Spor Haberleri

Köşe Yazıları

sistem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sistem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2013 Pazartesi

Sistemin Tek Taraflı Savaşı

Günümüzde insana dair her şeyin çıkar ilişkisi üzerine kurulduğunu varsaydığınızda, nasıl bir dünyada yaşarız, hiç düşündünüz mü? Duygusal bağ, yardımlaşma, toplumsal sorumluluk edinme gibi kavramların ortadan kalkması demek, belki de masallarda anlatılan kötü kalpli yaratıkların kurmaya çalıştığı dünyayı ortaya çıkaracaktır.

Sadece çıkar ilişkisiyle, aldığın kadar vermekle, bir şeyler alamadığını yok saymakla, insani değerleri bir kenara itip; güçlünün hayatta kaldığı bir dünyayı kurmaya, hazırlık yapıyoruz git gide. Kapitalizmin öngördüğü hayat biçimi de bu olsa gerek ki; sistem, insanlarına popüler kültürü pompalamaya devam ediyor. İşte tam da bu noktada ilişkiler, insani vasıflar, kültür, geçmiş, gelecek kısaca her şey yozlaşıyor. Akla gelebilecek her şey bir kirlenme içine giriyor. Peki, bu kirlenmeyi hangi yollarla sağlayabiliyor sistem?

Burada iğneyi kendimize batırmalıyız, çünkü sistemin popüler kültür saldırıları, saldırıya uğrayanların gönül rızasıyla yapılır. Ve savaş alanı da öncelikle televizyonlardır.

Televizyon, çekirdek gibidir; bir kere başladınız mı, bırakamaz ve sonunda konuşamaz, hatta düşünemez hale gelirsiniz. On bölüm sonra, nelerin olabileceği tahmin edebileceğiniz televizyon dizilerinde, bir dakika sonraki seneler öncesinden bildiğiniz kaçınılmazlığa şaşırırsınız. Günün gelişmelerinin aktarıldığı haber programlarında, her şeyin ‘yolunda’ olduğunu öğrenir, televizyonun bitmek bilmez eğlence dünyasına geri dönüverirsiniz.

Televizyon dizileri bir tarafa, çıkar ilişkisinin ön plana konulduğu reklamlar, televizyon programları, saçma rekabete dayalı yarışmalar tam da istenen insanı ortaya çıkararak, sadece çıkarları uğruna dayanışmayı bilen bireylerle, tamamen en güçlü ve en şanslısının kazandığı adil olmayan mutlak dünya kurulacak. Oyunları kaybeden ise kimi yarışmalarda olduğu gibi suya fırlatılacaktı. Kimi formatlarda ise “kim gitsin? yiyin birbirinizi, gönder sevmediğini” yöntemi işleyecekti.

Bir eve yemek yeme için toplanan insanların ev sahibinin yaptığı yemeğe ve masa düzeni gibi teknik konudan, yüzeysel başka birçok şeye kadar laf sokma yarışının yapıldığı ve hatta “e zıkkımın kökünü ye” ana fikriyle yapılan programlar var ki yarışmacıları, gerçekte var olmadığına inanmak istediğim insanlardan oluşuyor. Ben hiç kimsenin sırf az pişmiş et sevdiğini kanıtlamak için, dolaptan çıkmış çiğ bir dana etini (az yağlı koyun eti de olabilirmiş) bütün insanların huzurunda yiyebileceğini tahmin bile edemezdim. Yüce Yaradan bana o günü bu program vesilesiyle göstermiş oldu.


