… Hayat karartacak, can alacak bir uygulama…

Sen de haklısın. Diyorsun ki o zaman ilişkilerde şeffaflık olsun. Kadın ve erkek birbirine yalan söylemesin. Birbirlerini aldatmasınlar. O da doğru…

Ama ne gerek var şimdi! İşkillendirmenin ne gereği var?

30 Mart 2015 Pazartesi

Web Sayfanız için içerik ve makaleler

Zengin İçerik ve Makaleler


Belki de pek çoğunuz web sayfanızı oluştururken bu kadar çok orijinal ve zengin içerik ihtiyacınız olacağını tahmin edememiştiniz. Ya da bazılarınız hepsini kendi yazmaya kalktı. Hele ki reklam geliri elde etmeye başladığınızda daha zengin bir sayfa içeriğine ihtiyacınız oldu ve buna yetişemez oldunuz. 
İşte böyle durumlarda benim gibi yazmayı bir alışkanlık haline getirmiş, yazmazsa öleceğini düşündüğünden mütemadiyen yazan blog yazarlarına ihtiyacınız var.


Zengin içerik ve makaleler burada

Ve işte ben burada devreye giriyorum. Örneğin güncel konularda olduğu kadar sağlık ve teknoloji gibi konularda makaleler olsun istiyorsunuz. Bana gelip böyle bir talep getirdiğinizde konuları en net ve kısaca belirtmeniz yetiyor. Hemen hemen her kategoride zengin ve nitelikli içeriği sizlere sağlayabilirim.  Hepsinin özgün olacağını ve sadece sizin sitenize özel olarak üretileceğini unutmayın.


24 Mart 2015 Salı

TDK'ye göre esnaf: kötü yola düşmüş kadın!

TDK’deki kafa kaynağını nereden alıyor?

Öncelikle söyleyeyim. Sorduğum bu sorunun bir cevabı yok. Kendi kendinize konuşurken söyleyebileceğiniz herhangi bir cümle…

TDK’nin kelimelerin anlamları üzerine yürüttüğü çalışmalar hızla devam ediyor. Dilin gelişimi için yaptıkları bu ‘eşsiz’ hizmet için kendilerine bir teşekkürü zor gören biz nankörler için de bir öneri sunmalarını bekliyoruz açıkçası…

TDK cinsiyetçiliğiyle hayatımızdaki yerini alırken, kadın takıntısından vazgeçemeyeceğini göstermeye devam ediyor.

Örneğin en son skandalda “esnaf” kelimesinin anlamlarından birine getirdiği tanım akıllara TDK’nin hangi kaynaktan yararlandığı sorusunu getiriyor. Esnaf: Kötü yola sapmış kadın…

Yani? Satış yapıyor işte… Eeee? Kendini satıyor ya…

Peki, arkadaş, diyelim ki esnafın böyle bir tanımı var. Kendini sadece kadın mı satar? Sadece beden mi satılır? Bu ülkede başbakan yardımcısının da ifade ettiği gibi kenti parsel parsel satanlara ne demeli? Peki, aynı başbakan yardımcısı buna göz yummaya devam edeceğini gözümüze baka baka demedi mi? Bu bir tür satış değil mi?

Biz TDK’nin içinde bulunduğu kafa karışıklığına bir dönelim. Bakın, ne kadar iyi niyetliyim. Olsa olsa kafası karışıktır, değil mi?

Veya devletin tüm kurumlarında olduğu gibi düşmekte olan kalite ve devlet ciddiyetinin geldiği noktayı işaret eder. Türk dilinin gelişmesi için kurulmuş bir kurumun bu konuda gelişme kat edemeyeceğini de gördüğünüzde anadiliniz adına üzülüyorsunuz. Resmi, ‘konuşulması zorunlu’ ilan edilerek, coğrafyasındaki tüm dilleri yasaklama, engelleme, kısıtlama sebebi olmuş bir dilin kurumunun geldiği noktayı görünce şaşırmamak elde değil.

TDK esnaf kelimesinin anlamlarından biri olan “halk sınıfları” ifadesine yer vermeyince haliyle kaynağının neresi olduğunu sorgulamaya girişiyorsunuz. Kurum’un esnaf deyince akla gelmesi ancak alkol masasında mümkün olan ifadeyi ayık kafayla bulduğuna göre daha bizim çok rakı içmemiz gerek…

Bu kadınlara yönelik bir başka hakaret olarak algılanabilir. Ayrıca esnaflar da ses çıkarabilir. Biz ‘kötü kadın’ mıyız? Diyebilir. Ancak bambaşka bir sorunumuz var hâlihazırda. O da ciddiyetini yitirmiş bir kurum kalabalık bir halk kitlesinin anadiline nasıl sahip çıkacak? Bir dile katkı sağlamak yerine Türkçeyi alt beyindeki saplantılara ya da iktidarın söylemlerini destekleyecek söz söyleme kaygısına feda etmeyi ne zaman bırakacak?

23 Mart 2015 Pazartesi

Kediciklerin Aşkı ve İlahi Yol



Önsöz

"Okuyacağınız bu yazıdan dolayı bana açılan hakaret davasını kaybetmiştim. 26 Mart'ta ise tazminat davası görülecek. Yazımın tamamı bu... Ancak dava açılmasına sebep olan ifadeler yok. Direk olarak şahsa yönelik olmayan bu ifadelerin şahsa yönelik olduğu konusunda mahkemeyi ikna eden avukatları kutlamak gerek..."

Sosyal medyayı takip edenler bilirler. Adnan Oktar’ın –nam-ı diğer Adnan Hoca’nın bir televizyon programında etrafındaki kadınlarla gerçekleştirdiği ‘sevgi’ sağanağı gösterisi sosyal medya kanallarında çokça paylaşılıyor aylardır.

Adnan Oktar başı kapalı ve açıklardan oluşan küçük bir kadın topluluğuna sırayla şu soruyu soruyor. “Beni seviyor musun?” “Seviyorum” cevabını alıp tatmin olmayarak, “ne kadar seviyorsun?” diye yeni bir soru daha soruyor. Kadınlar, sırayla sevgilerini tarif edemeyeceklerini, bu sevginin kelimelerle ifade edilemeyeceğini dile getiriyor. Adnan Oktar, “maşallah!” diye karşılık verip Allah sevgisinin kendisine tecellisini vurguluyor ve ekliyor. “Yobaz ve münafıklar buna dayanamayacak.” Şimdi ben de dayanamadım. Yobaz mıyım, münafık mıyım, bilemedim. Olayı öncelikle bir televizyon şovu olarak değerlendirsem de altında önemli bir toplumsal gerçeğin yatabileceğini düşünmeye başladım. Aslında burada gördüğümüz abartılı da olsa bir gerçeğin yansıması olabilir mi?

 Öncelikle belirtmeliyim ki bu tip videoların sosyal medyada dolaşması, ‘zat-ı şahanelerin’ gereksiz yere ilgi görüp, gündeme oturmasına neden olabilir. Ancak yukarıdaki paragrafın sonunda da belirttiğim gibi bunu sadece bir eğlencelik olarak değerlendirmediğimizde birtakım çıkarımlara varabiliyoruz. Bunlardan en önemlisi, muhafazakâr toplumumuzda özellikle kadına yönelik olan cinsel baskılardır. Bu cinsel baskılar, kadının cinselliğini tanımaması, saf bir aşk hayatının dahi kadına yasaklanması olarak özetlenebilir. Bu baskılar, özellikle muhafazakâr ailelerin başı kapalı kızlarında sevgiye açlık olarak yansımaktadır. Bununla ilgili çok fazla canlı örneğe şahit oldum.

Herkesin hatırlayacağı bir örnek vereyim. Yıllar önce haber bültenlerine yansımış “tarikat şeyhi aşkları kuşağında” da görüldüğü gibi bu baskılara maruz kalmış kadınlar, ‘Allah tarafından özel mülakatla seçildiğine inandığı adamlara’ bastırılan sevgi duygusunu ve cinselliği yöneltmeyi tercih ediyor. Normal bir kadın - erkek ilişkisini ahlaklı bulmadığı için, böyle bir adama aşkı meşru görüyor. Bu durum ise aşka susamış kadınların bu mahrumiyetinden faydalanan şarlatanlara yarıyor elbette. Yine baktığınızda bu şarlatanların zenginlik içinde yaşadığına da tanık oluyoruz. Zenginliklerinin Allah’ın onlara sunduğu ödüller olarak görenlerin sayısı da az değil… “Demek ki Allah tarafından seçilmiş” inancının doğmasının önemli bir göstergesi bu zenginlik.

