Spor Haberleri

Köşe Yazıları

direniş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
direniş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2013 Pazartesi

Leyla ile Mecnun'u Ben de Özledim

Leyla ile Mecnun Türkiye televizyon dünyasının en alışılmadık yapımıydı. Komikti. Şaşırtıcıydı. Zekiceydi. Ve yaratıcıydı.

Üstelik absürt komedi denemesi yaparak bir risk de almıştı. Dizi buna rağmen çok izlendi. Sektör içinde reyting düşüklüğü nedeniyle yayından kalkan diziler patır patır yok olurken o devam etti.

Alışılmışın dışındaki dizinin alışılmışın dışında bir yayından kalkma hikâyesi var. Gezi eylemlerine katılan dizi ekibinin sosyal medyada da fotoğrafları yayınlandı. Gezi eylemlerine katılmalarının cezasını da ekibin işine son vererek kesti TRT. Hal böyle olunca her şey çok ortada bitti. Sanki bir âşık olduğun insan ortada hiçbir şey yokken ertesi gün seninle tüm iletişimini kesmiş gibiydi.

Bitmeyen bir sevda gibi… Takıntılar kalır. Hep onu düşünürsün. Hep ondan bahseder dilin. İşte o yüzden Leyla ile Mecnun ekibinin çektiği “Ben de Özledim” isimli yeni televizyon dizisi iki bölümdür Leyla ile Mecnun’dan bahsediyor. Hem de ne bahsetmek… O kadar normal ve insani ki… O kadar doğal bir durum ki böyle olması…

Leyla ile Mecnun, ekibini oluşturan herkesin tutkuyla sahiplendiği bir projeydi. Böyle bir tutkunun da bitmesi zor elbette…

“Ben de Özledim”, özellikle ikinci bölümün neredeyse tamamını “Leyla ile Mecnun” dertlenmesine ayırmıştı. Ama tahminim bu etkisini kaybederek yavaş yavaş “Ben de Özledim” dizisini özgürlüğüne kavuşturacaktır. Ama zamana ihtiyaçları var ve yeni bir ilişkiye henüz hazır değiller. Alıştıra alıştıra…

İşin bir de ticari boyutu olabilir. Benim işkillenmeye elverişli bünyeme göre “Leyla ile Mecnun” etkisini bu dizide de sürdürmeye çalışıyor olabilirler.

Sonuçta her iki durum da olsa Leyla ile Mecnun Türkiye televizyon tarihinde önemli bir sayfada yerini alıp huzurla dinlenmeye çekilirken “Ben de Özledim” reyting savaşlarında çarpışmaya devam edecek. Belki de o yüzden selefinden güç alma zorunluluğu hissediyordur.

Duygusal yönü ağır basan ve haliyle bir işin tutması için yapılan bu anmalar son bulacak elbet.
Yayından bir skandal olabilecek şekilde kaldırılan “Leyla ile Mecnun” dizisi, gördüğünüz gibi “Ben de Özledim” dizisi hakkında bir yazı yazmaya niyetlenmiş olsam da benim de dilimden düşmedi. Ne akıllardan çıkar, ne de dilimizden…

Leyla ile Mecnun sayesinde algısı daha açık bir televizyon izleyicisi oluşmuştu. Daha doğrusu hayatının büyük bir bölümü televizyon karşısında geçiren toplumun önemli kısmı için azıcık düşünebilme imkânıydı. Bu da kimileri için bir sorundu tabi. Özellikle yöneticiler için…

Ben yeni dizinin peşini bir türlü bırakmayan selefiyle ilişkisine dönüp bitireyim. Ben de Özledim dizisinin ismi bile bize Leyla ile Mecnun’lu bir cümle kurdurmaya itiyor. Evet… Leyla ile Mecnun’u ben de özledim… Dizinin ilk iki bölümü de bu hissiyatla çekilmemiş mi zaten?


Bumerang Ödülleri Oy Ver!

25 Ekim 2013 Cuma

Cehenneme Hoş Geldin FEMEN!

Yaptıkları dikkat çekici eylemlerle ses getiren kadın grubu FEMEN Türkiye’de de faaliyete başladı. Ukraynalı grup FEMEN Türkiye’deki kuruluşunu Twitter'dan şu mesajlarla duyurdu: “FEMEN Türkiye şubesini açtığını anons ediyoruz! Güntülü'ye katılın! Ülkenizdeki demokrasi için savaşın!” Güntülü ise grubun Türkiye’deki üyesi…

FEMEN Dünya’da pek çok ülkede çeşitli sorunlara dikkat çekmek için çok sayıda eylem gerçekleştirmişti. Türkiye’de de daha önce THY grevine ve Gezi eylemlerine destek verdi. FEMEN Türkiye’nin Türkiye’deki kuruluşuyla birlikte verdiği ilk destek mesajı ODTÜ’ye oldu. “Yalnız değildin, yalnız değilsin ve yalnız olmayacaksın #direnodtü FEMEN TÜRKİYE YANINDA.”

Ancak FEMEN’in Türkiye’de işi çok zor… Çünkü daha ilk günden tacizler, cinsel içerikli sataşmalar, küfürler… Ve grubun Türkiye’deki Twitter hesabı bir süreliğine askıya bile alındı. Sebebi ise çok sayıda spamlenmiş olması…

FEMEN’in işi zor… Çünkü hem kadın, hem muhalif, hem de kimilerine göre ‘müstehcen’ bir grup… Öncelikle kadın başına muhalif olduğunda iktidar yanlılarının her türlü tacizlerine maruz kalacaklardır. Muhalif olmasa da kadının bu ülkede tacizden kaçması çok zor… Neresinden tutarsan tut. Taciz, hep taciz… Bütün bunları kenara koy. Yarı çıplaklar bir de… Tüm Dünya’da dikkat çektiği konular neyse o konuya odaklamayı başaran FEMEN, Türkiye’de göğüslerden başka yere odaklayamayacak gibi görünüyor erkeklerimizi.

Sonra devlet nezdinde muhalif olmak, hükümeti protesto etmek bile ahlaksızlık sayılıyorken, bunu yarı çıplak yapınca el daha bir güçlenecek. Bu da başka bir mesele… Zaten mevcut protesto kültürümüz bile henüz gelişmemişken FEMEN bize fazla gelecek gibi görünebilir. Ama yine de bir kazanımdır. Neden mi? Bazı toplumsal gelişimler için bir parça iteleyici mekanizmalara ihtiyaç duyarız. FEMEN de öyle işte.

Bir kadının yarı çıplak olarak protesto ettiği konuyu ön plana çıkarabilmesi önemli bir başarı… Ama toplum olarak ilk günden sınıfta kaldığımız söylenebilir maalesef. Yine de FEMEN’in bu güne kadar eylem yaptığı konulara odaklanmayıp, cinsellik üzerine odaklanmak ve saldırmak bir 3. Dünya ülkesine yakışır bir davranış olunca çok şaşırtıcı değil bu. Daha da öteye gidip Twitter’dan uygunsuz olduğu gerekçesiyle göndermeye kalkanlar da olunca Türkiye’ye kaç gömlek fazla olduğuna siz karar verin.

Daha protesto konusuna bile yeni yeni alışan ülkemiz, garip ahlak anlayışı da devreye girince çok kez hata verecektir. Kaldı ki bugün cansız mankenden bile tahrik olunurken bu algı nasıl değişir o da ayrı bir mesele… Bir resim eserinin, bir heykelin sansürlendiği düşündüğünüzde gidilecek daha çok yol olduğuna karar verebilirsiniz.

Şunu söylemek gerekiyor. Bu ülkede eylemcinin cinsel kimliği, giyim tarzı ve eylemin şekli yerine eyleme neden olan konuya ilgi duyulduğunda pek çok yönden normalleşmiş olacağız. Bunun için de birinin arkadan ittirmesi gerekiyordu. O yüzden hoş geldin FEMEN! Şimdilik her ne kadar cehennemeyse de…




23 Ekim 2013 Çarşamba

Kızlı Erkekli Davul ve Gitar Çalmak

13 Ekim Pazar günü Radikal’deki Mesut Hasan Benli’nin haberini okuduğumuzda kendimizi bir tür Aziz Nesin öyküsü içinde buluyoruz. Gitar ve davul çalmak suç unsuru olarak görülürken ülkenin içinde bulunduğu duruma rağmen demokratikleşmesini beklemek ne kadar beyhude, değil mi?

Mersin’de Gezi eylemlerine de destek için gerçekleşen protestolara katılan 54 kişi hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı dava açtı. Bu çok rutin artık… Vatandaşın anayasal hakkını kullandığı için gözaltına alınması bile yeterince absürtken, Mersin’deki bu 54 kişi arasındaki şüphelilerin ‘suç’ dosyasında ‘davul ve gitar çalarak grubu motive etmek’ var.

Resmi ideolojinin güzel olana yönelik baskıları, müziğin içini boşaltmakta, sanatın insanlık yararına yapılmasına engel olmakta… Öyle ki müziğin barışçıl bir eylemde kullanılması kadar doğal bir şey olmadığı halde, zaten doğal olanı yok etmeyi politika haline getirmiş sağ ideolojinin müziği bir suç unsuru olarak görmesine şaşırmıyoruz maalesef.

