Spor Haberleri

Köşe Yazıları

aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2015 Pazartesi

Web Sayfanız için içerik ve makaleler

Zengin İçerik ve Makaleler


Belki de pek çoğunuz web sayfanızı oluştururken bu kadar çok orijinal ve zengin içerik ihtiyacınız olacağını tahmin edememiştiniz. Ya da bazılarınız hepsini kendi yazmaya kalktı. Hele ki reklam geliri elde etmeye başladığınızda daha zengin bir sayfa içeriğine ihtiyacınız oldu ve buna yetişemez oldunuz. 
İşte böyle durumlarda benim gibi yazmayı bir alışkanlık haline getirmiş, yazmazsa öleceğini düşündüğünden mütemadiyen yazan blog yazarlarına ihtiyacınız var.


Zengin içerik ve makaleler burada

Ve işte ben burada devreye giriyorum. Örneğin güncel konularda olduğu kadar sağlık ve teknoloji gibi konularda makaleler olsun istiyorsunuz. Bana gelip böyle bir talep getirdiğinizde konuları en net ve kısaca belirtmeniz yetiyor. Hemen hemen her kategoride zengin ve nitelikli içeriği sizlere sağlayabilirim.  Hepsinin özgün olacağını ve sadece sizin sitenize özel olarak üretileceğini unutmayın.


23 Mart 2015 Pazartesi

Kediciklerin Aşkı ve İlahi Yol



Önsöz

"Okuyacağınız bu yazıdan dolayı bana açılan hakaret davasını kaybetmiştim. 26 Mart'ta ise tazminat davası görülecek. Yazımın tamamı bu... Ancak dava açılmasına sebep olan ifadeler yok. Direk olarak şahsa yönelik olmayan bu ifadelerin şahsa yönelik olduğu konusunda mahkemeyi ikna eden avukatları kutlamak gerek..."

Sosyal medyayı takip edenler bilirler. Adnan Oktar’ın –nam-ı diğer Adnan Hoca’nın bir televizyon programında etrafındaki kadınlarla gerçekleştirdiği ‘sevgi’ sağanağı gösterisi sosyal medya kanallarında çokça paylaşılıyor aylardır.

Adnan Oktar başı kapalı ve açıklardan oluşan küçük bir kadın topluluğuna sırayla şu soruyu soruyor. “Beni seviyor musun?” “Seviyorum” cevabını alıp tatmin olmayarak, “ne kadar seviyorsun?” diye yeni bir soru daha soruyor. Kadınlar, sırayla sevgilerini tarif edemeyeceklerini, bu sevginin kelimelerle ifade edilemeyeceğini dile getiriyor. Adnan Oktar, “maşallah!” diye karşılık verip Allah sevgisinin kendisine tecellisini vurguluyor ve ekliyor. “Yobaz ve münafıklar buna dayanamayacak.” Şimdi ben de dayanamadım. Yobaz mıyım, münafık mıyım, bilemedim. Olayı öncelikle bir televizyon şovu olarak değerlendirsem de altında önemli bir toplumsal gerçeğin yatabileceğini düşünmeye başladım. Aslında burada gördüğümüz abartılı da olsa bir gerçeğin yansıması olabilir mi?

 Öncelikle belirtmeliyim ki bu tip videoların sosyal medyada dolaşması, ‘zat-ı şahanelerin’ gereksiz yere ilgi görüp, gündeme oturmasına neden olabilir. Ancak yukarıdaki paragrafın sonunda da belirttiğim gibi bunu sadece bir eğlencelik olarak değerlendirmediğimizde birtakım çıkarımlara varabiliyoruz. Bunlardan en önemlisi, muhafazakâr toplumumuzda özellikle kadına yönelik olan cinsel baskılardır. Bu cinsel baskılar, kadının cinselliğini tanımaması, saf bir aşk hayatının dahi kadına yasaklanması olarak özetlenebilir. Bu baskılar, özellikle muhafazakâr ailelerin başı kapalı kızlarında sevgiye açlık olarak yansımaktadır. Bununla ilgili çok fazla canlı örneğe şahit oldum.

Herkesin hatırlayacağı bir örnek vereyim. Yıllar önce haber bültenlerine yansımış “tarikat şeyhi aşkları kuşağında” da görüldüğü gibi bu baskılara maruz kalmış kadınlar, ‘Allah tarafından özel mülakatla seçildiğine inandığı adamlara’ bastırılan sevgi duygusunu ve cinselliği yöneltmeyi tercih ediyor. Normal bir kadın - erkek ilişkisini ahlaklı bulmadığı için, böyle bir adama aşkı meşru görüyor. Bu durum ise aşka susamış kadınların bu mahrumiyetinden faydalanan şarlatanlara yarıyor elbette. Yine baktığınızda bu şarlatanların zenginlik içinde yaşadığına da tanık oluyoruz. Zenginliklerinin Allah’ın onlara sunduğu ödüller olarak görenlerin sayısı da az değil… “Demek ki Allah tarafından seçilmiş” inancının doğmasının önemli bir göstergesi bu zenginlik.

Şimdi gelelim neden bir şeyhe özlem ve ilgi duyulduğuna. İnsanlar görmedikleri Allah’a inanıp, tanımadıkları peygamberlerine sevgi gösterirken, eksik kaldığını düşündükleri kısımları, inandıkları tüm değerlerin yansıması olarak gördükleri kişilere sevgi duyarak tamamlamaya çalışıyorlar. Demek ki Allah aşkı denen kavram yeterli olamıyor. Hep, O’nun yansıması bir kişi arama gayretine düşüyorlar. Adnan Oktar bu kişilerden biri… Ama bir tek o yok maalesef. Bütün bu arayışların en büyük sebebi ise, aslında inançtaki yetersizlik olabilir. Ama ben inançları sorgulamaktan ziyade, bunun toplumda baş göstermesinin sebeplerini irdelemekten yanayım.