Şimdi gelelim neden bir şeyhe özlem ve ilgi duyulduğuna. İnsanlar görmedikleri Allah’a inanıp, tanımadıkları peygamberlerine sevgi gösterirken, eksik kaldığını düşündükleri kısımları, inandıkları tüm değerlerin yansıması olarak gördükleri kişilere sevgi duyarak tamamlamaya çalışıyorlar. Demek ki Allah aşkı denen kavram yeterli olamıyor. Hep, O’nun yansıması bir kişi arama gayretine düşüyorlar. Adnan Oktar bu kişilerden biri… Ama bir tek o yok maalesef. Bütün bu arayışların en büyük sebebi ise, aslında inançtaki yetersizlik olabilir. Ama ben inançları sorgulamaktan ziyade, bunun toplumda baş göstermesinin sebeplerini irdelemekten yanayım.

Yine de son noktayı koymadan belirtmekte fayda var. Bu bir televizyon şovu elbette…

Dinin bir rant aracı haline geldiğini, cinci hocaların, muskacıların ve ‘şifacı’ hocaların, doktorlardan ve öğretmenlerden ve hatta bilim adamlarından daha üstün görüldüğünü gördüğümüzde sorun acaba dinde mi, yoksa toplumda mı, sorusunu sormadan edemiyoruz.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Emanetçi


Mesleğimin ne olduğunu açıklayamam. Söylenecek bir şey değil... 'Ne işle meşguldün sen, Selçuk?' diye soran arkadaşlara, 'Serbest meslek...' diye yanıt vermek artık alışkanlık halini almıştı. 'Ne iş...' diye başlatılan bir soru tamamlanmadan 'serbest meslek...' diye cevabını yapıştırır, hızla konuyu değiştirirdim. Dikkat çeken harcamalarım, iyi giyimim, biraz şüpheli hale getirdi beni. Bundan dolayı arkadaşlıklarım uzun vadeli olmazdı. Zaten hiç de zamanım olmadı arkadaşlıklar için.

Yılbaşları, yaz ayları ve diğer bazı zamanlarda yoğunlaşan işlerim, gizli olması gereken görüşmelerim, resmi olmayan anlaşma metinlerim... Bak, gördün mü? Sen de şüpheyle bakıyorsun bana. Tamam, tamam... Sana anlatacağım. Zaten aramızda kalacak, biliyorum. Şimdi bir iş görüşmesine gitmek için yola çıkıyorum. Sana yolda her şeyi anlatacağım. Ama biraz kendimden bahsetmeliyim.

Adım Selçuk; başta söylemiş miydim? Neyse... Ben birkaç kez üniversiteye başlamış, tıp, mühendislik ve hukuk dışında her bölümde okuma deneyimi kazanmış, ancak hiçbirini bitirememiş bir adamım. İrili ufaklı işlerde çalıştım. Hatta en son çalıştığım firmada ofis elemanıydım. Kıdemli ama... Müdürlerim, patronlarım bana çok güvenirdi. Öyle ki koca holdingin müdürlerinin bile iletişim kuramadığı patronlarla bir araya geldim sık sık. İşte şimdi bu işten de ayrılma sebebime geliyorum. Seni de sıkmayayım. Bu gördüğün arabayı, az önce kapısından çıktığımız daireyi nasıl aldığımı bu anlatacağımla öğrenemeyebilirsin, ama biraz sabrına sığınıyorum.

Bir gün yine patronumun odasında günlük sohbetler yapmaktaydık. O sırada kapı açıldı ve içeri genç bir kadın girdi. Nasıl güzeldi, sana anlatamam. Kızıl mı turuncu muydu saçları, şimdi hatırlayamıyorum. Ama vücudunun kıvrımları, yüzünün o güzel ve etkileyici hatlarıyla hep hayalini kuracağın türden bir kadındı. Sonra öğrendim ki benim patronun sevgilisiymiş. O güne kadar saygı duyduğum adama, o andan itibaren inceden haset duymaya başlamıştım. Ben yakışıklı, etkileyici bir adam değilim. Ama bu adam da bu özellikleri taşımıyordu ki... Neyse, konumuz bu değil...

Benim patron, karısını işte bu güzeller güzeli kadınla aldatıyordu anlayacağın. Kart zampara... Ancak o gün hesaba katmadığı bir şey vardı. Karısı da o gün oraya geldi. O dakikalarda içeri girdi. Ben de tam çıkmak üzereydim o sırada. Yüzünde hiçbir zaman kendine güven ifadesini kaybetmeyen yaşlı kurt, o anda resmen buz kesti. Yüzündeki çizgiler adeta dondu. Balmumumdan bir heykel gibiydi; görmeliydin. Adamın karısı, bir eşine, bir de genç kadına bakıyordu aralıklarla. Tenis maçı izleyen şaşkın bir kedi gibiydi. Benim odada olduğumu fark etmemişti. Ben de 'buradan gitmeliyim' diye düşünmekteydim. Patronsa aklımı okumuştu sanki.

'Selçukçuğum, size mutluluklar dilerim, ne iyi ettin de tanıştırdın beni kız arkadaşınla, nişan ne zaman?' diye soruverdi ansızın. Burada adım geçmese hiç üzerime almayacaktım. Hatta bir an, 'unutkanlığımda geldiğim son nokta; böyle bir sevgilim var ve ben hatırlamıyorum' diye geçirdim içimden. Sonra uyandım duruma. Bizim yaşlı kurt hızlı bir planla, sevgilisini geçici süre de olsa karısından uzak tutuyordu. Ben genç kadından bir çıkış beklerken o da bu oyuna dâhil oldu birden. Ve koluma girdi. İnanabiliyor musun? Böyle güzellikte bir kadın koluma girdi yahu!

Benim şaşkınlığımı düşün. Üzerine de adamın eşinin ne kadar rahatladığını... 'Geçerken bir uğrayayım, dedim' dedi kadın. Odada, kendisi dâhil kimsenin inanmadığı bir yalandı bu. Belli ki kocasından şüpheleniyordu. Kontrol amaçlı ziyaretini kocasını resmi bir şekilde kucaklayarak bitirdi. Kadın odadan çıktığında üçümüz kalmıştık o kocaman ofis mobilyalarının olduğu odada. Genç kadın kolumdan çıkıp, koltuklardan birine oturup sitemkâr bir ifade takındı. Ama bizim yaşlı kurt tekrar takındığı kendine güvenen ifadeyle ' bizi biraz yalnız bırakabilir misin Pelin? Haydi, tatlım!' deyiverdi genç kadına. Kadın sorgusuzca çıktı odadan. Bense 'adı Pelin'miş, demek...' diye geçirdim içimden. Sonra da gerçek hayata dönüp 'neden benimle baş başa kalmak istedi ki patron?' diye sorgulamaya başladım. Ama merakım kısa sürecekti.

Sana şimdi anlatacaklarım biraz garip gelebilir. Dinlemek istemediğinde hatta anlattıklarıma inanmadığında beni uyar. Konuşmayı bitirebiliriz. Zaten az yolumuz da kaldı. Gerçi trafik yoğunlaşacak galiba. Kâğıt helvacılar ve su satan adamlar yol kenarında bitmeye başladığına göre...

Patron oturmamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum. Aklımda binlerce soruyla... Acaba sevgilisine bakışımı fark etti de beni fırçalamaya mı hazırlanıyordu? Dedim ya, merakım kısa sürecekti.

'Oğlum, seni çok severim, bilirsin.'diye söze girdi bizim zampara patron. Ve devam etti. 'Tahmin ettiğin üzere, az önceki hoş hanım benim sevgilim. Ve diğeri de karım... Ben Pelin'le ve de karımla çok mutluyum. Bu mutluğumun bozulmasını istemiyorum. Senden isteyeceğim şey...' Durakladı bir an. Hiçbir şey düşünemiyordum, merakla konuşmanın devamını bekliyordum. ' Bak oğlum...' Tekrar başa dönüyor gibiydik konuşmada. 'Sana çok güvenirim. Hatta holdingin bütün kasa anahtarlarını banka şifrelerini bile gözümü kırpmadan sana emanet edecek kadar...' dedi ve bir soluk alıp devam etti. 'Pelin'i bazı zamanlar idare etmeni, hatta onun sevgilisi gibi davranmanı rica ediyorum. En azından, karımın dikkatini ve şüphelerini üzerimden uzaklaştırana kadar... Saygınlığım çok önemli... Önemli bir dernek başkanlığı seçimi arifesinde hiç de iyi olmaz bir aşk skandalı.'dedi. Şaşkınlığımı tahmin et.

'Nasıl olacak bu?' diye sorabildim sadece.

