Spor Haberleri

Köşe Yazıları

ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2013 Pazartesi

Adını Söylemedi Adımı Söylemedim

Kısacık anlara bakıyordu gün. Soğuktu. Bazen de sıcak… Sanki onu ararken komut verir gibiydi. Şimdi soğuk… Şimdi sıcak…

Önce gözleri geldi. Uzun bir yolculuk gibiydi bakışları… Ve poyraz eserken, hiç dinmeyecek bir ateş yanıyordu. Nasıl diyeyim? Daha hamken yüreğim cayır cayırken, yanarken nice olurdu hallerim? Bilgelerin tüm sözlerini okur gibiydim. Ona bakmak kayıp ve eşsiz bir kitabı sonsuza dek okumak gibiydi.

Sonra, bilmiyorum nasıl olduysa… Sesi geldi. Sanki uzak iklimlerin müjdelerini seslenir gibi fısıldadı. Sonra 
nasıl olduysa karşımda gördüm bedenini. Sessizdi önce. Önce… Adını söylemedi. Adımı söylemedim.

Yollarımız ayrılacaktı. Biliyordum. Bir yağmur yağsa o an ağlıyorum sanırdı toprak. O kadar hüzünlü… İlk görüşte hüzün dedikleri bir aşk…

Adını söylemedi. Sadece konuştu. Sesi bir ılık esinti gibi yüzümde bir okşayıştı. O an tüm rüzgârlar esse her yönden… Hem de soğuk esse… Felç edecek gibi hem de… Asla sakınmazdım kendimi. Gözleri, sesi… Ve belki de dudakları yetişirdi sıcacık. Ve belki de sarmalardı aniden. Yüzümü okşardı elleri.

Adını bile söylememişti. Adımı söylememiştim. Zaten kim sormuştu şu güne dek? Bankaların çağrı merkezleri bile önceden biliyor olurken adımı, adın ne önemi vardı?

Sonra kısa bir yürüyüşte yakaladım ikimizi. Yanımda elleri ellerime kaçamak dokunuyordu. Tutmalı mıydım? Tuttum. İşte o an tüm gerçekleşmesini istediğim hayallerim bir bir gerçekleşmiş gibiydi. Sanki o an bir dere kurusa bir yerlerde, hadi gidelim diyecektik. El ele kurtaracaktık bir suyu kurumaktan.

Oysa önce kuruyan dudaklarımın çaresini bulmalıydım. Belki onun dudaklarında… Belki o dere kurumadan yüzümü yıkayacağım yabancı sularından medet umacaktım. Ne bileyim?

Sonra bana döndü aniden. Şimdi ayrılık vakti dedi. Yüzüme yaklaştı yüzü. O büyük çarpışma… Bir gezegen oluşur gibi… Bir hayat filizlenir gibi… Milyarlarca yıl hayatı müjdeler gibi…

Sonra gitti. Adını söylemedi. Adımı söylemedim.




17 Eylül 2013 Salı

Apayrı Bir Ayrıntı

Bugün yine sensizlikle uyandım. Üstüme kalın bir sessizlik giydim dışarı çıkarken. Yollar, kâğıtlar dolusu cümleler gibi ayaklarımın altından geçti. Geride çamurlu kalıntılardı kalan. Sanki tüm güzel duygular, kirletilmişti yaşanırken. Giydiğim sessizliğime ise bir yağmur havası siniyordu. Sessizliğim, hüznü biriktirdikçe içinde, inceliyordu sanki.

Apayrı bir ayrıntıydı bu. Uzaktan anlaşılmaz. Ya da yaşamak gerekli...Zamana bırakmıştım her şeyi. Sonra da zamanı bıraktım. Yaşamak gerekli...

Yürümeye devam ettim. Gün hüzünleri işaret ediyordu her köşe başında. Kalın çizgilerle, altı çizili çığlıklar gibi
İsyan ediyordu gün. Apayrı bir ayrıntıydı bu. Ben bile görmeyebilirdim belki. Seni sevmeseydim...

Dönüş yolu eskimişti. Gece olmuştu bir çırpıda. Aç köpekler havlıyordu uzaktan adımlarımı hızlandıran.