Yine de son noktayı koymadan belirtmekte fayda var. Bu bir televizyon şovu elbette…

Dinin bir rant aracı haline geldiğini, cinci hocaların, muskacıların ve ‘şifacı’ hocaların, doktorlardan ve öğretmenlerden ve hatta bilim adamlarından daha üstün görüldüğünü gördüğümüzde sorun acaba dinde mi, yoksa toplumda mı, sorusunu sormadan edemiyoruz.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Emanetçi


Mesleğimin ne olduğunu açıklayamam. Söylenecek bir şey değil... 'Ne işle meşguldün sen, Selçuk?' diye soran arkadaşlara, 'Serbest meslek...' diye yanıt vermek artık alışkanlık halini almıştı. 'Ne iş...' diye başlatılan bir soru tamamlanmadan 'serbest meslek...' diye cevabını yapıştırır, hızla konuyu değiştirirdim. Dikkat çeken harcamalarım, iyi giyimim, biraz şüpheli hale getirdi beni. Bundan dolayı arkadaşlıklarım uzun vadeli olmazdı. Zaten hiç de zamanım olmadı arkadaşlıklar için.

Yılbaşları, yaz ayları ve diğer bazı zamanlarda yoğunlaşan işlerim, gizli olması gereken görüşmelerim, resmi olmayan anlaşma metinlerim... Bak, gördün mü? Sen de şüpheyle bakıyorsun bana. Tamam, tamam... Sana anlatacağım. Zaten aramızda kalacak, biliyorum. Şimdi bir iş görüşmesine gitmek için yola çıkıyorum. Sana yolda her şeyi anlatacağım. Ama biraz kendimden bahsetmeliyim.

Adım Selçuk; başta söylemiş miydim? Neyse... Ben birkaç kez üniversiteye başlamış, tıp, mühendislik ve hukuk dışında her bölümde okuma deneyimi kazanmış, ancak hiçbirini bitirememiş bir adamım. İrili ufaklı işlerde çalıştım. Hatta en son çalıştığım firmada ofis elemanıydım. Kıdemli ama... Müdürlerim, patronlarım bana çok güvenirdi. Öyle ki koca holdingin müdürlerinin bile iletişim kuramadığı patronlarla bir araya geldim sık sık. İşte şimdi bu işten de ayrılma sebebime geliyorum. Seni de sıkmayayım. Bu gördüğün arabayı, az önce kapısından çıktığımız daireyi nasıl aldığımı bu anlatacağımla öğrenemeyebilirsin, ama biraz sabrına sığınıyorum.

Bir gün yine patronumun odasında günlük sohbetler yapmaktaydık. O sırada kapı açıldı ve içeri genç bir kadın girdi. Nasıl güzeldi, sana anlatamam. Kızıl mı turuncu muydu saçları, şimdi hatırlayamıyorum. Ama vücudunun kıvrımları, yüzünün o güzel ve etkileyici hatlarıyla hep hayalini kuracağın türden bir kadındı. Sonra öğrendim ki benim patronun sevgilisiymiş. O güne kadar saygı duyduğum adama, o andan itibaren inceden haset duymaya başlamıştım. Ben yakışıklı, etkileyici bir adam değilim. Ama bu adam da bu özellikleri taşımıyordu ki... Neyse, konumuz bu değil...

Benim patron, karısını işte bu güzeller güzeli kadınla aldatıyordu anlayacağın. Kart zampara... Ancak o gün hesaba katmadığı bir şey vardı. Karısı da o gün oraya geldi. O dakikalarda içeri girdi. Ben de tam çıkmak üzereydim o sırada. Yüzünde hiçbir zaman kendine güven ifadesini kaybetmeyen yaşlı kurt, o anda resmen buz kesti. Yüzündeki çizgiler adeta dondu. Balmumumdan bir heykel gibiydi; görmeliydin. Adamın karısı, bir eşine, bir de genç kadına bakıyordu aralıklarla. Tenis maçı izleyen şaşkın bir kedi gibiydi. Benim odada olduğumu fark etmemişti. Ben de 'buradan gitmeliyim' diye düşünmekteydim. Patronsa aklımı okumuştu sanki.

'Selçukçuğum, size mutluluklar dilerim, ne iyi ettin de tanıştırdın beni kız arkadaşınla, nişan ne zaman?' diye soruverdi ansızın. Burada adım geçmese hiç üzerime almayacaktım. Hatta bir an, 'unutkanlığımda geldiğim son nokta; böyle bir sevgilim var ve ben hatırlamıyorum' diye geçirdim içimden. Sonra uyandım duruma. Bizim yaşlı kurt hızlı bir planla, sevgilisini geçici süre de olsa karısından uzak tutuyordu. Ben genç kadından bir çıkış beklerken o da bu oyuna dâhil oldu birden. Ve koluma girdi. İnanabiliyor musun? Böyle güzellikte bir kadın koluma girdi yahu!

Benim şaşkınlığımı düşün. Üzerine de adamın eşinin ne kadar rahatladığını... 'Geçerken bir uğrayayım, dedim' dedi kadın. Odada, kendisi dâhil kimsenin inanmadığı bir yalandı bu. Belli ki kocasından şüpheleniyordu. Kontrol amaçlı ziyaretini kocasını resmi bir şekilde kucaklayarak bitirdi. Kadın odadan çıktığında üçümüz kalmıştık o kocaman ofis mobilyalarının olduğu odada. Genç kadın kolumdan çıkıp, koltuklardan birine oturup sitemkâr bir ifade takındı. Ama bizim yaşlı kurt tekrar takındığı kendine güvenen ifadeyle ' bizi biraz yalnız bırakabilir misin Pelin? Haydi, tatlım!' deyiverdi genç kadına. Kadın sorgusuzca çıktı odadan. Bense 'adı Pelin'miş, demek...' diye geçirdim içimden. Sonra da gerçek hayata dönüp 'neden benimle baş başa kalmak istedi ki patron?' diye sorgulamaya başladım. Ama merakım kısa sürecekti.

Sana şimdi anlatacaklarım biraz garip gelebilir. Dinlemek istemediğinde hatta anlattıklarıma inanmadığında beni uyar. Konuşmayı bitirebiliriz. Zaten az yolumuz da kaldı. Gerçi trafik yoğunlaşacak galiba. Kâğıt helvacılar ve su satan adamlar yol kenarında bitmeye başladığına göre...

Patron oturmamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum. Aklımda binlerce soruyla... Acaba sevgilisine bakışımı fark etti de beni fırçalamaya mı hazırlanıyordu? Dedim ya, merakım kısa sürecekti.