'Bir ücret karşılığında... Artı masraflar da neyse onları da karşılarım. Yeter ki Pelin de mutlu olsun.'dedi ve bir an düşünüp devam etti. 'Biliyorum ki ona farklı bir gözle bakmayacaksın. Sana güveniyorum.'dedi. Adama bakar mısın? Hem karısını aldatıyor, hem de sevgilisine dokunmayacağımdan emin olmak istiyor. Gerçi emin... Nasıl bu kadar emin olabiliyor ki? Çok mu tok görünüyorum dışarıdan? Neyse...

Ücret dolgundu. Masraflar için de hiç gözünü kırpmayacaktı. Benimse o kadar paraya ihtiyacım vardı ki bu teklifi kabul ettim. Şimdi işimin ne olduğunu anladın. Ben emanetçiyim. Şimdi de gelelim, bunun nasıl bir iş olarak süreklilik arz ettiğine. Şaşkın görünüyorsun ama sen. Ama devam etmemi istediğine göre konuşmayı sürdüreceğim.

Piyasa dar gibi görünüyor bir anlamda. Ama ilk işimde o kadar başarılı oldum ki, birden bire müşterilerim arttı. Benim patron beni bir sürü zampara arkadaşına önermeye başladı. Pelinler, Mügeler, Buseler... İşten de ayrıldım sonra; yetişemiyordum. On binlerce dolardan söz ediyoruz. İşte bu da zenginliğimin sebebi... Hiç âşık oldun mu diye de soracak olursan, bir kere oldum. Hatta bir keresinde de anlaşma dışına çıktım, itiraf ediyorum. Sonuçta benim de duygularım ve ihtiyaçlarım vardı. Ama bu tek seferlik anlaşma dışı davranışım işimi yapmama engel olmadı. Hala çok güvenilen bir ‘emanetçi’yim.

Birazdan ulaşacağımız görüşmenin detaylarını merak ediyor musun? Aslında ben de merak ediyorum. Dün aldığım bir e-posta sonucu gidiyoruz oraya. Müşteriyle bir restoranda buluşacağız. Hiç konuşmadık. Sadece internet yoluyla iletişime geçmeyi istedi. Görüştükten sonra anlaşırsak yüklü bir para teklif ediyor. Bakalım... Biraz çekiniyorum aslında. Yanımda sen olmasan belki de gitmezdim. Bana güvenme, türünden bakışına rağmen...

İşte geldik. İçeri girdiğimde 15 numaralı masayı sormamı istemişti. Arabayı park edelim şimdi. Sen de gelmek ister misin? Başka bir masada sessizce dinlersin. Tamam, gelme, dışarıda bir yerde bekle istersen.

'15 numaralı masa?'

'Cam kenarında en köşedeki masa efendim.'

Ama o masadaki bir kadın!

Arabaya dönelim, her şeyi anlatacağım. Merak ettiğini biliyorum. Yarım saat içinde hayatımın en tuhaf iş teklifini aldım.

Kadın eşi tarafından defalarca aldatılıyormuş. Ama ondan ayrılamıyor. Bunu yapmaya cesareti yok. Diğer müşterilerimin profili... Ama bu seferki bir kadın olunca şaşırdım işte. En sonunda bir sevgilisi olsun istemiş. Ama bizim insanlar biraz duygusaldır ya, hemencecik âşık olmaya başlamışlar kadına. Kadın güzel de... O aşk istemiyor. Kocasından intikam almak ve evliliğine zarar vermeden ‘profesyonel' bir ilişki yaşamak istiyor. Ona bu teklifi düşüneceğimi söyledim. Aslında kadınlar tarafından deşifre olmak demek, en kısa zamanda emekliye ayrılmayı gerektiriyor.



Şaşkınlığını anlıyorum. Hatta kızgınlığını da... İlişkilerin bu kadar basitleştiği bir dünyada, benim bu saçma sapan hayatlara dayanan bir sektör oluşturmuş olmam canını sıkabilir. Benim hiçbir sağlıklı ilişki kuramam, âşık olamamam hep bundandı. Bu çarpık hayatın en çok yıprananı benim aslında... Güzel bir hayat kuramadım. Bir aileye sahip değilim. Arkadaşım da yok benim. Sinemaya, tiyatroya yalnız giderim. Yemeğimi yalnız yerim. Hayatta yaptığım tek iyi şey, bir işim sırasında müşterimin sevgilisini maddi zorluklarından kurtarıp onu bu ilişkiyi yaşamaktan vazgeçirmek oldu. Bazen vicdan devreye giriyor. Ama inan bana, ben kötü bir insan değilim. Beni bu çarpık ilişkilerin köpeği olarak görebilirsin. Ama lütfen, hakkımdaki en ağır düşüncen sadece bu olsun.

Ben de artık yoruldum. Belki de bu işi kabul edip iyi bir jübile yapabilirim. Ne dersin buna?

Twitter

10 Mart 2014 Pazartesi

Oylum Talu ve Müzmin Ezilmişlik Psikolojisi

Oylum Talu’nun TV8’de sunduğu bir program var. “Anlatacaklarım Var” isimli bu programın izlediğim son bölümünde Oylum Talu, internette de çokça dolaşmış olan “26 Kadın İcadı” başlığına programda yer verdi. Buraya kadar gayet normal… Kadınların bilim ve teknik konusunda da yetenekli olabileceğini kanıtlayan, aslında hiçbir ayrım olamayacağını idrak ettiren bir sıralamaydı. Ancak Oylum Talu’nun sunumunda belki de istem dışı olarak bir şaşırma tonlaması yer alıyordu. Bu şaşkınlık sözcüklere de yansıdı.

Talu bu şekilde düşünmüyor olsa da “düşünebiliyor musunuz? Bir kadın çelik yelek icat ediyor.” diyerek “olmaz, ama nasıl olmuş hayret!” tınlaması ortaya çıkarıyor. Stephanie Kwolek isimli kadın bir mucidin icat ettiği çelik yelekte daha çok şaşırmasının bulaşık makinesini icat eden Josephine Cochrane’dan bahsederken ise o kadar şaşırmamasının da doğu toplumlarına özgü başka bir sebebi var. Bulaşık kadın işidir zaten. Kadınların toplumdan soyut yaşamasını isteyen erkek modeli için bile kabul edilebilir. Sonuç itibariyle erkek işine karışmamıştır. Kendi yaşam alanı içinde bir pratik geliştirmiştir. Ama çelik yelek öyle mi? Bilgisayar, yazılım öyle mi? Hastalıklara çare öyle mi?

Bilim kadını diye bir kimliğe bile henüz alışamamış, “bilim adamı” dendiğinde de sadece erkek figürü aklına getirmiş bir toplumun içinde en çağdaş düşünceye sahip olabilecek bir kadında bile bu eziklik hissini yakalayabiliyorsunuz, ne yazık ki…

Ben elbette ki niyetinin böyle olmadığını biliyorum. Ancak Talu’nun bu ifadesi genetik bir kodlamanın sonucudur. Kadının coğrafyamızdaki tarih boyunca geride kalmışlığı, ezilmişliği günümüz kadınların boynunda hala bir ‘madalya’ olarak duruyor. Bugün “bakın erkekler, biz de varız” demek isterken bile “bakın erkekler ne garip ki biz de varmışız” demesi bu sürecin bir parçası…

Mucit olacak kişinin gerekli birikim, beceriyi içinde barındırması yeterlidir. Dolayısıyla cinsiyete göre meslek paylaşımı çizelgesi icat etmeye gerek yok.

Biz kadınlara hangi işlerin daha çok yakıştığını söyleyen sözlere çok tanıklık ettik. Öğretmenlik en ideali… İşten eve dönüş saati belli, değil mi? Öğretmenliği idealistliği üzerinden değil, eve geliş saati yönünden uygun bir kadın mesleği olarak gören bir toplum, icat çıkaran kadını da pek sevmez. En sevenin de ifadeleri bu şekilde olacaktır. “Düşünebiliyor musunuz? Hem de bir kadın bunu icat etmiş.”


En olumlu tepki buyken bu ülkede kadın mucidi desteklemek bir ütopya… Kadın dediğin kek, börek icat etsin! Ahşap boyasın, dantel örsün… Onun dışında icat çıkarmasın lütfen!

11 Aralık 2013 Çarşamba

Erkeğin Kadına Şiddeti İktidar Sevdasının Ürünü

Erkeğin kadına yönelik şiddeti ile devletin vatandaşına yönelik şiddeti arasında ciddi benzerlikler var. Erkeğin kadına şiddet uygulaması için ortaya atılacak her gerekçe akıldışı olarak görülmeyi hak eder. Devletin uyguladığı şiddet de öyle…

Şefkat-Der'in hazırladığı rapora ‘perdeyi yeterince kapatmamak’, ‘telefonun meşgul çalması’, ‘çayın iyi demlenmemesi’, Facebook ve Twitter profili açmak, ‘zayıflamak ya da şişmanlamak’, ‘açık saçık giyinmek ya da tesettüre girmek’ gibi nedenler kadına şiddetin bahanesi olabiliyor. Şefkat-Der’in araştırmasına göre öne çıkan şiddet bahaneleri arasında boşanma talebi, çocukların velayeti, cinsel ilişkiye zorlanmak gibi gerekçeler de yer alıyor. Müjgan Halis'in Taraf gazetesinde yayınlanan haberine göre, Şefkat-Der, 1995 ve 2013 tarihleri arasındaki Kadın Hayata Tutunma Evleri’nde kalan şiddet mağduru kadınların da dâhil olduğu 20 bin kadınla temasları sonucu oluşturdukları verilere göre çarpıcı birçok nokta ortaya çıkmış oluyor.