Sokak aralarında, bitmiş aşkları topluyordum. Hüzünlerini kazıyınca üzerinden yaşanabilen... Kimse bilmezdi.
Apayrı bir ayrıntıydı çünkü. Geceyi de gündüzmüş gibi yaşayanlar bilirdi ancak. Koyu esmer bir gecenin tüm soğuğunu sineye çekebilenler bilirdi. Yaşamak gerekli...

Eve gelince, sessizliğimi soyunup sensizliği çekerim üstüme. İnce bir sensizlik... Sessizlik kadar üşüten... Uykusuz rüyaları sabaha taşırken tüm ağır işçiliğiyle hayatın ve aşkın, gelmeyeceğini bilerek senin, bir hayal kırıklığına engel oluyordum en azından.

Sen bilmesen de bunu, kimse bilmese de  seviyordum seni ve sen gün gibi geçiyordun üzerimden her gecenin sonunda. Apayrı bir ayrıntıydı bu.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Poyrazında Üşümek

Hava soğumadan tüm şehri zapt etmeye hazırlanan bir rüzgâr sarmış etrafımı. Yürümek için yanlış bir saat...
Ama uyumama engel bir duygu gürültü yapıyor içimde günlerdir. Bunu ancak, benim gibi üşüyecek bir şehirle kucaklaşarak giderebilecektim.

Gecenin en başıboş saati... Ve sessizliği yararcasına bir ses duyuluyor uzaktan.Rüzgârın sesi... Uzaklarda yiten bir aşkın ya da başlayamamış bir aşkın acısı haykırılıyor sanki.

Hava soğuyacak. Üstümde gecenin gözleri... Sanki bulutların ardından yıldızlar, sinsi bir plan kuruyorlar. Ve rüzgâr şehri iyice zapt ediyor. Şehrin sokaklarında soğuk yağmur suları akıyor oluk oluk.

Gecenin en acımasız saati... Ve nereye gitsem peşimi bırakmayan, kötü huylu bir poyraz Bedenimi dar bir elbise gibi sarıyor. Kalınlaştığı an bu yeni elbise, daha da çok üşüyorum.

Ömrümü düşünüyorum. Gönlümü saran, acı yüklü ve umudu derinliğinde kayıp bu aşkı... Yüzeye... Şehrin tam ortasından yüzeye fışkıran duygularım, şehrin tüm caddelerini sarıyor. Evlere sızıyor kapı ve pencere aralıklarından...

Şehir yeniliyor soğuğa. Yağmur değil sadece caddelerde akan. Ve bu saf duygularım, evcilleştiremediğim aşkım şehrin tüm pisliklerini yıkarken coşkuyla, kayboluyor mazgallardan içeri akıp.

Ve yine suçsuz yere yargılanan ben oluyorum. gece tüm soğuğunu bana işliyor. Poyraz gerçekleştiriyor infazımı. Baltayı her indirişinde sessizliğim sancıyor.Her ağlayışımda daha da acıyor bedenim. Yüreğime öykünen...

Kendine Ağlıyorsun

Nice yalancı baharlar gördün. Aldandın, kırıldın. Şimdi ise sonbaharın ortasındasın. Çekinerek bakıyorsun gökyüzüne. Hatta isteksizsin perdelerini açarken bile sabah saatlerinde. Korkuyorsun.       Yalnızlığınla bilediğin sevdan artık bir hüzün... Ve ayaklarının altında biriken bir nefret oluyor döktüğün her bir gözyaşın.

Her buluttan kaçıyorsun. Uçurumlara atıyorsun kendini. Düştüğün yerde derin hırçın bir nehir. Kaçtığın yağmurların beslediği zaman zaman... Hem ıslaksın artık, hem de kayıp...

Oysa yağmurda ıslansaydın en fazla üşüyecektin. Şimdi neredesin? Nereye akıyor kaybolmuşluğun? Belki de kanıyorsun. O kıyılarda yükselen kırmızı kayalar senin bitişinin rengi belki de.