Ve aklıma Victor Jara geliyor birden. Şili’de askeri darbe olduğunda Santiago Stadı’nda cuntanın işkence ettiği insanlara gitar çalıp şarkı söyleyerek moral vermeye çalışan Victor Jara… Onu orada işkenceden gitar çalmasın, diye öldüren cuntanın kafasıyla bugün gitar ve davul çalarak eylemciyi motive etmeyi suç unsuru sayan kafa arasında çok bir fark göremiyorum.

Grup Yorum konserinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘bölücülük yapılması ihtimali’ olduğundan iptal edilmesine ne demeli? Bir konserde bölücülük nasıl yapılır? Bu konuda da o ‘ileri demokrasinin’ söyleyecekleri var mıdır?

Görüldüğü üzere devlet, tüm kurumlarıyla istikrarlı bir çizgi izliyor. Üstelik müzik konusundaki bu iltimaslarının dinsel sebepleri de olabilir. Kafa bulandırmak gibi olmasın. Çünkü müziğin günah olduğunu kabul eden bir dinin hâkim olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Yoruma açıktır. Ancak pek çok ilahiyatçıdan, cami imamından, müftüden bu konuda benzer görüşler alabilirsiniz.

Müziğin ‘kışkırtıcı’ bir özelliği olduğunu savunurlar. Cinsel duyguları canlandırırmış. Günaha davet edermiş. O yüzden sadece Allah sevgisini anlatacaksa, dine ters düşmeyecek şeylerden bahsedecekse belki bir parça caiz sayılabilirmiş.

Sonuç itibariyle başkaldırmak da dine terstir. Devletin dine dayalı hale gelmesine o yüzden iştahla bakıyor bu coğrafyanın yöneticileri… Devlete başkaldırmayı, Allah’a küfür saymaya kadar gider bu anlayış…


Devletin müzik konusunda öncelikli bir tavrı yok diyelim. Fakat mevcut duruma bakar mısınız? Bir eylemde davul ve gitar çalmak suç unsuru… Taksim Meydanı’nda piyano resitali veren sanatçı piyanosuyla birlikte gözaltına alınmıştı. Bir konser bölücülük yapılacağı şüphesiyle iptal oluyor. Sadece türban söz konusu olduğunda özgürlük çığlıkları atanların yasak koyma potansiyeli elbette ki gözlerimizi yaşartıyor. 

20 Ekim 2013 Pazar

Melih Gökçek'e Gece Yarısı Sürprizi!

Bir kent yönetimi düşünün. Gece yarısı baskınıyla yol yapmak uğruna önemli bir ormanı yerle bir etsin. Çağdaş tüm ülkelerde böylesi bir yönetim istifa etmek zorunda kalırdı. Kimsenin direnmesine gerek yok. Bir ormanı yok eden bir yönetim, hiçbir ülkede kabul edilmez.

Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı ekipler gece yarısı ODTÜ Ormanı'na polis desteğiyle girdi ve yol çalışmasına başladı. Gece yarısı. Madem tamamen hukuki bir adım, neden gece? Neden bir baskın? ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ahmet Acar da, Ankara Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin ODTÜ'den geçecek yol projesine gece yarısı baskını ile başlaması hakkında "Bu tamamen yasadışı bir tasarruftur. ODTÜ arazisine izinsiz olarak girildi" yorumunda bulununca olanların hiçbir elle tutulur yanı kalmadı.

Gerçekleşen her protesto eyleminin arkasında bir dış mihrak arayan yöneticiler, direniş için nasıl zemin hazırladıklarının farkında değil mi? Sanki her adımlarını eylem olsun, bize de aksiyon olsun, der gibi atıyorlar. Bir araziye izinsiz girerek çiğnedikleri hukuk değil mi? Bir ormanı yok ederek çiğnedikleri hayat değil mi? Bu akıl alır bir şey mi?

Ne yaptıklarının farkındalar ya da değiller. İnsanların haklı bir tavır koyduğu ODTÜ Ormanı'nı yok etme projesine inatla devam etmek, devletin haklılık karşısında üstün gelme çabasından ibaret. Devletin hiçbir organının vatandaşın yanında yer almaması, yer alacaksa bile "bizden-sizden" ayrımıyla yaklaşması bugüne kadarki protestolar için haklı bir gerekçeydi. Bu protestolar yöneticilerin çıkarına mı yoksa? Neden zorlarlar ki bu kadar şanslarını?

Olanların üzerine tuz biber olarak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Twitter hesabından "Dün gece arkadaşlar bana da sürpriz yapmışlar. Bir gecede ODTÜ yolunu açmışlar. Ankara'mıza hayırlı olsun..." yorumunda bulundu.

Bir gecede o yolu açmak için neler çiğnendi? Hukuk, vicdan, doğa. Halkın iradesi.

Halk iradesini sadece seçim sandığının içine hapseden zihniyet için bu söylediklerim bir anlam ifade etmeyebilir. Ben yine de seçim gecesi Sayın Başkan'a bir sürpriz daha yapılmasını dilemekten kendimi alamıyorum. 

20 Eylül 2013 Cuma

Salih Memecan ve Bizim City'nin Halleri

Salih Memecan’ın tartışılan karikatürünü görünce çoğunuz şaşırmamıştır. Ancak artık böyle güçten yana duruşlara azıcık şaşırmak istiyorum. Şaşırmadığımız zaman bu orantısız yandaşlık normalleşecek. Hatta bu karikatürü eleştirse de “ne yapsın adam? Ekmek parası…” diyen de çıkacaktır ki bu da kabul edilebilir gibi bir şey değil… Bir cerrahın organ mafyasıyla işbirliği yapması ne kadar etikse, bir gazetecinin, karikatüristin veya yazarın iktidar yandaşı olması o kadar etiktir. Dolayısıyla mesleğini etik değerler çerçevesinde icra edeceksin. O zaman hak edersin kazandığın parayı.

Salih Memecan, eşinin AKP milletvekilliği ve çalıştığı gazetenin yandaşlıkta sınır tanımayan bir gazete olması yüzünden kendini iktidara karşı sorumlu hissediyor olmalı.

Karikatür “eylemciler arası iş bölümü” başlığıyla Sabah Gazetesi’nde yer aldı. Bir adam 4 eylemcinin karşısına geçmiş direktifler veriyor. Direktifte, “Sen taş atacaksın, sen molotof kokteyli, sen barikat kuracaksın, sen öleceksin” sözleri dikkat çekiyor.

Hemen hemen tüm medya var gücüyle eylemleri karalama kampanyasında yer alırken Bizim City nal toplamamalıydı. Üstelik direnişin en önemli araçlarından olan mizahı kullanmak da şimdileri bir strateji olarak belirlenmiş olmalı. Ancak iktidar yanlılarının elinde mizah da çirkinleşiyor haliyle. Ölümle dalga geçen, öldüreni yücelten, aklamaya çalışan bir noktaya taşınıyor. Geçtiğimiz hafta hakkında yazı yazdığım Cafcaf Dergisi’nde karikatür de aynı amaca hizmet etmekteydi.

Bir yandan yine medyanın da desteğiyle ‘izinsiz gösteri’ denen bir uydurma kavramı da akıllara yerleştirerek, eylemciyi terörist odak haline getirmeyi amaçlayan iktidar, Salih Memecan gibi tetikçilere de başvurabiliyor. Tetikçi, elinde silah, tüfek olan adam değildir sadece.

Salih Memecan’ın eylemciyi kötü gösterme çabası, gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor. Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin ‘meşru müdafaa’ yaptığını iddia eden devlet, polisin saldırısı karşısında kendini korumak isteyen eylemciyi saldırgan olarak lanse etmeye çalışıyor. Oysa polisin sert müdahalesi karşısında vatandaşların tepkileri meşru müdafaa kapsamındadır aslında. Üstelik bu evrensel hukukun da söylediği bir şeydir. Türkiye’nin de imzası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde saldırısız ve barışçıl gösteri yapma hakkı vardır. Hem de önceden izin alınmaksızın… Dolayısıyla ‘izinsiz gösteri’ diye bir şey yoktur. Bu konuda ikna edici olamayan devlet, polisin saldırgan tavrına tepki gösteren eylemciyi saldırgan olarak göstermek ve eylemi de şiddet eylemi olarak kabul ettirmek derdinde…

Bütün bu çabalar, Bizim City’nin medya kişilerinin de desteğine ihtiyaç duyuyordu elbette. Salih Memecan durur mu?

Sözün özü Türkiye hiçbir dönemde tanık olmadığı kadar iktidar-medya ittifakı yaşamakta… Mizahı da bu yandaşlıkla kirletmeye kalkanlara ise yine mizah yoluyla cevap verilivermiş. Çok beğendim. Adı da Direncity… Başlıksa “yandaşlar arası iş bölümü” Direktifler ise şunlar. “ Sen yalan haber yapacaksın. Sen polis seviciliği yapacaksın. Sen palayla insan yaralayacaksın. Sen karikatür çizeceksin.” Cuk oturmuş.

