Spor Haberleri

Köşe Yazıları

seks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Mastürbasyon yapanın elleri ahrette hamile kalacakmış!

2000 TV isimli kanalda konuşan 'fetvacı' Mücahid Cihad Han “mastürbasyon yapan kişinin elinin Ahrette hamile kalacağını” söyledi.

Kanalda izleyicilerin sorularını yanıtlayan Mücahid Cihad Han, bir izleyicisinin mastürbasyonla ilgili sorusuna “istimna (mastürbasyon) yapanların ahrette elleri hamile olacak ve ondan hak talep edecek, şikâyet edecek” şeklinde cevap verdi. Han, mastürbasyon yapılan 'el'in “ahrette hak talep edip şikâyette bulanacağını” da iddia etmekten geri kalmadı.

Gericiliği kanalın isminden belli… 2015 yılında 2000 diye kanal mı olur?

Bu gereksiz şakadan sonra konumuza girelim.

Evet, ellerimi de yıkadığıma göre hayırlısıyla yazıma başlayabilirim.

Öncelikle bilmekte fayda var. Kadınlar da mastürbasyon (istimna) yapıyor. Onlar için durum ne olacak? Onların ellerinin hamile kalması bir sperm bulaşması mümkün olmadığından olası değil… Bu konuda da aydınlatıversin fetvacımız.

Ve de ahrette çok fazla el doğum yapacak demek… Buna inanmazsam dinden çıkıyor muyum acaba? Merak ettim. Yahu akıl var mantık var. Bir insanın cinsel ihtiyaçlarını el yordamıyla halletmesinde ne sorun var? Pardon? Buna din niye karışır? Bu neden en büyük günahlardandır?

Yazılı düşünüyorum. Bunun sebebi bence geri toplumların üreme konusundaki ayarsızlığı… Cinsel ihtiyacını kendi kendine gideren bir insanın evlenmeyeceği, evlendiği kişiyle sevişmeyeceği sanılıyor.

Yukarıdaki tez saçmaysa, bu durumun saçmalığıyla ilgilidir. Sebep ne olursa olsun mastürbasyonu yasaklayan bir dinin küçük bir çocuğu kandırır gibi hikâyeler uydurması mümkün mü? Ya da bu fetvacıların din adına dinde olmayan şeyler uydurduğunu mu düşüneceğiz? Aslında her iki durum da oldukça acı… Eğer bu komik hikâyeleri ciddi ciddi içeren dinse aklı nerede arayacağız? Eğer bunlar dinde olmayan bilgilerse, kimilerinin uydurmasıysa dindarların dinden uzaklaştığını düşünmek işten bile değil… Bu durumda bu yarım yamalak din bilgimizle pek çok dindarı dine çağıracak birikime sahip olacağız.

Mastürbasyon yapmayan bir adam, içinde şehvet duygusunu biraz olsun bastırabilir. Bu da dine göre haram olan zinanın önünde bir engeldir. Eğer akıl yürüteceksek cinselliği bastırılmış bir toplum biriyle sevişmeyi şöyle dursun, eliyle münasebetini bile günah saya saya sağlıksız bir topluma dönüşür. Cinselliği hastalıklı bir toplumda da tecavüzün, tacizin önüne geçemezsiniz. O günah, bu yasak, şu mekruh… Böylesi bir yaşantının insandan alacağı çok şey var.

En masumane cinsel yaşam unsuru olan bu mastürbasyon, bizim gibi bir toplum için bir balans aracıdır. Hele ki cinsel baskıların bu kadar yoğun olduğu ülkede insan bir de mastürbasyon yaptığı için kendini suçlu hissederse yandık.

16 Nisan 2015 Perşembe

250 yıllık seks oyuncağı neden sansürlenir?



Daily Mail'de yer alan habere göre 20 santim boyunda, odundan yapılmış bir seks oyuncağı Polonya'nın kıyı kenti Gdansk'ta bulunan çok eski bir şövalye okulunda keşfedildi. Uzmanlar oyuncağın 18'inci yüzyıldan kalma 250 yıllık bir oyuncak olduğunu belirtti.
Dışı deri, içi ise odun ve saçla dolu olan oyuncağın orijinal hali mükemmel bir biçimde duruyor. Oyuncağın o dönemde birisi tarafından tuvalete düşürüldüğü tahmin ediliyor.
Hemen hemen her gün bir arkeolojik kazıda bir şeyler bulunuyorken buna haber değeri yükleyen “seks satar” anlayışıdır. Bu ayrı mesele… Ayrıca arkeolojik bir olaydır. Önemsiz değildir tabii ki…
Asıl meselemiz haberi veren Hürriyet’in kafası karışık halidir. Arkeolojik bir bulgu olan 250 yıllık seks oyuncağının fotoğrafı neden sansürlenir? Sansürlenecekse neden fotoğrafı yayınlanır? Madem ayıptır, neden haberi yapılır?
“Seks satar” madem, satın. Satamayacaksanız madem hiç bulaşmayın. Bir arkeolojik olayı erotik bir durum haline getirmeden nasıl haberleştirebileceğinize kafa yorun.
Kızmak değil amacım…
Bu akıl karışıklığının Türkiye’nin en büyük medya organlarından birinde yaşanıyor olması biraz can sıkıcı… Bu, heykellerin başını kapatan, penislerini kopartan, heykelleri müstehcen diye yakanları haklı çıkaran bir eylemdir. Açık konuşmak gerek… Eğer sen bir gazete olarak bu ayıpmış gibi davranırsan, sonuçları da bu olur zaten.
Cinsellik tabusu araçlarıyla cinsellik içeren bir arkeolojik haber verilebilir mi? Kaldı ki bunun cinsellik içeriği artık tarihte kalmış, söz konusu oyuncak tarihi bir kalıt olarak yerini almıştır.
Sansür kavramı, bizde güya ‘toplumu korumak’ için varlığını sürdürüyor. Yani bir televizyon dizisindeki kavga dövüş görüntülerin hiçbir zararı yok da 250 yıl önce kullanılırken tuvalete düşürülmüş seks oyuncağı çoluk çocuğun ahlakına zarar verecek. Hadi canım siz de…
Diyelim ki zarar verecek. Tüm kaygınız bundan… O zaman o haberi vermeyeceksiniz, bu kadar da komik duruma düşmeyeceksiniz.
Yeter yahu… Biri heykel kapatır, biri haber sansürler… Beriki film yasaklar…
Gerçi 28 bin yıl öncesine ait bir seks oyuncağı bulunduğunda haberlerde sansürlenmemişti. Belki de ne kadar eskiye dayalı olduğu verisi bir kriter…
Bir yandan da 250 yıllık seks oyuncağının bulunmasının arkeologları şoke ettiğini söyleyen web sayfaları var. O da ayrı mesele…
Neyse görseli doğru verenler çıkmış da ben de bulup koyabildim. Sansürsüz ve tabusuz bir hayatın özlemiyle…




27 Ekim 2014 Pazartesi

Emanetçi


Mesleğimin ne olduğunu açıklayamam. Söylenecek bir şey değil... 'Ne işle meşguldün sen, Selçuk?' diye soran arkadaşlara, 'Serbest meslek...' diye yanıt vermek artık alışkanlık halini almıştı. 'Ne iş...' diye başlatılan bir soru tamamlanmadan 'serbest meslek...' diye cevabını yapıştırır, hızla konuyu değiştirirdim. Dikkat çeken harcamalarım, iyi giyimim, biraz şüpheli hale getirdi beni. Bundan dolayı arkadaşlıklarım uzun vadeli olmazdı. Zaten hiç de zamanım olmadı arkadaşlıklar için.

Yılbaşları, yaz ayları ve diğer bazı zamanlarda yoğunlaşan işlerim, gizli olması gereken görüşmelerim, resmi olmayan anlaşma metinlerim... Bak, gördün mü? Sen de şüpheyle bakıyorsun bana. Tamam, tamam... Sana anlatacağım. Zaten aramızda kalacak, biliyorum. Şimdi bir iş görüşmesine gitmek için yola çıkıyorum. Sana yolda her şeyi anlatacağım. Ama biraz kendimden bahsetmeliyim.

Adım Selçuk; başta söylemiş miydim? Neyse... Ben birkaç kez üniversiteye başlamış, tıp, mühendislik ve hukuk dışında her bölümde okuma deneyimi kazanmış, ancak hiçbirini bitirememiş bir adamım. İrili ufaklı işlerde çalıştım. Hatta en son çalıştığım firmada ofis elemanıydım. Kıdemli ama... Müdürlerim, patronlarım bana çok güvenirdi. Öyle ki koca holdingin müdürlerinin bile iletişim kuramadığı patronlarla bir araya geldim sık sık. İşte şimdi bu işten de ayrılma sebebime geliyorum. Seni de sıkmayayım. Bu gördüğün arabayı, az önce kapısından çıktığımız daireyi nasıl aldığımı bu anlatacağımla öğrenemeyebilirsin, ama biraz sabrına sığınıyorum.

Bir gün yine patronumun odasında günlük sohbetler yapmaktaydık. O sırada kapı açıldı ve içeri genç bir kadın girdi. Nasıl güzeldi, sana anlatamam. Kızıl mı turuncu muydu saçları, şimdi hatırlayamıyorum. Ama vücudunun kıvrımları, yüzünün o güzel ve etkileyici hatlarıyla hep hayalini kuracağın türden bir kadındı. Sonra öğrendim ki benim patronun sevgilisiymiş. O güne kadar saygı duyduğum adama, o andan itibaren inceden haset duymaya başlamıştım. Ben yakışıklı, etkileyici bir adam değilim. Ama bu adam da bu özellikleri taşımıyordu ki... Neyse, konumuz bu değil...