Bizlerse bütün bunları gerçek sanıp günlük siyasi, ekonomik sorunları düşünmeyi ve bu konularda kafa yormayı ötelemiş oluyoruz. Yazının başında bahsettiğim kavramların önemi, işte bu dertlerin çözümünün toplumsal boyutunu ifade ediyor. İnsanlar, şikâyetçi oldukları toplumsal sıkıntılara toplumun desteğiyle çözüm bulabilir. Toplumsal yardımlaşmayı, ayakta kalma güvencesi olarak görmesi önem kazanabilirse kişi ancak birey olarak bir değer kazanır. Yoksa hayatımızın her değerin, çıkar ilişkisi üzerine kuran, tamiri imkânsız bir yola dönüşeceğini görebilmek çok da zor değil.

8 Eylül 2013 Pazar

Dışarı Çık

Tüketim toplumunun en belirgin aktörü kadın… Görsel, işitsel ve yazılı medya organlarının geçim kaynağı olan reklamlara baktığınızda, kadını cezp etmeye yönelik yapımlara rastlarsınız. Bir kozmetik ürününün, iç çamaşırının, kadına yönelik tekstil ürünlerinin reklamında kadının işlenmesi doğal…

Ancak son dönemlerde kadının kullanmadığı ya da tamamıyla kadına yönelik olarak üretilmemiş ürünlerin reklamında bile kadın unsuru işleniyor.

Bir otogaz sisteminin reklamında “Kadınların tercihiyiz.” mesajı verilirken, tamamen erkek tüketicisi olan ürünlere de “Kadınları etkileyeceksiniz!” mesajı yapıştırılıyor. Dolayısıyla kapitalizm de artık kadının ekonomideki belirleyici rolünü iyiden iyiye kavramış görünüyor.


Kadının bu belirleyici güç olma özelliği maalesef tüketim çılgınlığını körüklemekten öteye gitmiyor. Kadınların bu süreci fark edip, güçlerinin bilincine varmasına engel olacak yeni bir karşı duruş sergiliyor sistem. Kadını hedef kitlesi olarak belirlemiş kadın programları, en büyük sindirme aracı medya tarafından sistemin emrine üretiliveriyor. Sabah televizyonu açtığınızda, kadının erkeğine pişireceği yemeğin tarifini öğrenirken, bir taraftan da evden kaçmış bir genç kızın “psikolojik linç” malzemesi oluşuna tanık oluyorsunuz. Didik didik edilmiş özel hayatların siyasi, ekonomik sorunların önüne geçmesine zerre kadar aldırış etmeden, bizzat kadınlar bu programları tüketmeye devam ediyor. Kötü ve sorunlu hayatları izleyen kadın, gerçekte var olan ekonomik ve ailevi birçok sorununu unutuyor. Şükretmesi sağlanıyor. Sistem, “Kır dizini, otur. Bak, daha kötüsü var!” mesajını itinayla iletiveriyor. Annelerin toplumdaki eğitici görevi böylelikle köreltiliyor. Sorgulamayan, düşünmeyen bir toplum haline gelişimizin ise en büyük sebebi bu değil mi zaten?

Kadın üreten değil, tüketen olarak görüldüğü müddetçe de sorgulamayan toplum olma özelliği devam edecek. Kadın gündem yerine bazen kurgusal olduğu son derece belli “çakma” hayatları takip ettikçe de asla ve asla öğrenemeyecek. Çalışmayan, “koca eline bakan” kadınlar ezilmişliğini kanıksayacak. Hatta azımsanmayacak oranda kimi kadınlar da bunu gönül rızasıyla kabullenecek. Maddi olanağı biraz fazla olanlar ise, “Koşun, indirim var!” çığırtkanlığına kulak verip mağazalara doluşacak. Pekiyi, kadınlar nasıl bilinçlenecek a dostlar?!

Bir araya geldiklerinde tecavüzcüsüyle zorla evlendirilen genç kız hakkında konuşmak yerine, yeni aldığı çanta hakkında konuşmayı tercih eden kadınlar arasında dayanışma nasıl sağlanacak? Gerçek olan sorunlar yerine televizyonda gördüğü yalan hayatlara dertlenmeyi ne zaman bırakacak? Kapatılma riskiyle karşı karşıya olan kadın sığınma evleri için mücadele etmek yerine, bir televizyon dizisinde çocuklarıyla birlikte evsiz kalan kadın karaktere ağlayacaklarsa, bu yalancı duygusallığı bana kimse savunmasın. Çok rica ederim!