Sabah Gazetesi çizeri, karikatürist Salih Memecan ise Medyatava‘ya şu açıklamayı yaptı: “Bugünkü karikatürüm ile ilgili olarak gelen tepkilerin farkındayım. Ben sadece genç birilerinin ölümü üzerinden siyaset ve prim yapmanın aşağılık bir şey olduğunu dile getirmek istedim. Karikatürde bunu eleştirdim.” Bu konudaki samimiyetlerini öldürene tepki göstermeyerek, öldürenin yanında yer alarak çoktan çürüttüler oysaki…

İnsanlar gencecik yaşlarında öldürülürken sessiz kalmak da dilsiz şeytan olmak değil miydi?

Katledilen insanları anmak ne zamandan beri prim yapmak? Ne zamandır aşağılık bir şey Salih Memecan?

11 Eylül 2013 Çarşamba

Böyle Olur Dincinin Mizahı

İslamcı muhafazakâr kesim, eskiden günah saydığı her şeyin ‘helal’ modellerini üretmek konusunda üstün bir performansa sahip… Helal ojeyi biliyorsunuz. Televizyon günahtı bir aralar, helal olanları çıktı. Makbul olanı sistem taraftarı olmaktı. Ve bildiğiniz gibi de Cafcaf diye bir mizah dergileri var. Mizah gibi gerçekten beslenmesi gereken bir şeyin, kimilerinin elinde nasıl mide bulandırıcı hal aldığını görmüş oluyoruz.

Kimi hem dindar hem entelektüel olan insanları tenzih ediyorum. Onların da midesini bulandıracağını düşündüğüm olay Cafcaf’ta Ahmet Atakan’ın ölümünün ardından polis şiddetini aklama çabası taşıyan karikatürün yayınlanması… Yahya Alakay imzalı karikatürde üzerinde orak çekiçli tişörtüyle çirkin bir eylemci karikatürü çizilmiş. Ve bu adam Ahmet Atakan olduğu belli olan birini çatıdan aşağıya atmak üzere… Eylemcileri çirkin gösteren bu karikatür, ayrıca siyasi görüşlere yönelik bir ötekileştirme yaratarak, bu görüşteki insanları hedef göstermiş de oluyor. Kaç kişiye ulaşır bu karikatür? Bunun pek önemi yok. Önemli olan mizah yaptığını iddia eden bu insanların, mizahın asıl duruşunu zedeleyen, zalimi kollayan, nefret söylemini besleyen tutumları…

Mizah duygu işi… Duyarlılık işi… Mizahı kullanarak devletin kötü politikalarını eleştirmek yerine, devletin şiddetini haklı çıkarmayı seçmek cinayetlere suç ortağı olmaktır. Şiddete maruz kalan eylemciyi ‘kötü adam’ olarak lanse etmek de direnişçi avına çıkmış palalıların yaptığından pek farklı değildir.

Bunun ifade özgürlüğü olduğunu iddia edecek olanlara hatırlatalım. Yalan söylemek ve bir görüşü hedef göstermek, nefret söylemini beslemek ifade özgürlüğüne girmez.

Kaldı ki bu eylemci karşıtı çaba da beyhude… Çünkü eylemler artık öyle insanların gözünün uzağında değil… Herkes polisin tavrını net bir şekilde görüyor. ‘Helal’ televizyon kanalları da bangır bangır “provokatörler iş başında!” diye haykırsa da insanlar, kardeşinin, çocuğunun, arkadaşının, akrabasının provokatör olmadığını biliyor. ‘Helal’ TV’lerin başaramadığı karalamayı ‘helal mizahçı’ Cafcaf’ın nefret yüklü karikatürü de başaramayacaktır.

Evet… Ama böyle bir algının varlığı mide bulandırıcı olmaya yetiyor. Hükümete inanmaktan vazgeçemeyen çok önemli bir kitle var. Önüne gelip bir AKP’li ana avrat sövse, “yok ya yanlış duymuşumdur” diyecek kadar hem de… Bu insanlar hükümeti öven kanalları izlemeyi tercih ediyorlar. Orada izledikleri tek kanallı dönemde alınan haberden farklı değil… Üstelik bu kadar çok kanallı olup tek bir sese sahip olmak da ciddi bir sorunumuz… İşte bu kanalların hitap ettiği kitle, devlete başkaldırmanın günah olduğunu savunan bir kitle aynı zamanda… Bu algı da tipik bir 3. Dünya ülkesi algısı ne yazık ki…

Maalesef kimileri ne olursa olsun 3. Dünya ülkesi insanı olmaktan vazgeçemiyor. 

8 Eylül 2013 Pazar

Dışarı Çık

Tüketim toplumunun en belirgin aktörü kadın… Görsel, işitsel ve yazılı medya organlarının geçim kaynağı olan reklamlara baktığınızda, kadını cezp etmeye yönelik yapımlara rastlarsınız. Bir kozmetik ürününün, iç çamaşırının, kadına yönelik tekstil ürünlerinin reklamında kadının işlenmesi doğal…

Ancak son dönemlerde kadının kullanmadığı ya da tamamıyla kadına yönelik olarak üretilmemiş ürünlerin reklamında bile kadın unsuru işleniyor.

Bir otogaz sisteminin reklamında “Kadınların tercihiyiz.” mesajı verilirken, tamamen erkek tüketicisi olan ürünlere de “Kadınları etkileyeceksiniz!” mesajı yapıştırılıyor. Dolayısıyla kapitalizm de artık kadının ekonomideki belirleyici rolünü iyiden iyiye kavramış görünüyor.


Kadının bu belirleyici güç olma özelliği maalesef tüketim çılgınlığını körüklemekten öteye gitmiyor. Kadınların bu süreci fark edip, güçlerinin bilincine varmasına engel olacak yeni bir karşı duruş sergiliyor sistem. Kadını hedef kitlesi olarak belirlemiş kadın programları, en büyük sindirme aracı medya tarafından sistemin emrine üretiliveriyor. Sabah televizyonu açtığınızda, kadının erkeğine pişireceği yemeğin tarifini öğrenirken, bir taraftan da evden kaçmış bir genç kızın “psikolojik linç” malzemesi oluşuna tanık oluyorsunuz. Didik didik edilmiş özel hayatların siyasi, ekonomik sorunların önüne geçmesine zerre kadar aldırış etmeden, bizzat kadınlar bu programları tüketmeye devam ediyor. Kötü ve sorunlu hayatları izleyen kadın, gerçekte var olan ekonomik ve ailevi birçok sorununu unutuyor. Şükretmesi sağlanıyor. Sistem, “Kır dizini, otur. Bak, daha kötüsü var!” mesajını itinayla iletiveriyor. Annelerin toplumdaki eğitici görevi böylelikle köreltiliyor. Sorgulamayan, düşünmeyen bir toplum haline gelişimizin ise en büyük sebebi bu değil mi zaten?

Kadın üreten değil, tüketen olarak görüldüğü müddetçe de sorgulamayan toplum olma özelliği devam edecek. Kadın gündem yerine bazen kurgusal olduğu son derece belli “çakma” hayatları takip ettikçe de asla ve asla öğrenemeyecek. Çalışmayan, “koca eline bakan” kadınlar ezilmişliğini kanıksayacak. Hatta azımsanmayacak oranda kimi kadınlar da bunu gönül rızasıyla kabullenecek. Maddi olanağı biraz fazla olanlar ise, “Koşun, indirim var!” çığırtkanlığına kulak verip mağazalara doluşacak. Pekiyi, kadınlar nasıl bilinçlenecek a dostlar?!

Bir araya geldiklerinde tecavüzcüsüyle zorla evlendirilen genç kız hakkında konuşmak yerine, yeni aldığı çanta hakkında konuşmayı tercih eden kadınlar arasında dayanışma nasıl sağlanacak? Gerçek olan sorunlar yerine televizyonda gördüğü yalan hayatlara dertlenmeyi ne zaman bırakacak? Kapatılma riskiyle karşı karşıya olan kadın sığınma evleri için mücadele etmek yerine, bir televizyon dizisinde çocuklarıyla birlikte evsiz kalan kadın karaktere ağlayacaklarsa, bu yalancı duygusallığı bana kimse savunmasın. Çok rica ederim!

Lütfen, silkinip kendinize geliniz. Gücünüzün farkına varmanız için, tüketim ekonomisindeki yerinizi görebilmeniz yeterli. Bu kadar ürünü siz tüketin diye sunuyorlarsa, tüketmediğiniz takdirde sistemi temelinden sarsacağınızın farkına varın. Üreten olmak için direnin. Size, “evinde örgü ör, pet şişeden biblo yap, aman evden çıkma” diyenlere karşı durun. Çünkü tutkusunu, isyanını kilime dokuyan kadınları artık geçmişte bırakma zamanı geldi. Hayat dışarıda… Kalk televizyonun karşısından! Üretmek için ve değiştirmek için…


Hayat seni bekliyor, meydanlar da…

3 Eylül 2013 Salı

Bu yolların ustasıyım, ben yeşilin hastasıyım!

Başbakanın açıklamaları Oscar ödülüne layık görülebilir. Eğer bu konuşma Usta’nın Hikâyesi içinde geçerse çok faydalı olacaktır. Beyaz TV yetkilileri uyumasın.