Belki de nehirler her kuruduğunda sen kurtulmaya çalışıyorsun. Çoktan pes etmiş de olabilirsin. Her nehir kuruduğunda sensindir aslında bir bir yok olan.

Nice yok oluşlar gördün. Gerçekti. Yüreğin nicelerine tazelendi ne zahmetlerle. Şimdi bir ağacın gölgesinde, Kendine ağlıyorsun.

14 Eylül 2013 Cumartesi

Seni Parçalayamam Kalbimden

Moleküllerini parçaladım ulaşılmaz denilen dağların, seni parçalayamadım kalbimden. Ve sol yanımdan köyler boşaltıldı bir gece, ansızın… Bir seni sürmediler içimden.

Sonunda göğsüme ilişmiş bir sancı oldun. Başka aşkları almasın diye gözlerim açılmaz perdelerle çevreledim zihnimi. Sen yoktun. Ebedi tadilattaydı, giderim, dediğin yollar.

Ama git artık yolculuğuna Dönülmezliğinde kaybol. Git artık. Gitmezsen sancırım. Sancırım da kurtulamam perdelerinden.

Git artık. Gitmezsen yürüyemem. Şimdi diyeceksin ki bu ne tutarsızlık… Yanımdayken tutmadığın ellerim soğuktan titreyen bir serçe gibi… Ne kadar dayanır? Karşımdayken bakmadığın gözlerim nasıl görür önünü? Git artık. Gitmezsen kanarım.


Seni parçalayamam kalbimden.

Sen Bunları Okuduğunda

Sen bunları okuduğunda, çok uzaklarda olacaksın. Gece güne direnirken gitmiştin. Daha son öpücüğünün kokusu kurumamış dudaklarıma, elveda, dedirten gidişin…

Gecenin son karanlığı, sabahın geliş habercisiydi. Bir bitiş gün doğumuna denk gelir mi?Oysa gün batımında biter bilirdim aşkları.

Karanlığı evinden kovuyordu deniz. Yoksa hep karanlık mıydın sen de? Hiç olmamış mıydın?
Bir yanılsama mıydı güzelliğin? Ellerimi ısıtan bedenin değil, Yalnızlığımın ateşi miydi yoksa?


Sen bunları okuduğunda, Çok uzaklarda olacak yüreğim. Başka günlere sızlanacak uykusuz gecelerim.

Zamandan Kopan

Adını korkak bir bağlaç gibi bağladım diğer cümleye. Harflerin sustu. Ve yok oldun dün geceki son sesin gibi. Ve gecenin elleri, adın yazılı her kâğıdı, buruşturup atıyordu izinsizce.

Gözlerine baktıkça hayalimde aklımı yitiriyorum. Bakışlarını yakaladığımda ve tekrar kaybettiğimde… Beni besleyen ne varsa evrende, senden türemiş gibi…

Duru suları derelerin, gölleri besleyen… Yüzümü yıkadığım, susuzluğumu giderdiğim, Kan revan içinde kalmış yokluğunun şiddetinden kalbimi arındırdığım… Aşkımın dağlarından doğmuş derelerin yatağında sana akıyorum. Ve yitiriyorum bakışını yine, apansız bir ölüme dökülüyor gözlerim.

Ve her şey yeniden başladı. Yeni doğan günün ilk dakikalarıyla yüzün geldi. Süzülerek pencere aralıklarından… El yordamıyla bulduğum tenine dokundum. Kaçıncı defa… Ve belki de son defa…

Kısacık bir andı. Sıcaklığını içime dolduracak kısacık bir an… İflah olmaz aşkların sınırında.


Ve gecenin elleri yüzünün görüldüğü her dakikayı üfleyerek temizliyordu izinsizce.

12 Eylül 2013 Perşembe

Yalnız Bir Şiir

Sokağının yokuşunda yağmur akıyor denizlere ulaşma gayretinde. Bense sana doğru ağır ağır adımlıyorum sokağında. Oysa yağmur sularına kapılsam denize ulaşsam, soğuk ve ince kumlu suyu solusam ciğerlerime... Pencerenden dalgaların arasına baktığında, tertemiz sevdamı görebilir miydin? Ya da yağan yağmur ben olsam, pencerenin dışında süzülen yağmur sularını
Gözyaşlarım bilebilir miydin? Durdum.