Şefkat-Der’in raporu kadına yönelik şiddetin boyutlarıyla ilgili yeterince veri ortaya çıkarmış. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının en büyük sebebi bir tür iktidar hırsı, bir tür güç sarhoşluğu ve aslında başlı başına bir acizliğin ürünü… Ve bu aslında ne yazık ki sadece erkeğin şiddet eğiliminin temeli değil. Hükümetlerin ve devletin şiddet uygulama gerekçeleriyle de ciddi benzerlikler var.

Gerekçelerden biri olan ‘açık saçık giyinmek’ maddesine bakacak olursak, devletin de son günlerde AKP hükümetinin de kafayı bozduğu ‘ahlak bekçiliği’ görevinin sonucuyla karşı karşıyayız. Şiddet gören kadının acıyla bağırması da şiddetin artmasına neden oluyor. Devlet de şiddet uyguladığı vatandaşı feryat ettikçe saldırılarını artıyor.

Kadın başka bir siyasi partiye üye olması, eşinin küs olduğu insanlarla görüşmesi de şiddete gerekçe… Nasıl devleti yöneten siyasi partinin taraftarı olmamak ve devletin politikaları gereği küs olduğu kurumlara, ülkelere karşı yakınlık duymak hainlik derecesinde suç sayılabiliyorsa erkeğin kadına şiddetinde de gerekçe olabiliyor.

Kadının erkekten daha eğitimli olması da erkek şiddet uygulama gerekçesidir. Devlet de öğrencisinin, akademisyeninin, gazetecisinin aydınının ensesinde boza pişirirken bu acizlik duygusuyla hareket eder.

Kadına uygulanan önemli psikolojik şiddet yöntemleri arasında; kimliğini-kişiliğini yok etme yer alıyor. Aşağılama, dışlama ve hakaretle yan yana giden psikolojik şiddette karısına, “Çocuklara anneniz kötü yola düştü derim” diyen adamlar bile var. Gerekirse devletin de uyguladığı bir psikolojik şiddet yöntemidir.

Bu benzerliğin sebebi ne? Öncelikle devletin erkek egemen bir yapı olduğu gerçeği yüzümüze çarpar. Sonra da toplum erkeği iktidar, kadını da erkeğin yönetimindeki kölesi ilan eder. Devletin vatandaşıyla olan ilişkisi de işte böyledir. Mesele de bu iktidar sevdasının toplumun her alanına sirayet etmiş durumda olmasıdır.


29 Ekim 2013 Salı

İkizler Burcu Bu Haftaya Dikkat Etmeli

İkizler burcu erkeği için yepyeni bir dönem başlıyor. Bir önceki dönemde bitmeyen bazı şeyler de bu döneme sarkınca, karşı cinsle olan ilişkilerde bereketli bir döneme giriyorsunuz. Sarışını gidecek, esmeri gelecek… Sonra hepsi gelecek. Öyle bir dönem yani...

Bir milyon yılda bir olan bir durummuş. Tüm gezegenler İkizler burcunda buluşuyormuş. Öyle olunca çok kısmetli bir dönem oluyor haliyle. Hadi, yine iyisiniz köftehorlar!

Ama tabi suyunu da çıkarmayın. Azıcık yanınızdaki arkadaşlarınıza da paslayın. Sonuçta siz paylaşmayı seven bir karaktersiniz.

Bu dönemin en önemli sıkıntısı karar verme sorunu olacak. Zaten hemen öyle çat diye karar vermemeniz lazım, o ayrı. Sonra bu dönemde güneş gözünüze geleceğinden güneş gözlüğü olmadan dışarı da çıkmamalısınız. Böylece etraftaki kadınları keserken de gözlerinizin yuvalarından çıktığı anlaşılmayacaktır. Bir abazanlık var yine sende. Haydi hayırlısı...

İkizler burcu kadını için de yukarıda söylediklerim geçerli. Ama genel olarak çok yalancı olduğunuz için yaşayacağınız sorunlar var. Terk ediverdiğiniz eski sevgilinizi şu sıralar arayabilirsiniz. Aradığınız eski sevgilinize geri dönebilir, ama sonra mabadınıza baka baka geri dönebilirsiniz. Önümüzdeki üç güne dikkat… Sonra salabilirsiniz yine kendinizi.

Evet ikizler burcu… Şu sıralar biraz tuhaf şeyler yaşayacaksınız. Eee, ne de olsa sizin burç gibisi yok. Çift karakterliler ne olacak?


25 Ekim 2013 Cuma

Kama Sutra ve Seksin Önemi

Kama Sutra




Kama Sutra diye bir kitap bile var Hint Kültürü’nün bir parçası olarak… Kimine göre bir yaşam tarzı, kimine göre felsefe… Ancak çok sayıda seks pozisyonu öneren ve bunu şekillerle anlatan bu kitap, Hint kültürünün seksi bir ritüel gibi yaşadığını ve ne kadar önemsediğini gösteriyor.

Kama Sutra’daki seks pozisyonları, kimilerine göre oldukça zor… Çünkü esneklik gerektiriyor. Denge gerektiriyor. Aslında denge, gerçek bir cinsel ilişkinin ruhsal hazzı açısından da oldukça önemli… İlişkiniz ne kadar dengeliyse ruhsal olarak da o kadar rahat olursunuz. Seks de çok başarılı ve oldukça keyifli hale gelir.

Kama Sutra, adı üstünde “Zevkin Kitabı” anlamına geliyor. Dolayısıyla Kama Sutra’yı salt bir felsefe olarak görmeye gerek yok. Bir seks kitabı, ama içinde felsefesi ve her pozisyonuyla anlamı olan bir kitap Kama Sutra…

Tavsiye… Vücudunuzun ısındığının ve kondisyonlu olduğundan emin olmalısınız. Çünkü örneğin, ‘köprü’ pozisyonunu gerçekleştirirken tutulabilirsiniz. Ancak kendinize uygun, zevkinize göre çok pozisyon var.

Bütün bunlardan bahsederken utanmamak gerekiyor. İnsanlar seksten konuşmaktan utanıyor, yaşamaktan çekiniyor. Oysa yaşamın döngüsü içinde en önemli eylemlerinden biridir seks. Hatta o olmasaydı, olmazdık. Dolayısıyla seksi daha zevkli hale getirmek ve kendi felsefesini keşfetmek, onu sadece bir boşalma eyleminden çıkartmak, hayatın pek çok alanındaki sorunlarımızın da çözümü demektir. Başarılı bir cinsel hayat, yaşamın pek çok alanında başarıyı beraberinde getirir. Geceyi mutlu bitiren, mutlu uyanır sonuçta.


Sevin ve sevişin… Hayattan zevk almak için kendimizi de o zevke dahil etmemiz gerekiyor çünkü.


Cehenneme Hoş Geldin FEMEN!

Yaptıkları dikkat çekici eylemlerle ses getiren kadın grubu FEMEN Türkiye’de de faaliyete başladı. Ukraynalı grup FEMEN Türkiye’deki kuruluşunu Twitter'dan şu mesajlarla duyurdu: “FEMEN Türkiye şubesini açtığını anons ediyoruz! Güntülü'ye katılın! Ülkenizdeki demokrasi için savaşın!” Güntülü ise grubun Türkiye’deki üyesi…

FEMEN Dünya’da pek çok ülkede çeşitli sorunlara dikkat çekmek için çok sayıda eylem gerçekleştirmişti. Türkiye’de de daha önce THY grevine ve Gezi eylemlerine destek verdi. FEMEN Türkiye’nin Türkiye’deki kuruluşuyla birlikte verdiği ilk destek mesajı ODTÜ’ye oldu. “Yalnız değildin, yalnız değilsin ve yalnız olmayacaksın #direnodtü FEMEN TÜRKİYE YANINDA.”

