Spor Haberleri

Köşe Yazıları

içki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2013 Cuma

Ben Var Bazen Çok Zevzekleşmek

Sen kalk, yeni tanıştığın birine cinsel korkularından bahset. Yuh…

Oysa her şey çok iyi ve eski bir kız arkadaşımı hile yoluyla sarhoş etme şakamı anlatmamla başlamıştı. Hikaye şu… Bir biradan fazla içmeyen bir arkadaştır kendisi. Sonrası bozuyordu bünyeyi. Elindeki bir şişe biraya sabırla ve düzenli olarak kendi biralarımı ilave ediyordum. Haydi şerefe dedikçe daha çok içiyordu haliyle. Neyse… O bir birayı aşmayan kız, ibreyi üçe vurmuştu. Ancak fena sarhoş olmuştu sonra.

Bu hikayeyi anlattım. Sonra onu eve bırakmak zorunda kalarak neler çektiğimi anlattım. Sarhoş ederek kötü emellerime alet etme çabası üzerine de bir geyik çevriliyordu ki “sarhoş kadınlarla sevişmem, ısırır mısırır maazallah” deyiverdim. Böylelikle bir fobimi de ele vermiş oldum.

Ne gerek vardı? Bazen bu zevzekliğin sonu nereye gidecek diye düşünmüyor değilim. Oysa gayet olgunca konuşup haddimi aşmamak için çaba sarf eden bir adamdım. Ama her şey o meteor yağmuru, sonrasındaki dolunay ve enerji deposu mercimek köftesiyle değişiverdi. Espri yapacağım diye suyunu çıkarıyorum. 

Tanıştığım kadına daha ilk an abuk sabuk bir hikaye anlatıyorum. Bak ya… Bir terbiyesizlik, hadsizlik hasıl oldu bana. Bir kurşun mu döktüreyim? Okutayım, üfleteyim mi? Cin mi kaçtı içime ne?

Yok yok… O mercimek köftesinden hep. Bir de Olympos’un büyülü atmosferi… Haliyle bir gidip gelmiş oluyorsun öteki tarafa. Sonra hayat bir başka, değişik oluyor.

İşin aslı, müzikle iştigal eden bir adam olarak az bir şey deli olmamda bir sakınca yok. Eve gelince bütün bu delilikleri iş icabı yapmış gibi aynı çizgili pijamayı giyerek “iyi geceler hanım” diyerek uykuya dalıyorum sonuçta. Şovbizınız böyle bir şey…

Sahneden inince de çeneye vurmasa o enerji daha sağlıklı iletişim kurabileceğim. Ama neyse ki bu iletişimi kurduğum insanlar en az benim kadar deli olabiliyorlar. Bu tek avuntum…

Neyse başımıza bir şey gelmeden yaşamaya devam edelim. Bu kafayla dayak da yerim çünkü.
Haydi bakalım selametle…

Bu yazıda geçen olaylar son derece uydurmadır. Olamayabilir de…



10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bülent Arınç'ın Sevmediği Türkü ve GDO'lu Ayran

Bülent Arınç Vardar Ovası türküsündeki rakı geçen kısmı dinleyince rahatsızlığını dile getirmişti geçen gün. Ne diyordu orada? “Kazanamadım rakı parası”

İçkiyi sağlıksal sebeplerle sınırlandırmak istediğini iddia eden iktidar, bunu aslında dini sebeplerle yaptığını gizlemeye çalışsa da her şey ortada. Evet… İçki sağlığa zararlı… Her şeyin fazlası da öyledir. Örneğin bir oturuşta bir kilo portakal indirin mideye. Bakın neler oluyor. Ayranın da fazlası zararlıdır mesela. Ama ona sonra döneceğiz.

