Spor Haberleri

Köşe Yazıları

flört etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
flört etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2013 Salı

Barış gemisi bize kaç liman dayanır?

Cumhuriyet’in 90. yılında yola çıkmış olan Gençlik Barış Gemisi 7 Kasım’da İstanbul’a varıp yolculuğunu bitirmiş olacak. 53 milletten 800 kız ve erkek öğrencinin yer aldığı bu proje elbette ki önemsenmeli. Ama projenin ismindeki “barış” kelimesi onu güzel yapmaya yetmiyor ne yazık ki.

Çünkü maalesef ki daha yola çıkarken kız ve erkeklerin birbirinden izolasyonu sağlanmış, barlarda içki servisi de yasaklanmıştı.

“Hepimiz aynı gemideyiz” mesajı veren proje, iktidarın “benim gemimdeysen benim kurallarıma göre yaşayacaksın” alt mesajını da itinayla iletiyor. Barış gibi önemli bir amacın içinde yer alan gençler basit bazı özgürlüklerden bile arındırılıyor. Ülkedeki barışın tesisi için atılan adımların din temelli olması için ve din kardeşliğiyle barışı inşa etmeye çabalayan iktidarın, barışın özgür düşünce, özgür hayat ve özgür inanç gibi unsurlarla tesis edemeyeceğini bu gemi sayesinde de anlayabiliyoruz.

Gemide kız ve erkek öğrencilerin kaldığı kısımları birbirinden ayıran noktalara sivil polis ve geminin güvenlik görevlileri yerleştirilmiş, geçişler kontrol edilmişti. Hatta AKP’ye has bir üslupla tehdit dahi edilmişti gençler. “Kız ve erkek öğrenciler ayrı katlarda kalmaktadırlar. Kat ihlalinde bulunan öğrenciler durulan ilk limanda bırakılacaktır” anonsunun yapıldığı gemi ‘barış’ amaçlı seyahatini tamamlıyor.

Bu anons “ya sev, ya terk et” türü bir anlayışın ifadesi… “Ya sevişme ya terk et” sloganı daha uygun elbette. Bu arada kadın ve erkeğin baş başa yapacağı tek şeyin sevişmek olduğunu sanmak için nasıl bir gençlik yaşamış olmak gerekiyor, çok merak ediyorum. Neyse…

Parlamento'da gazetecilerin Türkiye -Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi'ne ilişkin sorularını yanıtlayan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, “53 milletten 800 kız ve erkeği 10 günlük gemi seyahatine götürüyorsam, elbette ki bunun tedbirini alacağım. Bu tedbiri almadıktan sonra götürmem zaten. Kaldı ki 800 genci, 10 günlük gemi seyahatine götürmek gibi bir yükümlülüğüm de yok. Bir proje yapıyoruz; Türkiye-Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi. Barış gemisinde, evrensel konular, küresel konular, savaşlar, gençlik sorunları tartışılıyor. Bütün bunların zeminidir, bizim için önemli olan. O zemini sağlamak için bütün tedbirleri aldım. Gençlik Barış Gemisi'nde barlardan alkol servisi de yapılmaz, alkolü de kaldırttım, bu da doğru. Bir daha Gençlik Barış Gemisi olursa, gene alkol servisi olmayacak. Bunu da peşinen söyleyeyim. Bu kadar net yani...” diye konuştu.

Daha önce karma olan bu gibi devlet projelerinde artık kız ve erkeğin ayrı olacağını söylüyor Suat Kılıç. Zaten karma eğitim de sizin muhafazakâr demokrat anlayışınıza ters. Zaten kadın- erkek birbirini uzaktan sevmeli. Değil mi? Sonra aniden evlenmeli ve hızla çocuk yapmalı. Bunun için de öğrenciler için 18–24 yaş arası gençlerimiz için flörtle vakit kaybettirmemek adına evlilik teşvik kredisi bile çıkarttı hikmetinden sual olmaz devletimiz.