Benim patron, karısını işte bu güzeller güzeli kadınla aldatıyordu anlayacağın. Kart zampara... Ancak o gün hesaba katmadığı bir şey vardı. Karısı da o gün oraya geldi. O dakikalarda içeri girdi. Ben de tam çıkmak üzereydim o sırada. Yüzünde hiçbir zaman kendine güven ifadesini kaybetmeyen yaşlı kurt, o anda resmen buz kesti. Yüzündeki çizgiler adeta dondu. Balmumumdan bir heykel gibiydi; görmeliydin. Adamın karısı, bir eşine, bir de genç kadına bakıyordu aralıklarla. Tenis maçı izleyen şaşkın bir kedi gibiydi. Benim odada olduğumu fark etmemişti. Ben de 'buradan gitmeliyim' diye düşünmekteydim. Patronsa aklımı okumuştu sanki.

'Selçukçuğum, size mutluluklar dilerim, ne iyi ettin de tanıştırdın beni kız arkadaşınla, nişan ne zaman?' diye soruverdi ansızın. Burada adım geçmese hiç üzerime almayacaktım. Hatta bir an, 'unutkanlığımda geldiğim son nokta; böyle bir sevgilim var ve ben hatırlamıyorum' diye geçirdim içimden. Sonra uyandım duruma. Bizim yaşlı kurt hızlı bir planla, sevgilisini geçici süre de olsa karısından uzak tutuyordu. Ben genç kadından bir çıkış beklerken o da bu oyuna dâhil oldu birden. Ve koluma girdi. İnanabiliyor musun? Böyle güzellikte bir kadın koluma girdi yahu!

Benim şaşkınlığımı düşün. Üzerine de adamın eşinin ne kadar rahatladığını... 'Geçerken bir uğrayayım, dedim' dedi kadın. Odada, kendisi dâhil kimsenin inanmadığı bir yalandı bu. Belli ki kocasından şüpheleniyordu. Kontrol amaçlı ziyaretini kocasını resmi bir şekilde kucaklayarak bitirdi. Kadın odadan çıktığında üçümüz kalmıştık o kocaman ofis mobilyalarının olduğu odada. Genç kadın kolumdan çıkıp, koltuklardan birine oturup sitemkâr bir ifade takındı. Ama bizim yaşlı kurt tekrar takındığı kendine güvenen ifadeyle ' bizi biraz yalnız bırakabilir misin Pelin? Haydi, tatlım!' deyiverdi genç kadına. Kadın sorgusuzca çıktı odadan. Bense 'adı Pelin'miş, demek...' diye geçirdim içimden. Sonra da gerçek hayata dönüp 'neden benimle baş başa kalmak istedi ki patron?' diye sorgulamaya başladım. Ama merakım kısa sürecekti.

Sana şimdi anlatacaklarım biraz garip gelebilir. Dinlemek istemediğinde hatta anlattıklarıma inanmadığında beni uyar. Konuşmayı bitirebiliriz. Zaten az yolumuz da kaldı. Gerçi trafik yoğunlaşacak galiba. Kâğıt helvacılar ve su satan adamlar yol kenarında bitmeye başladığına göre...

Patron oturmamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum. Aklımda binlerce soruyla... Acaba sevgilisine bakışımı fark etti de beni fırçalamaya mı hazırlanıyordu? Dedim ya, merakım kısa sürecekti.

'Oğlum, seni çok severim, bilirsin.'diye söze girdi bizim zampara patron. Ve devam etti. 'Tahmin ettiğin üzere, az önceki hoş hanım benim sevgilim. Ve diğeri de karım... Ben Pelin'le ve de karımla çok mutluyum. Bu mutluğumun bozulmasını istemiyorum. Senden isteyeceğim şey...' Durakladı bir an. Hiçbir şey düşünemiyordum, merakla konuşmanın devamını bekliyordum. ' Bak oğlum...' Tekrar başa dönüyor gibiydik konuşmada. 'Sana çok güvenirim. Hatta holdingin bütün kasa anahtarlarını banka şifrelerini bile gözümü kırpmadan sana emanet edecek kadar...' dedi ve bir soluk alıp devam etti. 'Pelin'i bazı zamanlar idare etmeni, hatta onun sevgilisi gibi davranmanı rica ediyorum. En azından, karımın dikkatini ve şüphelerini üzerimden uzaklaştırana kadar... Saygınlığım çok önemli... Önemli bir dernek başkanlığı seçimi arifesinde hiç de iyi olmaz bir aşk skandalı.'dedi. Şaşkınlığımı tahmin et.

'Nasıl olacak bu?' diye sorabildim sadece.

'Bir ücret karşılığında... Artı masraflar da neyse onları da karşılarım. Yeter ki Pelin de mutlu olsun.'dedi ve bir an düşünüp devam etti. 'Biliyorum ki ona farklı bir gözle bakmayacaksın. Sana güveniyorum.'dedi. Adama bakar mısın? Hem karısını aldatıyor, hem de sevgilisine dokunmayacağımdan emin olmak istiyor. Gerçi emin... Nasıl bu kadar emin olabiliyor ki? Çok mu tok görünüyorum dışarıdan? Neyse...

Ücret dolgundu. Masraflar için de hiç gözünü kırpmayacaktı. Benimse o kadar paraya ihtiyacım vardı ki bu teklifi kabul ettim. Şimdi işimin ne olduğunu anladın. Ben emanetçiyim. Şimdi de gelelim, bunun nasıl bir iş olarak süreklilik arz ettiğine. Şaşkın görünüyorsun ama sen. Ama devam etmemi istediğine göre konuşmayı sürdüreceğim.

Piyasa dar gibi görünüyor bir anlamda. Ama ilk işimde o kadar başarılı oldum ki, birden bire müşterilerim arttı. Benim patron beni bir sürü zampara arkadaşına önermeye başladı. Pelinler, Mügeler, Buseler... İşten de ayrıldım sonra; yetişemiyordum. On binlerce dolardan söz ediyoruz. İşte bu da zenginliğimin sebebi... Hiç âşık oldun mu diye de soracak olursan, bir kere oldum. Hatta bir keresinde de anlaşma dışına çıktım, itiraf ediyorum. Sonuçta benim de duygularım ve ihtiyaçlarım vardı. Ama bu tek seferlik anlaşma dışı davranışım işimi yapmama engel olmadı. Hala çok güvenilen bir ‘emanetçi’yim.

Birazdan ulaşacağımız görüşmenin detaylarını merak ediyor musun? Aslında ben de merak ediyorum. Dün aldığım bir e-posta sonucu gidiyoruz oraya. Müşteriyle bir restoranda buluşacağız. Hiç konuşmadık. Sadece internet yoluyla iletişime geçmeyi istedi. Görüştükten sonra anlaşırsak yüklü bir para teklif ediyor. Bakalım... Biraz çekiniyorum aslında. Yanımda sen olmasan belki de gitmezdim. Bana güvenme, türünden bakışına rağmen...

İşte geldik. İçeri girdiğimde 15 numaralı masayı sormamı istemişti. Arabayı park edelim şimdi. Sen de gelmek ister misin? Başka bir masada sessizce dinlersin. Tamam, gelme, dışarıda bir yerde bekle istersen.

'15 numaralı masa?'

'Cam kenarında en köşedeki masa efendim.'

Ama o masadaki bir kadın!

Arabaya dönelim, her şeyi anlatacağım. Merak ettiğini biliyorum. Yarım saat içinde hayatımın en tuhaf iş teklifini aldım.

Kadın eşi tarafından defalarca aldatılıyormuş. Ama ondan ayrılamıyor. Bunu yapmaya cesareti yok. Diğer müşterilerimin profili... Ama bu seferki bir kadın olunca şaşırdım işte. En sonunda bir sevgilisi olsun istemiş. Ama bizim insanlar biraz duygusaldır ya, hemencecik âşık olmaya başlamışlar kadına. Kadın güzel de... O aşk istemiyor. Kocasından intikam almak ve evliliğine zarar vermeden ‘profesyonel' bir ilişki yaşamak istiyor. Ona bu teklifi düşüneceğimi söyledim. Aslında kadınlar tarafından deşifre olmak demek, en kısa zamanda emekliye ayrılmayı gerektiriyor.



Şaşkınlığını anlıyorum. Hatta kızgınlığını da... İlişkilerin bu kadar basitleştiği bir dünyada, benim bu saçma sapan hayatlara dayanan bir sektör oluşturmuş olmam canını sıkabilir. Benim hiçbir sağlıklı ilişki kuramam, âşık olamamam hep bundandı. Bu çarpık hayatın en çok yıprananı benim aslında... Güzel bir hayat kuramadım. Bir aileye sahip değilim. Arkadaşım da yok benim. Sinemaya, tiyatroya yalnız giderim. Yemeğimi yalnız yerim. Hayatta yaptığım tek iyi şey, bir işim sırasında müşterimin sevgilisini maddi zorluklarından kurtarıp onu bu ilişkiyi yaşamaktan vazgeçirmek oldu. Bazen vicdan devreye giriyor. Ama inan bana, ben kötü bir insan değilim. Beni bu çarpık ilişkilerin köpeği olarak görebilirsin. Ama lütfen, hakkımdaki en ağır düşüncen sadece bu olsun.

Ben de artık yoruldum. Belki de bu işi kabul edip iyi bir jübile yapabilirim. Ne dersin buna?

Twitter

15 Nisan 2014 Salı

Google Glass bu akşam satışa çıkıyor.Yine seks satacak!

Giyilebilir teknolojilerin son dönemlerdeki gözdesi ‘Google Glass’, bugün satışa çıkıyor. 1500 dolar olan akıllı gözlük, Türkiye’den de satın alınabilecek. Şu anda teknoloji meraklıları 19:00’ı bekliyor. Çünkü Türkiye saatiyle satışa başlanacak zaman bu. Ayrıca bir endişe de hâkim… Bunun sebebi ise satışın sadece bir gün sürecek olması, ürünlerin stoklarla sınırlı olması ve stoktaki miktarla ilgili bir açıklama yapılmaması…
Teknoloji tutkunları bu krizi de atlatacaktır.