Çünkü göremezdin ki benim sevdamı artık hiçbir dalgasında denizin. Ve bilemezdin akan gözyaşlarımı...

Yağmur sularına baktım yokuş aşağı akıp giden. Sanki beni çağırıyorlarmış gibi coşkunca akan. Ve dedim ki:

“Gidilmesi gereken yön,

Suyun aktığı yönmüş meğer.”

Arkama bile bakmadım.


9 Eylül 2013 Pazartesi

Sensizliğin Bilgeliği

Zamanın yolculuğunda, koltuk altlarına gizlenmiş bir yürek… Sana hasret... Ve her tren istasyonunda ayrı ayrı, yolcu ederim yüreğimi. Yüreğime ömrümü yolluk diye verdiğimdendir, Zamanın bu kadar hızlı ve tüketen akışı... Bunu bilir gözlerim; ağlayamaz.

Daha yazın esen bir serin esintiden aldığım bugünkü sonbahar haberini okurum göğün sayfalarında. Yağmur da yağsa şimdi yüzümdeki sensizliğin acı tortularını gizler mi? Sonra kış da yetişse, kar yağsa kırar mı toprağımın hastalığına sebep sensizlik sızılarımı? Ben ki sensizliğimi gizlesin diye avuçlarımı yüzüme kapattığım kaç sabaha uyandım? Ve toprağım kaç hastalığa yenik düştü ikliminin kuraklığında?

Belki çare getirir yüreğim diye, işte tam da bunun için onu her durakta yolcu ederim. Her istasyonun döşeli taşlarına haykırırım. Ağlayamayışımı... Çaresiz bir yıldan daha gün beklerken ben, yüreğim seni getiremeyecek, bilirim. Zamanın yolculuğunda sana hasret bir bedenim.

Söyleyemediklerimi işitir mi yüreğin? Ya da göremediklerimi görebilir misin?

Ben yıldızlara fısıldadım aşkı her gece parlasınlar diye sana. Bulutların arkasında da kalsalar, bir rüzgâr estirip okşarlar saçlarını. Yıldızlar ellerimdi. Yıldızlar uzaktı, ya da ben sensizdim.

İnsan sadece birine uzatabilir ellerini yazardı ya aşkın kitabında, ben ellerimi sana uzattım o kitabı yırtarcasına. Tutar mısın? Soğuktan titreyen bir serçe gibi titreyen ellerimi sıcaklığınla avutur musun? Yeni bir aşk kitabının önsözü olur mu sözcüklerimiz?

Öpemediğim dudaklarının hasreti, dokunamadığım tenin kokusu sinmiş düşlerim, bedenimde bedeninin çırılçıplak iziyle yüreğim garip bir aşkın yolculuğunda… Ve valizimde her şeye rağmen yeşerttiğim aşk çiçekleri... Toprağına hasret... Sana hasret yüreğime yol arkadaşı olurken söyleyemediklerimi işitti mi yüreğin?

Ya da hatırlamak istemediğin bir anı mıyım şimdi? Hangi okyanusta gözlerinin ışıltısı?
Hangi kıyıya vuruyor bakışların? Ne kadar soru varsa şimdi, cevapları sessizliğinde gizli gecenin... Ben sonsuz sessizliğimde, denizlerdeki sensizliğin girdabında, uzaydaki kara deliklerin keşfindeyim. Yokluğunu öğrenirken bilgeliğim...





6 Eylül 2013 Cuma

Sensiz Geçen Günün Sızısı

Sabah erken kalktım; sen gitmiştin. Yine yetişemedim o güzel yüzüne.

Dışarı çıktım. Yağmur mu yağacaktı? Gökyüzüne baktım. Koca bir bulut geçerken ıslatıveriyordu ufak ufak
şehrimin omuzlarını. Ama yeryüzünü yağmurla kavuşturacak olan bu olamazdı. Geçip gidecek bir bulut, nasıl yaşatırdı bu kavuşmayı şehrime? Çılgınca yağmalıydı yağmur. Toprağın içine çekmesini beklemeliydi aşkını. Yağsa ne olur ki böyle damla damla? Toprağın haberi bile olmadıktan sonra...

