Spor Haberleri

Köşe Yazıları

yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Aşka Dair Teoriler: Kafa Travması Teorisi

Aşkın nasıl ortaya çıktığı bilim adamları tarafından araştırılıyor. Ama siz önce bir gelin benim teorilerimden birini okuyun.

En önemli teorim kafa travması teorisidir.

10000 yıl öncesinden bahsediyoruz. Meteor kütlelerinin atmosferden içeri girerken yanıp kavrulmadığı kaliteli zamanlardı o zamanlar. Ne meteor yapmıştı o dönem mübarek? Meteorunu bile özledik mi ne evrenin? Neyse…

O sıralar çok meteor düşermiş dünyaya. İnsanlar meteor yağmurlarından korunmak için mağaralara sığınırlarmış. Gökyüzünde meteorlar ışık olarak beliriverince kaçışır, mağaralara girerlermiş. E tabii, o zamanlar meteoroloji balonu, uydu gibi yanıltıcı cisimler yokmuş ki. Meteorsa meteordur. Kakaysa uçan dinozorların işidir. Neyse… Biri çıkar, der ki “ben kaçmayacağım, bakalım, ne olacak?” Kimse bu cesarete hayran olacak halde değildir. Zaten bunun adı bugünün şartlarına göre bile aptallıktır. Bırakırlar maceracı beyimizi yağmurun altına.

Meteorlar deli gibi yere çarpmaktadır. Kahramanımız koşturup kaçmakta ve her meteor sıyırmasına sevinç çığlıkları atmaktadır. Sağanak yağış azalmıştır; meteor ufak ufak atıştırmaya devam etmektedir. Kahramanımız bir süre sonra yağmurun dindiğini sanarak durur. Ancak son kalan taşın kafasına isabet ediverir ve zavallı kendini yerde bulur. Ölmemiştir. Sadece baş dönmesi ve şiddetli baş ağrısı hissetmektedir. Zar zor ayağa kalkar ve etrafına toplanmış diğer insanlar arasında bir kadına dikkat kesilir. Yarı açık bilinci ona güzel sözler söyletmektedir. Kadının omurilik soğanını gıdıklayan bu sözlerle adına şimdi aşk dediğimiz bir duygu filizlenmeye başlar.

Meteor yağmuru erkeğin genetik yapısını bozmuş, o güne kadar “uçana kaçana” olan ilişki durumunu, “bilmem kimle ilişkisi var” olarak değiştirmiştir. Kahramanımızın âşık olduğu kadınla geçirdiği muhteşem geceye imrenen erkekler de artık meteor yağmurundan kaçmamış; yağmur sonrası eş seçmece seremonisi bir ritüel olarak uygulanmaya başlanmıştır. Ancak her erkek o kadar şanslı olamamış, çoğu oracıkta telef olmuştur. Bu da tarihin ilk aşk uğruna ölümleri olur. Bilinmelidir ki aşk tarihi o günlere çok şey borçludur. Olmalıdır.

Artık insanlar âşık olmak için meteor yağmuru beklemeyecek, ama her yıldız kayışını (ki aslında pek çoğu meteor yağmurudur) aşk malzemesi haline getirecektir. Sevgilisi olmayan kadınlar veya erkekler her meteor yağmurunda yeni aşklar dileyeceklerdir. Her güzel kadına güzel söz söyleme arzusu, her güzel söz duyan kadının omurilik soğanında vuku bulan gıdıklanma o günlerden gelen genetik kodlanmanın sonuçlarıdır. Ancak her güzel söz söylediğiniz kadın da size âşık olmaz; kiminin omurilik soğanını gıdıkladığınızda o kişi size tokat atabilir. O da başka bir reaksiyondur ve bu da başka bir araştırma konusudur. Diyorum. Dedim.

Bu teori de burada biter. Haydi, çürütün.


Not: Gerçekle alakası yoktur. Gerçeğin de olması gerekenle alakası yoktur zaten.

11 Ekim 2011 Salı

Düşen Gül


Elinde bir tek gülün kalmışlığıyla arkasından bakakalırsın. Sesini rüzgâr titretir. “Elveda” bile diyemezsin. Gider. Arkasına bile bakmaz. Öyle ya, zaten çoktan bitmiştir her şey. Belki o an değil, ama en kısa zamanda aklındaki dağınık taşları mutlaka bir araya getirirsin. Ama hep o anı hatırlarsın. O arkasından bakakaldığın sevgilinin, uzakta kaybolana kadar yürüyüşünü… Ve artık hiç göremeyeceğin mesafede kim bilir kimlerle yürümeye devam edeceğini düşündüğünü hatırlarsın. Dönüp yoluna gitmeye karar vermeden, eline batıp yaralar açan gülün dikenine bakarsın. Gül daha bir kırmızı olur kanınla. Aşk kırmızısı bildiğin gül, şimdi bir tarifsiz bir acının rengidir.

