Spor Haberleri

Köşe Yazıları

hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2015 Pazartesi

Yalnız Adam



Sessizce başlıyor yine her günkü gibi hayat. Belki de sadece benim için sessiz… Her geçen gün, daha da yalnızlaştığımı hissediyorum. Hep yalnızdım pratikte aslında. Yani etrafımda hiçbir zaman insan olmadı. Hatta kalabalık sokaklarda yürürken bile kimse benim etrafımda değildir. Ben onların etrafındaymışım gibi hissederim. Yürür, giderim. Her yüze bakarım da bu bakışlarım karşılık almaz. Çalıştığım işlerde ise, bir işe girerken, bir de kovulurken fark edilirdim. Becerebileceğime inandığım hiçbir şey yoktur. Çocukluğumdan beri hep kendimi dışladım her şeyden, herkesten… Aslında ben yapmasaydım onlar yapacaktı. Basit bir savunmaydı benimki.

İşte her geçen günü bir diğerinden ayırabilecek, herhangi bir özellik hiçbir zaman olmadı. Hatta her geçen gün diğerini arar oldum. Ne kadar klişe olsa da bazı sözler, durumu anlatabilmek için yeterli oluyor. Evet, ben yalnız ve başarısız bir adamım.

Ancak yalnızlığımı şu sıralar ortadan kaldıran biriyle tanıştım geçen hafta. Bir haftadır her gün buluşup sokak sokak dolaşıp bana iş arıyoruz. Görüştüğümüz yerlerde bir tek onla konuşuyorlar. Bu biraz beni üzüyor. Ama o hep dikkat çekici, başarılı ve kendine güvenen bir duruşa sahip ne de olsa. Tıpkı benim de olmayı istediğim gibi… İş görüşmeleri yapmadığımız zamanlarda ise oturup saatlerce konuşuyoruz. Benim söylediklerimin hep zıttı olan şeyler söyleyip sürekli sözümü kesse de onu tanıdığım için çok memnunum. Bir haftadır her sabah beni oturduğum dairenin apartman kapısında karşılıyor. Sarmaş dolaş yola çıkıyoruz. Bir iki gün içinde mahallenin tüm sakinlerini tanımış. Herkese selam veriyor. İlk seferden beri selam verip hal hatır soruyor. Önce herkesin şaşkınlıkla karşıladığı bu yakınlık, ikinci günden sonra alışıldık bir rutine dönüşmeye, dört yıldır oturduğum mahallede, insanlar beni değil onu selamlamaya, onunla sohbet etmeye başlamıştı. Hiç kıskançlık duymadım. Zaten fark edilmiyor oluşum ek olarak, bir de yanımdaki arkadaşımın ilgi odağı olma konusunda bana tercih edilmesine hiç de yerinmiyordum. Mahallenin en güzel kadını olan Sema’yla bu kısa sürede tanışmayı başarması ve hatta işleri yoluna koyunca bir yemek sözü alması da ayrı bir şaşkınlık sebebiydi. Sokaktan ayrılana kadar herkesle durup konuşan bu adam, bunu nasıl başardığını bana saatlerce anlatırdı sonra. Onun bu başarısına hayranlıkla bakardım.

Bir haftadır her gün benimle zaman geçirmesi ve her sabah ben çıkarken hiç de haberleşmememize rağmen beni tam saatinde kapıda bekliyor olması onun ya işsiz ya da çok zengin biri olduğunun göstergesiydi. Ancak zengin olduğuna dair başka bir ibare de yoktu. Bütün harcamaları ben karşılardım. En son kovulduğum işten aldığım tazminatla yaşamaktaydım ve bir an önce iş bulmazsam bir ay içinde beş parasız kalacaktım. Buna rağmen bana hiç de fazla gelmiyordu bu dostun masrafı. Ayrıca benimle bana iş bulmak için saatlerce yürürdü. Ve hiç de yorulmazdı. Şikâyet etmezdi. Benim dinlenme taleplerime karşı çıkardı. “Daha çalacak çok kapımız var.” derdi.

İşte bu sabah yine buluşacaktık. Birkaç iş görüşmesi yapıp bir yerlerde oturacaktık. Tavla oynayıp havadan sudan konuşacaktık. Ve bana yine hayat dersleri verecekti. Onu can kulağıyla dinleyip söylediklerini hayatıma nasıl uygulayacağımı düşünecektim. O, başka insanlarla tanışacak, masalarına oturacaktı. Bense bunu nasıl başardığını anlamak için uzaktan onun izleyecektim. Beni tavla oynamak için soktuğu kafeteryalarda tavlayı benimle değil yine bir başkasıyla oynayacaktı her zamanki gibi. Buna biraz bozulacaktım. Ama hayranlığım hep baskın çıkacaktı. Kimse de bir erkeğin başka bir erkekle bu kadar samimiyetini ve bu erkeğe benim bu kadar hayranlıkla bakışımı fark etmeyecekti neyse ki. Zaten bu hayranlık cinsiyet kavramından bağımsız bir hayranlıktı.

Apartmandan çıktım. Yine tüm samimiyetiyle gülümseyerek karşıladı beni. Hiçbir şey söylemeden sağ tarafıma geçip kolunu sol omzuma kadar doladı. Bu içtenlik ve yakınlık içimi rahatlatıyordu. Yine herkesi selamladı. Çoğuyla durup sohbet etti. Yine Sema’yla karşılaştık tabii ki. Ona yemek davetini hatırlattı. Gün konusunda kararsızlıklarını dile getirdiler. Ve ben Sema’nın onun gözlerine benim hayranlığımdan fazlasıyla baktığını fark ettim. Tekrar yola koyulduk. İki iş görüşmesine gidecektik. Her ikisi için de dün bana zorla aldırmıştı randevuları. “Ara da yarın gidelim” demişti. Arayıp randevu almıştım.

Bir otobüs yolculuğundan sonra görüşmelerden birini gerçekleştirmek üzere bir iş yerinin kapısından içeri girdik. Asansördeydik artık.

“Kravatını düzelt. Ve rahat ol. Kendini kasma. Özgüvenini sakın yitirme. Konuşurken insanların gözünün içine bak.”

Bana bu öğütleri veriyordu, ama içerde yine hep kendisi konuşacaktı. Yine tüm ilgiyi üzerine toplayacaktı. Sanki kendine iş bulmak için beni alet ediyordu. “Bakın, böylesi de var.” diyebilmek için mi getiriyordu beni yanında? Bir dakika, bir dakika… Öyle olsa randevuları bana aldırmazdı herhalde. Vesvese yapıyordum yine. Dediği gibi rahat olmalıydım. Ve ona karşı bu saçma düşüncelerden kurtulmalıydım.

Görüşme için toplantı salonuna alındık. Sekreter kız beni fark etmemişti bile. Yine de arkadaşımın hemen yanında içeri girdim. Çok geçmeden büyük ihtimalle firmanın insan kaynakları uzmanı ya da sorumlusu olan genç bir kadın girdi içeri. Resmi görünüyordu. Sadece arkadaşımla tokalaştı, beniyse başıyla belli belirsiz selamlamakla yetindi.

Standart bir iş görüşmesi oluyordu. Ama yine ben konuşamadım. Hep o konuştu. Kadını etkiledi. İş için ne kadar uygun olduğunu hissettirdi. Ona içten içe kızmaya devam ettim ben de. Kadının yüzünde, her sorusuna aldığı cevaptan sonra ufak tebessümler oluşuyordu. Sesindeki resmiyet samimiyete dönüşmeye de başlamıştı. Arada gülüyorlardı. Ben yokmuşum gibi… Oradan çıkmak istedim. Ama yapamadım. Belli ki bana bir şey öğretmeye çalışıyordu. Ancak benim bu işe ya da bu olmazsa başka işlere çok ihtiyacım vardı. Bana bir şey öğretmek için bunları neden feda ediyordu? Hatta mahallemdeki insanlarla iyi geçinerek beni daha da yalnızlaştırdığının farkında mıydı? Mahallenin en güzel kadınına taktığı kancaya gelmedim bile.