İçkinin toplum sağlığı gerekçe gösterilerek yasaklanması da başka ciddi bir toplumsal sorun… İktidarın dediğim dedik tavrının kişisel tercih ve yaşam tarzlarına yönelik devam ediyor olması, ruh sağlığı açısından tehlikeli olsa gerek. Hele ki televizyon dizilerinde içki içen karakterlerin kötü örnek oluşturduğunu söyleyen Bülent Arınç, bunların yasaklanmasını isteyerek bir üretime de müdahale etmiş oluyor. Yaptıkları anketteki toplumun %80’inin içki kullanmadığı sonucunu göstererek, insanlar içki içmiyorlar diye özendirerek onları içkiye sevk etmeye çalışıldığını ima ediyor. Yok, ima etmiyor. Direkt olarak söylüyor bunu. Oysaki içki hep vardı sinema ve televizyonlarda. %80’i içki kullanmıyorsa, demek ki ortada başarılı olmuş bir özendirme yok. Demek ki içkinin televizyonda görünmesi, toplum sağlığına tehdit değil. Ayrıca bu %80 çok inandırıcı da değil. Bazı istisnalar hariç her mahallede en az 2 meyhane varken, “şiş kebap-rakı” gibi turistik bir ikilimiz varken, şarkılarında, türkülerinde şarap, rakı, konyak gibi öğeler varken, bir içki kültüründen söz etmemiz kaçınılmazdı. Bakan Bey bunu bu sefer atlamadı.

Şimdi de Başbakan’ın geçtiğimiz haftalardaki “milli içkimiz, ayrandır” çıkışını hatırlayalım. Ayran sağlıklıdır. Doğru… Hiçbir itirazımız yok. Ama GDO’lu yemlerle beslenen ineğin sütü ne kadar sağlıklıdır? O ayran sağlığımıza tehdit olmaz mı o zaman?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in, “GDO zarar verirse, hayvana verir. İnsana bir şey olmaz” dediğini biliyor musunuz? Bu açıklama pek çok açıdan hastalıklıdır zaten. Birincisi, hayvana değer vermiyor olmaları, ikincisi GDO’lu yemle beslenen hayvandan elde edilen ürünlerin GDO’dan arınamayacağı gerçeğini örtbas etmeleri… GDO’lu yemin daha ucuz olması ve Batı’dan ithal edilen besi hayvanlarının bu yolla daha ucuz et üretimi sağlaması, bu yalanı toplum tarafından nasıl kabul edilebilir kılar? Toplumu anlamakta zorlanıyorum açıkçası.

İşte ‘milli içkimiz ayran’ bu kadar sağlığa zararlı şartlarda üretiliyorken, nasıl bir toplum sağlığı hassasiyetinden bahsedeceğiz? Nükleer santral inadı, termik santral inadı, hidroelektrik santral inadıyla toplum için nasıl sağlıklı ortam oluşturmayı hedefliyor olabilirler mesela?

İnsanlara her gün tüketmesi önerilen temel gıdalarda GDO varken, toplum sağlığı adına içkiyi yasaklamak hiç de samimi değil, kimse kusura bakmasın. Hükümetin icraatlarında toplum sağlığının önemsendiğini düşünmüyorum. Öyle olsaydı, yukarıda bahsettiğim diğer konularda hassas olması beklenirdi. Madem öyle değil, içki yasağından sağlığımızı düşünerek değil, yaşam tarzlarımızı yok etmeyi düşünerek bahsettiklerini söylemek için elimizde çok fazla veri var demektir. Televizyonlarda içkinin yasaklanması, bunu hayatlara kabul ettirmek için bir adım olamaz mı?

Bunları anlayamayacak haldelerse gel de içme bu akşam! Gerçi ben de kazanamadım rakı parası, ama olsun.




3 Ağustos 2013 Cumartesi

Daha Kaç Çernobil Gerek?

Gelişmiş tüm ülkelerin, artık yavaş yavaş terk etmeyi tartıştığı ve hatta birçoğunun artık terk ettiği nükleer enerji, gelişmemiş ülkeler için hala bir çıkış yolu olmakta… 3. Dünya ülkesi olmaktan neredeyse kıvanç duyacak olan Türkiye, Dünya’nın nükleer enerji çöplüğü olmak için en öndeki yerini alıyor.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Pendik’te bir otelde düzenlenen Uluslararası İstanbul Akıllı Şebekeler Kongresi’ne katılmış ve açılış konuşmasında nükleer enerjiyle ilgili yaptıkları yatırımlara değinmişti. Kongrenin ‘adına yakışır’ şekilde bahsettiği proje de ‘akıl’ doluydu.