Gençler sevişmesin diye tedbir alınan ve pek çok özgürlüğün kısıtlandığı Gençlik Barış Gemisi’ni gördüğümüzde uzaklardan birinin “kimin hayat tarzına müdahale etmişiz?” diye bağırması da aslında gaipten ses duyduğumuz anlamına geliyor. Başka bir açıklaması olamaz zaten.


Evet, aynı gemideyiz biz. Doğru... Kaptan sen yine de bizi uygun bir limanda bırakıver. Muhafazakâr demokrat yapınıza uymayan bir liman olsun lütfen.

Bumerang Ödülleri Oy Ver!

30 Ağustos 2013 Cuma

Ben Var Bazen Çok Zevzekleşmek

Sen kalk, yeni tanıştığın birine cinsel korkularından bahset. Yuh…

Oysa her şey çok iyi ve eski bir kız arkadaşımı hile yoluyla sarhoş etme şakamı anlatmamla başlamıştı. Hikaye şu… Bir biradan fazla içmeyen bir arkadaştır kendisi. Sonrası bozuyordu bünyeyi. Elindeki bir şişe biraya sabırla ve düzenli olarak kendi biralarımı ilave ediyordum. Haydi şerefe dedikçe daha çok içiyordu haliyle. Neyse… O bir birayı aşmayan kız, ibreyi üçe vurmuştu. Ancak fena sarhoş olmuştu sonra.

Bu hikayeyi anlattım. Sonra onu eve bırakmak zorunda kalarak neler çektiğimi anlattım. Sarhoş ederek kötü emellerime alet etme çabası üzerine de bir geyik çevriliyordu ki “sarhoş kadınlarla sevişmem, ısırır mısırır maazallah” deyiverdim. Böylelikle bir fobimi de ele vermiş oldum.

Ne gerek vardı? Bazen bu zevzekliğin sonu nereye gidecek diye düşünmüyor değilim. Oysa gayet olgunca konuşup haddimi aşmamak için çaba sarf eden bir adamdım. Ama her şey o meteor yağmuru, sonrasındaki dolunay ve enerji deposu mercimek köftesiyle değişiverdi. Espri yapacağım diye suyunu çıkarıyorum. 

Tanıştığım kadına daha ilk an abuk sabuk bir hikaye anlatıyorum. Bak ya… Bir terbiyesizlik, hadsizlik hasıl oldu bana. Bir kurşun mu döktüreyim? Okutayım, üfleteyim mi? Cin mi kaçtı içime ne?

Yok yok… O mercimek köftesinden hep. Bir de Olympos’un büyülü atmosferi… Haliyle bir gidip gelmiş oluyorsun öteki tarafa. Sonra hayat bir başka, değişik oluyor.

İşin aslı, müzikle iştigal eden bir adam olarak az bir şey deli olmamda bir sakınca yok. Eve gelince bütün bu delilikleri iş icabı yapmış gibi aynı çizgili pijamayı giyerek “iyi geceler hanım” diyerek uykuya dalıyorum sonuçta. Şovbizınız böyle bir şey…

Sahneden inince de çeneye vurmasa o enerji daha sağlıklı iletişim kurabileceğim. Ama neyse ki bu iletişimi kurduğum insanlar en az benim kadar deli olabiliyorlar. Bu tek avuntum…

Neyse başımıza bir şey gelmeden yaşamaya devam edelim. Bu kafayla dayak da yerim çünkü.
Haydi bakalım selametle…

Bu yazıda geçen olaylar son derece uydurmadır. Olamayabilir de…



5 Ağustos 2013 Pazartesi

Oyuna Devam Öyleyse

Gerçek hayatın okulda öğretildiği gibi olmadığını yedi yaşında öğrenmiş bir çocuktum. Cin Ali serisi vardı o zamanlar. İlk sayıları siyah beyaz, okumayı sökmeye başladığımız dönemlerdeki sayısı, ödül olarak düşünülse gerek, renkliydi. Cin Ali çöp adamlardan oluşan resimli bir seriydi. Kız kardeşim okula başladığında ise Tonton Ahmet’ler çıktı piyasaya. O da resimli; kilolu, şişkin yanakları alan bir çocuğun olduğu seriydi. Galiba sıkça kilo alıp acilen semirmem ve sonra hızla kilo verip çöp gibi olabilmem bu arada kalmışlığın sonucuydu. Aman, ne analiz?!