'Oğlum, seni çok severim, bilirsin.'diye söze girdi bizim zampara patron. Ve devam etti. 'Tahmin ettiğin üzere, az önceki hoş hanım benim sevgilim. Ve diğeri de karım... Ben Pelin'le ve de karımla çok mutluyum. Bu mutluğumun bozulmasını istemiyorum. Senden isteyeceğim şey...' Durakladı bir an. Hiçbir şey düşünemiyordum, merakla konuşmanın devamını bekliyordum. ' Bak oğlum...' Tekrar başa dönüyor gibiydik konuşmada. 'Sana çok güvenirim. Hatta holdingin bütün kasa anahtarlarını banka şifrelerini bile gözümü kırpmadan sana emanet edecek kadar...' dedi ve bir soluk alıp devam etti. 'Pelin'i bazı zamanlar idare etmeni, hatta onun sevgilisi gibi davranmanı rica ediyorum. En azından, karımın dikkatini ve şüphelerini üzerimden uzaklaştırana kadar... Saygınlığım çok önemli... Önemli bir dernek başkanlığı seçimi arifesinde hiç de iyi olmaz bir aşk skandalı.'dedi. Şaşkınlığımı tahmin et.

'Nasıl olacak bu?' diye sorabildim sadece.

'Bir ücret karşılığında... Artı masraflar da neyse onları da karşılarım. Yeter ki Pelin de mutlu olsun.'dedi ve bir an düşünüp devam etti. 'Biliyorum ki ona farklı bir gözle bakmayacaksın. Sana güveniyorum.'dedi. Adama bakar mısın? Hem karısını aldatıyor, hem de sevgilisine dokunmayacağımdan emin olmak istiyor. Gerçi emin... Nasıl bu kadar emin olabiliyor ki? Çok mu tok görünüyorum dışarıdan? Neyse...

Ücret dolgundu. Masraflar için de hiç gözünü kırpmayacaktı. Benimse o kadar paraya ihtiyacım vardı ki bu teklifi kabul ettim. Şimdi işimin ne olduğunu anladın. Ben emanetçiyim. Şimdi de gelelim, bunun nasıl bir iş olarak süreklilik arz ettiğine. Şaşkın görünüyorsun ama sen. Ama devam etmemi istediğine göre konuşmayı sürdüreceğim.

Piyasa dar gibi görünüyor bir anlamda. Ama ilk işimde o kadar başarılı oldum ki, birden bire müşterilerim arttı. Benim patron beni bir sürü zampara arkadaşına önermeye başladı. Pelinler, Mügeler, Buseler... İşten de ayrıldım sonra; yetişemiyordum. On binlerce dolardan söz ediyoruz. İşte bu da zenginliğimin sebebi... Hiç âşık oldun mu diye de soracak olursan, bir kere oldum. Hatta bir keresinde de anlaşma dışına çıktım, itiraf ediyorum. Sonuçta benim de duygularım ve ihtiyaçlarım vardı. Ama bu tek seferlik anlaşma dışı davranışım işimi yapmama engel olmadı. Hala çok güvenilen bir ‘emanetçi’yim.

Birazdan ulaşacağımız görüşmenin detaylarını merak ediyor musun? Aslında ben de merak ediyorum. Dün aldığım bir e-posta sonucu gidiyoruz oraya. Müşteriyle bir restoranda buluşacağız. Hiç konuşmadık. Sadece internet yoluyla iletişime geçmeyi istedi. Görüştükten sonra anlaşırsak yüklü bir para teklif ediyor. Bakalım... Biraz çekiniyorum aslında. Yanımda sen olmasan belki de gitmezdim. Bana güvenme, türünden bakışına rağmen...

İşte geldik. İçeri girdiğimde 15 numaralı masayı sormamı istemişti. Arabayı park edelim şimdi. Sen de gelmek ister misin? Başka bir masada sessizce dinlersin. Tamam, gelme, dışarıda bir yerde bekle istersen.

'15 numaralı masa?'

'Cam kenarında en köşedeki masa efendim.'

Ama o masadaki bir kadın!

Arabaya dönelim, her şeyi anlatacağım. Merak ettiğini biliyorum. Yarım saat içinde hayatımın en tuhaf iş teklifini aldım.

Kadın eşi tarafından defalarca aldatılıyormuş. Ama ondan ayrılamıyor. Bunu yapmaya cesareti yok. Diğer müşterilerimin profili... Ama bu seferki bir kadın olunca şaşırdım işte. En sonunda bir sevgilisi olsun istemiş. Ama bizim insanlar biraz duygusaldır ya, hemencecik âşık olmaya başlamışlar kadına. Kadın güzel de... O aşk istemiyor. Kocasından intikam almak ve evliliğine zarar vermeden ‘profesyonel' bir ilişki yaşamak istiyor. Ona bu teklifi düşüneceğimi söyledim. Aslında kadınlar tarafından deşifre olmak demek, en kısa zamanda emekliye ayrılmayı gerektiriyor.



Şaşkınlığını anlıyorum. Hatta kızgınlığını da... İlişkilerin bu kadar basitleştiği bir dünyada, benim bu saçma sapan hayatlara dayanan bir sektör oluşturmuş olmam canını sıkabilir. Benim hiçbir sağlıklı ilişki kuramam, âşık olamamam hep bundandı. Bu çarpık hayatın en çok yıprananı benim aslında... Güzel bir hayat kuramadım. Bir aileye sahip değilim. Arkadaşım da yok benim. Sinemaya, tiyatroya yalnız giderim. Yemeğimi yalnız yerim. Hayatta yaptığım tek iyi şey, bir işim sırasında müşterimin sevgilisini maddi zorluklarından kurtarıp onu bu ilişkiyi yaşamaktan vazgeçirmek oldu. Bazen vicdan devreye giriyor. Ama inan bana, ben kötü bir insan değilim. Beni bu çarpık ilişkilerin köpeği olarak görebilirsin. Ama lütfen, hakkımdaki en ağır düşüncen sadece bu olsun.

Ben de artık yoruldum. Belki de bu işi kabul edip iyi bir jübile yapabilirim. Ne dersin buna?

Twitter

5 Kasım 2013 Salı

Barış gemisi bize kaç liman dayanır?

