Spor Haberleri

Köşe Yazıları

savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2013 Çarşamba

Savaşa Karşı Yaşamı Yüceltmek Gerek

Askerlik kavramı ülkemizde, çağdaş ülkelerde olduğundan çok daha fazla önemli… Hem pek çok konuda bir engel gibi göründüğünden, hem de duygusal sebeplerden dolayı askerlik, ödenmesi gereken bir ‘borç’ olarak tüm erkek yurttaşlarca benimsenmiştir. Benimsenmeye de zorlanmıştır bir bakıma. Çünkü netice itibariyle askerlik ‘zorunlu’ bir hizmettir. Çağdaş ve demokratik birçok ülkede askerlik gönüllülük ya da profesyonelleşme esasına göre değerlendirilir. Yani askerlik, yapmak istemek ya da istememek tercihleriyle belirlenen bir durumdur.

Devlet kurumunun vatandaşın özgürlüğünü kısıtlamak için değil, onun özgürlüğünü sağlıklı yaşayabilmesi için var olması gerekiyor. Yani devlet, insanların üzerinde bir baskı organı olmaktan vazgeçmeli. Dünya tarihine baktığımızda teoride özgürlüğü, emeğin yüceliğini savunan sistemlerin uygulandığı devletlerde bile militarist, baskıcı politikalara rastlanır. Anlaşılacağı üzere devlet kavramı kendi hegemonyasını kurmak isteyen burjuva sınıfının elinde bir baskı unsuru olarak kullanılmaktan kurtulamıyor. Öyle ki burjuvanın el değiştirdiği her dönemde olduğu gibi baskılar, tutuklamalar, siyasi linçlerle devlet ‘ülke çıkarı’ için canla başla çalışıyor.

İşte böyle bir sistemde emperyalist güçlerin bölgeye hâkimiyetini kolaylaştırmaya hizmet edecek savaş senaryolarıyla karşılaşmak işten bile değil. Öyle ki dünyanın yöneticisi ABD bölgedeki amaçları için Türkiye’yi kullanmak konusunda elindeki tüm teşvik edici yolları kullanıyor. (Time kapağı gibi) Sömürülmesi kolay fakir halkın ( direnen bir kısım var ki onları ayrı tutmak gerek) bu süreçte başkaldırma gücünün ne kadar zayıf olduğunu düşündüğünüzde yine olan ülkemin gencecik evlatlarına olacak, diyebiliriz.

Askere gitmeme hakkının insani bir hak olduğunu idrak edemeyen devlet, bu hakkı para karşılığı vererek kapitalizmi ne boyutta içselleştirdiğini de gösteriyor. Aslında diyor ki eğer eline silah alıp öldürmek ve kelle koltukta günler geçirmek istemiyorsan parasını öde. Tıpkı monopoly türü masa oyunlarında olduğu gibi bu ülkede yaşamanın da bir oyuna dönüştüğünü görebiliyoruz. Önceleri tartışmaya açar gibi yaptıkları vicdani red hakkını şimdi hapis gerektiren bir suç olarak benimsediklerini görmekteyiz.  Demokratikleşme ve sivilleşme adına attıklarını iddia ettikleri adımların da aslında birer siyasi hesaplaşma olarak kalacağı gün gibi ortada artık.

Temel hak ve özgürlükler çerçevesinde bakılması gereken vicdani red kavramına bir suç gözüyle bakılarak uluslar arası bir ‘ fikir’ suçu işlenmiş olmuyor mu? AİHM’in verdiği kararlarda ve hazırlanan uluslar arası raporlarda görüldüğü gibi devletin bu konudaki sicili kabarık… İnsan hakları konusundaki devlet yetkililerinde gördüğümüz tavırdan anlaşılacağı üzere, bu sicil daha çok kabaracak. Ancak sorgulamayan insanların yaşadığı bu ülkede, halk başbakan ne söylerse doğru saymaya devam edecek.


Yazımı yine cevabı içinde gizli birkaç soruyla bitireyim. Dersim Katliamı’nın özrünü diledi diye başbakanı alkışlayan liberal takım, başbakan ve partisi araştırma komisyonu kurulmasıyla ilgili teklifi reddederken uykuya mı daldı yine yoksa? Ya da vicdani red hakkını savunanlara ‘suçlu’ derlerken bu ‘demokrasi havarileri’ neden tek kelime yazmıyorlar? Başlarına bir şey gelmiş olmasın?