Görüşme bitip oradan ayrıldığımızda onun yüzüne bile bakmadım. Yüzüm beş karıştı. Diğer görüşme için yola koyulduk. O ise tüm samimiyetiyle yine bana sarılıp “gör bak her şey çok güzel olacak” dedi. İnanmak istiyordum. Yüzüne baktım. Bana o kadar güven verdi ki ben de gülümsedim birdenbire.

O da gülümsedi aynı anda.

Her şeye rağmen ona güveniyordum. Ama yine de sormadan edemedim. “Bu kadar görüşmede sadece sen konuşuyorsun. İnsanları etkiliyorsun. Nasıl olacak da beni işe alacaklar?”

“Neden almasınlar?” dedi ve gülümseyerek yüzüme baktı. Başka hiçbir şey söylemedi. Yeniden otobüse binip yeni görüşmemize doğru gidiyorduk artık. Bir sorumu daha soruyla karşılayıp, hiçbir cevap vermeden beni susturmayı başarmıştı her zamanki gibi. Yine yol boyunca sustum.

Öteki iş görüşmesi yine aynı seyirde devam etmişti. İşin aslı bu adamla tanışmadan önceki görüşmelerim de hiç iç açıcı olmazdı. Yine fazla konuşamazdım. Hatta terlerdim. Güven veremezdim. Sonuç olarak, “biz sizi ararız” denilerek bitirilirdi görüşme. Ama şimdi arkadaşımın kontrolündeki bu görüşmeler “sizi mutlaka arayacağız” denilerek bitiyordu. Arkadaşım için gurur mu duymalıyım, işlerime göz diktiğini düşünüp ondan nefret mi etmeliyim, bilemiyordum.

Üzücü olduğu kadar öğreticiydi tabii benim için. Demek ki insanlarla iyi geçinmek, onlarla konuşurken gözlerinin içine bakmak ve tabii ki iyi konuşmak önemliydi. Ama ben bütün bu rahatlığı bir tek onunla konuşurken yaşıyordum. Ne garip… Ona kızamıyordum bile.

Bütün gün yine insan ilişkilerini izledim. Sonra uzun uzun sohbet ettik. Yine benimle tavla oynamaktansa başkalarıyla oynamayı tercih etti. Başkalarının masasına oturdu. Beni yine çağırmadı. Kimseyle tanıştırmadı. Hatta garson masada içmekte olduğum çayı alıp götürdü. Ve bardağı taşıran son damla… Bir çift gelip benim oturduğum masaya oturmaya kalktı. Engel olamadım. Bir şey söyleyemedim. Kalkıp arkadaşımın yeni tanıştığı arkadaşıyla oturduğu masaya geçmek zorunda kaldım. Oysa terk etmeliydim orayı. Gidip bir yerlerden atlamalıydım. Öldürmeliydim kendimi. Bunu düşünürken onunla tanıştığım günü hatırladım. Bir hafta önceydi…

Artık ölmeyi istediğim bir günün gecesiydi. Çok klişe bir yöntemle, ayağıma bağladığım bir beton ağırlıkla denize atlayıp yitip gitmeyi planlıyordum. O sırada bir ses duydum. “Bu çözüm mü?” Dönüp sesin geldiği yere baktım. Biri bana yaklaşıyordu. İşte bu yaklaşan adam oydu. Beni hiçbir şey söylemeden kıyıdan geriye doğru çekti. Ayaklarıma bağladığım betonu çözdü ve suya attı. “Sesi dinle” dedi. Ve devam etti. “İşte eğer atlasaydın hayatında çıkaracağın en son ses bu karanlığın sesi olacaktı. Bence hayata bir fırsat daha ver.” Yüzüme gülümsedi. Karşılık verdim. Ve bana eve kadar eşlik etti. İşte o geceden beri her sabah kapımda beklerken gördüğüm bu adama hayatımı borçluyum. Ne çıkarı olabilirdi beni kurtarırken? Hiç… Bana ara sıra ise hep şu sözleri tekrarladı buluşmalarımızda. “Yaşamalısın. İşte önemli olan bu...”

Kim için önemliydi bu? Yaşamam kime faydaydı? Bilmiyorum. Belki de yaşamak için çok fazla sebep yok. Olanları da ben varmış sayıyorum. Ama yine de tutunabilecek sebep bulacak kadar yaratıcıyım. Her tükenen bir sebebin yerine, yenisini koymak yorucu olsa da… Bir gün mutlaka bir yerde kullanacağıma inanmaya başladığım sözler var. Belki bir kadına söyleyip hayatıma yeni bir yön vermemi sağlayacak sözler… Ancak şu an baktığımda hiçbirinin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Ben bunları düşünürken bana yoldaşlık eden arkadaşım yeni arkadaşıyla tokalaşarak ayrıldı. Bir daha buluşmak için sözler verdiler birbirlerine. Ve oradan ayrıldık.

Sanki beynimi okumuş gibi söze girdi. “ Hayat gariptir. Ne zaman neyle karşılaşacağını önceden kestiremezsin. Belki içeride tavla oynadığım adamla ileride çok iyi arkadaş olacaksın. Bu bile yaşamaya devam etmek için yeterli bir sebep.”

“Ne yani, senin yanındaki asosyal bir adamı mı tercih edecekler?” diye sordum. Bir cevap beklemiyordum. Yeni bir soruyla geçiştireceğini düşünürken, soru cümlesi içermeyen bir karşılık verdi.

“Hiçbir şeyin farkında değilsin. Görüldüğü gibi değil hiçbir şey…”

Bu kadar konuştu. Ve konuyu kapattığını belirtircesine eliyle “boş ver” anlamına gelecek bir işaret yapmakla yetindi.

Söylediği bu son söz ile ilgili düşünmeye başladım. Neyin farkında olmalıydım? Görünen o kadar açıkken olanların altında daha ne olabilirdi? İnsanlarla olan iletişiminde beni yok saymasını geçtim. İş görüşmelerindeki düşüncesizce kendini öne atışı ne peki? Ne göründüğü gibi değildi. Haykırmak istedim. Elimden haykırmaktan daha fazlasını yapmak gelmeyecek, diye düşündüm. Ama sakinleşmeliydim. Sanki bugün olan biteni anlamamı sağlayacak bir şey yapacaktı. Onun kim olduğunu öğrenecektim. Beni ölümden neden kurtardığını ve neden her gün yanımda olduğunu anlayacaktım. Ona neden bu kadar hayran olduğumu, bana gülümseyişinin içimi neden bu kadar ısıttığını öğrenecektim. Belki de bugün diğer günlerden hiç de farklı olmayacak, sittin sene hiçbir soruma cevap bulamayacaktım.

Yürürken aniden durdu. Ben de onunla aynı anda durdum. Ve beni durmaksızın akan insan trafiğinin ortasından çekip caddenin kenarına doğru çekti. Kolumdan çok sert tutuyordu. Yolun kenarına geçince bırakıp konuşmaya başladı.