Akıllı telefonlar, tabletler hala kapış kapış… Bu ürünleri gerçekten ihtiyacı olduğu için alan kaç kişi var peki? Bugün hiçbir işi olmayan, lisede okuyan bir insanın bile elinde olan akıllı telefonlarla akıl kavramıyla dalga geçen oyunlar oynanıyor. Sadece telefonların, bilgisayarların, gözlüklerin akıllı olduğu bir dünya hızla kuruluyor gibi. Zaten o kadar fonksiyona sahip bir telefon ya da tableti satın alarak o fonksiyonları oyun amaçlı olarak kullanmak akla çok uygun bir davranış değil… Akıllı telefonların da yüklenebilen sohbet uygulamaları sayesinde flört amaçlı kullanıldığını, elinde çılgın bir akıllı telefonun ekranına baygın bir gülümsemeyle bakan kızın aslında “ne kdr ttlsnJ” mesajını okuduğunu düşündüğünüzde teknolojinin ihtiyaç dâhilinde değil moda rüzgârıyla talep edildiğini görürsünüz. Bugün, “ya nasıl tabletin olmaz?” diyen bir insanın, dışarıda geçen zamanımı denizi izleyerek, yağmurun tadını çıkararak değerlendirdiğimi söylesem fakirliğime bir bahane gibi algılanacaktır. Oysa benimkisi fakirlikten çok, teknolojiyi geriden takip etme eğilimidir. Bunun da bir teknolojik yeniliğin ucuzlayınca elime geçmesi gibi avantajı var. Kişisel kısmı bir kenara bırakalım şimdi.

Asıl mesele aslında girişini de yaptığım gibi teknolojik bir yeniliğin asla ihtiyaç duyulduğu sebepten satışı patlamaz. Google Glass denen bu teknoloji harikası ürün de aynı durumdan muzdarip olacak. Örnekse ürün için daha şimdiden üretilen seks uygulaması…

Google Glass için geliştirilen yeni bir uygulama kullanıcıların özel yaşamına doğrudan giriyor, hatta yatak odasına... Londra'da okuyan Lübnanlı üniversite öğrencisinin geliştirdiği uygulama kullanıcıların seks yaşamına hareketlilik katmayı vaat ediyor. Her şeyin ilk seksi çağrıştırdığı bir coğrafyanın fertleri olarak bu akşam saat 19:00’da sanal bir ticaret kavgasına belki de işte bu yüzden girişeceğiz.

Oysaki gözlüğün faydalı olduğu alanları düşündüğünüzde büyük bir ihtiyaç daha yaratılıyor diyebiliriz. Arama kurtarma çalışmalarında yer tespiti, adres bulma… Hayat kurtaracak bu ürün için New York’ta bir itfaiye eri ve aynı zamanda bir bilgisayar programcısı olan Patrick Jackson uzun süredir Google Glass uygulaması üzerinde çalışıyor. İtfaiye erlerine yönelik olarak geliştirilen bu uygulama itfaiye erlerine en yakın yangın musluklarının yerini gösterirken, örneğin bir evde yangın çıkmışsa o evin kroki planını ekrana getirerek kurbanları nasıl en kolay şekilde evden tahliye edebileceğini belirtiyor.


Böyle faydalı çalışmalar yapılırken eğlence ve seks maksatlı da kullanılacak olan bu gözlük, bizde de büyük oranda eğlence ve seks amaçlı kullanılacaktır. Zaten belki de ürünün satışını arttıracak en önemli fonksiyonun bu olduğu Google tarafından da iyi bilindiğinden bir pazarlama taktiği olacak. Ne de olsa seks satar. Gerisi yalan…

5 Kasım 2013 Salı

Barış gemisi bize kaç liman dayanır?

Cumhuriyet’in 90. yılında yola çıkmış olan Gençlik Barış Gemisi 7 Kasım’da İstanbul’a varıp yolculuğunu bitirmiş olacak. 53 milletten 800 kız ve erkek öğrencinin yer aldığı bu proje elbette ki önemsenmeli. Ama projenin ismindeki “barış” kelimesi onu güzel yapmaya yetmiyor ne yazık ki.

Çünkü maalesef ki daha yola çıkarken kız ve erkeklerin birbirinden izolasyonu sağlanmış, barlarda içki servisi de yasaklanmıştı.

“Hepimiz aynı gemideyiz” mesajı veren proje, iktidarın “benim gemimdeysen benim kurallarıma göre yaşayacaksın” alt mesajını da itinayla iletiyor. Barış gibi önemli bir amacın içinde yer alan gençler basit bazı özgürlüklerden bile arındırılıyor. Ülkedeki barışın tesisi için atılan adımların din temelli olması için ve din kardeşliğiyle barışı inşa etmeye çabalayan iktidarın, barışın özgür düşünce, özgür hayat ve özgür inanç gibi unsurlarla tesis edemeyeceğini bu gemi sayesinde de anlayabiliyoruz.

Gemide kız ve erkek öğrencilerin kaldığı kısımları birbirinden ayıran noktalara sivil polis ve geminin güvenlik görevlileri yerleştirilmiş, geçişler kontrol edilmişti. Hatta AKP’ye has bir üslupla tehdit dahi edilmişti gençler. “Kız ve erkek öğrenciler ayrı katlarda kalmaktadırlar. Kat ihlalinde bulunan öğrenciler durulan ilk limanda bırakılacaktır” anonsunun yapıldığı gemi ‘barış’ amaçlı seyahatini tamamlıyor.

Bu anons “ya sev, ya terk et” türü bir anlayışın ifadesi… “Ya sevişme ya terk et” sloganı daha uygun elbette. Bu arada kadın ve erkeğin baş başa yapacağı tek şeyin sevişmek olduğunu sanmak için nasıl bir gençlik yaşamış olmak gerekiyor, çok merak ediyorum. Neyse…

Parlamento'da gazetecilerin Türkiye -Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi'ne ilişkin sorularını yanıtlayan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, “53 milletten 800 kız ve erkeği 10 günlük gemi seyahatine götürüyorsam, elbette ki bunun tedbirini alacağım. Bu tedbiri almadıktan sonra götürmem zaten. Kaldı ki 800 genci, 10 günlük gemi seyahatine götürmek gibi bir yükümlülüğüm de yok. Bir proje yapıyoruz; Türkiye-Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi. Barış gemisinde, evrensel konular, küresel konular, savaşlar, gençlik sorunları tartışılıyor. Bütün bunların zeminidir, bizim için önemli olan. O zemini sağlamak için bütün tedbirleri aldım. Gençlik Barış Gemisi'nde barlardan alkol servisi de yapılmaz, alkolü de kaldırttım, bu da doğru. Bir daha Gençlik Barış Gemisi olursa, gene alkol servisi olmayacak. Bunu da peşinen söyleyeyim. Bu kadar net yani...” diye konuştu.

Daha önce karma olan bu gibi devlet projelerinde artık kız ve erkeğin ayrı olacağını söylüyor Suat Kılıç. Zaten karma eğitim de sizin muhafazakâr demokrat anlayışınıza ters. Zaten kadın- erkek birbirini uzaktan sevmeli. Değil mi? Sonra aniden evlenmeli ve hızla çocuk yapmalı. Bunun için de öğrenciler için 18–24 yaş arası gençlerimiz için flörtle vakit kaybettirmemek adına evlilik teşvik kredisi bile çıkarttı hikmetinden sual olmaz devletimiz.

Gençler sevişmesin diye tedbir alınan ve pek çok özgürlüğün kısıtlandığı Gençlik Barış Gemisi’ni gördüğümüzde uzaklardan birinin “kimin hayat tarzına müdahale etmişiz?” diye bağırması da aslında gaipten ses duyduğumuz anlamına geliyor. Başka bir açıklaması olamaz zaten.


Evet, aynı gemideyiz biz. Doğru... Kaptan sen yine de bizi uygun bir limanda bırakıver. Muhafazakâr demokrat yapınıza uymayan bir liman olsun lütfen.

Bumerang Ödülleri Oy Ver!

25 Ekim 2013 Cuma

Balon Balıklarının Seks Hayatından Rahatsız Olmak

İngiltere’de haftalardır halkın uykusuz kalmasına neden olan uğultunun, kasaba yakınlarındaki halice yerleşen balon balıklarının çiftleşme döneminde çıkardıkları ses olduğu ortaya çıktı.

Her gece 22:00’dan sonra başlayan uğultunun erkek balon balıklarının çiftleşecek dişi balıkları bulabilmek için çıkarttığı belirtildi. Öyle şiddetli bir uğultu ki bu pek çok kasabalı kısa süreliğine de olsa evlerini terk ediyor.

Bu yüzde yüz gerçek olay, başkalarının seks hayatından rahatsız olan bir topluma mensup bir birey olarak beni ziyadesiyle meraklandırdı. Ne çelişkidir ama? O memleketlerde komşusunun seks hayatından kimse rahatsız olmaz. Ama işte buradan vuruluyor oradaki insanlar. Balon balıkları aradaki farkı kapatıyor. Bizim apartmanda mesela çok hareketli bir seks hayatı olan komşu için imza kampanyası düzenlenmişti. Ya komşuya da ikram edeceksin, ya da kovulacaksın. Ben imza vermemiştim. Ama kimse yanlış anlamasın, ikram falan olduğundan değil yani. Bize ne canım, gibilerinden yaklaşmıştım meseleye.

Neyse… Ne diyorduk? Balon balıklarının seks hayatı… Adamlara bak, bağıra bağıra arıyorlar hatunu. E bizim buradaki İstiklal Caddesi abazanlarından pek bir farkı yok aslında. Hafta sonu, yol ve bira parasını cebine koyan orada. Bir uğultu, bir uğultu… Balon balığı neyse, onun olayı o. Ama arkadaş insan deyince bir sürü kur yöntemi var. Dahası konuşabiliyoruz yahu.

İşin bir başka yönü de şu: Batı toplumlarında her türlü canlının seks hayatına saygı duyuluyor. Bizim memlekette öpüşen çift görüldü mü kolluk kuvvetlerine haber salınıyor da orada balon balıkları rahat rahat çiftleşsin diye baş başa bırakılıyor. Tabi, burada hayvanların çıkarttığı kulak paralayıcı uğultunun etkisi büyük… Ama olsun. Sonuçta öpüşen, sevişen görünce ahlak polisliğine soyunmuyorlar da.


Bu İngiltere’deki balon balıkları mağdurları arasındaki kadınlar Türkiye’ye tatile gelirlerse o balon balıklarını öpüp başlarına koyarlar. Ama çiftleşme mevsimi dışında.  Hayvancağızlara boşu boşuna ümit vermeyelim lütfen. Piliys!

