Spor Haberleri

Köşe Yazıları

yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2013 Cumartesi

Ekmek Lazım Mehmet Abi

Sabah gözlerimi açtığımda şaşkınlıkla tavana bakmamın sebeplerini araştırmalıyım. Ama bu konuyu bilinmez bir tarihe erteleyeceğim. Asıl konumuz “ekmek parası…” Ekmek parası ve onun ardından pek çok şeyin parası… Çok küçükken, ama o kadar da küçük değilken (ya da pek çok şeyin farkında olacak kadar büyükken) zengin olmayı hedeflememiştim hiç. Hayallerim gerçek olsun da az parayla da olsa geçinirim, derdim. Çocuk aklı işte… E be evladım, o hayaller gerçekleşirken internetin altı harıl harıl yanıyor, ocakta kahve suyu eksik olmuyor, cebinde nakit olmadığı için bankaların sana vermek için sıraya girdiği kredi kartlarının cüzdanında sıralanmış ve limitlerine dayanmış olma ihtimali de yüksek… Kim ödeyecek bunları ve birçok şeyin faturasını? Daha sofraya bile oturmadık; o konuya hiç girmeyelim. Bak, küçücük aklınla zengin olmak istemedin, o dileğin gerçek oldu. Neyse iş işten geçti. Küçücük çocuğa daha fazla yüklenmeyelim.

Zaten kıt kanaat olsun, benim olsun bu hayat, dedim de müzik yapmaya başladım vaktinde. Yolunda gitti her şey çoğu zaman. Ama işte piyasa şartları da malum… Yok, ekmek kavgası meselesine girmeyeceğim. Bütün bunlar hakkında çok fazla paragraf geçirdim aklımdan son günlerde. Aklımdan geçirip belleğimin dağınık salonuna attığım paragrafları bir araya getirmeye çalışıyorum. Son zamanlarda her gün evdeyim. Boş durmayı sevmem. Sokaklarda olmaya alıştığım için olsa gerek evde camları açıp salon ve koridoru turluyorum. Çalışıyorum, yazıyorum derken bir de pek çok şeyi düşünüyorum aynı anda. Kafam çok yoğun… Nerden başlayacağımı bilemediğimden işlere, bir karmaşa yaşayabiliyorum. Ondan olabilir şu an “ ne diyor bu adam?” türünden bakışın canım okuyucu. Ama illa ki bir şeyler çıkaracaksın yazdıklarımdan.

Godot’u beklerken kapının çalması, gelenin apartman görevlisi olması… “Ekmek lazım mı hocam?” diye sorması ve benim yeniden gerçek hayata dönüşüm… Evet, ekmek lazım… Ekmek, sabun, tıraş bıçağı, yumurta, süt, DVD, kitap, conta… Ama önce ekmek… “Evet, Mehmet Abi, alayım” Mehmet Abi’nin beni müzik hocası zannetmesinin neticesinde (kendi müzik hocası değil; genel…) bana hocam demesi, ama benim onu abim sanmadan, ona abi demem ayrı bir çelişki… Gerçek hayata döner dönmez gereksiz konularla kafamı meşgul etmeye başlamıştım bile.

Bir hayattan yüzlerce roman çıkacak, diye sevinmiyor değilim. Ama önümde okunacak o kadar kitap var ki, çıldırıyorum. Bunları sana yazarken diğer tarafımda üst üste en az dört kitap duruyor. Neden? Birini seçip okumaya başlayacağım da ondan. Evde olmanın en güzel yanlarından biri benim için. Ama bu evde olmayı sonsuza kadar sürebilir kılmıyor, tabii. Bir oturuşta kalın sayılabilecek bir kitabı yarılamadan kalkmadığımı düşünürsek bunu sağlamasından memnunum söz konusu durumun. Ancak en başlarda bahsettiğim “zengin olma” meselesine dönmeliyim, ister istemez. Şimdi biraz para kazanmak için çalışmalıyım. Her şey bir tarafa bu kitaplar suyunu çektiğinde yenilerini almak için para lazım. Sözün kısası; yıllar yılı, bu kadar boş kafalı zengin adamın olduğu yerde zengin olmaya tenezzül etmemiş ben, e- posta kutuma gelen kredi kartı ekstreleri ve e olmayan- posta kutuma sokuşturulan faturaların rakamlarını topladığımda, fatura olarak karşıma çıkmayacak diğer giderleri de düşündüğümde biraz zengin olmaya tenezzül etmek zorundayım. Bu gereksiz derece uzun cümle için özür dilerim okuyucu. Bir de sözün kısası, demişim. Yeni fark ettim. Ama “Tam olarak ne demek istediğini anlıyorum galiba” türünden bakışlarını görür gibiyim şimdi.


Son olarak buradan hayatımı programlayan sistem yöneticisine sesleniyorum. Çocukken “zengin olmak şart değil” diye özetlenecek düşüncelerimi çocukluğuma ver, emi? 

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Git Başka Yerde Öl!

