Spor Haberleri

Köşe Yazıları

hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2013 Salı

Lösemi Hastalarının Yaşam İksiri Bizde!

Başlamadan belirtmeliyim. Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, lösemiyi uzun bir tedavi sonunda yenen kuzenimden aldığım ilhamdır.

Henüz 21 yaşında kuzenim… Hastanedeki akranları, ağabeyleri, kardeşleriyle birlikte yaşam mücadelesi verdi. Tedavisi boyunca 22 arkadaşını mücadelede kaybetti. Tedavi sürecindeki moral gücünü ciddi olarak sarssa da yine de hayata tutunmaya devam etti kuzenim. Ve başardı.

Tıpkı diğerleri gibi o da kendine uygun bir iliğin, ona ulaşmasını bekledi. Yurt dışındaki ilik bankaları araştırıldı. Uygun olduğu düşünülen iliklerde bile, uyumsuz parametrelere rastlandı. Umutlar bir dahakine kaldı tabi. Kemoterapi seansları, her seferinde daha sarsıcı hale gelse de faydasını gördü. İlik nakli gerçekleşmeden sağlığına kavuştu. Ancak yine de ilik bulunduğu an nakil yapılması hastalığın ileride tekrar nüksetme ihtimalini düşürüyor.

İşte bu kadar sancılı bir süreç yaşıyor lösemi hastaları… Lösemi ve diğer kanser türlerini yenip, yeni hayatına başlayan insanların, yaşama daha bir dört kolla sarılmasını, yaşam sevincini daha iyi anlamamızı sağlayan bir süreç… Ve bize hayatta olmaktan daha büyük bir zenginliğin olmadığını da fısıldıyor.

Peki, ya lösemi hastası insanların etrafındakiler? Aileleri? Dostları? Her güne onu ayakta görmek ümidiyle uyanmak… Her gün onun gülümseyişine tanık olmak… Bir an önce hastalıktan kurtulması için dualar etmek, dilekler dilemek… En önemli tedavinin sevgi olduğunu bilerek, her gün daha fazla sevmek onu…

Biz, sağlıklı insanlar ne yapabiliriz? Onları sağlığa kavuşturmak için… Bir iliği yurt dışından beklemek zorundaysalar, bizim yapacağımız çok şey var, demektir. İlik bağışı… Tek başına zaten çok şeydir. İlik bankalarına bağış yapmanın önemi, ilik uyumluluğu araştırması yapılması sürecinin uzunluğu nedeniyle de çok önemli… Çünkü hastanın birinci derece yakınlarından doku alıp inceleme yapmak ve sonuç almak uzun bir süreç… Ki bu incelemenin doku uyuşmazlığı olarak sonuçlanması ihtimali de epey yüksek. Siz ilik bağışı yaptığınızda parametreler belirleniyor ve bankada bekleyen ilikler arasından, hastaya uygun seçim yapılması daha kolay oluyor. Zamanla yarışılan bir hastalık için bu büyük bir ihtiyaç…

O yüzden sağlığı yerinde herkesin ilik bankalarına bağışta bulunması hayati bir öneme sahip. Küçücük bir tüpün içindeki yaşam iksiri, bizim sihrimiz… Yaşamın bu ihtişamlı döngüsünde, lösemi hastalarının umut kaynağı, bu küçük, mütevazı sıvının içinde gizli… Kuzenimin “ben lösemiye yakalanmadım, lösemi bana yakalandı. Benden çekeceği var” diyerek hastalığa meydan okuması, bu umudun yetiştirdiği bir güç işte. Tıpkı diğerleri gibi…


Bizler, nasılsa ilgilenen kurumlar var diyerek pek çok konuda sessiz kalabiliyoruz. Siyasette, sosyal meselelerde, hiçbir konuda katılımcı olamayabiliyoruz. Toplumun farklı kesimlerinin sorunları onlar gibi olanlarca çözüm arayışına giriyor. Bu toplumsal duruş biçimimiz… Ancak bir lösemi hastası iliği bizlerden bekliyor. Ve belki birimizin iliği, bir hayatın yeniden başlaması için içimizde sabırsızca çırpınıyor.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Git Başka Yerde Öl!

Kısa ve acı bir insan öyküsü… Bir vicdan, ahlak öyküsü… Sokaklarda kar, kış, yağmur demeden dolaşıp çöp toplayan insanlardan sadece birine ait…

Geçtiğimiz ilkbaharda Taksim’de sahne aldığımız mekânın hemen önünde gerçekleşmişti olay. Otuz yaşlarında bir erkek, o büyük çöp toplama aracının önüne yığılıp kaldı. Belli ki sara krizi geçiriyordu. İstanbul’un dinmek bilmeyen yağmuru da daha bir şiddetlenmişti.