Kama Sutra ve Seksin Önemi

Kama Sutra




Kama Sutra diye bir kitap bile var Hint Kültürü’nün bir parçası olarak… Kimine göre bir yaşam tarzı, kimine göre felsefe… Ancak çok sayıda seks pozisyonu öneren ve bunu şekillerle anlatan bu kitap, Hint kültürünün seksi bir ritüel gibi yaşadığını ve ne kadar önemsediğini gösteriyor.

Kama Sutra’daki seks pozisyonları, kimilerine göre oldukça zor… Çünkü esneklik gerektiriyor. Denge gerektiriyor. Aslında denge, gerçek bir cinsel ilişkinin ruhsal hazzı açısından da oldukça önemli… İlişkiniz ne kadar dengeliyse ruhsal olarak da o kadar rahat olursunuz. Seks de çok başarılı ve oldukça keyifli hale gelir.

Kama Sutra, adı üstünde “Zevkin Kitabı” anlamına geliyor. Dolayısıyla Kama Sutra’yı salt bir felsefe olarak görmeye gerek yok. Bir seks kitabı, ama içinde felsefesi ve her pozisyonuyla anlamı olan bir kitap Kama Sutra…

Tavsiye… Vücudunuzun ısındığının ve kondisyonlu olduğundan emin olmalısınız. Çünkü örneğin, ‘köprü’ pozisyonunu gerçekleştirirken tutulabilirsiniz. Ancak kendinize uygun, zevkinize göre çok pozisyon var.

Bütün bunlardan bahsederken utanmamak gerekiyor. İnsanlar seksten konuşmaktan utanıyor, yaşamaktan çekiniyor. Oysa yaşamın döngüsü içinde en önemli eylemlerinden biridir seks. Hatta o olmasaydı, olmazdık. Dolayısıyla seksi daha zevkli hale getirmek ve kendi felsefesini keşfetmek, onu sadece bir boşalma eyleminden çıkartmak, hayatın pek çok alanındaki sorunlarımızın da çözümü demektir. Başarılı bir cinsel hayat, yaşamın pek çok alanında başarıyı beraberinde getirir. Geceyi mutlu bitiren, mutlu uyanır sonuçta.


Sevin ve sevişin… Hayattan zevk almak için kendimizi de o zevke dahil etmemiz gerekiyor çünkü.


Cehenneme Hoş Geldin FEMEN!

Yaptıkları dikkat çekici eylemlerle ses getiren kadın grubu FEMEN Türkiye’de de faaliyete başladı. Ukraynalı grup FEMEN Türkiye’deki kuruluşunu Twitter'dan şu mesajlarla duyurdu: “FEMEN Türkiye şubesini açtığını anons ediyoruz! Güntülü'ye katılın! Ülkenizdeki demokrasi için savaşın!” Güntülü ise grubun Türkiye’deki üyesi…

FEMEN Dünya’da pek çok ülkede çeşitli sorunlara dikkat çekmek için çok sayıda eylem gerçekleştirmişti. Türkiye’de de daha önce THY grevine ve Gezi eylemlerine destek verdi. FEMEN Türkiye’nin Türkiye’deki kuruluşuyla birlikte verdiği ilk destek mesajı ODTÜ’ye oldu. “Yalnız değildin, yalnız değilsin ve yalnız olmayacaksın #direnodtü FEMEN TÜRKİYE YANINDA.”

Ancak FEMEN’in Türkiye’de işi çok zor… Çünkü daha ilk günden tacizler, cinsel içerikli sataşmalar, küfürler… Ve grubun Türkiye’deki Twitter hesabı bir süreliğine askıya bile alındı. Sebebi ise çok sayıda spamlenmiş olması…

FEMEN’in işi zor… Çünkü hem kadın, hem muhalif, hem de kimilerine göre ‘müstehcen’ bir grup… Öncelikle kadın başına muhalif olduğunda iktidar yanlılarının her türlü tacizlerine maruz kalacaklardır. Muhalif olmasa da kadının bu ülkede tacizden kaçması çok zor… Neresinden tutarsan tut. Taciz, hep taciz… Bütün bunları kenara koy. Yarı çıplaklar bir de… Tüm Dünya’da dikkat çektiği konular neyse o konuya odaklamayı başaran FEMEN, Türkiye’de göğüslerden başka yere odaklayamayacak gibi görünüyor erkeklerimizi.

Sonra devlet nezdinde muhalif olmak, hükümeti protesto etmek bile ahlaksızlık sayılıyorken, bunu yarı çıplak yapınca el daha bir güçlenecek. Bu da başka bir mesele… Zaten mevcut protesto kültürümüz bile henüz gelişmemişken FEMEN bize fazla gelecek gibi görünebilir. Ama yine de bir kazanımdır. Neden mi? Bazı toplumsal gelişimler için bir parça iteleyici mekanizmalara ihtiyaç duyarız. FEMEN de öyle işte.

Bir kadının yarı çıplak olarak protesto ettiği konuyu ön plana çıkarabilmesi önemli bir başarı… Ama toplum olarak ilk günden sınıfta kaldığımız söylenebilir maalesef. Yine de FEMEN’in bu güne kadar eylem yaptığı konulara odaklanmayıp, cinsellik üzerine odaklanmak ve saldırmak bir 3. Dünya ülkesine yakışır bir davranış olunca çok şaşırtıcı değil bu. Daha da öteye gidip Twitter’dan uygunsuz olduğu gerekçesiyle göndermeye kalkanlar da olunca Türkiye’ye kaç gömlek fazla olduğuna siz karar verin.

Daha protesto konusuna bile yeni yeni alışan ülkemiz, garip ahlak anlayışı da devreye girince çok kez hata verecektir. Kaldı ki bugün cansız mankenden bile tahrik olunurken bu algı nasıl değişir o da ayrı bir mesele… Bir resim eserinin, bir heykelin sansürlendiği düşündüğünüzde gidilecek daha çok yol olduğuna karar verebilirsiniz.

Şunu söylemek gerekiyor. Bu ülkede eylemcinin cinsel kimliği, giyim tarzı ve eylemin şekli yerine eyleme neden olan konuya ilgi duyulduğunda pek çok yönden normalleşmiş olacağız. Bunun için de birinin arkadan ittirmesi gerekiyordu. O yüzden hoş geldin FEMEN! Şimdilik her ne kadar cehennemeyse de…




30 Ağustos 2013 Cuma

Aşka Dair Eskizler Vol:1

İnsan âşık olan bir mahlûkat... Pek çoğumuz bu aşk denen süreci, acılı yaşar. Kimimizse aşkı bir kelebek
misali yaşamak olarak görür. Yaşama şekli ne olursa olsun nihayetinde aşk içinde keyifli paylaşımlar barındırır. Hepsinden bahsetmeyeyim şimdi. Bu yazının çevresindeki çizimler aşka ve ilişkilere dair, aşk algısına dair gerekli, gereksiz her şeyi içermektedir. İçermiyorsa da Vol:1 yazdık oraya eşek kadar. Azıcık sabır...

Yahu biz erkekler ne garip bir türüz! Yanında güzelim sevgilimiz varken döner yan masadaki güzeller güzeli, yüzüne bakmaya kıyılamayacak kadar güzel, yani öyle böyle değil, acayip güzel, dibini düşürecek kadar güzel kadına, (YUH!) döner bakarız. Sonra sorar sevgilin, nereye baktın, diye, "ortaokul arkadaşım sandım" deyip kıvırmaya çalışırız.
İnsan ortaokul arkadaşını bacaklarından tanıyamaz ama. Tanısa da çok hareketli bir okul hayatı olmuş demektir. Neyse bu konuyu uzatmayalım.

İnsan aşık olunca, Küçük de olsa fiziksel sorunlar yaşayabilir. Kiminin midesi karıncalanır. Benim mesela bulanırdı. Kustuğumu bilirim. O kadar sorun yaşa, bir hafta sonra da ayrıl. Mideni bozduğuna değmez. Karizmayı dağıttığına değmez. O yüzden öyle aşkla meşkle çok uğraşmasak mı ne?

Aşka karşı bir duyarsızlık da söz konusu olabilir. Aşık olduğunuzu belli edersiniz. Arkadaşlarınızla paylaşırsınız. "Aman boş ver" kategorisinde tepkiler alırsınız. Öyle ki aşk konusunda bu boş vermiş tipler, sizden önce evlenir. Çocuk da yapar. Sonra da size döner, "e hadi evlen artık yaşın geçiyor" der. Eşekler... Hayvanlar... Şimdi mi söylenir?

Yine de aşk güzeldir, demekten kendimizi alamıyoruz.



Ama uyaralım. Kime, ne zaman aşık olacağınız da önemlidir. Gönül ferman dinlemiyor, gibi klişelere boğmayın beni.

Twitter

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Aşk Mideye Vurunca...

Şimdi sen başlığa bakıp yanılabilirsin. Âşık olmanın biyolojik ve kimyasal olarak etkilerini yazacağım sandın. İtiraf et. Öyle sandın işte. Bilmiyorum sanki. Bak hala inkâr ediyor! Neyse…

Şimdi bu âşık olmak çok garip bir şey… Benim mideme vururdu. Bulantı, kusma, yanma gibi şikâyetler oluşurdu. Hatta günlerce kıvrandım. “Kime âşık oldum lan ben?” diye düşünüp durdum. Komşu kızına yazdım durup dururken. O mu acaba diye. Yok ama değilmiş. Bildiğin mide enfeksiyonu geçiriyormuşum. Doktora geç kalsaydım, çok ciddi bir ameliyata kadar gidecekti iş.

Şimdi bir şey yok ama. Âşık olur gibi olunca bir kaşık karbonatı önceden hazırlanmış limon suyuna katıp içiveriyorum. Bir şeyciğim kalmıyor. 