Ben her gün seni, yağmur bekleyen toprak gibi beklerim. Görecek olsam bir şey diyemem ya; sen yine de bilirsin toprak gibi hasretimi. Sana bakarken dolan gözlerim, günlerin yağmur hasretidir. Çünkü sensiz geçen her saat, toprağın yağmuru beklediği kurak ve çaresiz iklimler gibi; sıkıcı, hüzünlü... Ama geçici çaresizliğim, Gün biterken, herkes akşamın karanlığa göz kırpışından kaçarken bitiveriyordu ansızın. Senden iki satır haber aldığımda sanki yeniden hayata dönmek gibi bir şeydir yaşanan.

Her günüm böyle sevgili... Sensiz geçen saatlerde önüme cennet sofralarını da kursalar; böyle... Seni gördüğüm gecelerde, yanına oturup saçlarını okşayamadığım saatlerin acısıdır belki bu hüzün. Belki ara sıra kalbini kırışımdan, belki seninle yeteri kadar konuşamadığımdan... Ama yine de bilirsin gözlerime baktığında değil mi sevgili? Yıllarca biriktirdiğim aşkın tek sahibi olduğunu?

O bulut gibi miyim yoksa ben? Yeteri kadar yağamıyor muyum hayatına? Yo, yo… O bulut gibi olamam.
Çünkü o bulut sevmez ki toprağı. Geçip gitme, bir dağın doruğuna sığınma çabasındadır o. Oysa benim çabam, her günün sonunda, tüm sızılarımı senin varlığınla iyileştirip, kuruyup yitmeye bırakmaktır yalnızlığı. Seni kendi varlığımla sarmalamaktır, hiçbir şey beklemeksizin...

Eylül geldi, görüyor musun sevgili? Şimdi biraz daha zor sensiz saatleri içmek... Eylül geldi de, ağaçlar yapraklarını dökmüyor, belki de tüm sıkıntısı bundan iklimin. Ama içimdeki tüm ormanlar yapraklarını döktü bile. Eylül’ü yaşayabilmeyi başaran bir iklim var içimde. Senin için hiçbir dengesini bozmadığım, huzurla yaşayabilesin diye bir doğa var orada. Bilmesen bunu, çıkar mıydın benimle bu çetin yolculuğa?

Geçmişe dair tüm acılarımı bana unuttururken yerine koyduğun güzelliğinden çok fazlasıydı zaten. Bana yeni bir dünya büyütmeyi öğrettin hayatımda.Bense o dünyayı senin için büyüttüm. Beklemiyordun bunu. Ama kabul ettin bu dünyada yaşamayı. Koşulsuzdu yaşayışın; koşulsuzdu senin için yapışım her şeyi.

İşte bunlar da bitmek bilmeyen saatlerde, senin için yazabildiklerim... Sensiz geçen gün içimde sızlarken...

Yitik Zaman Saatlerinde

Gecenin o çıplak saatinde, yalnızlığın uykusuzluğunda hayalin geldi. O kadar aydınlıktın ki... Görebileceğim kadar yakın. Dokunamayacağım kadar uzaktın. Çıldırtma saatiydi gecenin. Yeni bir oyunuydu bu.

'Sessizliğimi paylaşmaya mı geldin? Konuşsana artık.'

Sessizdin. Kısa sürdü sessizliğin.

'Bitmeliydi, anla artık' dedin, fısıldar gibiydin.

'Aradım seni, her seferinde simsiyah kapandı telefon yüzüme. Anlamam gerekeni anlamak için sabahı mı beklemeliyim her gece?'

Neydi uyutmayan insanı? İşlerin yolunda gitmesine engel olan kimdi? Geceyi bu kadar aydınlatan sen miydin? Yoksa şizofrenik yalnızlıklar mıydı delirten insanı?