Basında da yer almış habere göre, Başbakan Erdoğan, iki nükleer santral ihalesini hatırlatarak " Mersin Akkuyu'yu Rusya yapıyor. Sinop'a yapılacak ikinci santralde Japonya'yla birlikte Türkiye'nin payı var. Üçüncü santralde Türkiye'nin payını artıracağız, belki de onu biz yapacağız. Mühendis eğitimine başladık. Türkiye 10 yıl öncesine göre iki kat elektrik üretiyor. Biz üçüncüyü yaparız” şeklinde konuştu.

Bellek sahibi olmamanın ceremesini toplumun tamamı çekmekteyken, Çernobil’in izleri her yıl hatırlatılıyor olsa da akılda kalmıyor olsa gerek. Nükleer santralin bir ölüm makinesi olduğunu anlamak için daha kaç Çernobil gerek acaba?

Tüm çağdaş ülkeler daha sağlıklı enerji üretimine yönelirken, bir nükleer enerji çöplüğü haline gelmeyle nasıl övünülür? İktidarın her icraatını ayakta alkışlamayı bir tik haline getirmiş değerli Türkiye insanı, bunu da alkışlarken aslında neyi onayladığının farkında mı?

Daha geçen yıl bu konuyu bir arkadaşımla tartışırken bana söyledikleri çok çarpıcıydı. Aslında tam bir devlet diliyle, iktidarın halkı ikna ederken kullanması kuvvetle muhtemel olan ifadelerdi. “Artık nükleer enerji üretimiyle ilgili teknoloji gelişti. Sızıntı ve patlama ihtimali daha az.” Bakın hele… Kısaca sormuştum. “Az derken?” Bir patlama ve sızıntı tehlikesi hala var, demek oluyor bu. Bu demek oluyor ki toplum sağlığı ve geleceği pamuk ipliğine bağlı…

Toplum sağlığı demişken, sahi siz içki ve sigarayla mücadele ediyordunuz değil mi? Üstelik bu iki ürünün sağlığa tehdit oluşturma olasılığıyla nükleer enerjinin tehdit oluşturması arasındaki farkı da hiç görmeyerek… O zaman basit bir mantık yürütelim. Her gün içki içen bir insan, ileriki yaşlarda ciddi sağlık sorunları yaşayabilir. Hatta ölebilir. Ama ölmeyebilir de hastalığa neden olacak derecede içmiyor olabilir. Bir nükleer santral sızıntı yaptığında ya da infilak ettiğinde kaç kişi ölür peki? Nesiller boyunca nasıl bir tahribatı olur? Vücut içkiye sigaraya direndiği gibi, nükleere direnebilir mi?

Öte yandan İsveç’in yaşadığı çok önemli bir soruna dikkat çekmekte fayda var. İsveç’in çöpü bitmiş! Evet efendim. Çünkü İsveç ülkedeki enerji ihtiyacını çöple sağlamakta. Bundan dolayı Norveç’ten çöp satın alıyor. Ama bu bildiğiniz bir satın alma değil. Karşılığında para alıyor İsveç. İşte bu ülke hem enerji üretimini daha akılcı bir şekilde sağlıyor, hem çöp gibi bir atıktan kurtuluyor; hem de başka ülkelerden çöp alarak bir de para kazanıyor. Buyurun.

Daha güneş enerjisi var, rüzgâr enerjisi var. Bak bir de çöp varmış. Düşecek diye uçağa binmeyecek miyiz? Patlayacak diye tüp almayacak mıyız? Değil mi canım?


Gelişmiş ülkeler çöpünü enerjiye çevirirken, Türkiye Dünya’nın nükleer çöplüğü haline getiriliyor. Tekrar sormakta fayda var. Daha kaç Çernobil gerek?

30 Temmuz 2013 Salı

Ayran İyidir, Rakıdan Sonra İyi Gider

Burada yazacağım yazıdan benim bir akşamcı olduğum sonucu çıkabilir. Değilim. Ama zaman zaman keyifli zamanları içkiyle taçlandırmak gerekebilir. Muhabbetine göre şaraba yatırılır gece. Rakı da olabilir, bira da…

Bu üç ana içkidir muhabbetlere ortak olan. Hava koklanır. O kokuya en uygun içki masaya gelir. En uygun meze ve yemek hazırlanır. Dolayısıyla içki içmek, aynı zamanda güzel bir iletişim kültürü parçasıdır; yemek kültürünün zaman zaman tamamlayıcısıdır.