“Aklından nelerin geçtiğini biliyorum. Beni hem sevmiyor, hem de çok seviyorsun. Hem yapamadıklarını yapmamdan dolayı bana kızıyor, hem de bunlardan dolayı hayranlık duyuyorsun. Sana anlatacağım. Ama her şeyi değil… İşin aslını sen anlayacaksın çünkü. O zaman ikimizden birini seçeceksin. Evet… Şaşırma; seçeceksin! Ya sümsük, bunalımda bir adam olacaksın; ya da benim gibi, hayatın güzel olduğuna inanan biri olarak keyifli ve zorlukların karşısında dimdik durabilen biri olacaksın. Ya sen yaşayacaksın, ya ben…”

Konuşması devam ederken araya bir türlü giremeyerek hipnotize olmuşçasına olduğum yerde çakılmıştım. “Kimsin?” diyebildim.

Cevap olarak “Peki ya sen kimsin?” diye yine bir soruyla karşılaştım. Kafam karışmıştı. Beynim patlayacak gibiydi. Ne demekti bu? İkimizden birinin yaşamaya devam edeceğini söylüyordu özetle. Neden? Kimseyle alıp vermediğim yoktu. Biri beni öldürmek için onu mu tutmuş olabilir miydi buna rağmen? Öyleyse neden intiharıma mani olmuştu?

Sorular kafamı kemirirken iki elini boğazıma doğru uzattı. Engelleyemedim. Karşı koyamadım. Şah damarımda hafifçe parmaklarını hissettim. Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Olduğum yere yığılırken duyduğum tek şey, “adam yere düştü, ambulans yok mu?” diye bağıran bir kadının sesiydi.

Yerde öylece uzanmıştım. Gözlerimi açtığımda etrafımda bana bakan endişeli gözler gördüm. İçlerinden biri bugün iş görüşmesi yaptığımız insan kaynakları uzmanı kadındı. Muhtemelen işten çıkar çıkmaz buralara kafa dağıtmaya gelmişti. “İyi misiniz?” diye sordu. Evet, iyiydim. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Fakat… O neredeydi? Etrafıma bakındım. Yoktu. Gitmişti. Ambulansın gelmesine gerek olmadığını söyledim etraftakilere. Kadın, “ bir hastalığınız mı vardı?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Sanırım yorgunluk ve açlık sebep oldu. Daha bir şey yiyecek vaktim olmadı” diye ekledim.

“Belki bunu duymak size iyi gelir. Önümüzdeki hafta başı işe başlamanız uygun görüldü. Yarın sizi bununla ilgili arayacaktım zaten.”dedi kadın. İçimde bir sevinç dalgası ve şaşkınlık oluştu. Teşekkür edip, sevinçli bir şekilde kadınla tokalaşarak oradan uzaklaştım. Nasıl olurdu bu? Telefonuma baktım. Birkaç cevapsız arama gördüm. İsim olarak Sema yazıyordu. Ve kısa mesaj da göndermişti. Mesajda “şu yemeği bu akşam yesek mi?” yazıyordu. Şaşkınlığım ve sevincim giderek artmış, artık sevinç çığlıkları atacak aşamaya gelmiştim. Sema’yı aramak için arama tuşuna bastım. Telefon çalarken içimden bir ses benimle konuşmaya başladı. “Sen artık, sensin. Ve artık her şeyin farkındasın.”

O sesi bir daha duymadım.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Güneşin Bildiği

Kimse bilmedi suskunluğunun yansıdığı soğuk geceyi. Bilmemeliydi belki. Başkalarının yaşadığı sabahların dünsüzlüğünü kıskandı. Rahatça unutulurluğunu kıskandı dünlerinin.

Yine uyandı sabah olunca. Gözleri umutsuz bir ana açıldı yine. Gece daha yaşanmadan, sabaha olacaktı ansızın.

Gün aydınlıktı. Gizli bir yağmur tehdidi savuruyordu rüzgâr. Zamansız bir saldırı gibi... Aniden vuracak gibi...

Güneş bulutları delmekten vazgeçmiş gibiydi. Ölüm bıraktığında peşini, Yaşam mı takılacaktı sanki ardına? Güneş biliyordu. Kimse bilmedi. Bilmemeliydi belki.

Yollar çamurlu ayak izleriyle doluydu. Birçok kaçışın, terk edilişin; kaçan ve terk eden izleri... Yol biliyordu bir tek bu izlerdeki telaşı...

Kaçan, yılana sarıldı. Terk eden, terk etmenin dayanılmaz bulunmazlığını yaşadı. Terk edilense uyandı bir sabah yine. Kutsanmış hayatların, bir yanı ısırılmış yasak elması gibi... Utandı yasaklığından.

Ve güneş gibi boş verdi ölümü. Ölüm bıraktığında peşini, yaşam mı takılacaktı ardına? Güneşin bildiğini, o da bildi.

12 Eylül 2013 Perşembe

Yaşamalısın!

Zamanda yolculuk yapmak mümkün mü? Eğer yaşamaya devam ediyorsanız, mümkün… Bir geçmişiniz vardır çünkü.

Gözlerinizin önüne güzel bir anı gelir mi peki? Kimi zaman… Ama çoğu zaman değil.. Çünkü en derinden hissederek hatırladığınız anılar, acılardan oluşur. Acılar bir zaman makinesidir. Sizi isteksiz olduğunuz bir yolculuğa çıkarır. İstemeden girdiğiniz bu acılar dehlizinde dolaşırken yakalarsınız kendinizi. Ve sizi siz yapan her şeyin acılarla oluştuğunu öğrenirsiniz.

Oysa bugünün mutlulukları, dünkü acıları unutturur sanmıştınız.

Tüm yaşantı izleri imgelerden ibarettir bugün. Ve imgelerin unutulmazlığını izlerin derinliği belirler. Ne garip?! Mutluluğun izleri hiçbir zaman derin olmaz. Hep yüzeyde kalır ve insanın tatminsizliğine yenik düşer. Acılar öyle mi ya? Geçmiş acılar… Elinizdeki ve yüzünüzdeki yanık izleri gibidir. Derecesi belirler kalıcılığını. Yıllar sonra ne kadar şiddetli hatırlanacağını…

Neden mutlulukları saklayamaz yürek?

Çünkü acı vermez. Ancak ve ancak bir yanılsama gibi hatırlarsınız mutlulukları küçücük bir tebessümle.

Oysa ne kadar acı üretse de geçmiş, sen hayatını gelecekle doldurmalısın. Ya da benim gibi yap. Acın varsa geçmişten kalan, yazmalısın.

Hatta yazdıkça daha neler biriktirecek o yürek… Ne sürprizler çağıracak. Yazan adam aslında bir parça kahindir. Kendi geleceğinde olacakları yazar. Ya da başka birinin yaşayacaklarını görür. Kim olduğunu bilmeden o öyküleri sahiplenir. Yorucudur bu. Zaten o yüzden yazmalısın ya.

Tüm acısına rağmen, güzeldir hayat.

Yaşamalısın! Yaşamalısın ki yazmaya devam edesin. 


6 Eylül 2013 Cuma

Yaşamın Dengesi Bozulurken

Gün ve gece bile yılda bir kez eşit olabiliyorken, biz insanlar neden birbirimizden farklı yönlerimizi bir üstünlük sayıyoruz? Ve bu üstünlüğü neden egemenlik kurma sebebi olarak görüyoruz? Oysa yazın gün üstün, kışın gece… Onların bu üstünlüğünü dünyanın dönüşleri belirliyor üstelik. Oysa bizlerin üstünlüğünü belirleyen hiçbir doğal faktör yok ki. Biz insanlar birbirimizi tamamlamak için varız. Bir inşaatın çizimlerini zekâsıyla yapan bir mimarın üstünlüğüyle, o inşaatı bitirmek için çalışan işçilerin beden gücü bir eşitlik doğurur. Eğer o işçi yoksa hiçbir çizim hayat bulamaz toprakta. İyiyi iyi yapan zıttı olan kötünün varlığıysa bu evrende hangi canlı diğerinden üstün olabilir?