Konuşmayı baştan aşağıya okumayı içiniz kaldırırsa “bu ülkeyi dedem yönetiyor herhalde” diye düşünebilirsiniz. Hele ki gazetelere tam sayfa Usta’nın Hikâyesi belgeseli tanıtımındaki Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafına bakınca içiniz de acıyabilir. Kedi masumiyeti… Hem de ne acılar çekmiş bir kedinin ürkekliği…
Kendisini yüceltmek için tüm imkânlar kullanılırken başbakan da çelişkili açıklamalarıyla ön hazırlığını yapmaktaydı. Hükümetin demokratik adımlarından(!) bahsederken zaten bir gariplik sezmiştik. Ancak yeşil alanları yok etme üzerine geliştirilen kentleşme faaliyetlerine rağmen yeşilin hastası olduğunu söyleyen başbakan, bildiğimiz ağacın yeşilinden bahsediyorsa ciddi bir kafa karışıklığı içinde demekti. Acil şifalar dileyelim.

Eğer o yeşil, doların ya da İslam’ın yeşiliyse tamam, gayet tutarlı bir açıklama…

Tabii ki açıklamanın gidişatı içindeki hasta olunan yeşil ağaçla ilgili… Ancak başbakan “onu yapacağız, bunu yapacağız, bu santrali buraya yapacağız” derken neyi yok edeceğinin farkında mı acaba?
Yapılanları algılayan bir kitlemiz vardı. Direndi. Direnmeyen, daha doğrusu bunu tercih etmeyen kesimi elde tutma çabaları devam ediyor.

Alışveriş merkezlerinin öneminden bahsettiği zamanları unutmadık. Her yana alışveriş merkezi yapılsın diye az uğraşmadı. Kıyılar? Usta o kıyıları da tarihi değerleriyle birlikte satmadı mı? Fırtına Vadisi’ne alabalık yavrusu atarken HES’leri unuturuz diye mi umdu?

Başbakan PR çalışmasının dozunu biraz kaçırıyor. Biraz saf yerine konuluyoruz sanki. Usta’nın Hikâyesi de ayrı bir mesele tabii.

Başbakanın neye veya nelere usta olduğunu anlamak için geçen zaman içinde yaptıklarıyla söyledikleri arasındaki çelişkiyi normal göstermesini izlemek yeterli olacak. Kim var ki dünya üzerinde bu kadar usta? Bir de tek usta da o değil ki? Her fırsatta onu övmeyi, mazlum göstermeyi başarabilen şahane bir medya camiası var. Etrafındaki herkes kendi alanında usta yani…

Peki, bir ustayı usta yapan şey nedir? Aslında ustalığı hikâyeden olanlara bu unvanı sağlayan usta kıtlığıdır. Bu gerçekliği göz ardı etmemekte fayda var.

Sayın Başbakan’la ilgili başka bir analiz yapmak gerekirse duygularını abartılı bir şekilde ifade ettiğini söyleyebiliriz. “Ben çevre dostuyum” demiyor da “çevrecinin daniskasıyım” diyor mesela. “Yeşili severim” değil de “yeşilin hastasıyım” mesela…

Anlamı güçlendirmek istiyor. Bunu kendine de inandırmak için yapıyor ayrıca. Hani bir adamın söylediği yalanı inandırıcı hale getirmek için “anam avradım olsun” demesi gibi bir şey aslında. Bunu söyleyen adamın doğru söylüyor olma ihtimali de var. Ama sabıkalı yalancıysa yemez.


Ayrıca başbakanın yeşile hasta olmasını kendilerinin yeşile alerjisi olduğunu ifade etme şekli olarak da değerlendirebiliriz. Evet, şimdi oldu sanırım.

30 Ağustos 2013 Cuma

Sırada Ne Var? Palalı Saldırgan Seçmeleri mi?

Palalı saldırgan olayı epeydir kafaları meşgul ediyordu. Saldırgan önce Fas’a kaçtı. Hükümet kanadında kimisi saldırıyı tasvip etmemiş görünse de vatandaşın demokratik tepkisi olarak görenler de vardı. İşte bu olayın böyle göründüğü Sabiha Gökçen Havaalanı’nda gözaltına alınan palalı abinin 24 saat dolmadan çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılmasıyla kesinlik kazandı.

Dolayısıyla, müjdeler olsun! Artık palayla, sopayla ortalıkta dolaşıp eylemci avlamak bir ata sporu olarak gelecek nesillere geçecektir.

Adalete güvenini muhafaza etmeyi başaranlara bu zor süreçte başarılar diliyorum. Demokratik hakları için sokağa dökülen insanlara müebbet hapis cezası vermeyi hayal edenler, elinde palayla direnişçi avına çıkanların sırtını sıvazlayacak elbet…

Süleyman Demirel’in o ünlü sözü akıllara geliyor. “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” Sağ iktidarların Türkiye’de yıllardan beri yaptığı, örgütlü ya da örgütsüz kendi çıkarlarına uygun olan şiddet yanlılarını kollamak olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sivas katliamcıları serbest kalırken bir zil takıp oynamadığı kalmıştı hatırlarsanız. Hizbullah da nasıl sıyrılmıştı. Hatırladınız mı?

Dolayısıyla devlet kendine hizmet eden her terör odağını bağrına basıyor.

Palalı saldırganı sokağa çıkaran iktidarın kışkırtıcı tavırlarıydı. Ve bu saldırganı serbest bırakarak bir başka cesaretlendirme fişeği yaktılar. Artık sokak ortasında direnişçi avlamak meşruiyet kazandı. Başbakan artık evde zor tuttuğu %50’yi daha da cesaretlendirebilecek. Diktatör olsa sallandırırdı ama. Olsa olsa mafya olur bu şekilde. Elini kana bulamaz. Bunu yapmak için icazet bekleyen nice adaylar evlerinde zor duruyor. 

Görüldüğü gibi zaten önce bir yurtdışı gezisine çıkıyorsun. Sonra geldiğin gün emniyette dostlar alışverişte 
görsün anlamında misafir ediliyorsun. Akabinde de mahkemece serbest kalıyorsun. Adalet yerini buluyor!
Ama tabi sakın elinde kendini korumak için gaz maskesiyle sokağa çıkma. O zaman da adalet ‘yerini buluyor’ çünkü. Sen en iyisi mi dışarı çıkma. Okula da gitme. Gideceksen de düşüncelere pek dalma, hemen eve dön. Zaten her köşe başını polislerin tuttuğu bir ülkedesin. Olağanüstü hal değil mi bu? Olağandışı bir akıl durumu mu yoksa?

Palalı Fas’a kaçtığında bir düşünce aldı beni. Her sıkışan Fas’a kaçıyor, diye düşündüm. Sonra Kazablanka geldi aklıma. Ah o güzel şehri kirletmeyeydiniz bari.

Kazablanka gibi hayatımda görmek için can attığım şehirlerden birinin adını da kirlettiniz ya. Ne kadar basit ve saf bir hayaldi. Çöpe attırdınız. “Bir daha çalma Sam” diyorum. Ve dönüp gidiyorum.

Sırada ne var? Palalı saldırgan seçmeleri mi?


Adaletli günler... Ne kadar mümkünse tabii böyle bir şey…

27 Ağustos 2013 Salı

Kurtlar Vadisi Pusu mu, Penguen Belgeseli mi?


Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin 11. sezon fragmanında Gezi direnişine yapılan gönderme dikkat çekiyor. Gezi ile ilgili birkaç görüntüden sonra penguenler çıkıyor. Ve dış ses “madem penguenleri izlemek istemiyorsunuz, gerçekleri Kurtlar Vadisi Pusu’da izleyin” diyor.

Polat Alemdar dış mihrakların oyununu çözecek gibi… Aslında ne şiş yansın ne de kebap gibi bir giriş bu fragman… Hükümete yönelik bir eleştiri görecekmişsiniz gibi bir izlenime kapılabilirsiniz ayrıca.

Ancak yapılmak istenen şeyi kendimce şöyle özetlemek isterim. Bir önyargı olabilir bu. Ama Kurtlar Vadisi’nin bu sezon neye hizmet edeceğini bilmek için medyanın içinde bulunduğu ruh halini anlamış olmak gerekiyor. Dolayısıyla Kurtlar Vadisi de ‘büyük oyunu’ bozmak için elinden geleni yapacaktır.

Polat Alemdar’da da Gezi olayları sonucu pek çok insanda olduğu gibi ciddi bir karizma çizilmesi yaşanmıştı. O meşhur basın açıklamasını ben hala izliyorum, ancak henüz tam çözebilmiş değilim. Tek anladığım şey bir kurşun dökmelik işimiz varmış. Nazarmış, nazar…

Necati Şaşmaz’ın canlandırdığı Polat Alemdar karakteri, dublajlı bir şekilde iş başı yapıyor. Nazarı söküp atacak üzerimizden. Anlaşılan o ki dış mihrakların da oyunu çözülecek. Saf taleplerle bir araya gelmiş gençleri, bu dış güçlerin zehirlediği söylenecek. Yani bir bakıma “bizim çocuklarında toyluğuna gelmiş” denecek.

Daha düzgün bir Türkçe ile değerlendirileceği kesin… Ancak Necati Şaşmaz’ın söylemeye çalıştığı her neyse daha fazlasını duyamayacağımız da kesin…

Kurtlar Vadisi’nin çok kötü bir komplo teorisi üreticisi olduğunu bilirsiniz. Türkiye’nin dış politikasını devlet lehine malzeme haline getirerek, soğuk savaş döneminin ABD’sinin Sovyetler’e karşı yürüttüğünün bir benzerini tekrarlıyor hep. Gezi direnişinin kendi kötü yönetimlerinin bir sonucu olduğunu kabul etmek istemeyen iktidarın, bunu bir dış politika oyunu olarak görmesini desteklemek üzere yola çıkıyor bu sezon Kurtlar Vadisi Pusu.