O değil de bu mide ne bela oldu başıma yıllar yılı… Hem âşık olunca midem kötü oluyor. Hem de aç karnına rakı içince. Tam da aşkımı itiraf ederken içtiğim rakının verdiği cesaretle kıza bir parça fazla yaklaşmışım. Sonra o ne kusma, ne kusma… Önünü alamadık. Başlamadan biten bir ilişki, kusmukla hatırlıyor beni.

Rezillik ya… O yüzden bir ilişki yaşanacaksa âşık olmadan tertemiz başlayıp bitmeli… Ölüyorum abi sonra. Ben böyle aşkı yani…

Ama artık iyiyim. Mideme değil, belime vuruyor şimdi. O da hamlıktan hep…

Ya işte böyle işte kısaca sevgili okuyucu… Âşık olmak mide için iyi değil… Talcid ile dolaşmakta fayda var. Aç karnına rakı içmeyelim. Âşık olduğumuz kızın üzerine kusmayalım. Sonra her mide sorununu aşk zannetmeyelim. Evet…



Net Bir Tarifi Olmayan Duygu Durumları

Bazı vakitler yaşayıp da net olarak tarif edemediğimiz duygulara kapılabiliriz. Yani, kızdık mı, üzüldük mü, sevindik mi, gururlandık mı, şaşırdık mı gücendik mi?

Böyle olmayacak. Örneklerle açıklayayım.

Bir kıza aşık olursun. Buraya kadar bilindik duygu durumlarından birine girersin. Kıza açılırsın. Duygularına karşılık alırsın. Buraya kadar da her bir şey normal… Bir süre sonra ikinizin ilişki durumu hakkında hiçbir şey bilmeyen çok yakın bir arkadaşın senin manitaya aşık olduğunu itiraf eder. Senle dertleşir. İşte o sırada hiçbir duygu tanımı buraya uygun değildir. Ya gördün mü?

“Ulan başka kız mı yok?” türü bir kızgınlık hali, “arkadaşım sonuçta, yazık” türü bir vicdan azabı, “bana ne, önce ben gördüm bir kere” türü bir çocukluğa dönüş, “kız bana aşık bir kere” türünde ise ergenlik dönemi rekabet duygusu…

Bütün bunlar aynı anda yaşandığında koy bir isim bakalım. Dil bilimcileri göreve davet ediyorum.
Bir diğer içinden çıkılmaz durum ise yine cinsellik alanından geliyor. Aklımız başka bir şeye çalışmıyor ki… Yüzüne ve başka pek çok yerine bakmaya kıyamayacağınız kadar güzel bir kadın herhangi bir toplu taşıma aracına biner. Aklınızdan türlü düşüncelerle onu izlemeye koyulursunuz. Hayal gücünüzün sınırlarını zorlamaktasınız. O sırada yanınız da boştur ve kız gelir, yanınıza oturmak için hamle yapar. Tam o anda araç ani bir hareket yapar. Kız o sırada kucağınıza düşer.

Haydi bakalım. Az önce hayalini kurduğun anlardan biridir. Eğer odunun teki değilsen yaşadığın duygu, üzüntü, utanma, kızgınlık karışımı olacaktır. Serde erkeklik de var. Azıcık libido da ekledik mi gel de tanımla bu duyguyu…

Hep kadınlardan, cinsellikten mi gittim? “Bunlar hep seks işte” mi diyorsun? Hayat seksten
ibaret değil, kendine çeki düzen ver mi diyorsun?

Tamam, tamam gönlün olsun. Mesela seni öldüresiye dövmek üzere olan bir adam kalp krizi geçirip ölse, nasıl bir duygu yaşarsın? O da karmaşıktır tabii.

Haydaaa. Bak yine geldik seks konusuna… Mesela sevişirken sana hayalindeki işi teklif eden kadın hakkında ne düşünürsün? İş bulduğuna mı sevineceksin, sevişmek konusunda başarısız olduğun düşüncesine mi kapılacaksın?

Yine sekse bağladım. Kızdın değil mi? Hayat bundan mı ibaret? Evet, hocam. Bundan ibaret… En az üç çocuk istiyor başbakan. Nasıl bundan ibaret olmasın? Mütemadiyen sevişmek gerek böyle bir hedef için…

Konuyu bağlayayım. Sonuç olarak, her duyguyu ifade etmek kolay değildir. O yüzden yeni şeyler bulalım derim. İstersek yapabiliriz; evet…



27 Ağustos 2013 Salı

Kadınları ve Erkekleri Anlama Kılavuzu

Kadın ve erkeğin birbirinden vazgeçmesi, yaşamın doğal işleyişine de aykırı bir durum olurdu. Birbirine kızar, birbirini anlamaz; ama birbirleri olmadan da yaşayamazlar. Bunu yadsıyamayız.

Bu iki cinsin birbiriyle olan bu tarihi çekişmesinin ve birlikteliğinin kopması mümkün değilken, tipik kadın ve tipik erkek maddeleri yine de havada uçuşur. Kadının kötü yönleri, bunların haklı sebepleri yokmuş gibi, suçlayıcı ve de aşağılayıcı bir şekilde aktarılırken, aynı şey erkekler için de yapılır. “Kadın milleti işte, hepsi aynı” ve “erkek değil mi? Hepsinin köküne kibrit suyu” başlığı altında, klişelere boğuluruz.

Ama dedim ya, bu söylemlerin iletişim sorunlarının çözümüne değil, sorunların kemikleşmesine katkısı oluyor. Maddeler halinde sıralanan ve bu iki cinsin tipik özellikleri olarak gösterilen şeylerin hepsinin bir sebebi var.

Erkeğin cinsellik düşkünü olarak görüldüğünü, kendine gülümseyen her kadını yatağa atmak isteyen bir yaratık olduğunu düşünüyorsanız, ta çocukluğunda, babasının ve amcalarının onun pipisiyle gururlanmış olduğunu bilmekte de fayda var. O pipi işte, onun varoluşunun bir sembolü haline geldiğinde yetişkinliği de böyle oluyor erkeğin. İşin garibi, o erkek eczaneye ya da süpermarkete gidip kondom istemeye de çekinir. Cinselliğe bu kadar düşkün, ama onun için gerekli malzemeleri temin edemiyor. Sırf bu yüzden sektör bir marka geliştirdi. Adı da “Şey” Eczaneye gidip “şey alabilir miyim? E şey…” dediğinde, şıp diye anlaşılsın diye. İşin bir yönü bu…

Erkek egemen toplumda yaşıyoruz. Bu doğru… Ben bir erkek olarak toplumun dayattığı “egemen ol” çağrısını geri çevirebilmiş şanslılardanım. Erkek egemenliğinde, siz zannediyor musunuz ki erkek bu baştanbaşa sorumlulukla donatılmış rolü gönüllü olarak kabulleniyor? Daha bebekken annesi ona sarılıp, onu öptüğünde sakinleşip yelkenleri suya indiren erkeğin, kadından üstün olduğunu düşünmesine neden olan sistem, aslında güçlü olanın egemenliğini dayatır. Ve o güç, tarih boyunca anaerkil toplumlarda da tam tersi gözlemlenmiştir. Dolayısıyla, bütün bu egemenlik savaşının temelinde savaşçı ruh yatar. Toplumdaki savaşçı, kabileyi koruyan cins hangisiyse onun borusu öter. Konunun özeti erkek, “ben egemenim, ezmeye geliyorum” demez. Ona toplumun biçtiği roller vardır. Ve o rolü üstlenmek zorunda kalır. İşte bu rollerin baskısı yüzünden çoğu da şiddete yönelir.

Elbette ki kadına yönelik şiddeti haklı çıkarmaya çalışmıyorum. Ben sadece asıl tedavi edilmeyi bekleyen yarayı işaret etmeye çalışıyorum. Şiddetin asıl nedeni kadını ezme isteği değil, ‘güçsüzün ezilmesi kuralıdır.’
Yine erkek, ağladığında “erkek adam ağlamaz” diye annesi tarafından azarlanıyorsa, büyüdüğünde ‘odun,’ daha düzgün bir ifadeyle duygusuz olarak etiketlenir. Çok gülerse de “karı gibi gülme” diye kendisine kızılır. Büyüyünce ne olacak sonra adam?

Şimdi de gelelim kadına… Kadın dedikodu yapan, zengin koca arayan, dırdır eden, tüketmekten başka bir şey yapmayan bir cins midir? Değildir elbette. O da daha küçük yaşta üstüne roller alır. Anne olmaktır biri. Bunun için de evde oturmaya programlanır. Erkek ona bakacaktır. Doğuracağı çocuklara güzel bir gelecek hazırlayacaktır. Dolayısıyla zengin olmalıdır erkek, izninizle. Bu görev de kadının bilinçle seçtiği bir görev değildir. Birçok kadın var. Bu etikete direnip özgürleşebilmiş…

Dedikodu meselesi de var. Ben hayatım boyunca tanıdığım kadınların yaptığı dedikodunun toplamını, bir gün içinde iki erkekten dinledim mesela. Mahallenin kızının erkek arkadaşıyla gezinmesi en çok kahvehanelerin gündemidir. Bir “mesela” daha... Hoop, bir tez daha böylelikle çürümüş oldu.

Kadının güzel görünmesi gerektiğini düşünmek de ayrı bir mesele. Ağda yapmalı, saçını yaptırmalı, makyaj yapmalı… Bütün bu baskılarla yaşar kadın. Bunları sadece kendini mutlu etmek için yapan kadınlar dışında, çoğu beğenilmesi gerektiğine inandırıldığı için kendine bakar. Var olması yetersiz sayılır. İşte o yüzden birini bulup evlendikten sonra, çocuk da yapınca kendini salabilir tabiri caizse. E ne olacaktı?

İletişimdeki sorunların çözümü işte bütün bu biçilmiş görevleri tespit etmekle mümkün… Ve emin olunuz ki ne erkek, ne de kadın bu görevleri gönüllü bir şekilde üstlenmiyor. Bunları değiştirmek mümkün… Bunları birbirimizi anlayarak değiştireceğiz.

