Spor Haberleri

Köşe Yazıları

robin hood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
robin hood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2013 Cumartesi

Herkes Böyle Yapsa Şöyle Olurdu

Hani bir söz vardır. Herkes kendi kapısının önünü süpürse, sokakların ne kadar temiz olacağına dair… Güzel bir laf… İçinde güzel bir öğüt barındırır. Hatta çok farklı durumlar için de aynı şekilde kullanılabilir. Anlam esnekliği güzeldir. Zaten ben de çok severim böyle eğilip bükülebilen anlamları, sağa sola çekilebilen sözleri… Bir de bu öğütten yola çıkarak aklıma düşürmekten geri durmadığım alternatif laflarım var. Birinden bahsetmek üzereyim şu an. Buyurun aşağıya inelim.

Herkes kendi kapısının önünden geçenleri sevse, sevgi yumağı olurdu bütün dünya. Ama bu noktada kapı önünü süpürmek daha risksiz görünebilir tabii. Severken kullanacağın dil önemli… Sevdiğin insanın sevgiyi ne kadar kaldıracağı da… Bir deneyelim. Yanlış anlaşılmalara neden oluyor, bize dayak yediriyorsa yeni bir strateji geliştiririz. Onu öğrenmek için de bir aşağıdaki kata inmeliyiz.

Herkes kendi evinin önünden geçeni öldürse, faili meçhuller hissedilir oranda azalır, cinayet masasının iş yükü azalırdı. Bak şimdi… Bir orta yol bulamadım. Ya sev diyorum, ya öldür… Neyse, biliyorum ki zaten kimse benim öğütlerimi dinlemiyor. Bu beni rahatlattı şimdi. “Berkecan, sokaktan geçenleri bıçaklama oğlum”

Başka bir tane daha geldi şimdi. Herkes kendi kapısının önünden geçen zenginden alıp fakire verse ne de şahane olurdu! Bir Robin Hood çıkaramadık ya, diye hayıflanmazdık. Hayıflandık mı hiç? Bilemedim şimdi. Çıkarmak zorunda olsaydık ve o da çıka çıka ben çıksaydım günün birinde bir yamyam kabilesi için ekstra bir işe gitmem gerekseydi, zengini alıp fakire yedirecektim o zaman. İyi de o zaman fakire yedireceğinin zengin olması şart değil ki! Hiçbir anlamı kalmazdı Robin Hood olmanın. Bırakırdım o işleri. Daha fazla saçmalamayayım ben. Bir alt kata inelim.

Herkes kendi evinin önüne trafik işareti koysa, trafik sorunu çözülebilirdi. Çözülemeyebilirdi belki de. Fikir işte. Dur biz aşağıya devam edelim. Burası boş kalacak gibi.

Herkes kendi kapısının önüne ayna koysa camdan kendine baksa âşık olsa, güzel ahlakımız ne güzel olurdu! Aşk da neymiş? El ele mi tutuştular, aman sarıldılar mı diye ülkemin güzel insanları telaşa düşmezdi. Ve hatta kendi kendimize evlensek, boşanmalar da hissedilir derecede azalırdı, diye düşünmeden alamıyorum kendimi.

Ben söylemeden gelmeye başladınız alt kata. Gözlerim doldu. Herkes kendi kapısının önünden biraz arka bahçelerinde –eğer bahçe diye bir şey kaldıysa tabii- elma ağaçlarının altına yatsa, kafasına elma silkeletse, alttan pantolonun içine böcek kaçırtsa, ne bileyim işte, bilim için her şey… O zaman nasıl da yeni icatlara imza atardık. Robin Hood çıkaramadığımıza yanmam da bir Newton çıkaramadık, ona yanarım. Evet… Şimdi size çıkışa kadar eşlik edeyim. İlk, üçüncü, sekizinci ve son basamağa dikkat…

Herkes kendi yalanını ortaya çıkarsa, özel dedektifler ekmek yiyemezdi. Herkes kendi evini soysa hem kimse mağdur olmazdı, hem de suç oranı azalırdı. Bu böyle uzar gider ve saçmalama dozu da artar, söyleyeyim.


Hadi, kapattık.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Masaldan Gerçekler

Masallara İnandın hep değil mi? Oysa masallardaki gibi değil hayat… Gökten üç elma düşse üçü de yasak…

Ve Rapunzel bile günün kısa saç modasına kapılmış; o yüzden tırmanamayacağız kuleye artık. Pamuk Prenses’in kaybolacağı bir orman, Kırmızı Başlıklı Kız’ı kandırıp midesine indirecek bir kurt da yok. Onun yerine “insanlar mutlu olsun” diye ormanları yiyen ve yerine kocaman şehirler kuran kurt adamlar var artık.

Bir dakika, bir dakika… Masallara inandın, diyordum. Ve şimdi ise beni terk ediyorsun. Hem de bu kadar acının ortasında, ellerimde bir gülün kurumuşluğunu bırakıp, daha hamken bile cayır cayır bir yüreğin girdabında bırakıveriyorsun bedenimi. Bense yollara dökülüyorum. Yokluğunu öğrenme çilesi çekmeye, bilgeleşmeye bu uğurda… Her acı kendi masalına ihtiyaç duyarmış meğer. Ve yolculuğun tek gayesi de buymuş.

Sen kendi masalının yolculuğuna çıkarak, beni sırılsıklam bir gerçeğin ortasında çırılçıplak bıraktın. Kendi masalına muhtaç bir berduşa çevirdin bir bakıma. Daha hamken cayır cayırdı yüreğim. Yanarken nice olurdum? Bilemedim. Göremezdin. Toprağına yabancı gece çiçekleri açardı kuytuluklarımın koynunda da… Koklayamazdım.

Toprak demişken… Bu topraklar başkaydı sevgili. Bu coğrafya sanki deneme sürümü gibi… Diğerlerinden farklıydı. Burada her şey, bir kâbustaymış gibi, tam tersiydi olağan olanın. Burada katil, kahramandı. Burada insan hayatı değersizdi. Onun yerine olmayan, hayali şeylere değer verilirdi. Ama gariptir ki, burada güzelliklerle yüklü tüm hayaller yasaktı. İşte bu yüzden buraya düşen tüm hayali kahramanlar kendini bozardı bir defa. Zenginden alıp fakire vermesiyle ün salmış Robin Hood bile fakiri alıp zengine yedirecek hale gelirdi. 

Yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot, nükleer santral işine girerdi. Bir Uyuyan Güzel bozmazdı kendini. Herkese örnek bir model gibi sunardı onu ‘büyük adamlar.’

Dedim ya, farklıydı burası. Yine de direnmiştik. Çarkların arasında kalmayalım diye hep yer değiştirmiştik. “Çarklara Dişli Aranıyor” diye yazan tüm ilanları görmezden gelmiştik.


Ve sen gittin. Onu diyordum, değil mi? Ellerimde kuruyan gülün unutulmuşluğuydu yokluğun. Ellerim toprakları susuz bırakılmış, unutulmuş bir vatandı. Masalını arayan sen… Bensiz çıktığın yolculuğunda… Bense masalımı ararken, gerçeklerin acı girdabında, uzaydaki kara deliklerin keşfindeyim. Yokluğunu öğrenirken bilgeliğim…