Lütfen, silkinip kendinize geliniz. Gücünüzün farkına varmanız için, tüketim ekonomisindeki yerinizi görebilmeniz yeterli. Bu kadar ürünü siz tüketin diye sunuyorlarsa, tüketmediğiniz takdirde sistemi temelinden sarsacağınızın farkına varın. Üreten olmak için direnin. Size, “evinde örgü ör, pet şişeden biblo yap, aman evden çıkma” diyenlere karşı durun. Çünkü tutkusunu, isyanını kilime dokuyan kadınları artık geçmişte bırakma zamanı geldi. Hayat dışarıda… Kalk televizyonun karşısından! Üretmek için ve değiştirmek için…


Hayat seni bekliyor, meydanlar da…

6 Eylül 2013 Cuma

Paranın Tanrıları

İnsanlar arasındaki eşitliği sağlamaya çalışmak için tarih boyunca ne mücadeleler verildi. Özgür olma hakkını ve eşitliği bizlere sunduklarını söyleyenlerin sözlerine de nicelerimiz kandı. Sistem özgür köleler yarattı. Aslında hepimizi görünmez kafeslerin içine hapsetti. Kafesleri olmayanlarla özgür sandık kendimizi. Görünür kafeslerin içindeki tutsaklara üzüldük. Sistem halimize şükretmeyi emretti. Şükrettik. Oysa hepimiz tutsaktık. Çalışıp para kazanırken kendimizi özgür sanıyorduk. Değildik. Birileri daha çok kazansın diyeydi. Hak ettiğimizin çok altında paraları bize “sus payı” olarak dağıtırlarken şükrettik. Ancak kazanan biz değildik. Her gün bir parçamızı yok etmek içindi. Sevgiyle işleyeceğimiz ve bir arada özgürce yaşayacağımız toprağımız olmasın diyeydi.

Bizi kafeslere mahkûm etmek de yetmedi sonra. Bizi renklerimize göre sınıflandırdılar. Dillerimize göre isimlendirdiler. Bizi bunlar için birbirimize tehdit gösterdiler. Çoğumuz anlamadık bu oyunu. “Öyle ya” dedik. Üstün ve çok olan kimse onun sözü geçmeliydi. Haklılığı güç belirlerdi. Herkes güçlü olana itaat etmeliydi. Ona tabi yaşamalıydı. Birkaçımız bunu reddettik. Reddettikçe de ötekileştirildik. Sınırlar vardı. Dünyaya uzaydan baktığınızda aslında olmayan… İnsanlar ayrı yaşasın, birbirine kavuşamasın diyeydi. Birbirini tanımadan düşman olsun istedi sistem. Yönetmek kolay olacaktı böylelikle. Sürekli tehdit altında yaşadığımız hissini verdiler bize. Yok edilmesi gerekenler vardı. Sırf bizim ‘özgürlüğümüz’ için… Özgürlük bir arada yaşamak değildi onlar için. Özgürlük sermayenin rahatça dolaşması ve insanlığı köle haline getirmesiydi. Bize tarih boyunca hep yalan söylediler. Herkes ‘üstün’ ırktı. Ancak atladıkları çok önemli ve görülmesi çok basit bir özelliğimiz vardı. İnsandık. Ve hepimiz aynı yaşam döngüsü içindeydik. Nasıl olduğunu bilmeden birbirimize düştük. Düşürüldük.