Cumhuriyet’in 90. yılında yola çıkmış olan Gençlik Barış Gemisi 7 Kasım’da İstanbul’a varıp yolculuğunu bitirmiş olacak. 53 milletten 800 kız ve erkek öğrencinin yer aldığı bu proje elbette ki önemsenmeli. Ama projenin ismindeki “barış” kelimesi onu güzel yapmaya yetmiyor ne yazık ki.

Çünkü maalesef ki daha yola çıkarken kız ve erkeklerin birbirinden izolasyonu sağlanmış, barlarda içki servisi de yasaklanmıştı.

“Hepimiz aynı gemideyiz” mesajı veren proje, iktidarın “benim gemimdeysen benim kurallarıma göre yaşayacaksın” alt mesajını da itinayla iletiyor. Barış gibi önemli bir amacın içinde yer alan gençler basit bazı özgürlüklerden bile arındırılıyor. Ülkedeki barışın tesisi için atılan adımların din temelli olması için ve din kardeşliğiyle barışı inşa etmeye çabalayan iktidarın, barışın özgür düşünce, özgür hayat ve özgür inanç gibi unsurlarla tesis edemeyeceğini bu gemi sayesinde de anlayabiliyoruz.

Gemide kız ve erkek öğrencilerin kaldığı kısımları birbirinden ayıran noktalara sivil polis ve geminin güvenlik görevlileri yerleştirilmiş, geçişler kontrol edilmişti. Hatta AKP’ye has bir üslupla tehdit dahi edilmişti gençler. “Kız ve erkek öğrenciler ayrı katlarda kalmaktadırlar. Kat ihlalinde bulunan öğrenciler durulan ilk limanda bırakılacaktır” anonsunun yapıldığı gemi ‘barış’ amaçlı seyahatini tamamlıyor.

Bu anons “ya sev, ya terk et” türü bir anlayışın ifadesi… “Ya sevişme ya terk et” sloganı daha uygun elbette. Bu arada kadın ve erkeğin baş başa yapacağı tek şeyin sevişmek olduğunu sanmak için nasıl bir gençlik yaşamış olmak gerekiyor, çok merak ediyorum. Neyse…

Parlamento'da gazetecilerin Türkiye -Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi'ne ilişkin sorularını yanıtlayan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, “53 milletten 800 kız ve erkeği 10 günlük gemi seyahatine götürüyorsam, elbette ki bunun tedbirini alacağım. Bu tedbiri almadıktan sonra götürmem zaten. Kaldı ki 800 genci, 10 günlük gemi seyahatine götürmek gibi bir yükümlülüğüm de yok. Bir proje yapıyoruz; Türkiye-Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi. Barış gemisinde, evrensel konular, küresel konular, savaşlar, gençlik sorunları tartışılıyor. Bütün bunların zeminidir, bizim için önemli olan. O zemini sağlamak için bütün tedbirleri aldım. Gençlik Barış Gemisi'nde barlardan alkol servisi de yapılmaz, alkolü de kaldırttım, bu da doğru. Bir daha Gençlik Barış Gemisi olursa, gene alkol servisi olmayacak. Bunu da peşinen söyleyeyim. Bu kadar net yani...” diye konuştu.

Daha önce karma olan bu gibi devlet projelerinde artık kız ve erkeğin ayrı olacağını söylüyor Suat Kılıç. Zaten karma eğitim de sizin muhafazakâr demokrat anlayışınıza ters. Zaten kadın- erkek birbirini uzaktan sevmeli. Değil mi? Sonra aniden evlenmeli ve hızla çocuk yapmalı. Bunun için de öğrenciler için 18–24 yaş arası gençlerimiz için flörtle vakit kaybettirmemek adına evlilik teşvik kredisi bile çıkarttı hikmetinden sual olmaz devletimiz.

Gençler sevişmesin diye tedbir alınan ve pek çok özgürlüğün kısıtlandığı Gençlik Barış Gemisi’ni gördüğümüzde uzaklardan birinin “kimin hayat tarzına müdahale etmişiz?” diye bağırması da aslında gaipten ses duyduğumuz anlamına geliyor. Başka bir açıklaması olamaz zaten.


Evet, aynı gemideyiz biz. Doğru... Kaptan sen yine de bizi uygun bir limanda bırakıver. Muhafazakâr demokrat yapınıza uymayan bir liman olsun lütfen.

Bumerang Ödülleri Oy Ver!

14 Ekim 2013 Pazartesi

Adını Söylemedi Adımı Söylemedim

Kısacık anlara bakıyordu gün. Soğuktu. Bazen de sıcak… Sanki onu ararken komut verir gibiydi. Şimdi soğuk… Şimdi sıcak…

Önce gözleri geldi. Uzun bir yolculuk gibiydi bakışları… Ve poyraz eserken, hiç dinmeyecek bir ateş yanıyordu. Nasıl diyeyim? Daha hamken yüreğim cayır cayırken, yanarken nice olurdu hallerim? Bilgelerin tüm sözlerini okur gibiydim. Ona bakmak kayıp ve eşsiz bir kitabı sonsuza dek okumak gibiydi.

Sonra, bilmiyorum nasıl olduysa… Sesi geldi. Sanki uzak iklimlerin müjdelerini seslenir gibi fısıldadı. Sonra 
nasıl olduysa karşımda gördüm bedenini. Sessizdi önce. Önce… Adını söylemedi. Adımı söylemedim.

Yollarımız ayrılacaktı. Biliyordum. Bir yağmur yağsa o an ağlıyorum sanırdı toprak. O kadar hüzünlü… İlk görüşte hüzün dedikleri bir aşk…

Adını söylemedi. Sadece konuştu. Sesi bir ılık esinti gibi yüzümde bir okşayıştı. O an tüm rüzgârlar esse her yönden… Hem de soğuk esse… Felç edecek gibi hem de… Asla sakınmazdım kendimi. Gözleri, sesi… Ve belki de dudakları yetişirdi sıcacık. Ve belki de sarmalardı aniden. Yüzümü okşardı elleri.

Adını bile söylememişti. Adımı söylememiştim. Zaten kim sormuştu şu güne dek? Bankaların çağrı merkezleri bile önceden biliyor olurken adımı, adın ne önemi vardı?