'İmkânsızdık biz. Beraber insansız ki bedendik. İnsansızdık. Sen bunu göremedin.'dedin; sesin yükselmişti.
'İnsansız iki beden demek...' Söylerken bunu, neler akıyordu içime, dışıma süzülmesine izin vermediğim.

'Sen hep soru sordun. Cevapsızlığına boğuldum. Her sorun beni itti yanı başından'

'Bir kısır döngüymüş demek. Senlilik sensizlikmiş aslında.'

Neydi yargılayan insanı? İşleri kim yönetiyordu? Geceyi bu kadar acı yapan yalandan sevdalar mıydı?
'Bitmeliydi. Anla artık.' Israrla üzerine bastığın bu cümle değildi. Bendim.

'Yani şimdiki gibiydin hep. Göreceğim kadar yakın... Dokunamayacağım kadar uzak...'
Bir şey söylemedin.

'Giderken öpmedin bile dudaklarımı. Bir kelebeğin kanatları gibi; ölü bir kelebeğin... Kurumuştu olduğu yerde." Suskunluğun kapladı yine geceyi.

Neydi yıpratan insanı? Silahlar kimin elindeydi? Delik deşik eden geceyi kimin gözyaşlarıydı? Yalnız mıydım? Yoksa yıldızlar mı çok uzaktı?

'Bitmeliydi. Anla artık.'

'Evet, bitmeliydi. Anlıyorum artık.'Gerçeği kabullenmek acı da olsa...

Gecenin bitimi güneşin doğuşuydu. Güneş doldukça odama, sen gidiyordun. Görüntün aralık pencereden süzüldü gitti. Yitip gittin son defa.


Artık o kadar uzaktın ki...

30 Ağustos 2013 Cuma

Düşen Gülün Ardından

Elinde bir tek gülün kalmışlığıyla arkasından bakakalırsın. Sesini rüzgâr titretir. “Elveda” bile diyemezsin. Gider. Arkasına bile bakmaz. Öyle ya, zaten çoktan bitmiştir her şey. Belki o an değil, ama en kısa zamanda aklındaki dağınık taşları mutlaka bir araya getirirsin. Ama hep o anı hatırlarsın. O arkasından bakakaldığın sevgilinin, uzakta kaybolana kadar yürüyüşünü… Ve artık hiç göremeyeceğin mesafede kim bilir kimlerle yürümeye devam edeceğini düşündüğünü hatırlarsın. Dönüp yoluna gitmeye karar vermeden, eline batıp yaralar açan gülün dikenine bakarsın. Gül daha bir kırmızı olur kanınla. Aşk kırmızısı bildiğin gül, şimdi bir tarifsiz bir acının rengidir.

Eşe dosta anlatacak çok acın vardır artık. Geri dönüp yürümeye başlarsın. Sesini titreten rüzgâr seni şimdi iter adeta arkandan. Bir an önce kendine çekidüzen vermeni isteyen bir dost gibi sırtını sıvazlar. Yağmur da yetişir ardından. Gözyaşlarını gizler. Elindeki gül, dikenleri derine sürterek son yarasını açar yere düşerken. Şimdi de sen terk edersin. Güldür geride kalan. Yağmur daha bir sert yağar. Rüzgâr daha bir uzaklaştırmak ister seni; bir boranı haber verir gibi kulağına fısıldar. Sen hala yürüyüp arkasına bile bakmadan uzaklaşan sevgiliye ağlarsın. Yürümek dizlerindeki çocukluk yaralarını sızlatır. Paçaların çamurlu yol izlerine bulanır.

Gözlerini kaparsın.

Gözlerinin okyanusunda kaybolduğun sevgilinin, karanlık kumlarına gömüldüğünü fark edersin. Hemen yüzeye çıkmak istersin, çırpınırsın. Bir yanın ölür. Bir yanın yaşamaya çalışır. Sonunda çıkarsın bir kıyıya. Gözlerini açtığında gözyaşlarını ve yüzünden süzülen yağmur sularını fark edersin. Okyanusun tuzu sandığın gözyaşların, yağmurla aynı anda diner. Artık okyanus da yoktur. Ekimdir ayın adı. Mevsimin en yalancı güneşi açmaktadır. Poyrazı daha sahicidir. Çünkü gerçekler soğuktur. İşte şimdi açan bir güneş gibidir aslında giden sevgilinin sıcaklığı. Esen poyrazdır asıl kimliği… İklimi… Uzaklardan gittiğini haykırır gibi estirir rüzgârı. Ama bilmelisin. Bununla kalmaz. Kışa kadar kovalar seni acılar. Geçti dersin, mart dayanır kapıya, son yüz yılın en soğuk ilkbaharını karşılarsın. Soğuktan korunduğun kuytuluklar vardır, sevdalar ve aşklar yaşadığın bir zamanlar.