Ve yazımı kendi halinde bir trompetçi olarak, özel repertuarımdan “When I Fall in Love” isimli bir parçayla bitiriyorum. Nerede çalacağımı söylemeyeyim. Etkinlik davetine girer. Sevgiyle…





6 Ağustos 2013 Salı

Oben Budak, Aşk, Seks, Falan Filan

Oben Budak, İstanbul eğlence hayatında aranan bir isim olmasının yanında, gazete ve dergi köşeleri için de aranan bir yazar… Pek çok sosyetik parti afişinde, onun adını çokça görebilirsiniz.

Şehrin eğlence hayatındaki yeri DJ koltuğu olan Oben’in televizyon programı kariyeri de Kral TV’de gerçekleşmişti. Aldığı müzik eğitimini de Sezen Aksu’nun vokalliğini yaparak değerlendirmiş bu çok yönlü adam, Temmuz 2012’de bir de kitap çıkardı.

Oben Budak’ın “Falan Filan” isimli ilk kitabı, onun renkli kişiliği ve eğlenceli hayat tarzı hakkında da bize ipuçları veriyor. Elbette ki gelecek nesiller için klasikleşecek bir eser değil; tamam, kabul… Bir kitabın okunması ya da okunmaya değer olması için de bu bir şart değil zaten. Bazen edebiyatta, müzikte ve bazı sanatsal alanlarda, sadece “eğlencelik”  eserler de çıkabilir. Bunda bir sakınca yok.

Bu yönü bir kenara bırakalım. Kitabı biraz inceleyelim.

Oben Budak bu kitapta, bir kadının gözünden ayrılık acısı ve cinsellikle süslenmiş bir aşk hikâyesi anlatıyor. Hayatını Nişantaşı’yla sınırlamış olan Bige, romanın ana karakteri… Bige sevgilisini Cihangirli bir yoga hocasına kaptırınca bunalıma giriyor ve karışık aşk hayatı başlayıveriyor. Nevrotik bir kişilik Bige. Eski sevgili ve yeni sevgili arasındaki gelgitler yaşarken buluyor kendini. Hatta kendisinde var olan “uçana kaçana” türü ilişki anlayışını daha bir keşfediyor.

Romandaki bu karakter, cinsel hayatın erkek özgürlüğü olarak algılandığı toplumun çok dışında bir kadın… Oben Budak işte bu tabuyu, sapına kadar arzularla dolu Bige’yle bize sunarak kırıyor bir bakıma. Cinselliğin erkek tekelinden çıkışına tanıklık ediyoruz. Ve Bige bize kadınların kendi aralarında gizli gizli birbirlerine verdikleri sırları anlatıyor aslında bir bakıma.

Konuşulması tercih edilmeyen ya da değinmeye utandığımız konuları, gazete köşelerinde tabiri caizse “patır patır” yazan Oben Budak, burada da aynı üslubunu sürdürüyor.

E bu kadar “Issız Adam” özentili adamın olduğu yerde Bige de bir yer bulmalı tabii. Ayrıca Bige her daim arzulu bir şekilde cinselliğe açlığını dile getirirken, hiçbir bahaneye sığınmıyor. Çünkü bir erkek için olduğu kadar, kadın için de bir ihtiyaç cinsellik… Bunu söylemeye çalışıyor Bige.

Yukarıda bir yerlerde de bahsetmeye çalıştığım gibi “Falan Filan” romanı, edebi ve sanatsal açıdan bizi çok beslemeyebilir. Yine değindiğim gibi bu da o kadar şart değil bazı durumlarda. Ancak gündelik kent yaşamı içinde, hızla tüketilen her şey gibi aşkın da tüketime tabi oluşuna vurgu yapıyor inceden inceye. Bu bir… Bir kitaptan alabilecek bir şeyler bulmak istersek, bu çok zor olmasa gerek. Dil de akıcı, sade ve anlaşılır… Bir çırpıda okuduğunuzda buna şaşırmayacaksınız. Bu da aslında edebi bir özelliktir. Etti iki…


Oben Budak’ın popüler ve çok satan kitaplar arasına girmeyi başarmış bu ilk kitabı “Falan Filan” romanı, bir kadının aşk ve seks hayatına utanıp sıkılmadan değiniyor. Kadının da cinsel arzuları ve zaafları olabileceğine inanmayanları ya da inanmak istemeyenleri rahatsız edebilir. Ama nevrotik bir kadının karmaşık aşk hayatını merak edenler okuduklarında pişman olmayacaklar. Kitabın vaat ettiği eğlenceyi de bulacaklar. Etti, üç…

30 Temmuz 2013 Salı

Aldatan Erkeği Buna Teşvik Eden Kadınsa

Öncelikle belirtmek istiyorum ki burada aldatma gerçekliğine bir güzelleme yapmayı hedeflemiyorum. Aldatmaya meyilli olan erkeği, ne olursa olsun, dünyanın en harika kadınıyla birlikte olsa dahi, aldatmayı tercih eden erkeği haklı çıkarmak gibi bir niyetim yok.

Ancak bir şeyi de göz ardı etmemek gerekiyor. Erkeğin birlikte olduğu kadını aldatmasında kadının da teşviki olabilir.

Bu olgu bağlamında ele almak gerekirse iç tip erkek olduğunu görebilirsiniz. 1. Her şartta aldatacak potansiyele sahip erkek 2. Aldatmayı aklından bile geçirmeyen erkek 3. Aldatmayı düşünüp aldatmamayı tercih eden erkek…

Gerçekçi olmak gerekirse 2. tip erkeğe çok fazla rastlamak mümkün değil… Çünkü erkek doğası gereği çok eşlidir. Ancak vicdanı ve aklıyla tek eşliliğe yönelebilir. Hal böyle olunca yaradılış faktörünü göz ardı etmeden olaya bakmak gerek…

Erkek neden aldatır?

  1. Doyumsuzdur. En çok karşılaşılan vakadır. Pek çözümü yoktur. 1. tip erkek modelinde görülür.
  2. İlgisizlik sonucu arayış halindedir. 3. tip erkekte görülebilir.
  3. Onu heyecanlandıran ve sevindiren şeylere kadının küçümseyişi 2. tipi bile 3. tipe kaydırabilir.
  4. Kadının gereksiz aldatılma şüpheleriyle aldatma fikrini düşünürler. 3. tiptir.
Bir şeyi söylemek gerek… Bir kere aldatan erkek, eğer pişmanlık duymuyorsa 1. tip erkek adayıdır.

Kadının nasıl bir teşviki olabilir ki? Kadın, genel kanı ve önceden bilinçaltına yerleşmiş bazı bilgiler ışığında erkeğe karşı bir güvensizlik içindedir. Erkek bir kadınla ilgili güzel şeylerden bahsettiğinde, Facebook’ta her ikisinin de tanıdığı bir kadının fotoğrafını beğendiğinde ya da hoş yorumlarda bulunduğunda eşinde bir kıskançlık nöbetine neden olabilir. “Onun fotoğrafını neden beğendin? Dışarıda niye samimi bir şekilde sarıldın? Sana niye isminle bahsediyor, senden küçük değil mi? Neden hanım ya da abla demiyorsun, senden büyük değil mi? Evli değil mi? Eşinden niye ayrı?” gibi bazı sorularla sorgulamaya başlayabilir kadın. İşte o zaman 3. tip erkek için 1. tip olmaya doğru bir teşvikte bulunursunuz. Neden mi? Çünkü bu şekilde hiç aklında yokken bir erkek sizin şüphelendiğiniz kadınla ilgili bazı düşüncelere dalar. “Yoksa bu kadın beni beğeniyor da bunu eşim mi fark etti?” gibi. Bu sihirli bir sorudur. Peşinden lüzumsuz bir özgüvenle erkeğin eşi tarafından belirlenmiş hedeflere yönelmesi mümkündür.

Ne de olsa erkek aldatmaya meyilli bir canlıdır. Ayrıca aldatmak için de çok komplike sebepleri yoktur. Ergence duygularla yaşar bunu. Şayet kadın aldatacaksa daha derin sebeplere ihtiyacı olacaktır. Ama erkek sığdır. Çocukça yaklaşır.


1. tip bir erkekle birlikteyseniz yapacağınız bir şey yok. O bir kadın müptelasıdır. 2. tip erkekle birlikteyseniz dünyanın en şanslı kadınısın, kıymetini bilin. 3. tip erkekse eğer sevdiğiniz adam, işte en karmaşık olan tiptir bu. Onu 1. tipe kaymaması, hatta 2. tipe yerleşmesi sizin sevginize bağlı… Sevmiyorsanız da hiç uğraşmaya değmez. Bırakın kelebek misali yaşasın. 



29 Temmuz 2013 Pazartesi

Aşka Dair Teoriler: Kafa Travması Teorisi

Aşkın nasıl ortaya çıktığı bilim adamları tarafından araştırılıyor. Ama siz önce bir gelin benim teorilerimden birini okuyun.

En önemli teorim kafa travması teorisidir.

10000 yıl öncesinden bahsediyoruz. Meteor kütlelerinin atmosferden içeri girerken yanıp kavrulmadığı kaliteli zamanlardı o zamanlar. Ne meteor yapmıştı o dönem mübarek? Meteorunu bile özledik mi ne evrenin? Neyse…

O sıralar çok meteor düşermiş dünyaya. İnsanlar meteor yağmurlarından korunmak için mağaralara sığınırlarmış. Gökyüzünde meteorlar ışık olarak beliriverince kaçışır, mağaralara girerlermiş. E tabii, o zamanlar meteoroloji balonu, uydu gibi yanıltıcı cisimler yokmuş ki. Meteorsa meteordur. Kakaysa uçan dinozorların işidir. Neyse… Biri çıkar, der ki “ben kaçmayacağım, bakalım, ne olacak?” Kimse bu cesarete hayran olacak halde değildir. Zaten bunun adı bugünün şartlarına göre bile aptallıktır. Bırakırlar maceracı beyimizi yağmurun altına.