Rakının kültürel bir değeri vardır örneğin. Öyle ki Dünya üzerinde ilk üretim Osmanlı Devleti sınırları arasındadır. Dolayısıyla ‘ecdadın’ kültürüdür rakı.

Örneğin bira… Mezopotamya’nın içkisidir. Binlerle ifade edilecek yıllar önce bu topraklarda üretilmiştir. Tek tanrılı dinlerden de eskidir. Ve Dünya’nın en köklü içkileri arasında ikinci sırada olarak sayılmasında hiçbir sakınca yoktur. 

Ancak içkilerin en köklüsü şaraptır. Bu köklülüğü onu kutsal da yapar, günah da.

Aslında İslam’a göre tüm içkiler günahtır. Sağlığa zararlı oluşu gerekçe gibi görünse de işin özünde çakır keyif ya da sarhoş olmak vardır. Kabul etmekte fayda var. İçki çok içildiği zaman vücuda ciddi zararlar verir. Ama her şeyin fazlası zararlıdır tabii. Günde bir kilo portakal yediğiniz zaman da vücudunuz hasar görür. Karaciğerleri bitirecek helal yollar da mevcuttur.

Başbakanın rakının milli içki olmasına gösterdiği tepki, alkolle mücadele konusunda kararlı olan AKP’nin içki konusundaki birçok düşüncesinden sadece biri. Başbakanın “milli içkimiz ayrandır” çıkışı, kuvvetle muhtemel iki beyaz arasında seçim yapma gerekliliğinden doğmuştu. Milli içkimiz şarap olsaydı, karşısına getirilecek içecek şalgam suyu olacaktı. Bira olsaydı milli içkimiz ki kültürel olarak bu toprakların Dünya’ya kazandırdığı en önemli miraslardan biridir, yerine turşu suyu konabilirdi(!)

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın o sözlerinden sonra sosyal medya hemen karşılık vermeye başladı. “Milli içkimiz ayransa, milli kokteylimiz de cacıktır” bunlardan en başarılısıydı bence. 

Ayran sayısız faydaları olan bir içecek… Doğrusu hemen hemen hiçbir zararı yok. Hatta aklınıza gelebilecek pek çok şeye faydası var.

Ancak “pek değerli hükümetimiz içki ve sigarayla savaşırken toplum sağlığını düşünerek mi hareket etmiş oluyor?” diye soracak olursak, “keşke olsaydı, ama değil” diye cevap verebiliriz. Çünkü toplumun sağlığını düşünen bir devlet, nasıl olur da nükleer santralden söz edebilir? Bunu düşünelim.

Ayran güzel bir içecek… Rakıdan sonra da iyi gider. Sodalısı da makbuldür. Başbakan da buyurmuşken hazır, belirtelim dedik.

Ayranın tek yan etkisi uyku yapmasıdır. Uyku yapan her şey iktidar için iyidir. Bak, geldim nereye bağladım. Adamlar sağlığımızı düşünsün, biz nankörlük edelim. Yazıklar olsun bize!



28 Temmuz 2013 Pazar

Biranın Köklü Tarihi

Bira tarihin en eski alkollü içeceklerinden biri…

Bira, M.Ö. 7000’lere kadar uzanan bir geçmişe sahip... Sırasıyla Sümer, Asur, Hitit ve Babil uygarlıkları tarafından üretilip geliştirilmişti. Günümüzde bilinen fermantasyon işleminin ilk adımlarını ise Mısırlılar atmıştı.

Biranın Mezopotamya’da doğmasının en önemli sebebi, arpanın tarım üretimindeki büyük payıydı. O zamanlar arpa öğütülerek un haline getirilir, sert bir somun haline gelene kadar pişirilirdi. Tekrar öğütülerek irmik haline getirildikten sonra, su ve maya ilave edilerek fermantasyona bırakılırdı.