Sonra kısa bir yürüyüşte yakaladım ikimizi. Yanımda elleri ellerime kaçamak dokunuyordu. Tutmalı mıydım? Tuttum. İşte o an tüm gerçekleşmesini istediğim hayallerim bir bir gerçekleşmiş gibiydi. Sanki o an bir dere kurusa bir yerlerde, hadi gidelim diyecektik. El ele kurtaracaktık bir suyu kurumaktan.

Oysa önce kuruyan dudaklarımın çaresini bulmalıydım. Belki onun dudaklarında… Belki o dere kurumadan yüzümü yıkayacağım yabancı sularından medet umacaktım. Ne bileyim?

Sonra bana döndü aniden. Şimdi ayrılık vakti dedi. Yüzüme yaklaştı yüzü. O büyük çarpışma… Bir gezegen oluşur gibi… Bir hayat filizlenir gibi… Milyarlarca yıl hayatı müjdeler gibi…

Sonra gitti. Adını söylemedi. Adımı söylemedim.




17 Eylül 2013 Salı

Kadının Issızına Aşık Olasınız!

Evet… Yeni bir beddua efendim. Taze taze… Issız Adam filmini biliyorsunuz. Orada bir adamın bağlanma korkusu işleniyor. Acıklı bir masal tadında… O filmden sonra memleketimin erkeğine bir haller oldu. Bir kaçmalar, bir ayrılmalar, bir ortada bırakmalar, sen daha iyilerine layıksınlar…

Hiçbiri de düşünmedi ki kadının ıssızı yok mudur? Vardır hocam… İşte onlara gelesiniz emi! Onlar daha fenadır hem de. Diğer kadınlardan farklıdırlar. Gelirler, aşık ederler seni kendilerine. Onlar da aşık olurlar tabi. Sonra bir bağlanma korkusu hasıl olur. Bu ıssız adamlardakine benzer, ama daha kadınsıdır. Ne demekse?

Sonra bir bakmışsın elinde kapısının önünde bir gülle kalakalmışsın. Yaaa…

Bir başka modeli de uzaklarda yar sevenlere gelsin. Sen başka bir şehirde yaşayan bir kadına mı aşık oldun? Issız kadın olabileceği ihtimali üzerinde de durmadın tabi. 24 saat içinde telefonla olsun, internet üzerinden olsun bütün iletişimini keser. Üstelik bundan önce en son söylediği sözse “seni seviyorum” olur. Hatta kimisi de öyle laflar eder ki kendini dünyanın en harika erkeği zannedersin. Oh…

O sırada öyle bir düşersin ki terk edildiğine mi yanacaksın, aslında sıradan bir erkek olduğun gerçeğiyle yüzleştiğine mi?

Arkadaşım, bir de bu kadınlar ıssız adamlara denk geldi mi daha çabuk toparlarlar. Çünkü giderler arkadaşlarıyla dertleşirler. Erkekler ise “hani çok seviyordu ulan kız seni?” diyen şüpheci arkadaşları yüzünden atlatamazlar.

Dolayısıyla erkeğin ıssızı kadının ıssızından daha iyidir atlatılabilirliği açısından. Ve her ölümlü erkek kadının ıssızını tatmalıdır. Yoksa aşk acısı nedir bilmez. Bilsin ki akıllı olsun. Aşkı içselleştirsin.

Hiç beklemiyordum böyle bir önerme çıkacağını. Hay yazı, sen nerelere kadirsin!

Sen Gelmeseydin Ruhum Giderdi Yanına

Yalan olamazdı. O kadar aşk sözcüğü… Dil söylerdi de yalanı, yürek söyleyemezdi.

O yüzden inanamadım gittiğinde. Vardır bir sebebi dedim. Hiç sorgulamadım. Birden bire kesilen selamın… Sabah beni öperek uyandıran sözcüklerin uğramaz oldu birden yatağımın kıyısına.

Gözümü sabahın, kimsenin görmediği karanlığına açmak nedir bilir misin? Ben burada bu acıyı yaşarken sen ne yaşıyordun? Bilemezdim. Sorgulamadım da… Sen o kıyıda ben bu kıyıda… Ayrı duygularda olabilirdik. Ben deniz şehrimin yalnız kıyılarında denizi gözyaşlarımla beslerken sen o kıyıyı ışıltınla aydınlatıp kumları dokunuşunla onurlandırıyordun belki.

Bilemezdim…

Bir şeyi çok iyi biliyordum. Sen gitsen de bir gün… Hatta şimdi… Şu an gitmişsen… Benim sevgim sonsuza kadar olacaktı.

Sonra uzak ve eşsiz güzellikli iklimlerin rüzgârları eser gibi çorak coğrafyamda, sesin geldi. Tanrısal bir aşk gibi… Dua gibi… Sesin geldi. Yüzünü görmek gibiydi. 3 dakikalık bir zamandı.

Kimseye söyleyemediğin bir dertti yokluğun. O acı ölümüm gibi… Kimsenin öldüğünü bilmemesi bir yalnızlıktı. Senin sesin… İşte yeniden doğuştu o yüzden.

Sen gelmeseydin, ruhum giderdi yanına bedenimden ayrılıp. Ölüm de olsa sonunda o ruh bir kere olsa sana uçardı.

Ben O Kavuşmasız Aşklarımı Bile Yitirdim

Tanımsız bırakılmış kavramları, dertleri çaresiz, aşkları kavuşmasız ve hüzünlere gark edilmiş umutları bir adamım tarihin çizgisinde. Tarihim şimdi... Tozları göğe savrulmuş, kayıp... Parçaları toprağına gömülü eski coğrafyaların. Sonsuzda saklı...

Nerede bulacağımı bilmediğim yüreğim, hangi rüzgâra açılacağını bilmediğim yelkenleri teknelerimin... Hangi savaştan zaferle çıkmışım ki, şimdi sevilsin bedenim?

Aşkı satır satır yazan, cayır cayır yanan yokluğunun alevindeyim. Ben yine toplamayı seviyorum hayatın matematiğinde.İnsanlığı reddedermiş gibi gelir o yüzden gidişin. Düşleri biriktirdiğim gözlerim, her sabah açılır da amaçsızca, sen başka bir kentte çoktan uyanmış olursun. İşte ondan her sabah terk edilişim...