Sara hakkında çok bilgiye sahip değilim. Ama bildiğim kadarıyla bu kriz geldiğinde vücut tümüyle kasılır. İstem dışı çırpınışlara neden olur. İşte bu genç adam da yağmurun altında, yerde bu şekilde çırpınıyordu. Dişlerini sapladığı dili kanamaktaydı. Bu acı görüntü devam ederken, etraftan yardıma gelen insanları gördük. Birkaçımız da dışarı çıktık. Bulunduğumuz mekânın karşısındaki otelin dış kısmındaki masalara oturmuş Ortadoğulu Müslüman turistlerin başını çevirip bakmaya tenezzül etmediği bu acıya, dışarıya eğlenmeye çıkmış İstanbul gençleri müdahale etmeye çalışıyordu. İçlerinde kolları omzuna kadar dövmeli bir genç, elinde bira şişesi olan bir başkası ve bir de eşcinsel vardı.

Bir yanlış algıyı, aynı olay içinde görebilmek ne ilginç, değil mi? Hani dindar nesil yetiştirmek isteyenlerin, bu çabalarını haklı çıkarmak için “dindar olmasın da tinerci mi olsun?” demesini hatırlarsınız. İşte orada yardıma muhtaç insana elini uzatıp, onu yerden kaldırmaya çalışanların bu dindar nesil içinde olmadığını da anlayabilirsiniz. Güzel ahlak, vicdan gibi kavramların da dinle alakası olmadığını, otelin dış kısmında oturup kahvelerini yudumlayan, kadınların sadece burunlarının gözüktüğü Müslüman turistlerden de anlayabilirsiniz.
Ben o sırada insanlığımdan utanırken, onu tedavi ettirebilecek, bitmiş olan ilacını temin edebilecek maddi güce sahip olmayışıma ve buna rağmen kendime lanet ederken, etraftaki esnafın “bırakın, numara yapıyor. Genç adamsın çalışsana” demesine duyduğum öfkeyi de tarif edemem. O öfkeyi perçinleyen ise otelin güvenlik görevlisinin tavrıydı. Otel müşterisinin ‘huzurunu” kaçıran bu manzaraya karşı, güvenlik görevlisi onu otelin önünden kovdu. Genç adam acı içinde kıvranarak başka bir kaldırıma oturdu. O ‘marjinal’ etiketi yapıştırılan insanların verdiği suyla yüzünü yıkadı. Bir süre dinlendikten sonra ayağa kalkmaktan zorlanarak doğruldu. Arabasına elindeki boş su şişesini attı. Ne de olsa onun ekmeği bu değersiz çöp parçasıydı. Ellerini kaldırıp tanrıya yakardı. Titreyen dizleri… Titreyen, yakaran elleri…

Peki, bu talihsiz adamı otelin zengin müşterilerinden değersiz yapan neydi? O güvenlik görevlisi? O güvenlik görevlisiyle aynı havayı soluduğum için ben kendimden tiksinirken, o görevini yapmanın ‘gururuyla’ ortalıkta geriniyor, aldığı maaşı hak ettiği için ek bir gurur havasına bürünüyordu. Öte yandan toplumun geneli, orada acıyla çırpınan adama yardım etmek için seferber olmuş diğerlerini, yaşam tarzlarından dolayı ayıplamaya devam edecekti.

Ve kimse insanı temel alan bir değerlendirme yapamayacak, hepsi vicdanı ve ahlakı dindarda arayacak, geri kalanı ahlaksız, münafık ve benzeri diğer ifadelerle yaftalamayı sürdürecekti.

Siz de bunları söylediğinizde dini çarpıtmakla, dindarlara hakaret etmekle suçlanacaksınız. Bunca yıldır dindar bir hükümet tarafından yönetilen bir ülkede, böylesi bir gelir dağılımı adaletsizliği, böylesi vicdansızlık zerre kadar canlarını sıkmayacak onların. Üstelik yaşam biçimi olarak önümüze örnek olarak sundukları o İslam ülkelerinin ahalisindeki bu duyarsızlığı aklı başında tahlil etmeye de kalkışmayacaklar.

“Ahlaklı insan, beş vakit namazındadır. İbadetlerini tastamam yerine getirir.” %99’unu Müslüman ilan ettikleri ülkede insanlar açlıktan, yoksulluktan ve tedavi olamadığı hastalıktan sokak ortasında ölümle mi pençeleşiyor? Gitsin başka yerde ölsün!