7 Eylül 2013 Cumartesi

Vatan Sana Cipim Feda!

Suriye ile savaşın eşiğine gelinen noktada, savaşın çığırtkanları görevine iştahla devam ederken Milli Savunma Bakanlığı 4x4 cipler için seferberlik görev emri çıkardı.

Açıklama sonrasında iki ayrı istatistikî veriye ulaştık. Cip sahibi ‘ünlülerimiz’ kimlermiş, öğrendik. Bu gereksiz bilgiyle birlikte de savaş severlikle ülke severliği birbirine karıştıran ünlü kişileri de tespit edebildik.

“Devletime zeval gelmesin, en iyisini büyükler bilir” anlayışıyla özetlenebilecek bir sonuç ortaya çıkıyor.

Vatan'da yer alan habere göre açıklamalar şöyle:

Alişan: İnşallah savaş çıkmaz. Ama çıkarsa malın mülkün hiç önemi yok. Devletimiz savaşa giriyorsa eğer biz de bayrağımız için savaşırız. Cipimi vermekle kalmaz, cepheye de giderim.

Davut Güloğlu: Asla savaş yanlısı değilim. İnşallah Suriye’deki olaylar durulur. İki cipim de devletime feda olsun.

Tuğba Özay: Kan, gözyaşı, zulüm, ölüm… Bu, benim savaşım değil. Hiçbir şeyimi vermem.

Tan Sağtürk: Halklar savaş istemez. Ben de halktan birisiyim. Şu anda savaşın olması gerektiğine inanmadığım için böyle bir şeye yanaşmak istemiyorum.

Alişan ve Davut Güloğlu aradan pek bir şahane sıyrılıyor, değil mi? Bazı amalar vardır ki öncesinde kurduğunuz cümlelerin hiçbir anlamı yoktur. Örnekse Alişan ve Davut Güloğlu’nun savaş yanlısı olmadığını ifade eden cümlelerinden sonra söyledikleri savaş karşıtı oldukları yönünde bir algı oluşturamıyor ne yazık ki. Sorgulamayan, anlamayan, “devlet neylerse güzel eyler” kafasının bir sonucudur Alişan ve Güloğlu. Kimilerine göre bu isimlerin bir önemi olmayabilir. Söyledikleri şey kayda değer bulunmayabilir. Önemli olan bu kişilerin sözleri önemsenecek insanlar olup olmadığı değil. Önemli olan söylenenlerin toplumsal bir sıkıntı olarak varlığını muhafaza ediyor olması…

Hiçbir savaşın halkların çıkarıyla ilgisi olmadığını anlayamayanların coğrafyasındayız. Obama’nın istediği savaşı, Obama’nın ülkesindeki insanlardan daha çok sahiplenmek gibi ciddi bir sorunumuz da var. Üstelik yakın geçmişte Amerika’nın başlattığı her savaş, bir yalanla başlatılmış ve çok geçmeden bu yalanlar da ortaya çıkmıştı. Geçmişinden ders çıkaramayanların ülkesinde ünlü isimler de bu adamlardan ibaret olacak elbet. Ne olacaktı ya?

Savaş karşıtı olmanın amaları, şartları yoktur. Çünkü her savaş birilerinin ceplerine, paranın tanrılarına hizmet eder. Haklı bir savaş olmadığı gibi, hiçbir savaşın halka yararı olmayacaktır.


Birilerinin yeniden çizmek istediği bir harita için bolca kaleme ihtiyaç var. Türkiye ise bu kalemleri bol bol temin edecekleri ülke maalesef… Rahatlıkla yönetilen bir ülke olan Türkiye, paranın tanrıları için bulunmaz bir fırsat… Gönüllü köleliği ve sınırsız itaatkârlığıyla Alişan ve Güloğlu gibi adamlar da mevcut kitlenin yansımasından ibaret… Böyle olmasaydı Türkiye’yi savaşa sokmaya kimin gücü yeterdi?

6 Eylül 2013 Cuma

Paranın Tanrıları

İnsanlar arasındaki eşitliği sağlamaya çalışmak için tarih boyunca ne mücadeleler verildi. Özgür olma hakkını ve eşitliği bizlere sunduklarını söyleyenlerin sözlerine de nicelerimiz kandı. Sistem özgür köleler yarattı. Aslında hepimizi görünmez kafeslerin içine hapsetti. Kafesleri olmayanlarla özgür sandık kendimizi. Görünür kafeslerin içindeki tutsaklara üzüldük. Sistem halimize şükretmeyi emretti. Şükrettik. Oysa hepimiz tutsaktık. Çalışıp para kazanırken kendimizi özgür sanıyorduk. Değildik. Birileri daha çok kazansın diyeydi. Hak ettiğimizin çok altında paraları bize “sus payı” olarak dağıtırlarken şükrettik. Ancak kazanan biz değildik. Her gün bir parçamızı yok etmek içindi. Sevgiyle işleyeceğimiz ve bir arada özgürce yaşayacağımız toprağımız olmasın diyeydi.