Mayalama işleminde hurmadan elde edilen doğal bir maya kullanılmış olduğu söylenir. Mısırlılar da bu noktada farklılık göstererek malt unu ve bugünkü bildiğimiz mayayı biranın üretimine dahil eder.

Biranın doğduğu yıllarda arpanın önemini vurgulamak adına şunu söylemekte fayda var. Arpa paranın var olmadığı o tarihlerde, ticaretlerde para yerine kullanılırdı. Arpanın para olarak değer görmesi aslında onu altın değerinde bir hale getiriyordu. Bira da işte bu yüzden önemliydi. Hatta o meşhur 360 paragraftan oluşan Hamurabi Kanunlarında dört paragraf bira üretimine ayrılmıştı. Pek çok uygarlıkta dini ayinlerde de kullanılırdı.

Bira bu kadar uzun geçmişine rağmen popülaritesinden hiçbir şey kaybetmedi. Tarihe Muhteşem Gabrinus olarak geçen Belçika Kralı, her gün düzenli olarak iki bardak bira içmesiyle ün yapmıştı. Aziz Wilhelm’in bira için verdiği olumlu fetva ve 1900’lü yıllarda biracılık için basılan kartlardaki “Düşün, mayala, tanrı yardım eder.” yazısı biranın Avrupa’da da toplum yaşamındaki değerinin iki önemli göstergesi…

Günümüzdeki bira sevgisi, dünya ekonomisinde önemli bir endüstriyi meydana getirdi. Çok büyük markalar doğdu. Bunlardan, kimisi ülkemizde de bilinenlerden bazıları, ABD’nin Miller’ı, Japonya’nın Kirin Beer’ı, Hollanda’nın Heineken’i, Danimarka’nın Tuborg’u, Brezilya’nın Antartica’sı, İrlanda’nın Guinness’i, Almanya’nın Beck’s isimli birası ve elbette Türkiye’nin Efes Pilsen’idir.

Türkiye’deki bira üretiminin başlangıcı Cumhuriyet’ten önceye dayanıyor. İsviçreli Bomonti kardeşlerin Şişli’de açtığı bira işletmesiyle Yunanlı Vasili’nin işletmeleri bilinmektedir. Ancak Vasili, Bomonti ile rekabet edemeyince piyasadan çekilmişti. Cumhuriyet sonrasında içki üretimi devlet tarafından İçki Tekeli’ne geçti. Bunun için bira üretimini Polonyalı bir firmaya veren kurum, firma batma tehlikesine girince üretimi yeniden devralıp 10 yıllık süreyle Bomonti’ye verdi. Böylelikle Bomonti yeniden bira üretiminde tekel haline gelmişti. Yıllarca Tekel Birası olarak içilen biranın öyküsü işte bu… 1969 yılında çıkarılan yasayla Türkiye’deki bira üretimine özel sektör de dâhil oldu.

Bira besin değeri sebebiyle “sıvı ekmek” olarak da bilinir. Çok yüksek kalorisini ifade etmek için, 1 litre biranın kalori olarak eşdeğer olduğu gıdalar ve miktarlarını belirtmek gerekiyor. Yaklaşık 5 yumurta, 40 gr. tereyağı, 440 gr. patates… Bu da 400 kalorinin üzerinde bir enerji demek… Bira çerezsiz içilebilen bir içki olmadığından, birlikte tüketilmesi muhtemel yiyeceklerin de kalori olarak yüksek olduğunu düşünürsek biraz dikkat etmekte fayda olduğu sonucunu çıkarırız.

Yaklaşık 9000 yıl önce Mezopotamya’da doğan bira, yavaş yavaş tüm dünyaya yayılmış, yöntemsel açıdan farklı bölgelerde bile aynı şekilde üretilerek bir dünya kültürü haline gelmiş oluyor.

Bira keyfe, kedere, sohbete eşlik eder. Tadında bırakmakta fayda var. Sonuç itibariyle alkollü bir içecek olarak fazlası vücut için iyi sonuçlar doğurmayacaktır. Yukarıdaki kalori hesabına bakınız. Yarattığı şişkinlik hissiyle de keyifli sohbetlerinizi tuvalete gitmek için kesmenize neden olacak tabii.


Yine de böyle bir tarih içilmeyi hak etmiyor mu?

