Spor Haberleri

Köşe Yazıları

hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2013 Salı

Sen Gelmeseydin Ruhum Giderdi Yanına

Yalan olamazdı. O kadar aşk sözcüğü… Dil söylerdi de yalanı, yürek söyleyemezdi.

O yüzden inanamadım gittiğinde. Vardır bir sebebi dedim. Hiç sorgulamadım. Birden bire kesilen selamın… Sabah beni öperek uyandıran sözcüklerin uğramaz oldu birden yatağımın kıyısına.

Gözümü sabahın, kimsenin görmediği karanlığına açmak nedir bilir misin? Ben burada bu acıyı yaşarken sen ne yaşıyordun? Bilemezdim. Sorgulamadım da… Sen o kıyıda ben bu kıyıda… Ayrı duygularda olabilirdik. Ben deniz şehrimin yalnız kıyılarında denizi gözyaşlarımla beslerken sen o kıyıyı ışıltınla aydınlatıp kumları dokunuşunla onurlandırıyordun belki.

Bilemezdim…

Bir şeyi çok iyi biliyordum. Sen gitsen de bir gün… Hatta şimdi… Şu an gitmişsen… Benim sevgim sonsuza kadar olacaktı.

Sonra uzak ve eşsiz güzellikli iklimlerin rüzgârları eser gibi çorak coğrafyamda, sesin geldi. Tanrısal bir aşk gibi… Dua gibi… Sesin geldi. Yüzünü görmek gibiydi. 3 dakikalık bir zamandı.

Kimseye söyleyemediğin bir dertti yokluğun. O acı ölümüm gibi… Kimsenin öldüğünü bilmemesi bir yalnızlıktı. Senin sesin… İşte yeniden doğuştu o yüzden.

Sen gelmeseydin, ruhum giderdi yanına bedenimden ayrılıp. Ölüm de olsa sonunda o ruh bir kere olsa sana uçardı.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Yaşam Başka Yerde

Bu ihanetin bir parçasıydım artık. Hayatın kırık bir parçası olan yüreğimse, ihaneti tamamlıyordu sanki. Söylemiştim ya sana; 'Hayatım tüm acıları ve kötülükleri bile kapsar' diye... Bilerek atladığımız bir girdaptı aşk. Şaşkın birer ceset olana kadar savruldu duygularımız. Acıyla ve kötülükle beslenen her güzelliğin sonu gibiydik artık.

Artık sen benim içimde, ben senin içinde ayrı kıyılara vurmalıydık. Ciğerlerimize soğuk ve ince kumlu su, beynimizde ölmüş duygularımız kalmalıydı. Başkalarını sevmeliydik, birbirimizden aldığımız güçle.

Çünkü artık yoksun. Birden sustu dilin. Sessizliğin benim de dilsizliğim oldu. Çünkü bu zor aşkın gönüllü parçası olan ben, çoktan kaybettim yüreğimi. Senin içinde ya da her şeyin dışında...

Neydi peki bu hüzün hala? Neydi kimsesizliği kollarımın?

Öylece uzandım kumlara senin geçtiğin. İçime, ta yüreğime soktum onları kucaklayarak. Artık tüm dünyayı, ayaklarının altında çiğneyişini hissedeceğim. Artık tüm ihanetini bu dünyaya, dünyayla birlikte ağlayacağım sanki.

O yasaklığına sarılışım, beni nasıl bu ihanetin parçası yaptıysa, ancak sesin uyandırırdı beni bu hain aşktan. Bunu bilmeyen yoktu. Sevişirken bedenimize tanık olan tek bir yeryüzü parçası, gözünü kapayamazdı bu ihanete. Her kahkaha, acıları ağlatmıştı. Ve kumlara dökülmüştü yüreğim parça parça.

Nerede kaybettiğimi bilmiyorum. Hangi sahilde savruluyor kim bilir yüreğim? Ama nerede bulacağımı biliyorum yaşamı. Yaşam başka yerde... Senle ya da sensiz... Her şekilde başka yerde...

Kendine Ağlıyorsun

Nice yalancı baharlar gördün. Aldandın, kırıldın. Şimdi ise sonbaharın ortasındasın. Çekinerek bakıyorsun gökyüzüne. Hatta isteksizsin perdelerini açarken bile sabah saatlerinde. Korkuyorsun.       Yalnızlığınla bilediğin sevdan artık bir hüzün... Ve ayaklarının altında biriken bir nefret oluyor döktüğün her bir gözyaşın.

Her buluttan kaçıyorsun. Uçurumlara atıyorsun kendini. Düştüğün yerde derin hırçın bir nehir. Kaçtığın yağmurların beslediği zaman zaman... Hem ıslaksın artık, hem de kayıp...

Oysa yağmurda ıslansaydın en fazla üşüyecektin. Şimdi neredesin? Nereye akıyor kaybolmuşluğun? Belki de kanıyorsun. O kıyılarda yükselen kırmızı kayalar senin bitişinin rengi belki de.

Belki de nehirler her kuruduğunda sen kurtulmaya çalışıyorsun. Çoktan pes etmiş de olabilirsin. Her nehir kuruduğunda sensindir aslında bir bir yok olan.

Nice yok oluşlar gördün. Gerçekti. Yüreğin nicelerine tazelendi ne zahmetlerle. Şimdi bir ağacın gölgesinde, Kendine ağlıyorsun.