Eşe dosta anlatacak çok acın vardır artık. Geri dönüp yürümeye başlarsın. Sesini titreten rüzgâr seni şimdi iter adeta arkandan. Bir an önce kendine çekidüzen vermeni isteyen bir dost gibi sırtını sıvazlar. Yağmur da yetişir ardından. Gözyaşlarını gizler. Elindeki gül, dikenleri derine sürterek son yarasını açar yere düşerken. Şimdi de sen terk edersin. Güldür geride kalan. Yağmur daha bir sert yağar. Rüzgâr daha bir uzaklaştırmak ister seni; bir boranı haber verir gibi kulağına fısıldar. Sen hala yürüyüp arkasına bile bakmadan uzaklaşan sevgiliye ağlarsın. Yürümek dizlerindeki çocukluk yaralarını sızlatır. Paçaların çamurlu yol izlerine bulanır.

Gözlerini kaparsın.

Gözlerinin okyanusunda kaybolduğun sevgilinin, karanlık kumlarına gömüldüğünü fark edersin. Hemen yüzeye çıkmak istersin, çırpınırsın. Bir yanın ölür. Bir yanın yaşamaya çalışır. Sonunda çıkarsın bir kıyıya. Gözlerini açtığında gözyaşlarını ve yüzünden süzülen yağmur sularını fark edersin. Okyanusun tuzu sandığın gözyaşların, yağmurla aynı anda diner. Artık okyanus da yoktur. Ekimdir ayın adı. Mevsimin en yalancı güneşi açmaktadır. Poyrazı daha sahicidir. Çünkü gerçekler soğuktur. İşte şimdi açan bir güneş gibidir aslında giden sevgilinin sıcaklığı. Esen poyrazdır asıl kimliği… İklimi… Uzaklardan gittiğini haykırır gibi estirir rüzgârı. Ama bilmelisin. Bununla kalmaz. Kışa kadar kovalar seni acılar. Geçti dersin, mart dayanır kapıya, son yüz yılın en soğuk ilkbaharını karşılarsın. Soğuktan korunduğun kuytuluklar vardır, sevdalar ve aşklar yaşadığın bir zamanlar.

Evet, o kuytuluklar…

Bir bakarsın, işte o kuytuluklar, başka sevdalara yuva olur. Gizli buluşmaları, ilk öpüşmeleri misafir eder. Kim bilir tatlı didişmelerle ne sevişmeler başlar. Ve yalnızlığını sığdıramazsın sen artık o kuytuluklara. Gidersin. Köşe başlarına bıraktığın eski umutları yoklarsın. Yaşanır hale gelsin diye yetişen ilkbahar sıcaklığının koynuna saklarsın. Hayata dönen umutlarla yaşama sarılırsın.

Çünkü aşk, hep yeniden başlamayı bilmektir.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Zamanın Yolculuğunda


Zamanın yolculuğunda,
Koltuk altlarına gizlenmiş bir yürek;
Sana hasret…
Ve her tren istasyonunda ayrı ayrı,
Yolcu ederim yüreğimi.
Yüreğime ömrümü yolluk diye verdiğimdendir,
Zamanın bu kadar hızlı ve tüketen akışı…
Bunu bilir gözlerim; ağlayamaz.

Daha yazın esen bir serin esintiden aldığım
Bugünkü sonbahar haberini okurum göğün sayfalarında.
Yağmur da yağsa şimdi yüzümdeki sensizliğin
Acı tortularını gizler mi?
Sonra kış da yetişse,
Kar yağsa kırar mı toprağımın hastalığına sebep
Sensizlik sızılarımı?
Ben ki sensizliğimi gizlesin diye
Avuçlarımı yüzüme kapattığım kaç sabaha uyandım?
Ve toprağım kaç hastalığa yenik düştü
İkliminin kuraklığında?

Belki çare getirir yüreğim diye,
İşte tam da bunun için onu her durakta yolcu ederim.
Her istasyonun döşeli taşlarına haykırırım.
Ağlayamayışımı…
Çaresiz bir yıldan daha gün beklerken ben,
Yüreğim seni getiremeyecek, bilirim.
Zamanın yolculuğunda sana hasret bir bedenim.