18 Temmuz 2013 Perşembe

'Sabrı taşan esnaf' sabrı taşıran AKP'nin eski vekili çıktı!

Geçen hafta Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen basın toplantısında. Türkiye Esnafı ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği (TESKOMB) Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemcilerini kınayıp, “Esnafın sabrı taştı” demişti. Beyoğlu esnafının “Bu kişiyi tanımıyoruz” diye tepki gösterdiği bu isim, AKP’nin Yozgat eski milletvekili çıktı.
Kadir Akgül, Gezi Parkı olaylarının kendilerini mağdur ettiğini açıklamıştı. Ancak Beyoğlu esnafının tanımadığı bu kişilerin Galatasaray’a lüks araçlarla geldiği, TOMA ile güvenlik önlemi alan polisin de Mini Cooper araçlarla etrafı çevirdiği görülmüştü.
Görüldüğü üzere AKP eski ya da yeni her yolu denemeye kararlı… Zaman zaman bilindik ve eski baskı yollarını kullanan, yani eli sopalı, palalı adamları etrafa salan muktedir, eski milletvekiline de sözcülük görevi verebiliyor.
Oysa çok iyi biliyoruz ki Beyoğlu’ndaki esnafı mağdur eden uygulamalar, iktidarın yıllardır yürüttüğü kentsel dönüşüm projeleridir. Mekânlara masa yasağı, içkili mekânlara kısıtlamalar, içki kısıtlaması gibi uygulamalar, Beyoğlu’ndaki esnafın çok büyük kısmını zaten mağdur ediyordu. Orayı bir eğlence semti haline getiren pek çok iş yeri zaten bu kısıtlamalardan dolayı zorluklar yaşıyor.
O yüzden hiçbir aklı başında esnaf çıkıp da direnişin temel sebebi özgürlüklerin karşısında yer almayacaktı. İşin bir başka yönü, birçoğu günlük kazançların peşinde değil. Beyoğlu’nun hiçbir dokusuna, yaşam tarzına zarar verilmeden, insansızlaştırılmadan varlığını sürdürmesini ister oranın esnafı.
Kadir Akgül’ün açıklamasının ardından Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı (BEYDER) Başkanı Tarkan Konar, “Buradan esnaf adına söz söyleyenleri Beyoğlu’nda tanıyan bir esnafa bile rastlamadım. Odalara, birliklere, gruplara soruyoruz. Yıllardır neredeydiniz? Ne oldu da esnaf dostu oldunuz?” demişti. Konar’ın iş yeri bu açıklamayı yaptığı basın toplantısından sonra 3 gün süreyle mühürlendi. ‘Meşru’ sebepler bulundu tabi. Yersek…

İşte asıl mesele de bu. Her geçen gün yaşam tarzlarının daha büyük tehlike altında olduğu bir ülkede, esnafın mağduriyetinden dert yanan Kadir Akgül, Başbakan’ın ayranı “Milli içki” ilan etmesinin ardından üzerinde “Dünya lideri Erdoğan, milli içeceğimiz ayran” yazan bir ayran yayığını kendilerine hediye etmişti. İşte o yüzden Beyoğlu gibi mekânlarının çok büyük kısmının içkili olduğu bir semtte esnaf mağduriyetinden dert yanmak hiç de samimi gelmiyor. Gerçi biz iktidardan artık samimiyet aramayı çok önce bırakmıştık.