Düştüğümüzde elimizden tutup kaldıracak dayanışma ruhunu yok ettiler sonra. Böylece zayıf olanın yaşama şansını ortadan kaldıracaklardı. Dayanışma ve direniş ruhu, kurmayı planladıkları karanlık düzen için tehditti. Böyle olunca da insanların birbirine sevgiyle sarılmasını değil, boğazlarına sarılıp birbirlerini yok etmesini uygun gördüler. Tıpkı iki insanın arasını bozmak isteyen kötü niyetli birinin yaptığı gibi… Her iki insan için kötü düşünceler aşılayıp sonra birbirlerinin arkasından konuştuğunu ve neler söylediğini uydurup iki insanı birbirine düşman etmek gibi… Sorgulamayan, konuşup anlaşamayan günümüz insanlığını en kolay birbirine düşürme yöntemiydi. Bunu ülkelere ve halklara da uygulamak hiç zor olmadı. Sonra kanla ve silahla desteklediler bu oyunlarını. Artık düşmanlık için tüm zemini hazırlamışlardı.

Önce insanları bu kara propagandayla ayırıp sonra devletlere silahlar sattılar. En gelişmiş savaş makineleriyle donanan devletler bizlerin “özgürlüğü” için savaşa girdi. Her bombayı çıldırasıya alkışladık. Öldürüldük, öldürdük. Ölümü yücelttik. Ölenleri ve öldürenleri kahramanlaştırdık. Yaşam döngüsünü doğal olandan çarpık olana çevirdik. Hiç düşünmedik. Tanımadığımız, hayallerini bilmediğimiz insanların ölürken neler düşündüğünü. İnsan olmanın erdeminin her şeye rağmen, birbirimize sevgiyle sarılmak olduğunu bir an olsun aklımızdan geçirmedik.

Bütün bunlar bir oyundu. Ve hepimiz aynı oyuna geldik. Hiçbirimiz bu oyunu tersine çevirmeyi, direnmeyi, sistemi yıkmayı düşünemedik. Sistem neye isterse ona karşı durduk. Asıl yapılmak istenenin bizleri birbirimize düşman etmek olduğunu ve sürekli bir endişe içinde yaşamamıza neden olmak istediklerini görmedik.

Paranın imparatorluğu temellerini sağlamlaştırsın diye buyurun, görmemeye ve anlamaya çalışmamaya devam edelim!

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Kuş Savar AVM!

İnsanın var olduğu günden beri öykünerek baktığı kuşlar, gökyüzünde adeta özgürlüğü temsil etti. Kuşlara bakarak üretti insan uçakları. Kuşların özgürce uçuşlarından öykünerek üretti savaş uçaklarını da ne garip ki. Özgürlüğün ve yaşamın simgesi kuşlardan aldığı ilhamı tutsaklığın ve ölümün simgesi haline getirdi.

Ama kuş o kadar önemliydi bu toplum için, insanlar evlerinin pencere önlerine konan kuşlar beslenebilsin diye yemler serpiştirdi pervazlarına. Onlar için kuş evleri yapılırdı tahtadan. Ve kuşlarla haberleşti tarih boyunca. Çocuklarına nasıl dünyaya geldiklerini söylemeye utandığından leylekli masallar üretti insan. Güvercin barışı simgeledi. Martı sesleri ise gurbetteyken en çok özlenendi. En büyük keyifti çünkü vapurda simit atmak martılara.

Gel zaman git zaman hayat bambaşka bir yola doğruldu. Artık mahalle esnafının sıcaklığı AVM’ler ve büyük marketlerle soğumaya bırakıldı. AVM’lerle sosyal yaşamın, bir arada olmanın sıcaklığı unutuldu. Alışveriş çılgınlığı bir tür toplumsal hastalık gibi her insana sirayet etti.

Yaşadığınız şehrin hemen hemen her semtinde birden fazla alışveriş merkezi inşa edildi. Zenginliğin ve tüketmenin merkezleriydi bunlar. Gelişme ve büyüme göstergesi sanıldı. Ama kapitalizmin yaşamın her alanına nüfuz etmesi, yaşamın güzelliğini unutturdu. Yağmurda ıslanmanın, dayanışmanın, gökkuşağının, kuş seslerinin ve toprağın olmadığı bu alanlarda insan varoluş kaynağını unutmaya başladı.