Bir aslanın ceylanı yakalayıp yemesi onu ceylandan üstün yapar mı? Eğer sadece dışarıdan bakacaksak, evet yapar. Ama bunu doğanın bir dengesi olarak gördüğümüzde iş değişir. Çünkü aslan, ne kadar görünüşte üstün de olsa, onun bu üstünlüğü aç olduğu müddetçe, doğal denge çerçevesinde geçerlidir. Ve bunun adı üstünlük değil, yaşamın devamını sağlamaktır. İnsanlarda iş değişir. Çünkü insanlar hayatının devamlılığını çalışıp para kazanarak, kazandığı parayı da harcayarak sağlarlar. Doğadaki her şeyin dengesi içindeki zincire insan da dâhildir. Fakat insan güç hırsı dediğimiz bir hastalığa yakalandığından bu dengeyi yok sayar. Kendince güçsüz olduğunu düşündüğü diğer insanları yok eder. Yükselmesini canlı bedenlerin üzerinde tırmanarak gerçekleştirir. Sonra da fütursuzca tüketmeye başlar. Doğayı tahrip eder. Kasalarını doldurmak için savunmasız dereleri kurutur. Varlığıyla tüm canlıların nefes almasını sağlayan ve yaşamlarını buna adayan ormanları yok etmeyi ve yerine nefes almaya engel gökdelenler diker. Onlara afili isimler verir. Gücünü perçinler. Oysa dünya dönmektedir. Gün, geceden; gece, günden tek bir dakika çalmazken, insan insandan hayat çalar. Doğaya bile gücünü kanıtlamaya çalışır.

İnsan bilmez. Her din veya her felsefe, insanların eşitliğini işaret eder. Yeryüzündeki her şeyin insanlar için var olduğunu, kaynakların eşit olarak paylaştırılmasını söyler. Kaynaklar eşit paylaşıldığında Somali’de aç kalır mı? Ya da ülkeler birbirine düşman olurlar mı? Peki, kimdir kaynakları tek taraflı kullandıran? Bir suyun başını tutanı üstün sayan? Sistem mi? O sistemi oluşturan insan mı? İnsan bir kere gücü elinde bulundurmaya görsün. İşte o zaman kendine tapınan bulması da çok kolay olur, bu hayat da bu hatalar zincirini tekrarlamaya devam eder. Günü gelir, insanların bu üstünlük sevdası, devletleri yönetme politikası haline de gelir. İşte yüzyıllardır savaşarak birbirini katleden insanlar, egemen olmanın en ilkel metotlarını bugün de uygulamaya devam ediyor.


Artık savaşmak için kendi askerini kullanmadan, insanların birbirleriyle farklılıklarını düşmanlık sebebi olarak onlara dayatarak, güzel insanların birbirini boğazlamasına neden oluyor sistem. Oysa birimiz yok oluyorsa, diğerimizin bir anlamı olmadığını bilmemiz gerekiyor. 


6 Ağustos 2013 Salı

Lösemi Hastalarının Yaşam İksiri Bizde!

Başlamadan belirtmeliyim. Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, lösemiyi uzun bir tedavi sonunda yenen kuzenimden aldığım ilhamdır.

Henüz 21 yaşında kuzenim… Hastanedeki akranları, ağabeyleri, kardeşleriyle birlikte yaşam mücadelesi verdi. Tedavisi boyunca 22 arkadaşını mücadelede kaybetti. Tedavi sürecindeki moral gücünü ciddi olarak sarssa da yine de hayata tutunmaya devam etti kuzenim. Ve başardı.

Tıpkı diğerleri gibi o da kendine uygun bir iliğin, ona ulaşmasını bekledi. Yurt dışındaki ilik bankaları araştırıldı. Uygun olduğu düşünülen iliklerde bile, uyumsuz parametrelere rastlandı. Umutlar bir dahakine kaldı tabi. Kemoterapi seansları, her seferinde daha sarsıcı hale gelse de faydasını gördü. İlik nakli gerçekleşmeden sağlığına kavuştu. Ancak yine de ilik bulunduğu an nakil yapılması hastalığın ileride tekrar nüksetme ihtimalini düşürüyor.

İşte bu kadar sancılı bir süreç yaşıyor lösemi hastaları… Lösemi ve diğer kanser türlerini yenip, yeni hayatına başlayan insanların, yaşama daha bir dört kolla sarılmasını, yaşam sevincini daha iyi anlamamızı sağlayan bir süreç… Ve bize hayatta olmaktan daha büyük bir zenginliğin olmadığını da fısıldıyor.

Peki, ya lösemi hastası insanların etrafındakiler? Aileleri? Dostları? Her güne onu ayakta görmek ümidiyle uyanmak… Her gün onun gülümseyişine tanık olmak… Bir an önce hastalıktan kurtulması için dualar etmek, dilekler dilemek… En önemli tedavinin sevgi olduğunu bilerek, her gün daha fazla sevmek onu…

Biz, sağlıklı insanlar ne yapabiliriz? Onları sağlığa kavuşturmak için… Bir iliği yurt dışından beklemek zorundaysalar, bizim yapacağımız çok şey var, demektir. İlik bağışı… Tek başına zaten çok şeydir. İlik bankalarına bağış yapmanın önemi, ilik uyumluluğu araştırması yapılması sürecinin uzunluğu nedeniyle de çok önemli… Çünkü hastanın birinci derece yakınlarından doku alıp inceleme yapmak ve sonuç almak uzun bir süreç… Ki bu incelemenin doku uyuşmazlığı olarak sonuçlanması ihtimali de epey yüksek. Siz ilik bağışı yaptığınızda parametreler belirleniyor ve bankada bekleyen ilikler arasından, hastaya uygun seçim yapılması daha kolay oluyor. Zamanla yarışılan bir hastalık için bu büyük bir ihtiyaç…

O yüzden sağlığı yerinde herkesin ilik bankalarına bağışta bulunması hayati bir öneme sahip. Küçücük bir tüpün içindeki yaşam iksiri, bizim sihrimiz… Yaşamın bu ihtişamlı döngüsünde, lösemi hastalarının umut kaynağı, bu küçük, mütevazı sıvının içinde gizli… Kuzenimin “ben lösemiye yakalanmadım, lösemi bana yakalandı. Benden çekeceği var” diyerek hastalığa meydan okuması, bu umudun yetiştirdiği bir güç işte. Tıpkı diğerleri gibi…


Bizler, nasılsa ilgilenen kurumlar var diyerek pek çok konuda sessiz kalabiliyoruz. Siyasette, sosyal meselelerde, hiçbir konuda katılımcı olamayabiliyoruz. Toplumun farklı kesimlerinin sorunları onlar gibi olanlarca çözüm arayışına giriyor. Bu toplumsal duruş biçimimiz… Ancak bir lösemi hastası iliği bizlerden bekliyor. Ve belki birimizin iliği, bir hayatın yeniden başlaması için içimizde sabırsızca çırpınıyor.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Kuş Savar AVM!

İnsanın var olduğu günden beri öykünerek baktığı kuşlar, gökyüzünde adeta özgürlüğü temsil etti. Kuşlara bakarak üretti insan uçakları. Kuşların özgürce uçuşlarından öykünerek üretti savaş uçaklarını da ne garip ki. Özgürlüğün ve yaşamın simgesi kuşlardan aldığı ilhamı tutsaklığın ve ölümün simgesi haline getirdi.