Mantıkla çözülemeyen bir problemim. Tüm değerlere seni verdiğimden midir bilinmeyenliğim? Ve ben, o kavuşmasız aşklarımı bile yitirdim.

Apayrı Bir Ayrıntı

Bugün yine sensizlikle uyandım. Üstüme kalın bir sessizlik giydim dışarı çıkarken. Yollar, kâğıtlar dolusu cümleler gibi ayaklarımın altından geçti. Geride çamurlu kalıntılardı kalan. Sanki tüm güzel duygular, kirletilmişti yaşanırken. Giydiğim sessizliğime ise bir yağmur havası siniyordu. Sessizliğim, hüznü biriktirdikçe içinde, inceliyordu sanki.

Apayrı bir ayrıntıydı bu. Uzaktan anlaşılmaz. Ya da yaşamak gerekli...Zamana bırakmıştım her şeyi. Sonra da zamanı bıraktım. Yaşamak gerekli...

Yürümeye devam ettim. Gün hüzünleri işaret ediyordu her köşe başında. Kalın çizgilerle, altı çizili çığlıklar gibi
İsyan ediyordu gün. Apayrı bir ayrıntıydı bu. Ben bile görmeyebilirdim belki. Seni sevmeseydim...

Dönüş yolu eskimişti. Gece olmuştu bir çırpıda. Aç köpekler havlıyordu uzaktan adımlarımı hızlandıran.

Sokak aralarında, bitmiş aşkları topluyordum. Hüzünlerini kazıyınca üzerinden yaşanabilen... Kimse bilmezdi.
Apayrı bir ayrıntıydı çünkü. Geceyi de gündüzmüş gibi yaşayanlar bilirdi ancak. Koyu esmer bir gecenin tüm soğuğunu sineye çekebilenler bilirdi. Yaşamak gerekli...

Eve gelince, sessizliğimi soyunup sensizliği çekerim üstüme. İnce bir sensizlik... Sessizlik kadar üşüten... Uykusuz rüyaları sabaha taşırken tüm ağır işçiliğiyle hayatın ve aşkın, gelmeyeceğini bilerek senin, bir hayal kırıklığına engel oluyordum en azından.

Sen bilmesen de bunu, kimse bilmese de  seviyordum seni ve sen gün gibi geçiyordun üzerimden her gecenin sonunda. Apayrı bir ayrıntıydı bu.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Güneşin Bildiği

Kimse bilmedi suskunluğunun yansıdığı soğuk geceyi. Bilmemeliydi belki. Başkalarının yaşadığı sabahların dünsüzlüğünü kıskandı. Rahatça unutulurluğunu kıskandı dünlerinin.

Yine uyandı sabah olunca. Gözleri umutsuz bir ana açıldı yine. Gece daha yaşanmadan, sabaha olacaktı ansızın.

Gün aydınlıktı. Gizli bir yağmur tehdidi savuruyordu rüzgâr. Zamansız bir saldırı gibi... Aniden vuracak gibi...

Güneş bulutları delmekten vazgeçmiş gibiydi. Ölüm bıraktığında peşini, Yaşam mı takılacaktı sanki ardına? Güneş biliyordu. Kimse bilmedi. Bilmemeliydi belki.

Yollar çamurlu ayak izleriyle doluydu. Birçok kaçışın, terk edilişin; kaçan ve terk eden izleri... Yol biliyordu bir tek bu izlerdeki telaşı...

Kaçan, yılana sarıldı. Terk eden, terk etmenin dayanılmaz bulunmazlığını yaşadı. Terk edilense uyandı bir sabah yine. Kutsanmış hayatların, bir yanı ısırılmış yasak elması gibi... Utandı yasaklığından.

Ve güneş gibi boş verdi ölümü. Ölüm bıraktığında peşini, yaşam mı takılacaktı ardına? Güneşin bildiğini, o da bildi.

Poyrazında Üşümek

Hava soğumadan tüm şehri zapt etmeye hazırlanan bir rüzgâr sarmış etrafımı. Yürümek için yanlış bir saat...
Ama uyumama engel bir duygu gürültü yapıyor içimde günlerdir. Bunu ancak, benim gibi üşüyecek bir şehirle kucaklaşarak giderebilecektim.

Gecenin en başıboş saati... Ve sessizliği yararcasına bir ses duyuluyor uzaktan.Rüzgârın sesi... Uzaklarda yiten bir aşkın ya da başlayamamış bir aşkın acısı haykırılıyor sanki.

Hava soğuyacak. Üstümde gecenin gözleri... Sanki bulutların ardından yıldızlar, sinsi bir plan kuruyorlar. Ve rüzgâr şehri iyice zapt ediyor. Şehrin sokaklarında soğuk yağmur suları akıyor oluk oluk.

Gecenin en acımasız saati... Ve nereye gitsem peşimi bırakmayan, kötü huylu bir poyraz Bedenimi dar bir elbise gibi sarıyor. Kalınlaştığı an bu yeni elbise, daha da çok üşüyorum.

Ömrümü düşünüyorum. Gönlümü saran, acı yüklü ve umudu derinliğinde kayıp bu aşkı... Yüzeye... Şehrin tam ortasından yüzeye fışkıran duygularım, şehrin tüm caddelerini sarıyor. Evlere sızıyor kapı ve pencere aralıklarından...

Şehir yeniliyor soğuğa. Yağmur değil sadece caddelerde akan. Ve bu saf duygularım, evcilleştiremediğim aşkım şehrin tüm pisliklerini yıkarken coşkuyla, kayboluyor mazgallardan içeri akıp.

Ve yine suçsuz yere yargılanan ben oluyorum. gece tüm soğuğunu bana işliyor. Poyraz gerçekleştiriyor infazımı. Baltayı her indirişinde sessizliğim sancıyor.Her ağlayışımda daha da acıyor bedenim. Yüreğime öykünen...

Yaşam Başka Yerde

Bu ihanetin bir parçasıydım artık. Hayatın kırık bir parçası olan yüreğimse, ihaneti tamamlıyordu sanki. Söylemiştim ya sana; 'Hayatım tüm acıları ve kötülükleri bile kapsar' diye... Bilerek atladığımız bir girdaptı aşk. Şaşkın birer ceset olana kadar savruldu duygularımız. Acıyla ve kötülükle beslenen her güzelliğin sonu gibiydik artık.