Türkiye’nin küresel güç olmasını istemeyenlerin bir oyunu olarak gösterilmek istenen Gezi direnişi, daha çok itibarsızlaştırılmaya çalışılacak gibi…  Gidip sokaktaki herhangi bir “Küresel güç olmak nedir?” diye bir soru yöneltseniz bir cevap alamazsınız da Gezi direnişinin küresel güç olmamızı kaldıramayanların planı olduğunu duyarsınız. Yani başbakanın söylediği söz hem bir kanun ve onun televizyondaki vadisinde bir yankı olacaktır. Çok normal… Yankı da bir boşlukta oluşur hep.

Sonuç olarak Kurtlar Vadisi bu sezonda pusuda olacak. Bu pusunun neye hizmet edeceğini erken söylemek de mümkün tabi… Oyuncuları Gezi direnişine katıldığı için Leyla ile Mecnun yayından kalkıyorsa, bir başka dizinin yayında kalması için ne yapacağını tüm şartlar sabit dahi olsa çok kolay söyleyebiliriz. 

Bu ne bitmez çileymiş? Kötü seçenekler arasından birini seçmek zorunda kalmak... Gerçekler yerine Penguen belgeseli izlemek mi, gerçek diye Kurtlar Vadisi Pusu izlemek mi? Kötü kader...


Evet… Kurtlar Vadisi Pusu gerçekleri açıklıyor. Gezi direnişi dış mihrakların oyunudur! Şimdi dağılabilirsiniz.

25 Ağustos 2013 Pazar

Gezi'den Mısır'a Çıkan Kısmın Özeti

Son zamanlarda Ali İsmail, Ethem, Abdullah, Mehmet ve daha niceleri için tek damla gözyaşı dökmemiş olanlar Mısır’daki Esma için ağlıyorlar. Elbette ki Mısır’da ordunun katliamlara son vermesi, demokratik taleplerle sokağa çıkanlara şiddeti durdurması gerekiyor. Ve elbette ordunun hiçbir şiddet eylemi ve cinayetleri meşru müdafaa olarak değerlendirilemez.

Tıpkı Gezi eylemleri sırasında polisin şiddet kullanımını haklı çıkaracak hiçbir bahane olmayacağı gibi Mısır’da da darbeyi ve katliamları haklı çıkaramayız.

Gezi direnişi başlayalı yaklaşık 3 ay oldu. Bitti mi? Bitmedi elbette. Çünkü her ağzını açan iktidar mensubu Gezi diyor, başka bir şey demiyor. Demek ki yer etmiş. Demek ki akıllardan çıkmıyor. Dolayısıyla direnişin bitmediğini, daha yeni başladığını söyleyebiliriz. Gezi’nin gerek Türkiye, gerekse Dünya kamuoyu nezdinde itibarını yok etmeyi başaramadılar bir türlü. Başbakan hala diktatör yakıştırmalarına cevap vermekle meşgul… Demokrasinin seçimden ibaret olduğunu iddia etmeyi henüz bırakamadı. Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Ali Şahin Gezi eylemcilerini müebbetlik ilan etti. Egemen Bağış ise son bombayı patlattı. Eğer Türkiye olimpiyatlara ev sahipliği yapamazsa bunun sorumlusunun Gezi eylemcileri olduğunu söyledi. Küçük hesaplar… Bir yerden vurabilir miyiz? Herkesin damarına uygun bir linç sebebi oluşturabilir miyiz? Bu soruları soruyorlar kendilerine.

Mısır’daki acı olaylar ve Gezi Direnişi serin kafayla aynı düzleme konmalı… Çünkü ironik bir dönemin içine soktu bizi her ikisi de. Mısır’daki darbe bizim muktedirin imdadına yetişmeseydi bugün iktidar basını Gezi direnişini bir darbe girişimi gibi göstermeye bu kadar cesaret edemeyecekti. Ancak Gezi direnişini bastırma girişimi ve sonrasındaki cadı avları bizde bir 12 Eylül anımsaması yaratmış oldu. Dolayısıyla darbe diye lanse etmeye çalıştıkları eylemlerin aslında her dönem devam eden 12 Eylül darbesine yönelik bir başkaldırış olduğunu söylesek yanılmış olmayız.

Mısır’daki darbe katliamlara neden olurken halk sokağa dökülmeye devam ediyor. Her gün ölüm haberleri alınıyor. Esma isimli bir genç kız asker kurşununa kurban gidiyor. Bu acı olay Türkiye’deki çoğu medya organını ve iktidarı harekete geçiriyor. Bir ölüm kullanılarak Ali İsmail’e, Abdullah’a, Ethem, Mehmet’e bir rakip yaratılıyor adeta. Başbakan’ın baba olarak döktüğü gözyaşı haber yapılıyor. Esma için tüm Türkiye yasa bürünüyor. Bizim ölülerimiz ise darbeci olarak görüldüğünden ağlanmaya değer görünmüyor.

Daha da ironik olanı başbakan Mısır’daki katliamları haber yapmayan medya kuruluşlarını fırçalıyor. Onları “fok belgeseli” vermeyi tercih ettikleri için kınıyor. Yanlış duymadınız. Fok belgeseli… Baştan aşağıya kara mizahını bürünmüş bir dönemin içinde olduğumuzu söylemekten geri kalmamamız için bir sebebimiz var mı şimdi? Penguenlerle fokların savaşı…

Stadyumlarda Gezi direnişiyle ilgili slogan atılması yasaklanırken Mısır için slogan atmak adeta teşvik ediliyor.
Sonra bu memleketin çocukları sokağa döküldüğünde “neyiniz eksik?” diye sorabiliyorlar. Yahu neyiniz eksik ne demek? Bu resmen üvey evlat muamelesi değil mi ki tam bir şey arayalım?

Dolayısıyla… Beyler, yaptığınıza çifte standart derler. Mısır’a ağlayalım elbette. Bir şeyler yapalım. Katliamı durduracak yollar arayalım. Ama önce ülkendeki ağlayan anaların gözyaşlarını silelim. Katillerinden hesap soralım. Yoksa bir kandırmacadan öteye geçmeyecek hiçbir şey.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Masaldan Gerçekler

Masallara İnandın hep değil mi? Oysa masallardaki gibi değil hayat… Gökten üç elma düşse üçü de yasak…

Ve Rapunzel bile günün kısa saç modasına kapılmış; o yüzden tırmanamayacağız kuleye artık. Pamuk Prenses’in kaybolacağı bir orman, Kırmızı Başlıklı Kız’ı kandırıp midesine indirecek bir kurt da yok. Onun yerine “insanlar mutlu olsun” diye ormanları yiyen ve yerine kocaman şehirler kuran kurt adamlar var artık.

Bir dakika, bir dakika… Masallara inandın, diyordum. Ve şimdi ise beni terk ediyorsun. Hem de bu kadar acının ortasında, ellerimde bir gülün kurumuşluğunu bırakıp, daha hamken bile cayır cayır bir yüreğin girdabında bırakıveriyorsun bedenimi. Bense yollara dökülüyorum. Yokluğunu öğrenme çilesi çekmeye, bilgeleşmeye bu uğurda… Her acı kendi masalına ihtiyaç duyarmış meğer. Ve yolculuğun tek gayesi de buymuş.

Sen kendi masalının yolculuğuna çıkarak, beni sırılsıklam bir gerçeğin ortasında çırılçıplak bıraktın. Kendi masalına muhtaç bir berduşa çevirdin bir bakıma. Daha hamken cayır cayırdı yüreğim. Yanarken nice olurdum? Bilemedim. Göremezdin. Toprağına yabancı gece çiçekleri açardı kuytuluklarımın koynunda da… Koklayamazdım.

Toprak demişken… Bu topraklar başkaydı sevgili. Bu coğrafya sanki deneme sürümü gibi… Diğerlerinden farklıydı. Burada her şey, bir kâbustaymış gibi, tam tersiydi olağan olanın. Burada katil, kahramandı. Burada insan hayatı değersizdi. Onun yerine olmayan, hayali şeylere değer verilirdi. Ama gariptir ki, burada güzelliklerle yüklü tüm hayaller yasaktı. İşte bu yüzden buraya düşen tüm hayali kahramanlar kendini bozardı bir defa. Zenginden alıp fakire vermesiyle ün salmış Robin Hood bile fakiri alıp zengine yedirecek hale gelirdi. 

Yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot, nükleer santral işine girerdi. Bir Uyuyan Güzel bozmazdı kendini. Herkese örnek bir model gibi sunardı onu ‘büyük adamlar.’

Dedim ya, farklıydı burası. Yine de direnmiştik. Çarkların arasında kalmayalım diye hep yer değiştirmiştik. “Çarklara Dişli Aranıyor” diye yazan tüm ilanları görmezden gelmiştik.