Ama kuş o kadar önemliydi bu toplum için, insanlar evlerinin pencere önlerine konan kuşlar beslenebilsin diye yemler serpiştirdi pervazlarına. Onlar için kuş evleri yapılırdı tahtadan. Ve kuşlarla haberleşti tarih boyunca. Çocuklarına nasıl dünyaya geldiklerini söylemeye utandığından leylekli masallar üretti insan. Güvercin barışı simgeledi. Martı sesleri ise gurbetteyken en çok özlenendi. En büyük keyifti çünkü vapurda simit atmak martılara.

Gel zaman git zaman hayat bambaşka bir yola doğruldu. Artık mahalle esnafının sıcaklığı AVM’ler ve büyük marketlerle soğumaya bırakıldı. AVM’lerle sosyal yaşamın, bir arada olmanın sıcaklığı unutuldu. Alışveriş çılgınlığı bir tür toplumsal hastalık gibi her insana sirayet etti.

Yaşadığınız şehrin hemen hemen her semtinde birden fazla alışveriş merkezi inşa edildi. Zenginliğin ve tüketmenin merkezleriydi bunlar. Gelişme ve büyüme göstergesi sanıldı. Ama kapitalizmin yaşamın her alanına nüfuz etmesi, yaşamın güzelliğini unutturdu. Yağmurda ıslanmanın, dayanışmanın, gökkuşağının, kuş seslerinin ve toprağın olmadığı bu alanlarda insan varoluş kaynağını unutmaya başladı.

İstanbul’un Bakırköy ilçesinde Capacity adındaki bir AVM pencere önlerine kuşlar konmasın, etrafa ‘pislemesin’ diye çivili örgüler döşedi. Kuşlar özgürdü. Ama AVM’lere konamazdı.

Bir kuş nereden anlayacaktı AVM’lere konmasının ‘yasak’ olduğunu? Ancak yara aldığında fark edecekti. Ancak öldüğünde belki de… O kuş belki oraya bir daha gelmeyecekti. Ama bu kötü uygulamaya rağmen insanlar oraya gideceklerdi tabii. Belki de asıl sorun buydu.

Aslında hepimiz böyle çivili örgülerle boğuşuyoruz farkında olmadan. Ne zaman ‘haddimizi aşsak’ yara alıyoruz. Kuşlardan bir farkımız var mı? Bir AVM yüzünden yara alan bir martıdan, güvercinden, serçeden farkımız yok aslında.

Biz de özgür yaşam alanlarımız, tüm özgürlüklerimiz için mücadele ederken yara aldık, öldük, tutsak edildik. Birkaç ağaç için başlamıştı. Sebebi bir binaydı. Ama aslında yaşamdı. O yüzden tüm dünyayı sarmaladı. Ve evet… Kuşlar içindi de. Köpekler, kediler içindi. Hayatı tüm türleriyle özgürce ve sevgiyle bir arada yaşayabilmek içindi.

Meydanlar o yüzden doldu işte. Uçabilen, yükselebilen kuşların özgürlüğüne öykünerek…

İşte o yüzden kuşların da özgürlüğünü, en az kendi özgürlüğümüz kadar istiyoruz. Sermayenin her alanı işgal ettiği şu dönemde, sadece zengin olana açık alanlar inşa edilirken, bir kuşun varlığından rahatsız olunması çok normal değil mi?

Ama yaşamdan bahsedeceksek normal değil… Normal olan türlerin bir arada yaşayabildiği bir dünya…
Önce o AVM kaldırmalı o çivili örgüleri… Sonra da bizler beyinlerimizdeki ve yüreğimizdeki tüm çivili, dikenli örgüleri temizlemeliyiz. Ve aslında buna başladık da…


26 Temmuz 2013 Cuma

Kızım Nevâ'yı Beklerken

Bu kadar yoğun bir gündemin arasında insanın dönüp biraz kendine bakması zor oluyor. Oysa ben kendime dönüp baktığımda artık adım adım değişen bir kimlik görüyordum. Bundan da bahsetmek gerekiyordu.

Şunun şurasında ne kaldı baba olmaya? Nevâ’yı beklerken takvimin doğuma bir buçuk aydan da az bir süre kaldığını hatırlatması klavyeyi biraz da onun için kullanmam gerektiğini düşündürdü. O yüzden kaynayan ülke gündemi yazılarına biraz bebek molası veriyorum kendi adıma.

Tabi babalık duygusu çok enteresan… Bir de kız bebek bekliyor olmak ayrıca yüreğimin tellerini titretmekte… O yüzden bebeğimizin ismi gönüllere hitap eden bir musiki makamı adı olan Nevâ oldu. Farsça bir kelime… Güzel ses ve ahenk anlamlarına da geliyor.

Düşünmüyor değilim. Bir bebeğe doğmadan bazı etiketler biçmeye daha ismini koyma aşamasında başlıyoruz. Ama ne yapalım yani? Büyüyüp kendi kararlarını verecek hale gelmesini bekleyecek halimiz yok ya.

En azından büyüdüğünde kendi kararını verirken müdahale etmeyeceğimizi biliyor olduğum için içim rahat…

Garip ve güzel bir duygu… Onun annesinin içinde yaptığı hareketleri dışarıdan izliyor olmak, dokunduğunda o hareketleri bedeninde hissetmek… Bütün dertlerini, günlük sıkıntılarını ve günün birçok can sıkıcı ayrıntısını, üzücü ve öfkelendirici gündemi bir anda unutuyorsunuz. ‘Apolitikleştiriyor’ insanı daha doğmamış bir bebeğin yaşam belirtileri… Öyle apolitikleşmeye can kurban…

Direnişin en yoğun günlerinde nerede olmak gerektiğini kestiremedim. Eve geliyorsun, olmuyor; sokakta kalıyorsun, olmuyor.

Sonra fark ediyorsun ki zaten baba olmayı beklemek de bir tip politik duruşmuş. Ona güzel bir gelecek hazırlamaya çalışırken, sadece maddi ve manevi yaşam hazırlığı değilmiş olan… Gelecekte özgür bir ülkede yaşamasını ve bugünkü tarihle gurur duymasını istiyormuşsun. Bu gerçek her ne kadar önemli olsa da evde bekleyen eşimin tedirginlik içinde bir hamilelik süreci yaşamaması gerekiyordu. İyi dengelediğimi düşünüyorum açıkçası.

Bu müstakbel duygunun sevincini yaşarken, başka bir yerde yaşanan evlat acısının hüznünü de yaşıyorsun ya, işte o koyuyor insana. Ben Nevâ’ için güzel bir gelecek hayal ederken, gencecik bir insanın geleceği tüketiliyor. İşte baba olmanın politik yanı böylelikle başlıyor.

Yıllar sonra kızımla oturmuş televizyonda, bağıran, çağıran insanları tehdit eden bir başbakanı izlerken kızım onun kim olduğunu sorduğunda, daha dünyada olmadığı zamanki kişiyle aynı adam olduğunu söylemekten kaygılanmak suç mu?

Kızım yarın büyüdüğünde, hayatı sorgulamaya başladığında ne çok soru soracak… Hepsine verecek gururlu bir cevabım olmasını istemek de mi suç? Neye inanacağına, nasıl düşüneceğine kendi karar verecek bir insan dünyaya getirmek isterken, birinin daha şimdiden neye inanıp nasıl düşüneceğine karar vermesine tepki göstermek bir ebeveyn olarak en büyük hakkımız değil mi ki?

İşte bu bebeği bu düşüncelerle bekliyorum. Belki Nevâ bu kadar çok hareketli bir bebek olarak demek istiyor ki “diren yaşam ben de geliyorum.” Ya da belki de “bana oyuncak alacak mısın?” diye sormak istiyor sesimi duyduğu her an.