Artık sen benim içimde, ben senin içinde ayrı kıyılara vurmalıydık. Ciğerlerimize soğuk ve ince kumlu su, beynimizde ölmüş duygularımız kalmalıydı. Başkalarını sevmeliydik, birbirimizden aldığımız güçle.

Çünkü artık yoksun. Birden sustu dilin. Sessizliğin benim de dilsizliğim oldu. Çünkü bu zor aşkın gönüllü parçası olan ben, çoktan kaybettim yüreğimi. Senin içinde ya da her şeyin dışında...

Neydi peki bu hüzün hala? Neydi kimsesizliği kollarımın?

Öylece uzandım kumlara senin geçtiğin. İçime, ta yüreğime soktum onları kucaklayarak. Artık tüm dünyayı, ayaklarının altında çiğneyişini hissedeceğim. Artık tüm ihanetini bu dünyaya, dünyayla birlikte ağlayacağım sanki.

O yasaklığına sarılışım, beni nasıl bu ihanetin parçası yaptıysa, ancak sesin uyandırırdı beni bu hain aşktan. Bunu bilmeyen yoktu. Sevişirken bedenimize tanık olan tek bir yeryüzü parçası, gözünü kapayamazdı bu ihanete. Her kahkaha, acıları ağlatmıştı. Ve kumlara dökülmüştü yüreğim parça parça.

Nerede kaybettiğimi bilmiyorum. Hangi sahilde savruluyor kim bilir yüreğim? Ama nerede bulacağımı biliyorum yaşamı. Yaşam başka yerde... Senle ya da sensiz... Her şekilde başka yerde...

Kendine Ağlıyorsun

Nice yalancı baharlar gördün. Aldandın, kırıldın. Şimdi ise sonbaharın ortasındasın. Çekinerek bakıyorsun gökyüzüne. Hatta isteksizsin perdelerini açarken bile sabah saatlerinde. Korkuyorsun.       Yalnızlığınla bilediğin sevdan artık bir hüzün... Ve ayaklarının altında biriken bir nefret oluyor döktüğün her bir gözyaşın.

Her buluttan kaçıyorsun. Uçurumlara atıyorsun kendini. Düştüğün yerde derin hırçın bir nehir. Kaçtığın yağmurların beslediği zaman zaman... Hem ıslaksın artık, hem de kayıp...

Oysa yağmurda ıslansaydın en fazla üşüyecektin. Şimdi neredesin? Nereye akıyor kaybolmuşluğun? Belki de kanıyorsun. O kıyılarda yükselen kırmızı kayalar senin bitişinin rengi belki de.

Belki de nehirler her kuruduğunda sen kurtulmaya çalışıyorsun. Çoktan pes etmiş de olabilirsin. Her nehir kuruduğunda sensindir aslında bir bir yok olan.

Nice yok oluşlar gördün. Gerçekti. Yüreğin nicelerine tazelendi ne zahmetlerle. Şimdi bir ağacın gölgesinde, Kendine ağlıyorsun.

14 Eylül 2013 Cumartesi

Seni Parçalayamam Kalbimden

Moleküllerini parçaladım ulaşılmaz denilen dağların, seni parçalayamadım kalbimden. Ve sol yanımdan köyler boşaltıldı bir gece, ansızın… Bir seni sürmediler içimden.

Sonunda göğsüme ilişmiş bir sancı oldun. Başka aşkları almasın diye gözlerim açılmaz perdelerle çevreledim zihnimi. Sen yoktun. Ebedi tadilattaydı, giderim, dediğin yollar.

Ama git artık yolculuğuna Dönülmezliğinde kaybol. Git artık. Gitmezsen sancırım. Sancırım da kurtulamam perdelerinden.

Git artık. Gitmezsen yürüyemem. Şimdi diyeceksin ki bu ne tutarsızlık… Yanımdayken tutmadığın ellerim soğuktan titreyen bir serçe gibi… Ne kadar dayanır? Karşımdayken bakmadığın gözlerim nasıl görür önünü? Git artık. Gitmezsen kanarım.


Seni parçalayamam kalbimden.

Sen Bunları Okuduğunda

Sen bunları okuduğunda, çok uzaklarda olacaksın. Gece güne direnirken gitmiştin. Daha son öpücüğünün kokusu kurumamış dudaklarıma, elveda, dedirten gidişin…

Gecenin son karanlığı, sabahın geliş habercisiydi. Bir bitiş gün doğumuna denk gelir mi?Oysa gün batımında biter bilirdim aşkları.

Karanlığı evinden kovuyordu deniz. Yoksa hep karanlık mıydın sen de? Hiç olmamış mıydın?
Bir yanılsama mıydı güzelliğin? Ellerimi ısıtan bedenin değil, Yalnızlığımın ateşi miydi yoksa?


Sen bunları okuduğunda, Çok uzaklarda olacak yüreğim. Başka günlere sızlanacak uykusuz gecelerim.

Zamandan Kopan

Adını korkak bir bağlaç gibi bağladım diğer cümleye. Harflerin sustu. Ve yok oldun dün geceki son sesin gibi. Ve gecenin elleri, adın yazılı her kâğıdı, buruşturup atıyordu izinsizce.

Gözlerine baktıkça hayalimde aklımı yitiriyorum. Bakışlarını yakaladığımda ve tekrar kaybettiğimde… Beni besleyen ne varsa evrende, senden türemiş gibi…

Duru suları derelerin, gölleri besleyen… Yüzümü yıkadığım, susuzluğumu giderdiğim, Kan revan içinde kalmış yokluğunun şiddetinden kalbimi arındırdığım… Aşkımın dağlarından doğmuş derelerin yatağında sana akıyorum. Ve yitiriyorum bakışını yine, apansız bir ölüme dökülüyor gözlerim.

Ve her şey yeniden başladı. Yeni doğan günün ilk dakikalarıyla yüzün geldi. Süzülerek pencere aralıklarından… El yordamıyla bulduğum tenine dokundum. Kaçıncı defa… Ve belki de son defa…

Kısacık bir andı. Sıcaklığını içime dolduracak kısacık bir an… İflah olmaz aşkların sınırında.