Ve sen gittin. Onu diyordum, değil mi? Ellerimde kuruyan gülün unutulmuşluğuydu yokluğun. Ellerim toprakları susuz bırakılmış, unutulmuş bir vatandı. Masalını arayan sen… Bensiz çıktığın yolculuğunda… Bense masalımı ararken, gerçeklerin acı girdabında, uzaydaki kara deliklerin keşfindeyim. Yokluğunu öğrenirken bilgeliğim…

Gezi Eylemcileri Müebbetlikmiş!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye? Ciddiye almaya değmezdi. Küçümsüyordunuz?

Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

  1. Gezi Direnişçilerinin hedefi hep Taksim olmuştur. Dolmabahçe’nin, başbakanlık konutunun işgal edileceğine yönelik komplo teorileri hayal mahsulüdür.
  2. Hükümetin değişmesini istemek ve bunun için demokratik hakları kullanarak eylemler düzenlemek darbe demek değildir. Bu yanılgı değil elbette. Bilinçli bir yönlendirme…
  3. Basiret derken?
Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 




25 Temmuz 2013 Perşembe

Şafak Sezer Bak Bakalım İner misin Çıkar mısın?

Şafak Sezer’in Gezi eylemlerinde aktif olarak yer aldığı biliniyor. Ancak aynı kişinin geçtiğimiz günlerde Başbakan’ın katıldığı bir iftar yemeğine davet edilip üzerine Başbakan’dan özür dilemesi şu sıralar tartışılıyor. Gezi eylemlerine ilk günkü popülerliğinden kaynaklı olarak destek vermiş ‘ünlü’ şahısların, şimdileri “iş başka yere taşındı. Biz ağaçlar kesilmesin diye yürümüştük” türü açıklamalarına da sıklıkla rastlıyoruz. Ancak bu seferkinin oluşturulan cadı avlarından sıyrılma çabası olduğunu görmek için derin bir analize ihtiyacımız yok.

Şafak Sezer ve onun gibi ani dönüşler yaşayan diğerlerinin ortak fikirleri arasında hükümetin istifaya çağrılmasını desteklememek var. Elbette ki kuru kuruya bir istifa daveti çok mantıklı değildi. Çünkü madem mevcut siyasi oluşumlardan ve iktidarın politikalarından memnun değilsin, bir alternatif sunmalısın. Parlamenter sistemde iktidara sahip olan partinin değişmesi ancak seçimle olur. Bu da doğru… Öte yandan Gezi eylemlerinin iktidarın yanlış politikalarına karşı protestolara bir çıkış oluşturmasında eylemleri bastırmak isteyen polisin orantısız gücü, iktidarın eylemciye yönelik aşağılayıcı tavrı ve başka seslere kulak tıkamasının etkili olduğunu bilmeyen yok. Öyleyse bu eylemlerin daha en başından sadece ağaç mücadelesi olmadığını Şafak Sezer de biliyor olmalı…

Öyleyse nedir bu dönüşün sebebi? Yukarıda da bahsettiğim gibi bu bir kendini sıyırma çabasıdır elbette. Başbakanı da çok sevdiğini ifade ediyor. İtirazımız yok. Kimin kimi sevdiği bizi ilgilendirmez. Ancak sen kalkıp ona karşı başlayan bir eyleme katılacaksın, sonra rüzgâr eylemcinin aleyhine eser gibi olunca, gidip protestonun hedefindeki adamın elini öpeceksin. Şu sıralar televizyonların neredeyse tamamının iktidara yakın çevrelerin eline geçtiğini düşündüğünüzde tek ekmek kapısı televizyonlar olan birinin böyle bir dönüşü yaşıyor olmasının açıklamasına ulaşmış olursunuz.

Eylemlere aktif olarak destek vermiş ve hatta Yeni Şafak tarafından da birçok kez hedef gösterilmiş Memet Ali Alabora’yı dünyanın en korkak adamı ilan etmiş bir de Şafak Sezer. El insaf dedirtiyor insana.

Hükümeti istifaya çağıran bir eylemin meşruluğunu tartışmak demokrasi adına büyük bir ayıptır ayrıca. Ortaya bir alternatif koysalardı da yine bu şekilde tartışılacaktı, emin olun.


Şafak Sezer’in durumuna bir dönelim. Kendisi yıllar önce “İner misin Çıkar mısın” isimli yarışma programıyla çıkış yakalamıştı. Platform yükseldi ve çıktı. Anlaşılan o ki Şafak Sezer halen o platformda ve kimin tepkisiyle yükseleceğini hesaplamaya çalışıyor. Ancak gelip geçici bir iktidarın alkışıyla yükselmesi uzun vadede bir inişin habercisidir. Şafak Sezer onu asıl yükseltecek tepkinin nereden geleceğini biliyor mu? Biliyorsa neden inmeyi, çömelip diz çökmeyi tercih ediyor?

23 Temmuz 2013 Salı

Koş vatandaş! Çapulcuya sütyen!

Direniş, günler ilerledikçe kendi içinde bambaşka bir kültür oluşturmaya başlamıştı. Duvar yazıları, sloganları ve eylem şekliyle kendine has bir özelliği vardı. Taksim’e gittiğinizde günlük ihtiyaç olarak kabul edilmiş gaz maskesi, deniz gözlüğü, sprey boya gibi ürünlerin tezgâhlarını görebilirdiniz. Öyle ki evden çıkıp Taksim’e giderken “gaz maskeni unutma canım” diyebilirdi eşiniz ya da anneniz.

Gezi Parkı Direnişi aynı zamanda direniş kavramını içselleştirdi. Bu da çok önemli bir kazanım… Bir algının değişimi… Elbette işin ticari boyutu da kendini göstermeye başladı. Bazı ufak atölyelerin TOMA şeklinde tuzluklar ürettiğini, Taksim Gezi Parkı Direnişi hatırası olarak başka ürünlerin de üretilmekte olduğunu duydum. Zaten beklenmedik bir şey değil… Bu direnişin içselleşmesi ve normalleşmesi yavaş yavaş içinin boşalmasına dönüşebilir dozu kaçarsa. O da ayrı mesele…

Ticari bir hal kazanan yönünden bahsetmişken, pek çoğumuzun daha önce duymadığı başka bir ürünün fark edilmesini sağladı. 2009 yılında ihtiyaç olduğunda iki kişilik bir gaz maskesine dönüşebilen ve 2009 yılında Nobel Kamu Sağlığı Ödülü’nü kazanan “Acil durum sütyeni” (The Emergency Bra) son günlerde Türkiye’de de çok ilgi görüyor.

Fiyatı 30 doların altında satılan sütyen, tasarımcısı Dr. Elena Bodnar tarafından 1986′daki Çernobil felaketinin yıkıcı etkilerinin ardından bir ihtiyaç olarak yaratılmış. Bu nükleer felaketi araştırırken "felaketin ilk birkaç saatinde kolay ulaşabilecek gaz maskeleri olsaydı binlerce insan radyasyona neden olan Iodine-131 maddesini solumayabilecekti" gerçeğine ulaşan Bodnar, bunun üzerine sütyeni tasarlamış.

Türkiye’den bu sütyenin ilgi görmesi, bu ülke insanının temel gereksinimleri arasına polis şiddetinin etkilerini azaltma ürünlerinin de girdiğini gösteriyor. Bunun için de en pratik olanı seçecek. Keyfi yerinde elitleri bile sokağa döken bu direniş, daha yaratıcı ‘çapulcu’ ürünlerini, pahalı da olsa ortaya çıkaracaktır.

E tabi böyle bir her şeye çözüm bulunan bir ortamda, polisin şiddetle bu insanları caydıramayacağı da açık. Bugün insanlar gaz maskesine dönüşebilen bir sütyen satın alıp bunu kullanarak sokağa çıkmayı düşünüyorsa, zaten her an her yerde gösteri yapmaya hazır da demektir. Üstelik yanında omuz omuza verdiği arkadaşın kimliğini sorgulamadan, ortak payda bulabilir. Zaten söz konusu olan yaşam alanı ve özgürlüğüyse başka ortak payda aramaya gerek var mı?

Elin Nobel Ödüllüsü bu ürünü üretirken radyasyonun zararlı etkilerini azaltmayı amaçlamış. Bizse devletin zararlı etkilerini azaltmak için kullanacağız. Ama tabi yine de ortak bir payda var. Radyasyona da biber gazı saldırılarına da neden olan devletler değil mi? Kamunun sağlığı için en büyük tehdit yoksa devlet mi?


22 Temmuz 2013 Pazartesi

Tayfun Talipoğlu, Şafak Sezer ve İki Özrün Analizi

Toplumun büyük bir kesimi tarafından Tayfun Talipoğlu saygıdeğer bir kişi olarak tanınır. Öyledir de. Duyarlılığını sorgulamak şöyle dursun her eylemi ve sözüyle bunu kendimizi bildiğimiz gibi biliriz. O da bu toplumun bir ferdi olarak toplumu ilgilendiren sorunlar ve acılarla ilgili her insan gibi tepkisini göstermekte. Tıpkı Gezi Direnişi sırasında olduğu gibi…

İnsanın gözü önünde polislerin insanlara uyguladığı tazyikli sulu ve biber gazlı şiddet karşısında, olaylar sırasında orada olan herkes gibi Talipoğlu da tepkisini göstermişti. Elbette Twitter’daki küfürlü notunu tasvip etmeyeceğiz. Ancak bir düşünün. Silahsız gencecik insanlara yönelik böyle bir saldırıya tanıklık ettiğinizde tepkinizin ayarını düşünemezsiniz. O şiddete maruz kalanların yerine kendi çocuğunuzu, eşinizi, dostunuzu, akrabanızı koyduğunuzda Talipoğlu’nun sözlerinden daha ağır bir tepki vermeyeceğinizin garantisi yok.