İstanbul’un Bakırköy ilçesinde Capacity adındaki bir AVM pencere önlerine kuşlar konmasın, etrafa ‘pislemesin’ diye çivili örgüler döşedi. Kuşlar özgürdü. Ama AVM’lere konamazdı.

Bir kuş nereden anlayacaktı AVM’lere konmasının ‘yasak’ olduğunu? Ancak yara aldığında fark edecekti. Ancak öldüğünde belki de… O kuş belki oraya bir daha gelmeyecekti. Ama bu kötü uygulamaya rağmen insanlar oraya gideceklerdi tabii. Belki de asıl sorun buydu.

Aslında hepimiz böyle çivili örgülerle boğuşuyoruz farkında olmadan. Ne zaman ‘haddimizi aşsak’ yara alıyoruz. Kuşlardan bir farkımız var mı? Bir AVM yüzünden yara alan bir martıdan, güvercinden, serçeden farkımız yok aslında.

Biz de özgür yaşam alanlarımız, tüm özgürlüklerimiz için mücadele ederken yara aldık, öldük, tutsak edildik. Birkaç ağaç için başlamıştı. Sebebi bir binaydı. Ama aslında yaşamdı. O yüzden tüm dünyayı sarmaladı. Ve evet… Kuşlar içindi de. Köpekler, kediler içindi. Hayatı tüm türleriyle özgürce ve sevgiyle bir arada yaşayabilmek içindi.

Meydanlar o yüzden doldu işte. Uçabilen, yükselebilen kuşların özgürlüğüne öykünerek…

İşte o yüzden kuşların da özgürlüğünü, en az kendi özgürlüğümüz kadar istiyoruz. Sermayenin her alanı işgal ettiği şu dönemde, sadece zengin olana açık alanlar inşa edilirken, bir kuşun varlığından rahatsız olunması çok normal değil mi?

Ama yaşamdan bahsedeceksek normal değil… Normal olan türlerin bir arada yaşayabildiği bir dünya…
Önce o AVM kaldırmalı o çivili örgüleri… Sonra da bizler beyinlerimizdeki ve yüreğimizdeki tüm çivili, dikenli örgüleri temizlemeliyiz. Ve aslında buna başladık da…


25 Temmuz 2013 Perşembe

Hayatın Arka Sokağında Abazan Erkeğin Seks Köleleri

Hayatın arka sokağı… Sevdiklerimizi göndermediğimiz, varlığını bir türlü kabul etmeyip, yine de kimimizin arada sırada uğramadan geçemediği, buna rağmen lanetlediğimiz bir sokak… Ve hayatın arka sokağının sakinleri, seks işçileri…

Çok bilindik ifadeyle, feleğin sillesini yemiş insanların, hayatta kalma mücadelesi yürütülür o sokakta. ‘Lanetlenmişliğin’ ve yine de vazgeçilmezliğin garip çelişkisiyle orada tüm gerçeklikleriyle dururlar.

Sistemin en acı köleleridirler. Erkeğin kadınlara, trans ve eşcinsel insanlara uyguladıkları şiddetinin sonucu olarak, o sokağa sürülmüştür çoğu. Ya hiçbir yerde ya da orada yaşayabilme seçenekleri yüzünden oradadırlar. Ya ölmeyi, ya da yaşamayı seçeceklerdir çünkü. Ve toplum onları yaşamayı seçtikleri için bile yargılar.

Sistem, kadının ya da trans bireyin ayakları üzerinde durmasını istemez. Durabilen şanslı ve başarılı insanların haricinde kalanlar, bir elemeye tabi tutularak adeta, abazan erkeğin seks köleleri oluverirler. Abazan erkeği de toplumun cinsellik tabuları, itinayla üretmeye devam eder ve ‘arz – talep dengesi’ sağlanmış olur!