Kısa ve acı bir insan öyküsü… Bir vicdan, ahlak öyküsü… Sokaklarda kar, kış, yağmur demeden dolaşıp çöp toplayan insanlardan sadece birine ait…

Geçtiğimiz ilkbaharda Taksim’de sahne aldığımız mekânın hemen önünde gerçekleşmişti olay. Otuz yaşlarında bir erkek, o büyük çöp toplama aracının önüne yığılıp kaldı. Belli ki sara krizi geçiriyordu. İstanbul’un dinmek bilmeyen yağmuru da daha bir şiddetlenmişti.

Sara hakkında çok bilgiye sahip değilim. Ama bildiğim kadarıyla bu kriz geldiğinde vücut tümüyle kasılır. İstem dışı çırpınışlara neden olur. İşte bu genç adam da yağmurun altında, yerde bu şekilde çırpınıyordu. Dişlerini sapladığı dili kanamaktaydı. Bu acı görüntü devam ederken, etraftan yardıma gelen insanları gördük. Birkaçımız da dışarı çıktık. Bulunduğumuz mekânın karşısındaki otelin dış kısmındaki masalara oturmuş Ortadoğulu Müslüman turistlerin başını çevirip bakmaya tenezzül etmediği bu acıya, dışarıya eğlenmeye çıkmış İstanbul gençleri müdahale etmeye çalışıyordu. İçlerinde kolları omzuna kadar dövmeli bir genç, elinde bira şişesi olan bir başkası ve bir de eşcinsel vardı.

Bir yanlış algıyı, aynı olay içinde görebilmek ne ilginç, değil mi? Hani dindar nesil yetiştirmek isteyenlerin, bu çabalarını haklı çıkarmak için “dindar olmasın da tinerci mi olsun?” demesini hatırlarsınız. İşte orada yardıma muhtaç insana elini uzatıp, onu yerden kaldırmaya çalışanların bu dindar nesil içinde olmadığını da anlayabilirsiniz. Güzel ahlak, vicdan gibi kavramların da dinle alakası olmadığını, otelin dış kısmında oturup kahvelerini yudumlayan, kadınların sadece burunlarının gözüktüğü Müslüman turistlerden de anlayabilirsiniz.
Ben o sırada insanlığımdan utanırken, onu tedavi ettirebilecek, bitmiş olan ilacını temin edebilecek maddi güce sahip olmayışıma ve buna rağmen kendime lanet ederken, etraftaki esnafın “bırakın, numara yapıyor. Genç adamsın çalışsana” demesine duyduğum öfkeyi de tarif edemem. O öfkeyi perçinleyen ise otelin güvenlik görevlisinin tavrıydı. Otel müşterisinin ‘huzurunu” kaçıran bu manzaraya karşı, güvenlik görevlisi onu otelin önünden kovdu. Genç adam acı içinde kıvranarak başka bir kaldırıma oturdu. O ‘marjinal’ etiketi yapıştırılan insanların verdiği suyla yüzünü yıkadı. Bir süre dinlendikten sonra ayağa kalkmaktan zorlanarak doğruldu. Arabasına elindeki boş su şişesini attı. Ne de olsa onun ekmeği bu değersiz çöp parçasıydı. Ellerini kaldırıp tanrıya yakardı. Titreyen dizleri… Titreyen, yakaran elleri…

Peki, bu talihsiz adamı otelin zengin müşterilerinden değersiz yapan neydi? O güvenlik görevlisi? O güvenlik görevlisiyle aynı havayı soluduğum için ben kendimden tiksinirken, o görevini yapmanın ‘gururuyla’ ortalıkta geriniyor, aldığı maaşı hak ettiği için ek bir gurur havasına bürünüyordu. Öte yandan toplumun geneli, orada acıyla çırpınan adama yardım etmek için seferber olmuş diğerlerini, yaşam tarzlarından dolayı ayıplamaya devam edecekti.

Ve kimse insanı temel alan bir değerlendirme yapamayacak, hepsi vicdanı ve ahlakı dindarda arayacak, geri kalanı ahlaksız, münafık ve benzeri diğer ifadelerle yaftalamayı sürdürecekti.

Siz de bunları söylediğinizde dini çarpıtmakla, dindarlara hakaret etmekle suçlanacaksınız. Bunca yıldır dindar bir hükümet tarafından yönetilen bir ülkede, böylesi bir gelir dağılımı adaletsizliği, böylesi vicdansızlık zerre kadar canlarını sıkmayacak onların. Üstelik yaşam biçimi olarak önümüze örnek olarak sundukları o İslam ülkelerinin ahalisindeki bu duyarsızlığı aklı başında tahlil etmeye de kalkışmayacaklar.

“Ahlaklı insan, beş vakit namazındadır. İbadetlerini tastamam yerine getirir.” %99’unu Müslüman ilan ettikleri ülkede insanlar açlıktan, yoksulluktan ve tedavi olamadığı hastalıktan sokak ortasında ölümle mi pençeleşiyor? Gitsin başka yerde ölsün!