Okul demişken okuma yazmayı öğrendiğim o ilkokul günlerine dönmem gerek tekrar. Öğretmen, yazma pratiğini geliştirmemiz için ad ve soyadlarımızı bir sayfaya donatmamızı istediğinde yaptığım şuydu: Adım ve soyadımı oluşturan harflerden sadece sessiz harfleri kullanmak ve komple bitişik şekilde yazmak… Öğretmen bu manzaradan pek hoşlanmamıştı ki sayfayı yırtıp jülyen parçalara ayırmıştı. Genellikle sebzelere uygulanan bu parçalama işlemi yüzünden belki de marka oluşturma anlamında çığır açmam engellendi. Ve belki de günümüzde cep telefonu kısa mesajlarında uygulanan “sadece sessiz harfler ilkesini” ben başlatmış olacaktım. Ne yazık?! Öğretmenim acaba yazabilmeyi aşıp kendince şifreleyen bana “aferin” mi demeliydi? Ve acaba çirkin olan el yazım o dönemden kalma bir travmanın sonucu mu? Bak, evhamlandım şimdi. Neyse…

Kısa mesaj olayından bahsetmişken; benim hiç kısa mesaj kavramım olmadı, biliyor musun? Ne yaptıysam oturtamadım o işi. Kontörden tasarruf edilesi öğrencilik yıllarında sesli harflerin mesajlaşmalarda yeri yoktu. Bense işi biraz daha öteye götürmüştüm. Aralarda boşluk bırakmayarak ve sesli harfleri kullanmayarak, bir kelimeyi büyük diğerini küçük yazarak bir çözüm getirmiştim. Örnek cümle: SNDNckHSLNYRM. Bu mesajı alan bir kızın bu cümleye karşılık vermekten ziyade anlamadığını ifade etmesi sıra dışı ilişki kurma dönemini de başlatmıştı ya, başka sefere döneriz buna.

Yine biraz daha geriye gideyim ben. Sana hiç on bir yaşındayken kel ve kısa boylu biri olduğumu söylemiş miydim? Yine kısa boyluyum aslında. O dönemki görüntümü gözünde canlandır. Kısa boyuna aşırı bir kilo eklenmiş, çok ders çalışmanın stresinden yolduğu saçlarından dolayı tepesinde açıklık oluşmuş (ama öyle böyle açıklık değil) bir çocuk canlandır. Lacivert takım elbise giydir. Fotoğrafın altına benim ismimi ekle. Oldu mu? Şimdi o fotoğrafın yanına, ekmeği azaltıp, su tüketimini zirveye taşıyarak kilo vermiş, not ortalamasını 95’ten 70’e indirip orada sabitleyerek yeniden saçlarına kavuşmuş aynı çocuğa birkaç beden küçük lacivert takım elbise giydir. Onun altına da benim adımı ekle. Buna Doğan diyeti ve hatta saç çıkarma terapisi diyebilirdim, ama o kadar uzun boylu değil.

Ne çocuklukmuş? Ve insan neler yaşıyormuş? Ne garip… O gün yaşanırken sıkıntı veren olaylar ve durumlar, bugün gülümseme sebebi olabiliyor. Sanki bir oyun oynamışım tiyatroda. Hatırlayıp ne iyi oynamışım; ona seviniyorum.