Kadınlıkları, insanlıkları, arzuları örselenmiştir; acının her türlüsünü tatmışlardır. Yine de itilmekten, hakarete uğramaktan, şiddet görmekten ve hatta öldürülmekten kurtulamazlar. Birçoğu, birlikte oldukları erkekler tarafından öldürülür. ‘Hayatsızdırlar’ ya… İşte ondan dolayı, kimsenin umurumda olmaz bu acı sonları.

Tecavüze uğrayıp bebek sahibi olan kadınlar vardır içlerinde. O çocuklarına bakmak için yaşamak zorundadırlar. Annedirler. Sevmediğimiz insanlara küfür ederken kullandığımız kelimede atfedilen işi yapmaya devam etmek zorundadırlar. Her gün, her dakika, küfür yerler habersizce. Annedirler de onların annelikleri cenneti ayakları altına serdirmez. Cehennemi bu dünyada yaşayan bu kadınlar, her an, her saniye itilmişliğin acısıyla anneliğin yükünü yüreklerinde taşırlar.

Zevk değildir onların bu işi yapmalarına sebep. Bedenlerini satmak zorunda kalmaları, bu çaresizliği anlamaya çalışmayanlarca defalarca aşağılanır yine de. Düşmüşlüğüyle dalga geçilir. Ve ‘Hayat kadını’ derler onlara en hafif ifadeyle. Hayatı ipotek edilmiş, geleceği örselenmiş, cinselliğine prangalar bağlanmış kadınlara ‘hayat kadını’ demek ne yaman bir çelişkidir.

Sistemin tecavüzüne uğrayarak tanışırlar hayatın karanlık ve arka sokaklarıyla. Çaresiz ve evsiz kalırlar ve sistem onları bu sokaklara iter. Tutunacak bir çare, önünü aydınlatacak bir ışık bulamadığı anda onu kafesler sistem.

Nasıl olduğunu anlayamaz insan. Her şey birden bire olur.

Rus ve sarışın bir kadına ‘fahişe’ etiketi yapıştırmanın kolaylığına baktığınızda da, kadının erkekte yarattığı genel algının bir sonucuna tanıklık etmiş oluyorsunuz. Giyime, kuşama bakan erkek tarafından seks işçisi olarak algılanmak da çok kolay… Cinsel yönelimine göre de “o sokağın sakini” olabilirsin ona göre. Empatinin toplum yaşamında yer bulmaması ve yozlaşma… Ve toplumun bitmek bilmez tabuları… İşte bütün mesele bu…

Erkeğin, çok fazla değil, beş dakikalık zevkinin köleleri, hayatın arka sokağının seks işçileri, dışlanmışlığın en acı yanları oluyor. Ahlak anlayışının sorgulanması gerekliğinin, bize en uç kanıtını da veriyor ayrıca. Toplum, halkın sırtından para kazananları, malzemesi eksik binalar dikip insan hayatını hiçe sayanları, katilleri, katliamcıları, insanları masum yere zindanlara atanları ‘ahlaklı’ sayarken, sistemin yarattığı seks kölelerine ahlaksız diyor nasıl yüreği el veriyorsa. Ahlakı, hala iki bacağının arasında görerek, beynine ve hayatına tecavüz edenleri görmezden geliyor toplum.

Erkek, parasını verdiği her şeye sahip olmanın hazzından vazgeçmemek için, sistemi sahipleniyor olabilir. Ama kadınların, her alanda birbirine sahip çıkıp, bunu yaparken de hayatın arka sokaklarını ihmal etmemesi gerekiyor. Çünkü o sokağın sakinleri, erkek şiddetinin geldiği en uç noktayı, hayatın en kör karanlığını yaşıyorlar.