Evet, o kuytuluklar…

Bir bakarsın, işte o kuytuluklar, başka sevdalara yuva olur. Gizli buluşmaları, ilk öpüşmeleri misafir eder. Kim bilir tatlı didişmelerle ne sevişmeler başlar. Ve yalnızlığını sığdıramazsın sen artık o kuytuluklara. Gidersin. Köşe başlarına bıraktığın eski umutları yoklarsın. Yaşanır hale gelsin diye yetişen ilkbahar sıcaklığının koynuna saklarsın. Hayata dönen umutlarla yaşama sarılırsın.


Çünkü aşk, hep yeniden başlamayı bilmektir.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Masaldan Gerçekler

Masallara İnandın hep değil mi? Oysa masallardaki gibi değil hayat… Gökten üç elma düşse üçü de yasak…

Ve Rapunzel bile günün kısa saç modasına kapılmış; o yüzden tırmanamayacağız kuleye artık. Pamuk Prenses’in kaybolacağı bir orman, Kırmızı Başlıklı Kız’ı kandırıp midesine indirecek bir kurt da yok. Onun yerine “insanlar mutlu olsun” diye ormanları yiyen ve yerine kocaman şehirler kuran kurt adamlar var artık.

Bir dakika, bir dakika… Masallara inandın, diyordum. Ve şimdi ise beni terk ediyorsun. Hem de bu kadar acının ortasında, ellerimde bir gülün kurumuşluğunu bırakıp, daha hamken bile cayır cayır bir yüreğin girdabında bırakıveriyorsun bedenimi. Bense yollara dökülüyorum. Yokluğunu öğrenme çilesi çekmeye, bilgeleşmeye bu uğurda… Her acı kendi masalına ihtiyaç duyarmış meğer. Ve yolculuğun tek gayesi de buymuş.

Sen kendi masalının yolculuğuna çıkarak, beni sırılsıklam bir gerçeğin ortasında çırılçıplak bıraktın. Kendi masalına muhtaç bir berduşa çevirdin bir bakıma. Daha hamken cayır cayırdı yüreğim. Yanarken nice olurdum? Bilemedim. Göremezdin. Toprağına yabancı gece çiçekleri açardı kuytuluklarımın koynunda da… Koklayamazdım.

Toprak demişken… Bu topraklar başkaydı sevgili. Bu coğrafya sanki deneme sürümü gibi… Diğerlerinden farklıydı. Burada her şey, bir kâbustaymış gibi, tam tersiydi olağan olanın. Burada katil, kahramandı. Burada insan hayatı değersizdi. Onun yerine olmayan, hayali şeylere değer verilirdi. Ama gariptir ki, burada güzelliklerle yüklü tüm hayaller yasaktı. İşte bu yüzden buraya düşen tüm hayali kahramanlar kendini bozardı bir defa. Zenginden alıp fakire vermesiyle ün salmış Robin Hood bile fakiri alıp zengine yedirecek hale gelirdi. 

Yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot, nükleer santral işine girerdi. Bir Uyuyan Güzel bozmazdı kendini. Herkese örnek bir model gibi sunardı onu ‘büyük adamlar.’

Dedim ya, farklıydı burası. Yine de direnmiştik. Çarkların arasında kalmayalım diye hep yer değiştirmiştik. “Çarklara Dişli Aranıyor” diye yazan tüm ilanları görmezden gelmiştik.