Meteorlar deli gibi yere çarpmaktadır. Kahramanımız koşturup kaçmakta ve her meteor sıyırmasına sevinç çığlıkları atmaktadır. Sağanak yağış azalmıştır; meteor ufak ufak atıştırmaya devam etmektedir. Kahramanımız bir süre sonra yağmurun dindiğini sanarak durur. Ancak son kalan taşın kafasına isabet ediverir ve zavallı kendini yerde bulur. Ölmemiştir. Sadece baş dönmesi ve şiddetli baş ağrısı hissetmektedir. Zar zor ayağa kalkar ve etrafına toplanmış diğer insanlar arasında bir kadına dikkat kesilir. Yarı açık bilinci ona güzel sözler söyletmektedir. Kadının omurilik soğanını gıdıklayan bu sözlerle adına şimdi aşk dediğimiz bir duygu filizlenmeye başlar.

Meteor yağmuru erkeğin genetik yapısını bozmuş, o güne kadar “uçana kaçana” olan ilişki durumunu, “bilmem kimle ilişkisi var” olarak değiştirmiştir. Kahramanımızın âşık olduğu kadınla geçirdiği muhteşem geceye imrenen erkekler de artık meteor yağmurundan kaçmamış; yağmur sonrası eş seçmece seremonisi bir ritüel olarak uygulanmaya başlanmıştır. Ancak her erkek o kadar şanslı olamamış, çoğu oracıkta telef olmuştur. Bu da tarihin ilk aşk uğruna ölümleri olur. Bilinmelidir ki aşk tarihi o günlere çok şey borçludur. Olmalıdır.

Artık insanlar âşık olmak için meteor yağmuru beklemeyecek, ama her yıldız kayışını (ki aslında pek çoğu meteor yağmurudur) aşk malzemesi haline getirecektir. Sevgilisi olmayan kadınlar veya erkekler her meteor yağmurunda yeni aşklar dileyeceklerdir. Her güzel kadına güzel söz söyleme arzusu, her güzel söz duyan kadının omurilik soğanında vuku bulan gıdıklanma o günlerden gelen genetik kodlanmanın sonuçlarıdır. Ancak her güzel söz söylediğiniz kadın da size âşık olmaz; kiminin omurilik soğanını gıdıkladığınızda o kişi size tokat atabilir. O da başka bir reaksiyondur ve bu da başka bir araştırma konusudur. Diyorum. Dedim.

Bu teori de burada biter. Haydi, çürütün.


Not: Gerçekle alakası yoktur. Gerçeğin de olması gerekenle alakası yoktur zaten.

Cinsellik Tabusuyla Sağlıksız Yaşama Hoş Geldiniz!

Cinsellik tabusu malumunuz… Kendimizi bildiğimiz çocukluk yıllarından beri, bizlerden saklanmış, ama insan yaşam döngüsünün vazgeçilmez eylemi cinsellik… Bu gizliliği yüzünden, nesiller boyunca kendi çabalarımızla farkına vardığımız cinselliğimizi sizce güzel yaşayabiliyor muyuz? Zaten derme çatma kurduğumuz cinsel yaşamımızı, hangi bilgilerle bugüne getirdik?

Okulda “milli” tarih, “milli” coğrafya gibi dersler görerek büyümüş bir nesiliz biz. Öyle bir nesiliz ki, kendi kabuğunda… Öyle bir nesiliz ki sadece bilmemiz gereken öğretilmiş, o da eksik ve hatta yanlış öğretilmiş, yalnız bir nesiliz. Biraz daha dozunu kaçırsalar, milli matematik ve milli fizik gibi dersler de görebilirdik. Sadece otoriteye itaat edecek, hiçbir şeyin farkına varmamış insanlara ihtiyaç duyulan ülkelerde görülen bu mantık, elbette cinselliğinin farkına varmış bir nesil istemezdi. Cinselliğinin farkında olan bir bireye cinsiyete dayalı ayrımcılığı kabul ettirmek zor olacak tabii. Çünkü cinsiyeti belirleyen faktörler bireyin sokaktaki hayatında değil, yataktaki hayatında belirleyicidir ve asla toplumu ilgilendirmez. İlgilendirdiği zaman da işte, toplum içinde bir yerlere gelmeye çalışan, hak mücadelesi veren, erkek yoldaşlarıyla birlikte yürüyen kadına“kadın başına” diye başlayan fırçalar atılır. Biri de çıkar polis şiddetine maruz kalmış kadını “kadın mıdır kız mıdır?” diye kendince aşağılar. Ağlayan erkeğe “karı gibi ağlama” diye fırça atılır. Saymakla bitmez.

Dediğim gibi cinsel eğitimini olması gerektiği gibi almamış bir insanlar, toplumdaki yerini erkekse üstte, kadınsa altta olarak belirlemeye mahkûm oluyor. Hatta dine dayalı olarak da kimi toplumlar yasalarla uyguluyor bunu. Oysa insan genetiği 23 çift kromozomdan oluşuyor ve bunlardan sadece 23. çift kromozom cinsiyeti belirliyor. Yani ortalığı sadece bir çift kromozom için velveleye veriyoruz. Kadın olmak ya da erkek olmanın bilimsel olarak hiçbir önemi yok aslında. Diğer bütün çift kromozomlar fiziksel özelliklerimizi meydana getiriyor. Ve hormonlar, son çift kromozomun alacağı duruma göre erkek ya da kadın anatomik yapısına göre salgılama ve şekillendirme yapıyor. Bu kadar basit olduğunu idrak edebilseydik, belki de cinsiyetçiliği bir kenara bırakırdık. Son kromozomlarımız benzer olsa dahi, farklı coğrafyada yaşadığı için ötekine her zaman önyargımız olduğuna göre, biraz boş konuşmuş oluyorum sanırım. Ama olsun. Belki de bu basit olduğunu anlasaydık, hiçbir farklılığı önemsemeyecektik. Kim bilir?

Cinsel eğitimin olmamasının bir diğer olumsuz sonucuna gelelim. Doğru ve olağan mecralardan cinselliğiyle ilgili eğitim alamayan bireyler, bir şekilde fark ettikleri erkekliklerini ya da kadınlıklarını kulaktan dolma bilgilerle yaşamaya başlarlar. Porno sektörünün bu kadar rağbet görmesi, özellikle çocuklarca merakla takip edilmesi, çocukların“bakalım nasıl sevişiliyormuş?” demesi kaçınılmaz değil mi? Biz doğru dürüst cinsel eğitim vermezsek, olacağı bu! İzleyecek tabii çocuk… Siz çocuğunuza onun nasıl dünyaya geldiğini anlatırken bile “ık mık” ederseniz kendi öğrenme yöntemlerini kullanacak. Elbette ki siz eğitim verseniz dahi çocuk, pornoyu merak edecek. Ama doğru bir altyapı üzerine görecekleri, sadece onu o an etkileyecek. Doğru bilmediği cinselliğiyle bu gördükleri nasıl harmanlanır, siz tahmin edin.

Geçtiğimiz yılın sonlarında NTV’nin bir belgeseldeki ayıbını da paylaşmadan edemeyeceğim. Leonardo Da Vinci’nin “Vitruvius İnsanı” olarak bilinen anatomi çizimini bilirsiniz. Çizimde bir erkek tasvir ediliyor ve çıplak… Vay çıplak ha? NTV de durur mu? Cinsel organı – nasıl duygular beslediği bilinmez- sansürleyiverdi. Böylece “belgesel de veririm, ahlakı da korurum” mu dedi acaba? Şaka bir yana, Kanal 7’nin Recep İvedik filmini gösterip tabiri caizse kese kese kuşa çevirmesinden daha ciddi bir durum bu. Geriye doğru evrimleşme diye bir şey var mıydı? Neyse, devam edeyim.

Kadın ve erkek sokakta el ele tutuştuklarında bile ahlakı kendinden geçen, bir tuhaf olan toplumun nasıl tedavi olacağını bilmiyorum. Ama yine de söyleye söyleye dilimizde tüy bitirelim. Belki bu tüyler herkesin gözüne batmaya başlar.

Hep kadın, erkek dedik. Bu yazıda da bahsetmeden geçemeyeceğim. Eşcinsel bireylerin bu yönelimini de belirleyen kromozomlar… Topluma duyurulur. Yani sizin ahlak anlayışınız bir safsatadan ibaret… Cinsel yönelimin zevk olsun, bir değişiklik olsun diye gerçekleşmediğini, bunun genetik ve hormonsal farklılıklarla ilgili olduğunu, mavi gözlü olmak, sarışın olmak veya diğer tüm farklılıklar nasıl bir hastalık değilse, bunun da olmadığını bilmeliler. Tedavi için de lütfen,  kendi algılarını ve ahlak anlayışlarını masaya yatırsınlar. Alınmaca gücenmece yok. Bu toplumun bir parçası olarak, sizi sevdiğimden uyarıyorum.

Cinsellik temelli şiddet eğilimleri de işte bu cinselliği tabu olarak görme hastalığının bir sonucu… Cinsel taciz ve hatta tecavüz gibi şiddet türlerini uygulayan bir erkek ne kadar suçluysa, cinsel duygularını ve arzularını bastırmasını emreden toplum ondan çok daha fazla suçlu…


Kromozom sayılarımız ne olursa olsun, kadın ve erkek ya da diğerleri sağlıklı sosyal ve cinsel bir hayatla var olmaya devam etsin, diye diliyorum. Yaşam döngümüz ayrımcılık ve şiddet olmadan hep daim olsun. Başımıza bela olan tüm tabular hepimizin omuz vermesiyle yıkılacaktır. O duvar olmadan yaşamak için hadi bir omuz ver. Öğrenerek ve anlayarak…

26 Temmuz 2013 Cuma

Bayan Solist Sevdası ve Ajda Pekkan Örneği

Türkiye canlı müzik piyasasında en çok talep edilen unsur, ‘bayan’ solisttir. Tabiri caizse, ‘saplardan’ oluşan müzik grupları, çok farklı ve çığır açacak bir müzik yapmıyor, ama yine de piyasada bir yer ediniyorsa, çok şanslılar demektir.

Bu ‘bayan’ solist sevdasının tüm dünyadaki müzik piyasalarına etkisi malum, tabii ki… Ama Türkiye, tüm negatiflikleri üzerinde çok rahat gösterme özelliğine sahip… Ben de “‘bayan’ solist Türkiye’de neden bu kadar önemlidir?” sorusunu öznel ve nesnel örneklerle cevaplamak istiyorum. Başlamadan önce belirteyim; ‘bayan’ kelimesini kullanmayı sevmem, ama buradaki kavram bu olduğundan sıkça kullanacağım, maalesef.