Ancak FEMEN’in Türkiye’de işi çok zor… Çünkü daha ilk günden tacizler, cinsel içerikli sataşmalar, küfürler… Ve grubun Türkiye’deki Twitter hesabı bir süreliğine askıya bile alındı. Sebebi ise çok sayıda spamlenmiş olması…

FEMEN’in işi zor… Çünkü hem kadın, hem muhalif, hem de kimilerine göre ‘müstehcen’ bir grup… Öncelikle kadın başına muhalif olduğunda iktidar yanlılarının her türlü tacizlerine maruz kalacaklardır. Muhalif olmasa da kadının bu ülkede tacizden kaçması çok zor… Neresinden tutarsan tut. Taciz, hep taciz… Bütün bunları kenara koy. Yarı çıplaklar bir de… Tüm Dünya’da dikkat çektiği konular neyse o konuya odaklamayı başaran FEMEN, Türkiye’de göğüslerden başka yere odaklayamayacak gibi görünüyor erkeklerimizi.

Sonra devlet nezdinde muhalif olmak, hükümeti protesto etmek bile ahlaksızlık sayılıyorken, bunu yarı çıplak yapınca el daha bir güçlenecek. Bu da başka bir mesele… Zaten mevcut protesto kültürümüz bile henüz gelişmemişken FEMEN bize fazla gelecek gibi görünebilir. Ama yine de bir kazanımdır. Neden mi? Bazı toplumsal gelişimler için bir parça iteleyici mekanizmalara ihtiyaç duyarız. FEMEN de öyle işte.

Bir kadının yarı çıplak olarak protesto ettiği konuyu ön plana çıkarabilmesi önemli bir başarı… Ama toplum olarak ilk günden sınıfta kaldığımız söylenebilir maalesef. Yine de FEMEN’in bu güne kadar eylem yaptığı konulara odaklanmayıp, cinsellik üzerine odaklanmak ve saldırmak bir 3. Dünya ülkesine yakışır bir davranış olunca çok şaşırtıcı değil bu. Daha da öteye gidip Twitter’dan uygunsuz olduğu gerekçesiyle göndermeye kalkanlar da olunca Türkiye’ye kaç gömlek fazla olduğuna siz karar verin.

Daha protesto konusuna bile yeni yeni alışan ülkemiz, garip ahlak anlayışı da devreye girince çok kez hata verecektir. Kaldı ki bugün cansız mankenden bile tahrik olunurken bu algı nasıl değişir o da ayrı bir mesele… Bir resim eserinin, bir heykelin sansürlendiği düşündüğünüzde gidilecek daha çok yol olduğuna karar verebilirsiniz.

Şunu söylemek gerekiyor. Bu ülkede eylemcinin cinsel kimliği, giyim tarzı ve eylemin şekli yerine eyleme neden olan konuya ilgi duyulduğunda pek çok yönden normalleşmiş olacağız. Bunun için de birinin arkadan ittirmesi gerekiyordu. O yüzden hoş geldin FEMEN! Şimdilik her ne kadar cehennemeyse de…




23 Ekim 2013 Çarşamba

Hayata Dokunmak İçin

2010 Mayıs'ında antropolog Evrim Gözener'in girişimleriyle kurulan bir sosyal sorumluluk projesi olan Hayata Dokun bir yıla yakın bir zamandır da dernek... Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığını yürüttüğüm derneğimiz, toplumumuzda kadınların daha bilinçli bir noktaya erişmesi mücadelesinde önemli bir rol üstlenmeyi hedefliyor. Bunun için de bir web gazetesi olan www.hayatadokun.net sayfasında haftanın beş günü kadın sorunları öncelikli olmak üzere yazılar yayınlanmakta. Web üzerinden yürütülen bu hizmet ile kendi sorunlarına daha çok eğilen, daha politik zeminde hak mücadelesi veren bir kadın varlığı hedefliyoruz. Öyle ki pek çok kadın Hayata Dokun gönüllüsü olurken, sorunlarının erkek egemen toplum kaynaklı olduğunu, dolayısıyla tamamıyla bu sorunların politik bir sonuç olduğunu daha iyi idrak etmeye başlıyor. Ve bu kadınların bir kısmı evlerindeki, iş yerlerindeki, sokaklardaki sessiz çığlıklarını, Hayata Dokun yazarı olarak daha canlı bir tepkiye dönüştürüyor.

Elbette ki sadece makalelerden ibaret değil site... Yine web sayfası üzerinden kadınlara hukuki, psikolojik ve insan kaynakları alanında danışmanlık hizmetleri yürütülüyor. Ücretsiz olarak sunduğumuz bu hizmetlerle şiddete uğrayan kadının, iş yerindeki ayrımcılık yaşayan kadının, tecavüze veya tacize uğrayan kadının hukuki haklarının elde edilmesine veya psikolojik rehabilitasyonun sağlanmasına destek vermiş oluyoruz. Dolayısıyla kadın hakları mücadelesinde en önemli unsur olan kadınların bilinçlendirilmesi aşamasında önemli bir noktaya yerleştiğimize inanıyoruz.

Hayata Dokun'da internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz hizmetlerimiz devam ederken geçtiğimiz yılın Şubat ayında bir proje gerçekleştirdik. Bu projede rahim ağzı kanseri hakkında bilinçlendirme etkinlikleri ve toplantıları gerçekleştirdik. Bir virüsle bulaşan tek kanser türü olan rahim ağzı kanseri, kadına cinsel yolla bulaşıyor. Yani erkek, taşıyıcı. Tedavisi kolay olsa da maddi durumundan dolayı sağlığına dikkat edemeyen kadınlarda teşhisin geç kalması öldürücü olabiliyor. O yüzden ilk rahim ağzı kanseri bilinçlendirme toplantısını "Hayata Parmaklıklar Ardından Dokunuyoruz" diyerek Bakırköy Kadın Tutukevi'nde gerçekleştirdik.  Mahrumiyet altında yaşayan ve böyle bir hastalığın varlığından habersiz olan tutuklu kadınların hayatına dokunduk. Kendilerine değer vermesini sağladık. Pek çoğunun erkek egemen toplumun şiddetine maruz kalarak beden işçisi olması, bir de üzerine bunun için devlet tarafından cezalandırılmasıydı başlangıcı burada yapma sebebimiz. İşte bu yüzden bu hastalığa yakalanma riskleri fazlaydı. Proje üniversite toplantılarıyla devam ederken cezaevinden kopmadık elbette. Tutuklu kadınların cezaevi kreşindeki çocuklarının da hayatına dokunmamız gerektiğini fark ettik. Kreşte yaşayan çocukların mamaya, bebek bezine ihtiyacı vardı. Bunu sağlamak için Temas müzik grubunun katıldığı yardım konseri düzenledik. Bağış kampanyaları başlattık ve bu kampanyalar halen devam ediyor.

Hayata Dokun yaşamın her alanında kadının ve elbette ki çocuğun yanında olmaya devam ediyor. Fransa'da yaşayan Türkiyeli kadınların sorunlarını irdelemek ve bu sorunlara çözüm yolları bulmak adına Paris'te ilgili kadın derneklerinin ve pek çok Türkiyeli göçmen kadının katıldığı toplantılar gerçekleştirdik ve araştırmalar yaptık. Bu yöndeki çalışmalarımıza devam edeceğiz.

Projeler üreterek sokakta ve kadının hayatında etkin bir şekilde yer almaya devam etmek en önemli amacımız. Her kesimden kadının görüşlerine önem verip yazar kadromuzda fikirlerini dile getirebilmesini sağlayarak özgüvenlerini ayakta tutmaya çalışıyoruz. Hayatın her alanındaki kadın varlığının desteklenmesine önem veriyoruz. Diyoruz ki, "başın açık ya da kapalı olsun, sisteme başkaldır!"

Derneğimizin diğer faaliyetleri ve projeleriyle ilgili Hayata Dokun  adresine giderek bilgi alabilirsiniz.

Hayata Dokun olarak pek çok televizyon kanalında, çeşitli tartışma ve sohbet programında yer alarak, kim olduğumuzu ve ne yaptığımızı sık sık dile getirmiştik. Biz, demokratikleşme mücadelesi veren toplumumuzun, demokratikleşebilmesi için sağlıklı, özgür ve bilinçli bir kadın varlığının en önemli gereklilik olduğuna inanıyoruz.

Hayata Dokun bunun için var.