Sesleri ayırt etmeye başladığı bir dönemdeymiş. Annesinin sesini daha önce tanımaya başlamasına bozulmadım değil. Ama en azından artık bana da tepki veriyor. Ben ona güzel sözler fısıldarken, özlemimden bahsederken yüzünde bir tebessüm oluştuğunu hayal ediyorum. Çünkü ben bunu söylerken yüreğimden bir coşku yükselip gözlerime doluyor. Gözlerimde Nevâ’mın gülen yüzü canlanıyor. Ve ona söz veriyorum. O gülümseyişi daima canlı tutacağım için…

Bu arada bir karar vermiştim. Nevâ doğduktan sonra ona da bir blog açıp, onun adına geçirdiği evreleri yazacağım. Büyüyüp eli kalem tuttuğunda ona devredeceğim sonra. Bakarsınız iyi bir yazar olur. İllaki söyleyeceği sözü olacaktır.


Bir Eylül esintisiyle gelecek Nevâ. O esintiyi daha şimdiden yüzümde hissedebiliyorum.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Yalnız Adam


Sessizce başlıyor yine her günkü gibi hayat. Belki de sadece benim için sessiz… Her geçen gün, daha da yalnızlaştığımı hissediyorum. Hep yalnızdım pratikte aslında. Yani etrafında hiçbir zaman insan olmadı. Hatta kalabalık sokaklarda yürürken bile kimse benim etrafımda değildir. Ben onların etrafındaymışım gibi hissederim. Yürür, giderim. Her yüze bakarım da bu bakışlarım karşılık almaz. Çalıştığım işlerde ise, bir işe girerken, bir de kovulurken fark edilirdim. Becerebileceğime inandığım hiçbir şey yoktur. Çocukluğumdan beri hep kendimi dışladım her şeyden, herkesten… Aslında ben yapmasaydım onlar yapacaktı. Basit bir savunmaydı benimki.

İşte her geçen günü bir diğerinden ayırabilecek, herhangi bir özellik hiçbir zaman olmadı. Hatta her geçen gün diğerini arar oldum. Ne kadar klişe olsa da bazı sözler, durumu anlatabilmek için yeterli oluyor. Evet, ben yalnız ve başarısız bir adamım.

Ancak yalnızlığımı şu sıralar ortadan kaldıran biriyle tanıştım geçen hafta. Bir haftadır her gün buluşup sokak sokak dolaşıp bana iş arıyoruz. Görüştüğümüz yerlerde bir tek onla konuşuyorlar. Bu biraz beni üzüyor. Ama o hep dikkat çekici, başarılı ve kendine güvenen bir duruşa sahip ne de olsa. Tıpkı benim de olmayı istediğim gibi… İş görüşmeleri yapmadığımız zamanlarda ise oturup saatlerce konuşuyoruz. Benim söylediklerimin hep zıttı olan şeyler söyleyip sürekli sözümü kesse de onu tanıdığım için çok memnunum. Bir haftadır her sabah beni oturduğum dairenin apartman kapısında karşılıyor. Sarmaş dolaş yola çıkıyoruz. Bir iki gün içinde mahallenin tüm sakinlerini tanımış. Herkese selam veriyor. İlk seferden beri selam verip hal hatır soruyor. Önce herkesin şaşkınlıkla karşıladığı bu yakınlık, ikinci günden sonra alışıldık bir rutine dönüşmeye, dört yıldır oturduğum mahallede, insanlar beni değil onu selamlamaya, onunla sohbet etmeye başlamıştı. Hiç kıskançlık duymadım. Zaten fark edilmiyor oluşum ek olarak, bir de yanımdaki arkadaşımın ilgi odağı olma konusunda bana tercih edilmesine hiç de yerinmiyordum. Mahallenin en güzel kadını olan Sema’yla bu kısa sürede tanışmayı başarması ve hatta işleri yoluna koyunca bir yemek sözü alması da ayrı bir şaşkınlık sebebiydi. Sokaktan ayrılana kadar herkesle durup konuşan bu adam, bunu nasıl başardığını bana saatlerce anlatırdı sonra. Onun bu başarısına hayranlıkla bakardım.

Bir haftadır her gün benimle zaman geçirmesi ve her sabah ben çıkarken hiç de haberleşmememize rağmen beni tam saatinde kapıda bekliyor olması onun ya işsiz ya da çok zengin biri olduğunun göstergesiydi. Ancak zengin olduğuna dair başka bir ibare de yoktu. Bütün harcamaları ben karşılardım. En son kovulduğum işten aldığım tazminatla yaşamaktaydım ve bir an önce iş bulmazsam bir ay içinde beş parasız kalacaktım. Buna rağmen bana hiç de fazla gelmiyordu bu dostun masrafı. Ayrıca benimle bana iş bulmak için saatlerce yürürdü. Ve hiç de yorulmazdı. Şikâyet etmezdi. Benim dinlenme taleplerime karşı çıkardı. “Daha çalacak çok kapımız var.” derdi.

İşte bu sabah yine buluşacaktık. Birkaç iş görüşmesi yapıp bir yerlerde oturacaktık. Tavla oynayıp havadan sudan konuşacaktık. Ve bana yine hayat dersleri verecekti. Onu can kulağıyla dinleyip söylediklerini hayatıma nasıl uygulayacağımı düşünecektim. O, başka insanlarla tanışacak, masalarına oturacaktı. Bense bunu nasıl başardığını anlamak için uzaktan onun izleyecektim. Beni tavla oynamak için soktuğu kafeteryalarda tavlayı benimle değil yine bir başkasıyla oynayacaktı her zamanki gibi. Buna biraz bozulacaktım. Ama hayranlığım hep baskın çıkacaktı. Kimse de bir erkeğin başka bir erkekle bu kadar samimiyetini ve bu erkeğe benim bu kadar hayranlıkla bakışımı fark etmeyecekti neyse ki. Zaten bu hayranlık cinsiyet kavramından bağımsız bir hayranlıktı.

Apartmandan çıktım. Yine tüm samimiyetiyle gülümseyerek karşıladı beni. Hiçbir şey söylemeden sağ tarafıma geçip kolunu sol omzuma kadar doladı. Bu içtenlik ve yakınlık içimi rahatlatıyordu. Yine herkesi selamladı. Çoğuyla durup sohbet etti. Yine Sema’yla karşılaştık tabii ki. Ona yemek davetini hatırlattı. Gün konusunda kararsızlıklarını dile getirdiler. Ve ben Sema’nın onun gözlerine benim hayranlığımdan fazlasıyla baktığını fark ettim. Tekrar yola koyulduk. İki iş görüşmesine gidecektik. Her ikisi için de dün bana zorla aldırmıştı randevuları. “Ara da yarın gidelim” demişti. Arayıp randevu almıştım.

Bir otobüs yolculuğundan sonra görüşmelerden birini gerçekleştirmek üzere bir iş yerinin kapısından içeri girdik. Asansördeydik artık.

“Kravatını düzelt. Ve rahat ol. Kendini kasma. Özgüvenini sakın yitirme. Konuşurken insanların gözünün içine bak.”

Bana bu öğütleri veriyordu, ama içerde yine hep kendisi konuşacaktı. Yine tüm ilgiyi üzerine toplayacaktı. Sanki kendine iş bulmak için beni alet ediyordu. “Bakın, böylesi de var.” diyebilmek için mi getiriyordu beni yanında? Bir dakika, bir dakika… Öyle olsa randevuları bana aldırmazdı herhalde. Vesvese yapıyordum yine. Dediği gibi rahat olmalıydım. Ve ona karşı bu saçma düşüncelerden kurtulmalıydım.