5 Nisan 2013 Cuma

RTÜK Baskıları ve Behzat Ç.'nin Direnişi

Behzat Ç. sadece bir televizyon fenomeni değil. Aynı zamanda üzerindeki iktidar ve RTÜK baskısına rağmen, karakterlerinden taviz vermeyen ilkeli bir televizyon dizisi… Erdal Beşikçioğlu’nun canlandırdığı Başkomiser Behzat, alışılmışın dışında bir polis karakter…
Dizinin polis karakterleri, gerçek hayattaki sistemin ve iktidarın koruyucusu polis profilinin çok dışında... Örneğin 1 Mayıs’ta sivil olarak miting alanında görevlendirildikleri bir bölümde, arabada konu hakkındaki konuşmaları basit ama anlaşılır bir dille sınıf bilinci içeriyordu. “1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı değil mi? Biz de emekçiyiz, hadi biz de katılalım mitinge.” olarak özetlenebilecek bir diyalogdu.
Başka bir örnekte de Hayalet’in gecekondulardaki yıkımlardaki tutumu, Behzat’ın gariban ve yoksulun yanında yer alışı ütopik polis profilleri sunuyordu.
Dizi aynı zamanda derin devlet konusunu başarılı bir şekilde işlemekte, devletin üst makamlarının derin devlet bağlantısını da vurgulamaktaydı.
Bütün bunlar elbette sistemin çarklarında birer dişli olma görevinden memnun olanlar için rahatsız edici özelliklerdi. Bir diğer rahatsız edici özellik ise karakterlerin insana dair hiçbir şeye yabancı olmayışıydı. Yeri geldiğinde küfür eden, hatta kimi zaman bunu sık sık yapan bir toplumda, Behzat’ın küfürleri terbiyeleri alt üst etti (!)
Behzat Ç.’nin küfürleri dışında ‘genel ahlakı zedeleyen’ başka bir unsur daha vardı. İçki… Uzun süren içkili sahneler, RTÜK baskısına maruz kaldı. Cezalar kesildi. İçki şişeleri her ne kadar buzlansa da, sahneler biraz azaldı, küfürler hafifledi.
Ancak baskılar bitmedi elbette. Yine de devam eden içkili sahneler ‘rahatsız etmeyi’ sürdürdü. Gençlere ve çocuklara kötü örnek oluşturmasın diyeydi her şey(!) Güya, devlet gençliğin, gelecek neslin sağlığını düşünüyordu. Genel ahlaka aykırılıksa eğer konu, içki içen insan soyguncudan daha ‘ahlaksız’ olmuş oluyor.
Eğer bir televizyon dizisindeki karakterlerin iyi örnek oluşturma gibi bir zorunlulukları varsa buyurun Leyla ile Mecnun’daki Hırsız Yavuz… Bu sevimli karakter hırsızlığı özendiriyor mu? Bence özendirmiyor. Bir dizi karakteri içki içtiğinde de içkiyi özendirmiyor.
Asıl meselenin dine ters düşmemek olduğunu çok iyi biliyoruz tabii. Hırsızlık da dine uygun değildir elbette. Ama yaşam biçimi ve özgürlüğü kısıtlamak gerektiğinde, içki içme, dövme yaptırma gibi kişisel tercihler dini baskılara daha kolay konu oluyor. Hırsızlık? Yok canım, gerekirse devleti de yönettiriyor İslam coğrafyası hırsıza. Beş vakit namaz kılıyor mu, tüm ibadetleri tam mı? Önemli olan o!
İşte böyle bir ortamda Behzat Ç. baskıların odağında kaldı ve buna rağmen direnç göstermeye devam etti. Hatta RTÜK’ün içki yasaklarına rağmen, her ne kadar şişeler buzlansa da hemen hemen her sahnede içki şişeleri ve kadehler görülmeye başlandı. Behzat Ç. bu sezon son bulacak. İşte bu yüzden giderayak bir keyfime bakayım, diyor. İyi de yapıyor.
İçki üzerinden özgürlük savunması yapmıyorum. Konu şu. İçkinin dinen yasak oluşuyla, içki içmek sağlığa aykırı diye toplumsal bir duyarlılıkla kontrol altında tutulması arasında fark var. Kimse kendini kandırmasın. Eğer bu bir toplumsal duyarlılık olsaydı, gelecek nesillerin sağlığına en büyük tehdit olan hidroelektrik santraller, termik santraller, siyanürlü altın madenleri ve elbette ki geçen yüzyıldan kalma en büyük bela nükleer santral konusunda da toplum sağlığını düşünen bir şekilde davranırlardı, değil mi?

İçki yasağının toplumun sağlığı adına değil, istenen toplum düzenin inşası için gerektiğini çok iyi biliyoruz. Televizyon dizilerine yönelik müdahalelerinde de gençlere kötü örnek oluşturmak olan konu başlıkları, elinden silah düşmeyen karakterlerin olduğu diziler için geçerli olmuyorsa, gençlerin önüne koymak istedikleri örneği çok merak ediyorum.