Bizi kafeslere mahkûm etmek de yetmedi sonra. Bizi renklerimize göre sınıflandırdılar. Dillerimize göre isimlendirdiler. Bizi bunlar için birbirimize tehdit gösterdiler. Çoğumuz anlamadık bu oyunu. “Öyle ya” dedik. Üstün ve çok olan kimse onun sözü geçmeliydi. Haklılığı güç belirlerdi. Herkes güçlü olana itaat etmeliydi. Ona tabi yaşamalıydı. Birkaçımız bunu reddettik. Reddettikçe de ötekileştirildik. Sınırlar vardı. Dünyaya uzaydan baktığınızda aslında olmayan… İnsanlar ayrı yaşasın, birbirine kavuşamasın diyeydi. Birbirini tanımadan düşman olsun istedi sistem. Yönetmek kolay olacaktı böylelikle. Sürekli tehdit altında yaşadığımız hissini verdiler bize. Yok edilmesi gerekenler vardı. Sırf bizim ‘özgürlüğümüz’ için… Özgürlük bir arada yaşamak değildi onlar için. Özgürlük sermayenin rahatça dolaşması ve insanlığı köle haline getirmesiydi. Bize tarih boyunca hep yalan söylediler. Herkes ‘üstün’ ırktı. Ancak atladıkları çok önemli ve görülmesi çok basit bir özelliğimiz vardı. İnsandık. Ve hepimiz aynı yaşam döngüsü içindeydik. Nasıl olduğunu bilmeden birbirimize düştük. Düşürüldük.

Düştüğümüzde elimizden tutup kaldıracak dayanışma ruhunu yok ettiler sonra. Böylece zayıf olanın yaşama şansını ortadan kaldıracaklardı. Dayanışma ve direniş ruhu, kurmayı planladıkları karanlık düzen için tehditti. Böyle olunca da insanların birbirine sevgiyle sarılmasını değil, boğazlarına sarılıp birbirlerini yok etmesini uygun gördüler. Tıpkı iki insanın arasını bozmak isteyen kötü niyetli birinin yaptığı gibi… Her iki insan için kötü düşünceler aşılayıp sonra birbirlerinin arkasından konuştuğunu ve neler söylediğini uydurup iki insanı birbirine düşman etmek gibi… Sorgulamayan, konuşup anlaşamayan günümüz insanlığını en kolay birbirine düşürme yöntemiydi. Bunu ülkelere ve halklara da uygulamak hiç zor olmadı. Sonra kanla ve silahla desteklediler bu oyunlarını. Artık düşmanlık için tüm zemini hazırlamışlardı.

Önce insanları bu kara propagandayla ayırıp sonra devletlere silahlar sattılar. En gelişmiş savaş makineleriyle donanan devletler bizlerin “özgürlüğü” için savaşa girdi. Her bombayı çıldırasıya alkışladık. Öldürüldük, öldürdük. Ölümü yücelttik. Ölenleri ve öldürenleri kahramanlaştırdık. Yaşam döngüsünü doğal olandan çarpık olana çevirdik. Hiç düşünmedik. Tanımadığımız, hayallerini bilmediğimiz insanların ölürken neler düşündüğünü. İnsan olmanın erdeminin her şeye rağmen, birbirimize sevgiyle sarılmak olduğunu bir an olsun aklımızdan geçirmedik.

Bütün bunlar bir oyundu. Ve hepimiz aynı oyuna geldik. Hiçbirimiz bu oyunu tersine çevirmeyi, direnmeyi, sistemi yıkmayı düşünemedik. Sistem neye isterse ona karşı durduk. Asıl yapılmak istenenin bizleri birbirimize düşman etmek olduğunu ve sürekli bir endişe içinde yaşamamıza neden olmak istediklerini görmedik.

Paranın imparatorluğu temellerini sağlamlaştırsın diye buyurun, görmemeye ve anlamaya çalışmamaya devam edelim!