Öldüresiye Sevme Terörü

Her sabah gazeteleri aldığımda seni görüyorum kadın. Üçüncü sayfada adın ve soyadın baş harfleriyle yazılmış halde karşımdasın. Bir zamanlar sevdiğin kişi olan bir erkeğin seni boğazlayarak öldürdüğü yazıyor kimisinde. Bir başka gazetede de tek kurşun, tek celse cezanı kesmiş bir diğer erkek. Ne yaparsan yap! Sevsen de sen suçlusun, sevmesen de.
Ve sen adam. Katil olmak hayat gayen miydi doğduğunda seçtiğin? Âşık olmuştun... Nasıl? Güzel bir duygu muydu? Ama seni, senin onu sevdiğin kadar sevemeyebilirdi kadın. Üstelik yaşı küçüktü onu gördüğünde. Sandın ki, gözünü açıp seni görecekti ve sen olacaktın hep onun hayatında. Onun hayallerini süsleyecektin. Ne yaparsan yap, hep seni sevecekti. Bir işe girip çalışmayacaktı. Etrafında başka erkekler olacağını bilip seni 'üzmek' istemeyecekti. Küçüktü ya seni tanıdığında, aşkın ne olduğunu ona sen öğretecektin.
Onu sevmek çok zordu, değil mi? Seni sevmesini sağlamak da öyle. O yüzden, aşağılık komplekslerinle egolarının savaşında sen kaybettin. Kabalaştın. Erkek gücünü kullandın zaman zaman. Sandın ki yine de yanında olacaktı. Ne de olsa kimse onu senin kadar sevemezdi!
Yanında olmadı. Seni istemedi. Çünkü sevgiyi sen, esir etmek olarak algılardın. Geldiğin yerler sana, 'ya benimsin ya toprağın' demeyi öğretmemiş miydi? Silahın yoktu. Onu kemerinle boğdun. İşte şimdi sen bir katilsin!
Ve yine sen. Onu tanıdığında yağız bir delikanlıydı. Seni koruyup kollardı. Seni filmlerdeki jönler gibi severdi. Senin adını göğsüne bıçakla kazımasından hiç işkillenmedin mi? Oysa sevmenin bu demek olmadığını anladığında çok geç olacaktı. Sevmek denen şey, iki kişinin özgürlüğü birbirinde bulmasıydı aslında.
O seni sarmalayıp kollamaya çalıştığında fark edecektin ki aslında kolladığı kendi erkekliğiydi. Seni de bu erkekliğin bir sembolü olarak gördüğünü geç de olsa anlayacaktın. Nereden bilecektin? Sana aşkı öğreten kimse olmadı yıllar boyu. Erkeğe de öyle.
Kadın ayrılmak istediğini söyledi sana. İçine sindiremedin. Tıpkı bir eşyaya sahip olmak gibi kolaydı onunla olmak, değil mi? Çocukluğundan beri sana öğretilen 'kadının itaat etmesi' gerekliliğiydi çünkü. Sen erkektin! Kadın, sen olmadan var olamazdı! Önce babandan gördüğünü uyguladın belki. Eşya olarak görürdü belki o da kadını, önce bozulan bir eşyayı yumruklayarak tamir etmeye çalışır gibi, ona bir tokat attın. O sırada fark ettin sen de kadının, duyguları olan ve kararlarını hür iradesiyle alabilecek bir birey olduğunu. Ama dönüşü yoktu, değil mi? Çünkü sen onun efendisiydin! İki kurşun vardı silahında. Birini onun kalbine, diğerini kendi başına sıktın.
Şiddeti öğreniyoruz toplumdan. Sevmeyi değil. Çünkü sevmek maazallah 'günaha davet' sayılır. O yüzden daha platonik aşk aşamasında bile, sevdiğimiz kadını kendi malımız sanırız. Onun diğer erkeklerle selamlaşmasını daha bizden haberi bile yokken ihanet sayarız. Öyle büyütürüz içimizde sevgiyi. Şiddetle harmanlarız. Hastalıklı cümleler üretiriz. Bir gün ilan-ı aşk ederken bunları itiraf ederiz üstelik. Çünkü biz ölesiye ve öldüresiye sevmeyi ideal olan biliriz. Sevdiğimiz kadının başını kaldırıp şöyle bir etrafına bakmasından korkarız. Korkarız, çünkü kendimizden emin de değilizdir. Kimimiz de çıkar, ya onu benden daha 'öldüresiye seven' çıkarsa diye düşünür, ilk anlaşmazlığı yaşadığında kadına öyle olmadığını kanıtlar. Kemerle, tabancayla, bıçakla.
Kadınlara. İlişkilerinize başlamadan önce, sevgi kavramını iyi tanımlıyor olmanız şarttır. Çünkü yanlış tercihlerinizi geç fark ettiğinizde, tanıştığınız erkeklerin önceden ruhunuzu okşayan tavırları, sizin için bir işkenceye dönüşebilir. Şiddet eğilimlerini önceden de fark edebilirsiniz. Böylece her şey kötüye gitmeden önce, hayatınıza yön verme şansınız olacaktır. Erkeğin sizi olur olmaz kıskanması ruhunuzu okşayabilir. Yanınızdaki erkek "ne bakıyorsun lan?" diye size bakan adamın üzerine yürüyebilir. Bu da ruhunuzu okşayabilir. Ancak günün birinde bu şiddete eğilimli davranış, ruhunuzu bedeninizden ayıracak kadar ilerleyebilir.
Sevginizi güzel duygularla inşa edin. Güven, anlayış ve aşkla örün ilişkinizi. Sevişerek, gülüşerek, konuşarak. Sevişmeyi yasaklayanlara inat. Şiddeti yok etmek için, inadına sevişin! Ölesiye, öldüresiye değil; yaşatarak sevin.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Helal Seks Shop Hayırlara Vesile Olsun!

Değişime en çok adapte olanlarınız hiç şüphesiz ki dini yaşam tarzını A’dan Z’ye yaşayanlarınızdır. İşte o yüzden dindar ve dominant karakterler etraflarını kendilerine uydurmaya girişir. Pek çok toplumda dinle ilgili çatışmaların kaynağıdır bu.

Ancak son yıllarda “helal” etiketiyle İslam’a uygun ürünler piyasaya çıkıyor. Sadece mal olarak mı? Hizmet olarak da… Televizyon programlarını, dizileri bir kenara bırakalım. Onlar da elbette hayata ayak uydurma çabasında önemli örnekler.

O örnekleri ise tek başına ona katlayacak bir hizmet daha var şimdi. Helal Seks Shop! Evet, hayırlara vesile olsun!

Bizim dükkânda öyle vibratör, şişme kadın, yapay vajina gibi ‘hardcore’ ürünler yok. Masaj yağları, geciktirici sprey, kayganlaştırıcı krem, cinsel duyarlılığı artırıp dayanıklılığı sağlamak için herbal kahve, vajina daraltan krem ve bayan orgazm kremi gibi ürünler var. Elbette değişim öyle küt diye yaşanmıyor. Yavaş yavaş… Hatta  ‘Bayan Orgazm Kremi’ diye Türkçeleştirilen ürünün asıl adı böyle değil… ‘Scream Orgazm Cream’… ‘Scream’ çığlık demek… O kadar coşmayalım demişler herhalde.

Daha çarpıcı bir şey söylemek istiyorum. Zaten çeşitli zamanlarda kişisel olarak da gözlemlediğim gibi… Muhafazakâr ortamda yetişmiş insanların cinsellik konusunda daha büyük açlıkları oluyor. Cinsel fanteziler, orgazm süresini uzatma arzusu gibi çok fazla isteklere sahipler. Hani sanki başı kapalı kadının cinsel arzularının olmadığını düşünenlerin dayatmaya devam ettiği gibi değil hiçbir şey… Bu seks shop açılışı işte bu ezberi bozuyor. Seksi kıyafetlere de en çok rağbet başörtülü kadınlardan geliyor olması da taşları rayına oturtuyor. Dolayısıyla kadın ve erkeğin sevişmesi kadar doğal bir şey olmadığından bu beni rahatsız etmez. Aksine doğal insan yaşamının devamını görmekten de büyük bir haz duyarım. Beni düşündüren dindarın üremeden üremeye sevişmesi gerektiğine inanan anlayışın bu durum karşısında nasıl tepki göstereceği…


Kapitalizm de durmuyor tabi. Böylesi bir potansiyeli değerlendirmekten geri kalmıyor. Bu cinsel açlık bu kadar yüksek olmasa kapitalizm değerlendirir miydi?

7 Ekim 2013 Pazartesi

Ömer Tuğrul İnançer'in Gönül Dünyasına Yolculuk

Ömer Tuğrul İnançer, bildiğiniz üzere Ramazan ayında hamile kadınların dışarıda gezmesini doğru bulmadığını söylemişti. Zaten eve kapansın, toplumdan soyutlansın diye mütemadiyen hamile kalması gereken kadını hamilelik bile eve kapatmaya yetemiyordu.

TRT Türk kanalında Gönül Dünyamız isimli bir televizyon programı sunuyor İnançer. Programın ismine baktığınızda gönül ve dünya kavramlarını hak eden bir içerikle karşılaşacağınızı düşünebilirsiniz. Ancak İnançer’in geçen akşam bu programda sarf ettiği sözleri, gönlünden nasıl bir dünya geçirdiğinin ipuçlarını veriyor. Ve hayal kırıklığına uğruyordunuz.  Devletin televizyonunda böyle sözlerin sarf edilmesi de İnançer’in düşüncelerinin devletin resmi görüşlerine çok zıt düşmediğini gösterebilir.