Ve gecenin elleri yüzünün görüldüğü her dakikayı üfleyerek temizliyordu izinsizce.

12 Eylül 2013 Perşembe

Doğanın Dengesinde Yitik Zamanlar

Kaldırım kenarına uzanmış sarhoş bir adam şimdi sevdam. Ne kalabalıkların umurunda, Ne de patlamaya hazır yağmur havasının… Ve yol kenarındaki oluklara süzülmekte, şişedeki son yudum şarap… Sevdam… Yazgısı geçmişin duvarlarına çizilmiş, Yitiş fermanı çoktan yazılmış; sevdam…

Ve açıldıktan sonra üç günmüş yüreğimin ömrü. Her seferinde bilindik acı… Tanıdık sözler… İşte, şimdi son demindeyim hayatın. Kaldırım kenarında sere serpe, son cümlen üzerine örtülü
Sevdam…

Geçmişin dönemecinde bıraktığım umutları topluyor tarihin gezginleri. Her mevsiminde toprağın… Ben yine yalnızlığı severim. Beni bıraktığın halimle her gün yeniden, taptaze bir acıyı koklarım. Ben yine hüzünlerin yolcuğunda, yine her köşe başına umutlarımı bırakırken,
Bıkmaz üşenmez geçmişin gezginleri, üzerlerinden acıları temizlenince yaşanabilir aşkları toplamaktan. Ama yine de ben, yürümeliyim. Geleceği doldurmalıyım içime, adımı bile unutmalıyım ki, yeni bir hayatı beklemeli benliğim. Tüm yitik zamanlarda ve doğanın dengesinde…

Yine de açıldıktan sonra üç gündür yüreğimin ömrü. Benliğim yeni hayatında da kısacık anları koklayacak diye mi yorulur? Yoksa yine sen çıkarsın da son cümleni serdiğin sevdamı kurtarır mısın yitmekten?


Yalnız Bir Şiir

Sokağının yokuşunda yağmur akıyor denizlere ulaşma gayretinde. Bense sana doğru ağır ağır adımlıyorum sokağında. Oysa yağmur sularına kapılsam denize ulaşsam, soğuk ve ince kumlu suyu solusam ciğerlerime... Pencerenden dalgaların arasına baktığında, tertemiz sevdamı görebilir miydin? Ya da yağan yağmur ben olsam, pencerenin dışında süzülen yağmur sularını
Gözyaşlarım bilebilir miydin? Durdum.

Çünkü göremezdin ki benim sevdamı artık hiçbir dalgasında denizin. Ve bilemezdin akan gözyaşlarımı...

Yağmur sularına baktım yokuş aşağı akıp giden. Sanki beni çağırıyorlarmış gibi coşkunca akan. Ve dedim ki:

“Gidilmesi gereken yön,

Suyun aktığı yönmüş meğer.”

Arkama bile bakmadım.


Yaşamalısın!

Zamanda yolculuk yapmak mümkün mü? Eğer yaşamaya devam ediyorsanız, mümkün… Bir geçmişiniz vardır çünkü.

Gözlerinizin önüne güzel bir anı gelir mi peki? Kimi zaman… Ama çoğu zaman değil.. Çünkü en derinden hissederek hatırladığınız anılar, acılardan oluşur. Acılar bir zaman makinesidir. Sizi isteksiz olduğunuz bir yolculuğa çıkarır. İstemeden girdiğiniz bu acılar dehlizinde dolaşırken yakalarsınız kendinizi. Ve sizi siz yapan her şeyin acılarla oluştuğunu öğrenirsiniz.

Oysa bugünün mutlulukları, dünkü acıları unutturur sanmıştınız.

Tüm yaşantı izleri imgelerden ibarettir bugün. Ve imgelerin unutulmazlığını izlerin derinliği belirler. Ne garip?! Mutluluğun izleri hiçbir zaman derin olmaz. Hep yüzeyde kalır ve insanın tatminsizliğine yenik düşer. Acılar öyle mi ya? Geçmiş acılar… Elinizdeki ve yüzünüzdeki yanık izleri gibidir. Derecesi belirler kalıcılığını. Yıllar sonra ne kadar şiddetli hatırlanacağını…

Neden mutlulukları saklayamaz yürek?

Çünkü acı vermez. Ancak ve ancak bir yanılsama gibi hatırlarsınız mutlulukları küçücük bir tebessümle.

Oysa ne kadar acı üretse de geçmiş, sen hayatını gelecekle doldurmalısın. Ya da benim gibi yap. Acın varsa geçmişten kalan, yazmalısın.

Hatta yazdıkça daha neler biriktirecek o yürek… Ne sürprizler çağıracak. Yazan adam aslında bir parça kahindir. Kendi geleceğinde olacakları yazar. Ya da başka birinin yaşayacaklarını görür. Kim olduğunu bilmeden o öyküleri sahiplenir. Yorucudur bu. Zaten o yüzden yazmalısın ya.

Tüm acısına rağmen, güzeldir hayat.

Yaşamalısın! Yaşamalısın ki yazmaya devam edesin. 


10 Eylül 2013 Salı

Evrenin Ağır İşçisi

En ağır işçisiyim evrenin. Seni beklerim emek emek işlediğim yalnızlığımda. Bir gün çıkıp gelirsin diye, kapılar inşa ederim sana. Uzaklardan beni görebilesin diye, deniz fenerleri yaparım her kıyısına hayatının.

Sana hazırlarım verimli topraklarını yurdumun. Dereleri kurutan barajları yıkar, geçerim. Geldiğinde susamış olursun diye.

Her kavganın sıkılı yumruğu olurum. Her âşık için gözyaşı dökerim sevdiğim. Diri tutabilmek için tüm güzel duygularımı… Gökyüzüne her bakışında, görebilmek için gözlerinin ışıltısını, yıldızlarla anlaşırım. Omuzlarına aşkımı yağdırsınlar diye. Yüreğimi tutuştururum aşkının ateşinde; yakar, göğe savururum küllerini.

Ve her zalime direnirim meydan meydan. Geldiğinde özgür bir vatanın olsun diye. En ağır işçisiyim evrenin. Seni beklerim haklı hüzünlerimin kıyısında.