Ne diyeyim? Oyuna devam öyleyse… 

Unutmadan

Ne zaman çocukluğumu düşünsem önce hüzünlenir, sonra yadırgar, bir süre sonra da kanıksarım. Çocukken çok unutkandım ben. Öyle ki annem beni, kasaba kıyma almaya yollardı; çarşıya çıkana kadar neden çıktığımı unuturdum. Annemin kıyma almam için bana verdiği parayı cebinde bulduğumda da "vay be ne ara harçlık almışım?" derdim. Bunu söylesem iyi... Üzerine jest olsun, diye pastaneden bir kilo baklava alıp eve gelirdim. Artan parayı da anneme vererek göze girecek, hesabını bilen, düşünceli, gayet ekonomik bir evlat olduğumu kanıtlayacaktım. O günden sonra epey bir süre annemin bana neden kızdığını anlayamamıştım. Şekeri mi vardı acaba?

Bu unutma vakaları saymakla bitmez. Ben akıllarda daha çok yer eden olaylardan bahsedeyim. Üniversitenin ilk günleri çocukluğumun son günlerine denk geliyordu. "Çıkma teklifi" denen, işlevi adından belli olmayan garip bir teklif türü vardır. Hiçbir şey bilmediğinizi, dünyaya 14–20 yaşları arasında gözünüzü açtığınızı var sayalım. Size  "çıkma teklifi" harici her şeyi yüklesinler. “Çıkmak” dediğimiz olayın ne demek olduğuyla ilgili çok fazla düşünceniz olacaktır. Ağaca çıkılır, komadan çıkılır, çileden çıkılır, merdivenden çıkılır... Daha ilerisi tırmanmaktır. Hepsi gelir aklınıza. Ama bu teklife konu olduğunda kadın-erkek birlikteliği için atılan ilk adımı ifade eder. İnsanlar bunu "birlikte dışarı çıkma" diye tanımlar. Ancak netice itibariyle dört duvar arasında özel vakit geçirilecektir. (Dünya barışını tartışmak, ekonomik verileri analiz etmek gibi etkinlikleri de özel yapmasını bilin canım siz de) Bunun adı ne kadar çıkmak da olsa, kimi zaman bu durumlarda olduğu gibi ilgisiz eylemleri de ifade edebiliyor.

Neyse... Konumuz bu değil... Bana dönelim. Ne diyorduk? Üniversitenin ilk günleri... Bir sevgili yapmak gerek acilen... Herkes son derece flörte müsait... Bir kızın yanına yanaştım kantinde. "Çıkma teklifi" literatüründeki popüler cümleleri kullanarak eylemi gerçekleştirdim. Kız da bir-iki gün düşünmek istediğini söyledi. Unutkanlık bu ya... Ertesi gün zaten birine teklifte bulunduğumu unutup diğer sevgili adayına gittim. Ve bunu üçüncüsü ve dördüncüsü kovalıyor, haremim farkında olmadan zenginleşiyordu. Bir süre sonra benden düşünmek için zaman isteyen tüm kızlar tek tek etrafımda gezinmeye başladığında, kendimi okulun gözdesi, genç kızların sevgilisi, yakışıklının teki ilan etmem de kaçınılmaz oldu. O kadar şımarmıştım ki hiçbirinin yüzüne bakmıyordum. Hiç bir çaba sarf etmeden nasıl âşık etmiştim bu kızları kendime? Bana helal olsundu. Vay beydi. Ancak bir süre sonra unutkanlığımın sonucu tek tek çıkma teklifi ettiğim, ama her seferinde yeni başlangıç heyecanı yaşadığım kızlar, benim kendilerini seriye koyduğumu birbirlerinden öğrenerek, benden uzaklaşmaya ve beni öcü ilan etmeye başladılar.

İşte benim hazin "üniversitede aşk başkadır" öyküm böyle. Unutkanlıklarımdan bahsederim belki sık sık. Haydi bakalım...