İnançer’in sözleri neydi? Sadede geliyorum. “ Evlilik kurumunun bugünkü empoze edilen, ‘Ben kendi ayaklarımın üzerinde dururum’, ‘kadının ekonomik hürriyeti’ gibi aldatmacalardan vazgeçilmesi lazımdır. İstatistikle meşgul olanlar boşanmaların kimler arasında olduğunu bir istatistikî anket yapıversinler.” Bu sözlerle ekonomik özgürlük kavramını reddediyor.

“Çalışan kadından bahsediyorum. ‘Ben kocama muhtaç değilim’ diye evvela ailesini dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının patronunun hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor. Kocasının emrinde olmayı haysiyetine uygun bulmuyor.” Burada da evlilik ve çalışma hayatı hakkında ne kadar yanlış şeyler bildiğini satır satır kanıtlıyor. Yani evlilikten anladığı kadının erkeğe köleliği mi? Çalışma hayatındaki profesyonel iş sözleşmesiyle oluşan ilişkiyle evlilik ilişkisini nasıl aynı kefeye koyabiliyor?

“Ben eş demem. Eş yoktur, eşitlik yoktur. Ben karımla, çocuğumla eşit değilim. Eşim değil, zevcem olur. Karı da kurumsallığı anlatmak için kullanılır.” Bu sözlerle de eşitliği reddediyor. Evdeki reisliğini ilan ediyor.

Dolayısıyla İslam toplumunda kadının yerini ifade eden sözleri, devlet televizyonunda deklare edilmiş oluyor. AKP’li kadın vekillerin bile tepkisini çeken bu sözler, şüphesiz bu kişinin hayalindeki dünyayı ifade eder ve de kendini bağlar. Ancak bunun devlet televizyonunda söylenmesi, TRT’de devletin resmi görüşleri dışında herhangi bir muhalif ses duyamadığımıza göre, devletin de resmi görüşüdür.

Bu algıdaki kurumların başka alanlarda da izlenen mantık olarak eşdeğer uygulamaları var. Örneğin Diyanet’in İlahiyat fakültelerinde batı felsefesi derslerinin gösterilmemesini önermesi, sebep olarak da ‘ilahiyatçının kafasının karıştığını’ göstermesi aslında çok benzerdir. İlahiyatçının bilgi sahibi olması ve dolayısıyla bilinçlenmesini kafa karışıklığı ve sapkınlık olarak gören anlayışla ekonomik özgürlüğünü kazanan kadının erkeği boşayacağını düşünen ve kadının çalışmamasını uygun bulan anlayış kardeştir.

Bilgiyi, eşitliği reddeden mantıkların devletin kurumları içinde bir şekilde var olması, rahatsız edici bir şey değil mi?


Evlilik kurumunu, erkeğin egemen olduğu bir yer olarak gören İnançer, kula kulluk etmemeyi buyuran bir dinin mensubu mu? Yoksa bu noktada da kaçış noktaları mı bulacaklar? “Kula kulluk edilmez” dedikten sonra diyecekleri “ama” dan sonra ne geleceğini merak ediyorum doğrusu. 

20 Eylül 2013 Cuma

Kadına Şiddet ve İzleyicileri

Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Zonguldak'ta meydana gelen bir olayın videolarını belki siz de hatırlayacaksınız. Zaten haber olarak da yer aldı televizyonlarda. Eşini sokak ortasında döven adam, kendisinden kaçan kadını sokakta kovalıyor. Kadın bir bakkala sığınıyor. Ve adam bakkala girip eşini orada dövmeye devam ediyor. Bakkalsa olayı izlemekle, hatta o sırada açık olan televizyonu izlemekle yetiniyor!

Bakkal kendini şöyle savunmuş: "Karı-koca arasına girilmez." Bak sen şu işe. Karı-koca arasındaki ilişkide, kadına yönelik şiddeti normal sayan bir bakış açısı. Çokça gördüğümüz, kadının sokak ortasında dövülmesi olaylarında izleyenlerin anlayışı bu yönde işte. O kadar kanıksanmış ve normalleşmiş ki polis bile izleyici olarak katılır meseleye bazen.

Zaten kadın eşinden şiddet görüyorsa, cevabı aranan soru neden kadının dayağı 'hak ettiğidir' çoğu zaman. İşte böyle bir bakış açısından da çıkan sonuç bu 'sevgili izleyiciler' oluyor. Üzerine toplumsal bir görev olarak alması gereken şiddete engel olma eğilimi yerine, bunu özel yaşamın bir gereği gibi görse gerek, mani olmayı bir kenara bırakın, istifini bile bozmadan yaşantısını sürdürebiliyor insan. Oysaki kadın o bakkala sığınırken, kurtulmayı hayal ediyor. İşte en büyük dayağı da bu hayal kırıklığıyla yiyor orada kadın.

Üstüne vazife olmayan her şeye burnunu sokan, onun bunun hakkında car car konuşan insanlar, bir şiddeti engelleme gerekliliği söz konusu olduğunda, 'özel hayata saygılı' kesiliyorlar. Ve biz de hatırlatalım. Kadına yönelik şiddet, özel hayatın bir parçası değil, toplumun kanayan bir yarasıdır. Bu şiddetin ortadan kalkması, bu izleyici mantığına rağmen gerçekleşemez.

Toplumsal hiçbir olaya müdahil olmayan, "aman şahit yazarlar" kafasıyla bütün sorunlara göz kapayanlar, günün birinde beline inecek sopaların tek sorumlusudur. Madem şiddet olayı bu kadar seyirlik, o zaman da izle, görelim. Ancak kendisi doğrudan muzdarip olduğunda, o derdin, sıkıntının, acının ne olduğunu anlayabilen insanlar, maalesef yaşayacakları her kötü olayın da tek sorumlusu olacaktır. Ektiğinle biçtiğinin ilişkisidir bu.

Kadına yönelik şiddette hep bir klişelerle geliştirilen açıklamalar, tıpkı bu olaydaki gibi "karı-koca arasına girmemeler" kadın hareketinde kadını ciddi anlamda yalnızlaştıracaktır.

Devletten koruma talep edip "en fazla ölürsün" cevabını alan bir kadının, bu densizliğe bir cevap verebilmesini bekleyebilir misiniz? Öyle yöneticinin öyle yönetileni olur, cinsinden bu yazının örneğinde de gördüğümüz gibi pek çok olay var. Göremediklerimizi de eklersek, kadına yönelik şiddet konusunda atılacak pek çok adımın, erkeği eğitme ve bilinçlendirmeyi hedeflemesi gerekliliği ortaya çıkıyor.

Bildiğiniz gibi, bizim mahalle raconunda kadına el kalkmaz. Bu kadına yönelik küçük görme mantığının bir yansıması olsa dahi, bu anlayıştan bile uzaklaşan bir erkek topluluğunun olduğunu görüyoruz.

Ne yazık ki şiddet eylemleri, ondan muzdarip toplum tarafından bu derece kanıksanıyor. Ve o bakkal gibi pek çok insan gözü önünde bir erkekten dayak yiyen kadına sadece sessizce acımakla yetiniyor. Hatta belki o duyguyu bile yaşamıyor.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Şu Tacizcinin Ettiği

Ortalıkta başıboş dolaşıyorlar. Kalabalık meydanlarda caddelerde faaliyetteler. İki kişilik veya daha kalabalık gruplar halinde onlara rastlarsınız. Onları daha yakından tanımayı istemezsiniz. Ama ne mümkün? Kadın kadına eğlenmeye gittiğinizde, İstiklal Caddesi'nde veya Bağdat Caddesi'nde yürürken en sevimsiz hallerini görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Kimlerden bahsettiğimi anlamışsınızdır. Tacizciler her yerde!

Tacizcilerden yüzünden, ben de dışarıda epey zorlanıyorum, desem ne düşünürdünüz? Yok, yok; ilk aklınıza gelen şey benim de tacize uğradığımsa eğer, sandığınız gibi değil. Pekiyi nedir kardeşim, dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım.

Sırf bu aklı bacak arasında tipler yüzünden, aklı başında erkekler de zan altında kalıyor. Şimdi mesela bir otobüs durağında yalnız başına bekleyen bir kadın, göz ucuyla bana endişeyle bakabiliyor. Belki bir gün önce yaşadığı bir taciz vakasının etkisinde. Belki de bir arkadaşının başına gelen olayı hatırlıyor. Yanına gidip "Benden korkmayın." dememek için zor tutuyorum kendimi.