Ve sen gittin. Onu diyordum, değil mi? Ellerimde kuruyan gülün unutulmuşluğuydu yokluğun. Ellerim toprakları susuz bırakılmış, unutulmuş bir vatandı. Masalını arayan sen… Bensiz çıktığın yolculuğunda… Bense masalımı ararken, gerçeklerin acı girdabında, uzaydaki kara deliklerin keşfindeyim. Yokluğunu öğrenirken bilgeliğim…

11 Ekim 2011 Salı

Düşen Gül


Elinde bir tek gülün kalmışlığıyla arkasından bakakalırsın. Sesini rüzgâr titretir. “Elveda” bile diyemezsin. Gider. Arkasına bile bakmaz. Öyle ya, zaten çoktan bitmiştir her şey. Belki o an değil, ama en kısa zamanda aklındaki dağınık taşları mutlaka bir araya getirirsin. Ama hep o anı hatırlarsın. O arkasından bakakaldığın sevgilinin, uzakta kaybolana kadar yürüyüşünü… Ve artık hiç göremeyeceğin mesafede kim bilir kimlerle yürümeye devam edeceğini düşündüğünü hatırlarsın. Dönüp yoluna gitmeye karar vermeden, eline batıp yaralar açan gülün dikenine bakarsın. Gül daha bir kırmızı olur kanınla. Aşk kırmızısı bildiğin gül, şimdi bir tarifsiz bir acının rengidir.

Eşe dosta anlatacak çok acın vardır artık. Geri dönüp yürümeye başlarsın. Sesini titreten rüzgâr seni şimdi iter adeta arkandan. Bir an önce kendine çekidüzen vermeni isteyen bir dost gibi sırtını sıvazlar. Yağmur da yetişir ardından. Gözyaşlarını gizler. Elindeki gül, dikenleri derine sürterek son yarasını açar yere düşerken. Şimdi de sen terk edersin. Güldür geride kalan. Yağmur daha bir sert yağar. Rüzgâr daha bir uzaklaştırmak ister seni; bir boranı haber verir gibi kulağına fısıldar. Sen hala yürüyüp arkasına bile bakmadan uzaklaşan sevgiliye ağlarsın. Yürümek dizlerindeki çocukluk yaralarını sızlatır. Paçaların çamurlu yol izlerine bulanır.

Gözlerini kaparsın.

Gözlerinin okyanusunda kaybolduğun sevgilinin, karanlık kumlarına gömüldüğünü fark edersin. Hemen yüzeye çıkmak istersin, çırpınırsın. Bir yanın ölür. Bir yanın yaşamaya çalışır. Sonunda çıkarsın bir kıyıya. Gözlerini açtığında gözyaşlarını ve yüzünden süzülen yağmur sularını fark edersin. Okyanusun tuzu sandığın gözyaşların, yağmurla aynı anda diner. Artık okyanus da yoktur. Ekimdir ayın adı. Mevsimin en yalancı güneşi açmaktadır. Poyrazı daha sahicidir. Çünkü gerçekler soğuktur. İşte şimdi açan bir güneş gibidir aslında giden sevgilinin sıcaklığı. Esen poyrazdır asıl kimliği… İklimi… Uzaklardan gittiğini haykırır gibi estirir rüzgârı. Ama bilmelisin. Bununla kalmaz. Kışa kadar kovalar seni acılar. Geçti dersin, mart dayanır kapıya, son yüz yılın en soğuk ilkbaharını karşılarsın. Soğuktan korunduğun kuytuluklar vardır, sevdalar ve aşklar yaşadığın bir zamanlar.

Evet, o kuytuluklar…

Bir bakarsın, işte o kuytuluklar, başka sevdalara yuva olur. Gizli buluşmaları, ilk öpüşmeleri misafir eder. Kim bilir tatlı didişmelerle ne sevişmeler başlar. Ve yalnızlığını sığdıramazsın sen artık o kuytuluklara. Gidersin. Köşe başlarına bıraktığın eski umutları yoklarsın. Yaşanır hale gelsin diye yetişen ilkbahar sıcaklığının koynuna saklarsın. Hayata dönen umutlarla yaşama sarılırsın.

Çünkü aşk, hep yeniden başlamayı bilmektir.