Şöyle yazmıştı Talipoğlu. “Taksim’de polis sokakları bırakıp cafelerin içine gaz bombası atıyor. Birisinin bu o… çocukluğuna dur demesi lazım.” Ve beklenen olmuş, Talipoğlu bu tweeti yüzünden emniyete ifade vermesi için çağrılmıştı.

Bu sözlerdeki tepki mi, tepkiyi dile getiriş şekli mi muktediri rahatsız etti? Bu sorunun cevabı AKP’nin başlattığı “cadı avı” sürecinin içinde gizli… Elbette tepki göstermek sizi zan altında bırakmak için yeterli… Böylesi bir durumda ses çıkarmak ve gerçekleri dile getirmek rahatsız edici bir durum olsa gerek… Ancak tabii ki tepkinin dile getirilişinde kullanılan ifade Talipoğlu’nun da kabul ettiği gibi hoş bir ifade değil. Hemen hemen hepimizin bu gerilim ortamında yapılan bu haksızlıklara, medyanın suskunluğu da eklenince ağır tepkiler verdik. Kadının ve annenin onurunu zedeleyici ifadeler kullanmak elbette ki hiç hoş değil. Talipoğlu da işte bu ifadelerinden dolayı gerekli özrü de diledi. Ama o özür polisten ve polise bu şiddet eylemlerinin emrini verenlerden değildi. Yine de küfür içermeyen bir ifadeyle tepkisini dile getirmesi gerektiğini biliyor. Özünde attığı bu tweetten pişman olmadığını da ifade ediyor.

Bir diğer özür öyküsü de Şafak Sezer’den… Şafak Sezer direniş sırasında ünlüler arasındaki en aktif direnişçilerden biriydi. Hatta Beşiktaş’ta Barboros’u trafiğe kapayanlar arasındaydı.

Şafak Sezer katıldığı AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın iftar yemeğinde direnişteki aktif rolünden dolayı Başbakan’dan özür diledi. Elini öpmek istediği de söyleniyor. Şafak Sezer’i bu eyleminden dolayı yargılamaya niyetim yok. Ama bu durum başka bir algının özeti aslında… Başlatılan cadı avından en az yarayla kendini sıyırmak isteyenlerin, direnişe katılmayan insanlarda da gördüğümüz biat itiraflarına sıklıkla rastlıyoruz. Zerrin Özer ve Doğuş da bunlar arasında sayılabilir. Ancak Şafak Sezer içinde bulunduğu durumun şiddetine göre el öpüp diz çökmeyi tercih edebiliyor. Elbette ki çok normal… Ve tabii önemli bir samimiyetsizlik göstergesi… Diyor ki aslında “şeytana uydum hünkârım affet.” Hünkârsa ‘büyüklük’ gösterip affediyor.

Onu yargılamak elbette bana düşmez. Ama bu yazıya Şafak Sezer’i eklememe neden olan şey sadece bu diz çökme değil… Gelen tepkilere cevaben yazdığı şu tweeti bu yazıda Sezer’e yer verme gerekliliği doğurdu.

“Bir insanı sevmek döneklikse
Ben Başbakanımı seviyorum
Ne Ak Parti'den anlarım
Ne de siyasetten...
Kişileri sevmek emek ister”

‘Şiir gibi’ bu sözler kafası bir hayli karışık Şafak Sezer’in başbakan için gizliden gizliye yürütüldüğünü tahmin ettiğim “seni sevmeyen ölsün” kampanyasında ‘faydalı’ bir slogana dönüşebilir.


Kendini sağlama almak için ucuz ‘esnaf’ numaraları üreten ünlülere daha çok tanık olacağız gibi görünüyor. Tayfun Talipoğlu gibi düşüncelerinden ve duruşlarından taviz vermeyenleri de ayırt etmemizi sağlayacak, turnusol vazifesinde tuhaf bir süreç içine de girmiş bulunuyoruz.

21 Temmuz 2013 Pazar

Sol Seçmenin Beklentileri ve CHP'den Sol Beklemek

ORC isimli bir araştırma şirketi, 24 ilde kendini solcu, Kemalist ve Sosyal Demokrat olarak tanımlayan 7000 kişiyle bir anket yaptı.
Anketin sonuçlarına değinmeden önce, Türkiye’de kendini solcu olarak değerlendiren insanların temel yanılgısına bir değinmek gerek… Özellikle Kemalistlerde görülen bir yanılgıdır bu. Kemalizm’in sol düşünceyle çok örtüşmediğini düşünüyorum. Bir Kemalist’in kendini solcu olarak tanımlamasının en büyük sebebi, Kemalizm’in antiemperyalist bir mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmış milliyetçi bir görüştür. Ancak sol, evrensel bir düşünce biçimidir. Ulusalcı bakış açısıyla örtüşmesi pek mümkün değil…
Yine de Türkiye’nin tarihinde verdiği en büyük demokrasi mücadelesi sayılabilecek Gezi Direnişi’nde varlıklarını hissettirdi Kemalistler. Belki de hayatlarında ilk defa ortak bir dayanışma zemininin içinde olarak, en büyük algı devrimini onlar gerçekleştirdi. Bu da bir kazanımdır.
Yukarıda bahsettiğim bu temel yanılgıyı şimdilik bir kenara bırakarak, anketin sonuçlarına bir göz atalım.
Anketi kapsayan tüm görüşteki insanlara sorulan, “Size göre sol partiler tek çatı altında birleşmeli midir?”sorusuna %86,6 evet cevabı alınmış. Bu, Türkiye solunun tarih boyunca umut ettiği bir talep tabii ki.
Gezi Direnişi’nin geçmesi gerektiği ikinci aşamada bir siyasi parti oluşumunun şart olduğu malumunuz. Ancak anketin şu sorusuna verilen cevap da çok ilginç… “Sizce sol partiler hangi parti çatısı altında birleşmelidir?” sorusunun CHP seçeneğine onay verenlerin oranı %83… Yeni oluşum isteyenler ise %9,5 oranında…
Kendini solcu olarak tanımlayan seçmenin çok büyük kısmı aslında Kemalist düşüncede ve CHP’li olarak görünüyor bu ankete göre. Bu da diğer başka bir kafa karışıklığı olarak karşımıza çıkıyor. CHP’nin mevcut haliyle bir sol birliği temsil etme kabiliyeti kalmış mıdır? Çoğu zaman bir MHP kadar milliyetçi olan partinin ‘solcu’ seçmeni bundan rahatsız değil midir? Örneğin Kürt meselesine karşı milliyetçi söylemler üreterek ne kadar solcu olunabilir? Evrensel bir düşünce olan sol, ulusalcı anlayışın elinde sol olarak nasıl kalır?
Bir diğer soru da bu kafa karışıklığının devamı niteliğinde bir cevap alıyor. Birleşecek sol partilerin liderinin kim olması gerektiğine ilişkin soruya %75,9 oranında Kemal Kılıçdaroğlu cevabı veriliyor. Deniz Baykal ve Mustafa Sarıgül çok düşük oranlarla Kılıçdaroğlu’nu takip ediyor. Sadece CHP’li seçmene sorulan “Size göre CHP’de genel başkan değişikliğine ihtiyaç var mıdır?” sorusuna ise %94,5 gibi ezici bir oran hayır cevabını veriyor.
Buram buran CHP kokan bu anket, sol seçmenin tamamını temsil edebilir mi? Üstelik yeni bir oluşumun ne kadar gerekli olduğunun göstergesi olan Gezi Direnişi’ne rağmen, sol seçmenin CHP çatısını talep etmesi inandırıcı mıdır?
Olumlu olan tek yan, artık sol seçmenin ne isteyebileceğinin tartışıldığı bir ortamın oluşmuş olması… Ancak solun tek seçeneği olarak CHP’yi işaret etmek, solun temel prensiplerine ters düşüyor. Peki, ankette “CHP değişmeli mi?” sorusu sorulmuş mudur? Hayır elbette. Oysa CHP bu mevcut kadrosuyla, cumhuriyetin köhneleşmiş bekçiliğiyle solu temsil etmeye aday olamaz ki. Solu ilgilendiren ve Türkiye’ye has olan pek çok sorun arasından bazılarının çözümü için uğraşıp, milliyetçi damarı üzmemek adına Kürt sorununa karşı temkinli yaklaşan bir CHP’nin, Türkiye’deki tüm sol dinamikleri temsil etme kabiliyeti zaten işin temeline aykırı olarak mümkün değildir. Ancak ve ancak köklü bir değişiklikle, parti yüzlerinden tüzüğüne kadar ciddi bir yenilenmeyle bir CHP çatısı olabilir. O da şu şartlarda ne kadar mümkün? Bu daha çok tartışılır.
Ancak ihtiyacımız olan şey değişim… Değişim ise direnişin aktörlerinin ve halkın iradesiyle ortaya çıkacak yeni bir oluşumla sağlanabilir.
Gezi Parkı’nda kurulan o kısa süreli dünya, mevcut söylemlerin ne kadar işi boş olduğunu fısıldayan, hayalini kurduğumuz bir dünya değil miydi? Bu direnişten ders çıkarması gereken iktidar, bunu başaramadıysa ve CHP bu değişim talebini hakkıyla yerine getirebilecek bir parti görünümünde halen değilse, direnişin ikinci aşamasının, yepyeni bir siyasi oluşumun temellerinin atılması olduğu görüşündeyim.