Görüşme için toplantı salonuna alındık. Sekreter kız beni fark etmemişti bile. Yine de arkadaşımın hemen yanında içeri girdim. Çok geçmeden büyük ihtimalle firmanın insan kaynakları uzmanı ya da sorumlusu olan genç bir kadın girdi içeri. Resmi görünüyordu. Sadece arkadaşımla tokalaştı, beniyse başıyla belli belirsiz selamlamakla yetindi.

Standart bir iş görüşmesi oluyordu. Ama yine ben konuşamadım. Hep o konuştu. Kadını etkiledi. İş için ne kadar uygun olduğunu hissettirdi. Ona içten içe kızmaya devam ettim ben de. Kadının yüzünde, her sorusuna aldığı cevaptan sonra ufak tebessümler oluşuyordu. Sesindeki resmiyet samimiyete dönüşmeye de başlamıştı. Arada gülüyorlardı. Ben yokmuşum gibi… Oradan çıkmak istedim. Ama yapamadım. Belli ki bana bir şey öğretmeye çalışıyordu. Ancak benim bu işe ya da bu olmazsa başka işlere çok ihtiyacım vardı. Bana bir şey öğretmek için bunları neden feda ediyordu? Hatta mahallemdeki insanlarla iyi geçinerek beni daha da yalnızlaştırdığının farkında mıydı? Mahallenin en güzel kadınına taktığı kancaya gelmedim bile.

Görüşme bitip oradan ayrıldığımızda onun yüzüne bile bakmadım. Yüzüm beş karıştı. Diğer görüşme için yola koyulduk. O ise tüm samimiyetiyle yine bana sarılıp “gör bak her şey çok güzel olacak” dedi. İnanmak istiyordum. Yüzüne baktım. Bana o kadar güven verdi ki ben de gülümsedim birdenbire.

O da gülümsedi aynı anda.

Her şeye rağmen ona güveniyordum. Ama yine de sormadan edemedim. “Bu kadar görüşmede sadece sen konuşuyorsun. İnsanları etkiliyorsun. Nasıl olacak da beni işe alacaklar?”

“Neden almasınlar?” dedi ve gülümseyerek yüzüme baktı. Başka hiçbir şey söylemedi. Yeniden otobüse binip yeni görüşmemize doğru gidiyorduk artık. Bir sorumu daha soruyla karşılayıp, hiçbir cevap vermeden beni susturmayı başarmıştı her zamanki gibi. Yine yol boyunca sustum.

Öteki iş görüşmesi yine aynı seyirde devam etmişti. İşin aslı bu adamla tanışmadan önceki görüşmelerim de hiç iç açıcı olmazdı. Yine fazla konuşamazdım. Hatta terlerdim. Güven veremezdim. Sonuç olarak, “biz sizi ararız” denilerek bitirilirdi görüşme. Ama şimdi arkadaşımın kontrolündeki bu görüşmeler “sizi mutlaka arayacağız” denilerek bitiyordu. Arkadaşım için gurur mu duymalıyım, işlerime göz diktiğini düşünüp ondan nefret mi etmeliyim, bilemiyordum.

Üzücü olduğu kadar öğreticiydi tabii benim için. Demek ki insanlarla iyi geçinmek, onlarla konuşurken gözlerinin içine bakmak ve tabii ki iyi konuşmak önemliydi. Ama ben bütün bu rahatlığı bir tek onunla konuşurken yaşıyordum. Ne garip… Ona kızamıyordum bile.

Bütün gün yine insan ilişkilerini izledim. Sonra uzun uzun sohbet ettik. Yine benimle tavla oynamaktansa başkalarıyla oynamayı tercih etti. Başkalarının masasına oturdu. Beni yine çağırmadı. Kimseyle tanıştırmadı. Hatta garson masada içmekte olduğum çayı alıp götürdü. Ve bardağı taşıran son damla… Bir çift gelip benim oturduğum masaya oturmaya kalktı. Engel olamadım. Bir şey söyleyemedim. Kalkıp arkadaşımın yeni tanıştığı arkadaşıyla oturduğu masaya geçmek zorunda kaldım. Oysa terk etmeliydim orayı. Gidip bir yerlerden atlamalıydım. Öldürmeliydim kendimi. Bunu düşünürken onunla tanıştığım günü hatırladım. Bir hafta önceydi…

Artık ölmeyi istediğim bir günün gecesiydi. Çok klişe bir yöntemle, ayağıma bağladığım bir beton ağırlıkla denize atlayıp yitip gitmeyi planlıyordum. O sırada bir ses duydum. “Bu çözüm mü?” Dönüp sesin geldiği yere baktım. Biri bana yaklaşıyordu. İşte bu yaklaşan adam oydu. Beni hiçbir şey söylemeden kıyıdan geriye doğru çekti. Ayaklarıma bağladığım betonu çözdü ve suya attı. “Sesi dinle” dedi. Ve devam etti. “İşte eğer atlasaydın hayatında çıkaracağın en son ses bu karanlığın sesi olacaktı. Bence hayata bir fırsat daha ver.” Yüzüme gülümsedi. Karşılık verdim. Ve bana eve kadar eşlik etti. İşte o geceden beri her sabah kapımda beklerken gördüğüm bu adama hayatımı borçluyum. Ne çıkarı olabilirdi beni kurtarırken? Hiç… Bana ara sıra ise hep şu sözleri tekrarladı buluşmalarımızda. “Yaşamalısın. İşte önemli olan bu...”

Kim için önemliydi bu? Yaşamam kime faydaydı? Bilmiyorum. Belki de yaşamak için çok fazla sebep yok. Olanları da ben varmış sayıyorum. Ama yine de tutunabilecek sebep bulacak kadar yaratıcıyım. Her tükenen bir sebebin yerine, yenisini koymak yorucu olsa da… Bir gün mutlaka bir yerde kullanacağıma inanmaya başladığım sözler var. Belki bir kadına söyleyip hayatıma yeni bir yön vermemi sağlayacak sözler… Ancak şu an baktığımda hiçbirinin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Ben bunları düşünürken bana yoldaşlık eden arkadaşım yeni arkadaşıyla tokalaşarak ayrıldı. Bir daha buluşmak için sözler verdiler birbirlerine. Ve oradan ayrıldık.

Sanki beynimi okumuş gibi söze girdi. “ Hayat gariptir. Ne zaman neyle karşılaşacağını önceden kestiremezsin. Belki içeride tavla oynadığım adamla ileride çok iyi arkadaş olacaksın. Bu bile yaşamaya devam etmek için yeterli bir sebep.”

“Ne yani, senin yanındaki asosyal bir adamımı tercih edecekler?” diye sordum. Bir cevap beklemiyordum. Yeni bir soruyla geçiştireceğini düşünürken, soru cümlesi içermeyen bir karşılık verdi.

“Hiçbir şeyin farkında değilsin. Görüldüğü gibi değil hiçbir şey…”

Bu kadar konuştu. Ve konuyu kapattığını belirtircesine eliyle “boş ver” anlamına gelecek bir işaret yapmakla yetindi.

Söylediği bu son söz ile ilgili düşünmeye başladım. Neyin farkında olmalıydım? Görünen o kadar açıkken olanların altında daha ne olabilirdi? İnsanlarla olan iletişiminde beni yok saymasını geçtim. İş görüşmelerindeki düşüncesizce kendini öne atışı ne peki? Ne göründüğü gibi değildi. Haykırmak istedim. Elimden haykırmaktan daha fazlasını yapmak gelmeyecek, gibi düşündüm. Ama sakinleşmeliydim. Sanki bugün olan biteni anlamamı sağlayacak bir şey yapacaktı. Onun kim olduğunu öğrenecektim. Beni ölümden neden kurtardığını ve neden her gün yanımda olduğunu anlayacaktım. Ona neden bu kadar hayran olduğumu, bana gülümseyişinin içimi neden bu kadar ısıttığını öğrenecektim. Belki de bugün diğer günlerden hiç de farklı olmayacak, sittin sene hiçbir soruma cevap bulamayacaktım.