Bu sevdanın sonucu olarak, kadın şarkıcıların çokça göründüğü müzik piyasasında, erkek şarkıcılar da video kliplerinde kadın figürünü kullanarak ayakta kalmaya çalışıyor. Çok da yukarı çıkmadan bakacak olursak, şehir içi eğlence hayatının, mekân sahiplerinin ‘bayan’ solist ısrarıyla şekillendiğini görürüz. 

Müziği ön planda tutan idealist mekânları konunun dışında tutarsak, önemli bir pay bu sevda üzerine kurulu… Kadın gibi estetik obje olarak kullanılması alışkanlık haline gelmiş unsuru, mekân sahipleri çokça talep eder. “Sanatçınız ‘bayan’ mı?” diye sorulduğunda, müziğin icra edildiği alanlarda bile, sanatçı kavramının tam anlaşılamadığını da görürüz ki bu yazının konusu olmadığından, bu meseleyi pas geçiyorum.

Bir müzik grubunun ‘bayan’ solisti varsa, bir de bu solist güzelse, üstüne üstlük sesi de güzel olduğunda sırtı yere gelmiyor. Tecrübeyle sabit… Dikkat ettiyseniz en son aranan kriter müzikal katkı… Bu da zaten ‘ideal’ sıralamadır, kimse kusura bakmasın! Hatta çoğu zaman ilk iki kriter yeterlidir.

Görsel kaygıların ön plana alındığı modern zamanların bize dayattığı estetik dayatması, çıkış noktasını cinsellik olgusundan alıyor. Daha önceleri, Safiye Ayla gibi müziğinin ve sesinin ön planda tutulduğu isimler gelip geçmiş olsa da ne olduysa oldu, aranan kriterler tepe taklak oluverdi. Günümüzde de müziğinin önemli görüldüğü isimler var tabii. Ama geneli etkileyecek düzeyde değil.

Ne zaman başladığını bilmem, ama öyle bir dönem ki görgüsüzlüğün zengine, zenginliğin görgüsüze karıştığı bir zaman rastlar bunun başlangıcı… Kişisel tahminim…

Konuyla ilgili ufak bir araştırmaya giriştiğimde, Ajda Pekkan’la ilgili eski bir gazete haberine rastladım. Haberin tarihi ve hangi gazeteden olduğuna ilişkin bilgilerim net değil… Ajda Pekkan’ın ilk çıkış yaptığı dönemler olduğuna göre 1960’ların ikinci çeyreği olabilir. “Ajda’nın konseri fiyasko verdi” başlıklı haberde, Ajda Pekkan’ın Adana konserinde yaşadıkları kısaca değinilmiş. Bir erkek dinleyicinin istek şarkı ve türkülerine olumlu yanıt veremeyen Ajda Pekkan’a, söz konusu kişinin “şarkı bilmezsin, türkü bilmezsin, bari soyun da göbek at” dediği kaydedilmiş. Karşıma çıkan bu haberden, yazmaya karar verdiğim bu konuya cuk oturuşundan dolayı bahsetmeden edemedim. Çünkü ‘bayan’ solist arzusunun altında yatan sebeplerin başında, kadınlar tarafından eğlendirilmeyi seven erkek istekleri olduğu yönündeki tezime bir parça katkısı var.

Erkek dinleyici, sahnede göz süzen, göbek atan, cilve yapan, masaları dolaşan kadın şarkıcıyı çok seviyor, maalesef. Bu arzunun temelini de elbette ki cinsellik olgusu oluşturuyor. Bu ayrıca pazarlama stratejilerinde sıklıkla kullanılan bir unsur… Amerikalı pazarlama uzmanlarının dediği gibi: “Seks satar.” İşte bu algı, nedenine mantıklı ve geçerli bir açıklama getirilmeden, işletmecilerin ‘bayan’ solist arzusunun kaynağını oluşturuyor.

“Solistiniz ‘bayan’ mı?” sorusu sorulduğunda, grup üyeleriyle bir süre birbirimize bakıp, bizden ‘bayan’ çıkaramayacağımıza karar verdikten sonra “hayır” cevabıyla teoride bitirdiğimiz sahne görüşmeleri, biraz şartları zorlayıp bulduğumuz ‘bayan’ solistle müziği bıraktırma garantili sahne çalışmalarımız… Bu konuya ilişkin pek çok deneyimi kendimden örnekleyebilirim. Yukarılarda bir yerde bahsettiğim gibi, sesinin ve müzikalitesinin güzel olduğu solistler de var. Kimi zaman denk gelmişimdir.

Yine de bir gün ekibime kadın solist eklersem (bayan demekten sıkıldım. O ne öyle, minibüs şoförü seslenmesi gibi?) bu olay,  müzik piyasasındaki kriter sıralamasının tam tersi bir arayışın sonucu olacak. Duyurulur. Bu da bir anti parantez…

25 Temmuz 2013 Perşembe

Hayatın Arka Sokağında Abazan Erkeğin Seks Köleleri

Hayatın arka sokağı… Sevdiklerimizi göndermediğimiz, varlığını bir türlü kabul etmeyip, yine de kimimizin arada sırada uğramadan geçemediği, buna rağmen lanetlediğimiz bir sokak… Ve hayatın arka sokağının sakinleri, seks işçileri…

Çok bilindik ifadeyle, feleğin sillesini yemiş insanların, hayatta kalma mücadelesi yürütülür o sokakta. ‘Lanetlenmişliğin’ ve yine de vazgeçilmezliğin garip çelişkisiyle orada tüm gerçeklikleriyle dururlar.

Sistemin en acı köleleridirler. Erkeğin kadınlara, trans ve eşcinsel insanlara uyguladıkları şiddetinin sonucu olarak, o sokağa sürülmüştür çoğu. Ya hiçbir yerde ya da orada yaşayabilme seçenekleri yüzünden oradadırlar. Ya ölmeyi, ya da yaşamayı seçeceklerdir çünkü. Ve toplum onları yaşamayı seçtikleri için bile yargılar.

Sistem, kadının ya da trans bireyin ayakları üzerinde durmasını istemez. Durabilen şanslı ve başarılı insanların haricinde kalanlar, bir elemeye tabi tutularak adeta, abazan erkeğin seks köleleri oluverirler. Abazan erkeği de toplumun cinsellik tabuları, itinayla üretmeye devam eder ve ‘arz – talep dengesi’ sağlanmış olur!

Kadınlıkları, insanlıkları, arzuları örselenmiştir; acının her türlüsünü tatmışlardır. Yine de itilmekten, hakarete uğramaktan, şiddet görmekten ve hatta öldürülmekten kurtulamazlar. Birçoğu, birlikte oldukları erkekler tarafından öldürülür. ‘Hayatsızdırlar’ ya… İşte ondan dolayı, kimsenin umurumda olmaz bu acı sonları.

Tecavüze uğrayıp bebek sahibi olan kadınlar vardır içlerinde. O çocuklarına bakmak için yaşamak zorundadırlar. Annedirler. Sevmediğimiz insanlara küfür ederken kullandığımız kelimede atfedilen işi yapmaya devam etmek zorundadırlar. Her gün, her dakika, küfür yerler habersizce. Annedirler de onların annelikleri cenneti ayakları altına serdirmez. Cehennemi bu dünyada yaşayan bu kadınlar, her an, her saniye itilmişliğin acısıyla anneliğin yükünü yüreklerinde taşırlar.

Zevk değildir onların bu işi yapmalarına sebep. Bedenlerini satmak zorunda kalmaları, bu çaresizliği anlamaya çalışmayanlarca defalarca aşağılanır yine de. Düşmüşlüğüyle dalga geçilir. Ve ‘Hayat kadını’ derler onlara en hafif ifadeyle. Hayatı ipotek edilmiş, geleceği örselenmiş, cinselliğine prangalar bağlanmış kadınlara ‘hayat kadını’ demek ne yaman bir çelişkidir.

Sistemin tecavüzüne uğrayarak tanışırlar hayatın karanlık ve arka sokaklarıyla. Çaresiz ve evsiz kalırlar ve sistem onları bu sokaklara iter. Tutunacak bir çare, önünü aydınlatacak bir ışık bulamadığı anda onu kafesler sistem.

Nasıl olduğunu anlayamaz insan. Her şey birden bire olur.

Rus ve sarışın bir kadına ‘fahişe’ etiketi yapıştırmanın kolaylığına baktığınızda da, kadının erkekte yarattığı genel algının bir sonucuna tanıklık etmiş oluyorsunuz. Giyime, kuşama bakan erkek tarafından seks işçisi olarak algılanmak da çok kolay… Cinsel yönelimine göre de “o sokağın sakini” olabilirsin ona göre. Empatinin toplum yaşamında yer bulmaması ve yozlaşma… Ve toplumun bitmek bilmez tabuları… İşte bütün mesele bu…

Erkeğin, çok fazla değil, beş dakikalık zevkinin köleleri, hayatın arka sokağının seks işçileri, dışlanmışlığın en acı yanları oluyor. Ahlak anlayışının sorgulanması gerekliğinin, bize en uç kanıtını da veriyor ayrıca. Toplum, halkın sırtından para kazananları, malzemesi eksik binalar dikip insan hayatını hiçe sayanları, katilleri, katliamcıları, insanları masum yere zindanlara atanları ‘ahlaklı’ sayarken, sistemin yarattığı seks kölelerine ahlaksız diyor nasıl yüreği el veriyorsa. Ahlakı, hala iki bacağının arasında görerek, beynine ve hayatına tecavüz edenleri görmezden geliyor toplum.

Erkek, parasını verdiği her şeye sahip olmanın hazzından vazgeçmemek için, sistemi sahipleniyor olabilir. Ama kadınların, her alanda birbirine sahip çıkıp, bunu yaparken de hayatın arka sokaklarını ihmal etmemesi gerekiyor. Çünkü o sokağın sakinleri, erkek şiddetinin geldiği en uç noktayı, hayatın en kör karanlığını yaşıyorlar.