Gezi Parkı’nda birbirinden çok farklı görüşteki insanların, hiçbir baskı mekanizması olmadığında nasıl birlikte yaşayabileceğini ve bunun ne güzel bir deneyim olduğunu görmedik mi? Gezi Direnişi’nin Dünya ve ülke demokrasi tarihine görülmemiş bir halk hareketi olarak geçmesi için işte bu deneyimin örgütlü bir siyasal yapıya dönüşmesi şart…

18 Temmuz 2013 Perşembe

'Sabrı taşan esnaf' sabrı taşıran AKP'nin eski vekili çıktı!

Geçen hafta Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen basın toplantısında. Türkiye Esnafı ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği (TESKOMB) Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemcilerini kınayıp, “Esnafın sabrı taştı” demişti. Beyoğlu esnafının “Bu kişiyi tanımıyoruz” diye tepki gösterdiği bu isim, AKP’nin Yozgat eski milletvekili çıktı.
Kadir Akgül, Gezi Parkı olaylarının kendilerini mağdur ettiğini açıklamıştı. Ancak Beyoğlu esnafının tanımadığı bu kişilerin Galatasaray’a lüks araçlarla geldiği, TOMA ile güvenlik önlemi alan polisin de Mini Cooper araçlarla etrafı çevirdiği görülmüştü.
Görüldüğü üzere AKP eski ya da yeni her yolu denemeye kararlı… Zaman zaman bilindik ve eski baskı yollarını kullanan, yani eli sopalı, palalı adamları etrafa salan muktedir, eski milletvekiline de sözcülük görevi verebiliyor.
Oysa çok iyi biliyoruz ki Beyoğlu’ndaki esnafı mağdur eden uygulamalar, iktidarın yıllardır yürüttüğü kentsel dönüşüm projeleridir. Mekânlara masa yasağı, içkili mekânlara kısıtlamalar, içki kısıtlaması gibi uygulamalar, Beyoğlu’ndaki esnafın çok büyük kısmını zaten mağdur ediyordu. Orayı bir eğlence semti haline getiren pek çok iş yeri zaten bu kısıtlamalardan dolayı zorluklar yaşıyor.
O yüzden hiçbir aklı başında esnaf çıkıp da direnişin temel sebebi özgürlüklerin karşısında yer almayacaktı. İşin bir başka yönü, birçoğu günlük kazançların peşinde değil. Beyoğlu’nun hiçbir dokusuna, yaşam tarzına zarar verilmeden, insansızlaştırılmadan varlığını sürdürmesini ister oranın esnafı.
Kadir Akgül’ün açıklamasının ardından Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı (BEYDER) Başkanı Tarkan Konar, “Buradan esnaf adına söz söyleyenleri Beyoğlu’nda tanıyan bir esnafa bile rastlamadım. Odalara, birliklere, gruplara soruyoruz. Yıllardır neredeydiniz? Ne oldu da esnaf dostu oldunuz?” demişti. Konar’ın iş yeri bu açıklamayı yaptığı basın toplantısından sonra 3 gün süreyle mühürlendi. ‘Meşru’ sebepler bulundu tabi. Yersek…

İşte asıl mesele de bu. Her geçen gün yaşam tarzlarının daha büyük tehlike altında olduğu bir ülkede, esnafın mağduriyetinden dert yanan Kadir Akgül, Başbakan’ın ayranı “Milli içki” ilan etmesinin ardından üzerinde “Dünya lideri Erdoğan, milli içeceğimiz ayran” yazan bir ayran yayığını kendilerine hediye etmişti. İşte o yüzden Beyoğlu gibi mekânlarının çok büyük kısmının içkili olduğu bir semtte esnaf mağduriyetinden dert yanmak hiç de samimi gelmiyor. Gerçi biz iktidardan artık samimiyet aramayı çok önce bırakmıştık.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Palalı ve sopalı saldırganlar birleşin! Haydi Fas'a!

Mahallelerdeki park forumlarına saldırılar hız kesmiyor. Geçtiğimiz haftalarda Yeniköy’deki saldırının elebaşı muhtarla ilgili herhangi bir soruşturma yapıldı mı, hatırlamıyorum. En son da Kocamustafapaşa’da bir saldırı gerçekleşti. Saldırganlar “bir daha gelirseniz, dağıtırız” diye tehditler savurdu. Söylenenlere göre de “öldürürüz, kaç kişi sayamazsınız” türünden daha şiddetli tehditler de havada uçuşmuş.

Barışçıl yollarla direnişini sürdüren insanlara yönelik bu saldırılar, hangi güçten cesaret alıyor, söylemeye gerek yok. Her şey gün gibi ortada… Daha geçen hafta akraba toplantısında bir araya geldiğim eş dost arasında bile şöyle bir konuşma geçti. “Çok kalabalık bir şekilde toplanıyorlar karşımızdaki parkta.” “Aaa prova yapıyorlar” dedi öteki de. “Ne provası?” dedim. Ses çıkmadı. Çok yakınımda böyle sözlerin ve çarpıtılmış bilgilerin paylaşılmasından duyduğum derin üzüntüden sonra, bu durumun iktidara ait bir paranoyanın toplumsal yansınması olduğunu düşündüm. AKP’nin yarattığı bu paranoya, Mısır’daki darbeyle Gezi Direnişi’nin ‘arka plan güçlerini’ bütünleştirme çabası daha derin bir kaos başlangıcı doğuruyor ne yazık ki.

Hükümetin yapmaya çalıştığı da bu zaten. AKP’nin kemik seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan’a derin bir şekilde biat etmesi, sorunu ve şiddet eğilimini de derinleştiriyor. Havaalanı karşılamasında “yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlerle, Tophane’de Başbakan’dan talimat bekleyen adamlar çok büyük bir kafa karışıklığının da eseri…

Ve hükümet “başörtülü kardeşime saldırdılar” sözü üzerinden siyaset yaparken buna ait bir kanıtın olmamasına aldırmıyor bile. Tıpkı camide içki meselesinde olduğu gibi… Cami, türban gibi konular üzerinden kendi seçmenini kışkırtma politikasını yürütüyor. Kimse sormuyor “Obama’ya cami gezdirirken ayağınızdakiler neydi?” diye. Kimse yine sormuyor. “Türban meselesini hala çözmeyen babam mı?” diye. Neden çözmediğini de anlamak zor değil. Üzerinden siyaset yapıp tabanı elde tutmak bu yolla mümkün oluyor işte.

“Başörtülü kardeşime saldırdılar” diyen Erdoğan, başka bir kadına saldıran palalı saldırgan için tek bir kelime etmiyor tabi haliyle. Çünkü ona göre direniş zaten bir ‘vatan hainliği’ ve bu saldırı da AKP’nin zihniyetine göre palalı vatandaşın ‘demokratik tepkisi…’ Demokrasi dendiğinde ne anladıklarının çok basit bir özeti…
Ve o palalı saldırgan, hakkındaki yakalama emrinden sonra soluğu Fas’ta alıyor. Ne Fas’mış, her sıkışan orada… Haber salmış Palalı oradan. “Kaçmadım, on güne döneceğim” diye. Cep telefonlarındaki hazır mesaj gibi bir şey…

Saldırganların bu kadar elini kolunu sallayarak, koca koca palalar, sopalarla gerçekleştirdikleri eylemler, hiçbir güvenlik kurumunu ilgilendirmiyor. Oysa çantasında gaz maskesi, kafasında kask olan insanları yaka paça gözaltına alıp, kaskı ve gaz maskesini suç unsuru gibi göstermeyi becerebilmişlerdi.

Gezi eylemleri boyunca etrafı gaza boğan polisin ‘destan’ yazdığını söyleyenler, bir başka ‘destanı’ da öldürülen canların katillerini kollayarak gösteriyordu.

Ve seçmenini içten içe parkalardaki halk meclislerine karşı kışkırtıyor. Kocamustafapaşa’daki saldırının başını çeken şahsın AKP’li olduğunun kanıtı fotoğraflar da sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı bile.

Tarih artık dijital ortamda yazılıyor ve esas olan da dijital tarih olacak. Parka çoluğunu çocuğunu alıp gelen insanlar çocuklarının geleceğini konuşurken, eli sopalı ve palalı saldırganların varlığı tarihe bir not olarak çoktan düştü. O yüzden işte bu tarih yaşarken yazılıyor. Haksızlığın silahlı çeteleri, haklılığından başka hiçbir silahı olmayanların karşısına dikildikçe, saldırıp tehdit ettikçe tarihin hangi destanı onurla yazacağını söylemek hiç zor değil…

Son olarak şunu söyleyeyim. Tüm palalı, sopalı, silahlı saldırganlar birleşin artık. Birleşin de hep beraber Fas’a gidin. Belediye de otobüs kaldırır belki bunun için…