Yürürken aniden durdu. Ben de onunla aynı anda durdum. Ve beni durmaksızın akan insan trafiğinin ortasından çekip caddenin kenarına doğru çekti. Kolumdan çok sert tutuyordu. Yolun kenarına geçince bırakıp konuşmaya başladı.

“Aklından nelerin geçtiğini biliyorum. Beni hem sevmiyor, hem de çok seviyorsun. Hem yapamadıklarını yapmamdan dolayı bana kızıyor, hem de bunlardan dolayı hayranlık duyuyorsun. Sana anlatacağım. Ama her şeyi değil… İşin aslını sen anlayacaksın çünkü. O zaman ikimizden birini seçeceksin. Evet… Şaşırma; seçeceksin! Ya sümsük, bunalımda bir adam olacaksın; ya da benim gibi, hayatın güzel olduğuna inanan biri olarak keyifli ve zorlukların karşısında dimdik durabilen biri olacaksın. Ya sen yaşayacaksın, ya ben…”

Konuşması devam ederken araya bir türlü giremeyerek hipnotize olmuşçasına olduğum yerde çakılmıştım. “Kimsin?” diyebildim.

Cevap olarak “Peki ya sen kimsin?” diye yine bir soruyla karşılaştım. Kafam karışmıştı. Beynim patlayacak gibiydi. Ne demekti bu? İkimizden birinin yaşamaya devam edeceğini söylüyordu özetle. Neden? Kimseyle alıp vermediğim yoktu. Biri beni öldürmek için onu mu tutmuş olabilir miydi buna rağmen? Öyleyse neden intiharıma mani olmuştu?

Sorular kafamı kemirirken iki elini boğazıma doğru uzattı. Engelleyemedim. Karşı koyamadım. Şah damarımda hafifçe parmaklarını hissettim. Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Olduğum yere yığılırken duyduğum tek şey, “adam yere düştü, ambulans yok mu?” diye bağıran bir kadının sesiydi.

Yerde öylece uzanmıştım. Gözlerimi açtığımda etrafımda bana bakan endişeli gözler gördüm. İçlerinden biri bugün iş görüşmesi yaptığımız insan kaynakları uzmanı kadındı. Muhtemelen işten çıkar çıkmaz buralara kafa dağıtmaya gelmişti. “İyi misiniz?” diye sordu. Evet, iyiydim. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Fakat… O neredeydi? Etrafıma bakındım. Yoktu. Gitmişti. Ambulansın gelmesine gerek olmadığını söyledim etraftakilere. Kadın, “ bir hastalığınız mı vardı?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Sanırım yorgunluk ve açlık sebep oldu. Daha bir şey yiyecek vaktim olmadı” diye ekledim.

“Belki bunu duymak size iyi gelir. Önümüzdeki hafta başı işe başlamanız uygun görüldü. Yarın sizi bununla ilgili arayacaktım zaten.”dedi kadın. İçimde bir sevinç dalgası ve şaşkınlık oluştu. Teşekkür edip, sevinçli bir şekilde kadınla tokalaşarak oradan uzaklaştım. Nasıl olurdu bu? Telefonuma baktım. Birkaç cevapsız arama gördüm. İsim olarak Sema yazıyordu. Ve kısa mesaj da göndermişti. Mesajda “şu yemeği bu akşam yesek mi?” yazıyordu. Şaşkınlığım ve sevincim giderek artmış, artık sevinç çığlıkları atacak aşamaya gelmiştim. Sema’yı aramak için arama tuşuna bastım. Telefon çalarken içimden bir ses benimle konuşmaya başladı. “Sen artık, sensin. Ve artık her şeyin farkındasın.”

O sesi bir daha duymadım.

11 Ekim 2011 Salı

Düşen Gül


Elinde bir tek gülün kalmışlığıyla arkasından bakakalırsın. Sesini rüzgâr titretir. “Elveda” bile diyemezsin. Gider. Arkasına bile bakmaz. Öyle ya, zaten çoktan bitmiştir her şey. Belki o an değil, ama en kısa zamanda aklındaki dağınık taşları mutlaka bir araya getirirsin. Ama hep o anı hatırlarsın. O arkasından bakakaldığın sevgilinin, uzakta kaybolana kadar yürüyüşünü… Ve artık hiç göremeyeceğin mesafede kim bilir kimlerle yürümeye devam edeceğini düşündüğünü hatırlarsın. Dönüp yoluna gitmeye karar vermeden, eline batıp yaralar açan gülün dikenine bakarsın. Gül daha bir kırmızı olur kanınla. Aşk kırmızısı bildiğin gül, şimdi bir tarifsiz bir acının rengidir.

Eşe dosta anlatacak çok acın vardır artık. Geri dönüp yürümeye başlarsın. Sesini titreten rüzgâr seni şimdi iter adeta arkandan. Bir an önce kendine çekidüzen vermeni isteyen bir dost gibi sırtını sıvazlar. Yağmur da yetişir ardından. Gözyaşlarını gizler. Elindeki gül, dikenleri derine sürterek son yarasını açar yere düşerken. Şimdi de sen terk edersin. Güldür geride kalan. Yağmur daha bir sert yağar. Rüzgâr daha bir uzaklaştırmak ister seni; bir boranı haber verir gibi kulağına fısıldar. Sen hala yürüyüp arkasına bile bakmadan uzaklaşan sevgiliye ağlarsın. Yürümek dizlerindeki çocukluk yaralarını sızlatır. Paçaların çamurlu yol izlerine bulanır.

Gözlerini kaparsın.

Gözlerinin okyanusunda kaybolduğun sevgilinin, karanlık kumlarına gömüldüğünü fark edersin. Hemen yüzeye çıkmak istersin, çırpınırsın. Bir yanın ölür. Bir yanın yaşamaya çalışır. Sonunda çıkarsın bir kıyıya. Gözlerini açtığında gözyaşlarını ve yüzünden süzülen yağmur sularını fark edersin. Okyanusun tuzu sandığın gözyaşların, yağmurla aynı anda diner. Artık okyanus da yoktur. Ekimdir ayın adı. Mevsimin en yalancı güneşi açmaktadır. Poyrazı daha sahicidir. Çünkü gerçekler soğuktur. İşte şimdi açan bir güneş gibidir aslında giden sevgilinin sıcaklığı. Esen poyrazdır asıl kimliği… İklimi… Uzaklardan gittiğini haykırır gibi estirir rüzgârı. Ama bilmelisin. Bununla kalmaz. Kışa kadar kovalar seni acılar. Geçti dersin, mart dayanır kapıya, son yüz yılın en soğuk ilkbaharını karşılarsın. Soğuktan korunduğun kuytuluklar vardır, sevdalar ve aşklar yaşadığın bir zamanlar.

Evet, o kuytuluklar…

Bir bakarsın, işte o kuytuluklar, başka sevdalara yuva olur. Gizli buluşmaları, ilk öpüşmeleri misafir eder. Kim bilir tatlı didişmelerle ne sevişmeler başlar. Ve yalnızlığını sığdıramazsın sen artık o kuytuluklara. Gidersin. Köşe başlarına bıraktığın eski umutları yoklarsın. Yaşanır hale gelsin diye yetişen ilkbahar sıcaklığının koynuna saklarsın. Hayata dönen umutlarla yaşama sarılırsın.

Çünkü aşk, hep yeniden başlamayı bilmektir.