Otobüste yanına oturmak zorunda kaldığım kadının cama yapışırcasına uzaklaşması ve benim de "Aman rahatsız etmeyeyim." diyerek popomun yarısını dışarıda bırakarak oturmam ve de ortada oluşan boşluğun ayakta yolcu için potansiyel bir boş yer olması. Otobüsün şoförü arkaya dönüp ayaktaki yolcuya "Boş yer var, oturabilirsiniz!" diyebilme ihtimali.

Taciz suçunun yaptırımlarının arttığı bir dönemde, vakaların da bu derece artması akıl alır gibi değil. Yolda yürürken önümde yürüyen güzel bir kadının, bir otomobilden uzanan bir yaratık kafası tarafından sözlü tacize uğradığına, bir minibüste ayaktaki bir kadın yolcunun arkasında duran bir adam tarafından (adam demek istemezdim, ne diyebileceğimi tahmin edin)  gayet aleni bir şekilde taciz edilmesine şahit oldum. Kadına yer vermek için kalktığımda, kadıncağızın teşekkür eden bakışlarını başımla selamlayıp, tacizcinin lanet eden bakışlarına maruz kalsam da görevimi başarıyla yerine getirmiş olmamın haklı gururu içindeydim. Ama ne fayda? Bu sorundaki artış, toplumsal baskılarla doğru orantılı değil mi? Cinselliğin tabu olduğu bir toplumda, cinsel ihtiyaçlar bir suça dönüşebiliyor. Bu konuyla ilgili daha önce yazılar kaleme almıştım. Sosyalleşemeyen insanlar, kadın-erkek ilişkilerinde başarısız olmaz mı? Sağlıklı ilişkiler kuramayacak bir erkek, bir kadına beğenisini şiddet yoluyla ifade edebiliyor işte böyle.

Kadınlarsa her erkek tarafından aynı muameleyi göreceği kaygısıyla dolaşıyor şehrin sokaklarında. Bense göz göze gelmekten bile korkar oldum. Benim gibi bu hassasiyet içinde kaç erkek var, bilmiyorum.

Tacizci, bir kadını taciz ederken, hepimize dokunuyor aslında. Lafı hepimize atıyor. Çünkü tacizci kadını toplumdan soğutuyor. Kadının sağlıklı bir şekilde yer almadığı toplum, git gide hastalanıyor. İnsanlar asosyalleşiyor. Tacizcinin bu eğilimi de tedavi edilemeyecek kadar kemikleşip, tamiri imkânsız başka bir aşamaya atlıyor.

Tacizin çok farklı hallerine maruz kalmış kadınlara sesleniyorum. Diğerlerini bilmem. Size adres sorduğumda, gerçekten bir tarife ihtiyacım olduğu içindir. Otobüste yanınıza oturduğumda ayakta kalmamak içindir. Sizden bir yardım istediğimde civarda güven veren siz olduğunuz içindir. Ya da şöyle bir dönüp baktıysam da saf ve zararsız bir beğenidir sadece. Bir dakika, bir dakika. Öyle ya, kavun değil ki koklayıp anlayasınız.

Önyargılı Ahlak!

Kadına karşı işlenen şiddet suçlarına karşı yeteri kadar tepki oluşmasa da en azından bu konuda bir tartışma zemini oluştu. Kadın en azından öyle ya da böyle toplumda bir yere sahip. Sadece mevcut eşitsizlikleri gidermek üzere politikalar geliştirilmeli. Bunun için devlete baskı kurmak için kadın örgütleri çalışabiliyor.

Bütün bu sorunların dışında, gazetelerde haber olarak bile yer almayan başka bir sorunumuz var. Nefret suçları kapsamında görülmesi gereken eşcinsel ve trans bireylere yönelik şiddet… Son zamanlarda daha çok tırmanışa geçen, ama muhtelif bir olaymış gibi algılanan trans cinayetlerinden bahsetmemiz gerekiyor. Sırf farklı bir cinsel yönelime sahip diye toplum dışına itilen bu bireyler, beden işçiliği yapmak zorunda bırakılmaları yetmiyormuş gibi, toplumun homofobi ve transfobi krizlerine kurban gidiyor. Trans cinayetleri konusunda Avrupa birinciliğine ve Dünya yedinciliğine sahip olan ülkemizde, böyle ciddi bir istatistiğe rağmen tartışma zemini bile oluşamıyor. Geçtiğimiz günlerde Avcılar'da gerçekleşen trans bireylerin evlerine yapılan polis baskını ve mahallenin eli taş, sopa tutan 'insanları' tarafından kurulan linç timleri ile ilgili kaç kişi haberdardı? Haberdar olup da kaç kişinin içine dokundu?

Asıl mesele farklı olana yönelik önyargı.  Bizim gibi hissetmeyen, bizim gibi yaşamayan ve bedeninden farklı bir yönelimi olan bireylere karşı beslenen bu önyargı, bir nefret dalgasına dönüşüyor. Eşcinsel olduğu için hakemliği iptal edilen Halil İbrahim Dinçdağ olayında da gördüğümüz gibi kadın ve erkek olarak iki kimlikten birine sahip olmadığınız müddetçe çalışmaya, kariyer yapmaya hakkınız olmuyor. Var olma hakkını elinden aldığımız trans ve eşcinsel bireyler şiddete maruz kalırken, toplumun neredeyse tamamı sessiz kalıyor. Tabiatın bir gerçeği olan bu faklılıkları yüzünden evlerinden, sokaklarından kovuluyor. Kimisi ülkeyi terk ediyor. Gidemeyen ise ölümle burun buruna yaşıyor. "Erkek olacaksın, ulan!" diye bağırıyor toplum. Ya da "kadın olacaksın, ulan!"

Sokaklardan kovulan, iş yerlerine giremeyen, çalıştırılmadığı için beden işçiliği yapmak zorunda kalan, üzerine bir de bunun için yargılanan bu bireylerin hakları için de bir şeyler yapmak gerekmez mi?


İnsanların farklılıklarına, renklerine rağmen bir arada yaşamalarını mümkün kılmak bir insanlık görevidir. Çünkü tüm toplumsal şiddet sebeplerinin ortadan kalkması önyargılarından arınmış bir toplumda gerçekleşir. Bu önyargılardan kurtulmak için de tüm tabulardan arınmış yeni bir dünyaya ihtiyacımız var.

17 Eylül 2013 Salı

Kadının Issızına Aşık Olasınız!

Evet… Yeni bir beddua efendim. Taze taze… Issız Adam filmini biliyorsunuz. Orada bir adamın bağlanma korkusu işleniyor. Acıklı bir masal tadında… O filmden sonra memleketimin erkeğine bir haller oldu. Bir kaçmalar, bir ayrılmalar, bir ortada bırakmalar, sen daha iyilerine layıksınlar…

Hiçbiri de düşünmedi ki kadının ıssızı yok mudur? Vardır hocam… İşte onlara gelesiniz emi! Onlar daha fenadır hem de. Diğer kadınlardan farklıdırlar. Gelirler, aşık ederler seni kendilerine. Onlar da aşık olurlar tabi. Sonra bir bağlanma korkusu hasıl olur. Bu ıssız adamlardakine benzer, ama daha kadınsıdır. Ne demekse?

Sonra bir bakmışsın elinde kapısının önünde bir gülle kalakalmışsın. Yaaa…

Bir başka modeli de uzaklarda yar sevenlere gelsin. Sen başka bir şehirde yaşayan bir kadına mı aşık oldun? Issız kadın olabileceği ihtimali üzerinde de durmadın tabi. 24 saat içinde telefonla olsun, internet üzerinden olsun bütün iletişimini keser. Üstelik bundan önce en son söylediği sözse “seni seviyorum” olur. Hatta kimisi de öyle laflar eder ki kendini dünyanın en harika erkeği zannedersin. Oh…

O sırada öyle bir düşersin ki terk edildiğine mi yanacaksın, aslında sıradan bir erkek olduğun gerçeğiyle yüzleştiğine mi?

Arkadaşım, bir de bu kadınlar ıssız adamlara denk geldi mi daha çabuk toparlarlar. Çünkü giderler arkadaşlarıyla dertleşirler. Erkekler ise “hani çok seviyordu ulan kız seni?” diyen şüpheci arkadaşları yüzünden atlatamazlar.

Dolayısıyla erkeğin ıssızı kadının ıssızından daha iyidir atlatılabilirliği açısından. Ve her ölümlü erkek kadının ıssızını tatmalıdır. Yoksa aşk acısı nedir bilmez. Bilsin ki akıllı olsun. Aşkı içselleştirsin.

Hiç beklemiyordum böyle bir önerme çıkacağını. Hay yazı, sen nerelere kadirsin!