12 Eylül 2013 Perşembe

Yalnız Bir Şiir

Sokağının yokuşunda yağmur akıyor denizlere ulaşma gayretinde. Bense sana doğru ağır ağır adımlıyorum sokağında. Oysa yağmur sularına kapılsam denize ulaşsam, soğuk ve ince kumlu suyu solusam ciğerlerime... Pencerenden dalgaların arasına baktığında, tertemiz sevdamı görebilir miydin? Ya da yağan yağmur ben olsam, pencerenin dışında süzülen yağmur sularını
Gözyaşlarım bilebilir miydin? Durdum.

Çünkü göremezdin ki benim sevdamı artık hiçbir dalgasında denizin. Ve bilemezdin akan gözyaşlarımı...

Yağmur sularına baktım yokuş aşağı akıp giden. Sanki beni çağırıyorlarmış gibi coşkunca akan. Ve dedim ki:

“Gidilmesi gereken yön,

Suyun aktığı yönmüş meğer.”

Arkama bile bakmadım.


9 Eylül 2013 Pazartesi

Sensizliğin Bilgeliği

Zamanın yolculuğunda, koltuk altlarına gizlenmiş bir yürek… Sana hasret... Ve her tren istasyonunda ayrı ayrı, yolcu ederim yüreğimi. Yüreğime ömrümü yolluk diye verdiğimdendir, Zamanın bu kadar hızlı ve tüketen akışı... Bunu bilir gözlerim; ağlayamaz.

Daha yazın esen bir serin esintiden aldığım bugünkü sonbahar haberini okurum göğün sayfalarında. Yağmur da yağsa şimdi yüzümdeki sensizliğin acı tortularını gizler mi? Sonra kış da yetişse, kar yağsa kırar mı toprağımın hastalığına sebep sensizlik sızılarımı? Ben ki sensizliğimi gizlesin diye avuçlarımı yüzüme kapattığım kaç sabaha uyandım? Ve toprağım kaç hastalığa yenik düştü ikliminin kuraklığında?

Belki çare getirir yüreğim diye, işte tam da bunun için onu her durakta yolcu ederim. Her istasyonun döşeli taşlarına haykırırım. Ağlayamayışımı... Çaresiz bir yıldan daha gün beklerken ben, yüreğim seni getiremeyecek, bilirim. Zamanın yolculuğunda sana hasret bir bedenim.

Söyleyemediklerimi işitir mi yüreğin? Ya da göremediklerimi görebilir misin?

Ben yıldızlara fısıldadım aşkı her gece parlasınlar diye sana. Bulutların arkasında da kalsalar, bir rüzgâr estirip okşarlar saçlarını. Yıldızlar ellerimdi. Yıldızlar uzaktı, ya da ben sensizdim.

İnsan sadece birine uzatabilir ellerini yazardı ya aşkın kitabında, ben ellerimi sana uzattım o kitabı yırtarcasına. Tutar mısın? Soğuktan titreyen bir serçe gibi titreyen ellerimi sıcaklığınla avutur musun? Yeni bir aşk kitabının önsözü olur mu sözcüklerimiz?

Öpemediğim dudaklarının hasreti, dokunamadığım tenin kokusu sinmiş düşlerim, bedenimde bedeninin çırılçıplak iziyle yüreğim garip bir aşkın yolculuğunda… Ve valizimde her şeye rağmen yeşerttiğim aşk çiçekleri... Toprağına hasret... Sana hasret yüreğime yol arkadaşı olurken söyleyemediklerimi işitti mi yüreğin?

Ya da hatırlamak istemediğin bir anı mıyım şimdi? Hangi okyanusta gözlerinin ışıltısı?
Hangi kıyıya vuruyor bakışların? Ne kadar soru varsa şimdi, cevapları sessizliğinde gizli gecenin... Ben sonsuz sessizliğimde, denizlerdeki sensizliğin girdabında, uzaydaki kara deliklerin keşfindeyim. Yokluğunu öğrenirken bilgeliğim...





24 Temmuz 2013 Çarşamba

Babamı neden affettim?

Küçücük bir çocuktum anneme ilk kez tokat attığında babam. Belki de sadece benim için bir ilkti bu manzara. Ama o tokadı hep yüzümde hissettim yıllar boyu. Anneme uyguladığı her şiddeti ta yüreğimde hissetmeyi öğrendiğimde daha dört yaşındaydım. Kız kardeşim bir yaşını dolduruyordu o yıllar. Her kavgada uyanırdı. Uyanmasın diye beşiğini sallardım gözyaşları içinde. Oyuncaklarımla oynamaktansa, aile içi şiddeti yaşayarak öğreniyordum. Gözlerimdeki acı ondandı işte. Ve çok küçük yaşları, bu kadar net hatırlıyorsam, unutulmayacak kadar gerilim yüklü oluşundandır.

Babam içkili olarak eve geldiğinde, kardeşimle ben battaniye altına saklanmayı öğrendik. Kardeşim üç yaşındaydı; bense altı… Battaniyenin altından anneme vurduğu yumruğu gördüğümde o yumruğa siper olmayı arzulamayı öğrendim. Hiç yapamadım ama. Altı yaşındaydım ve annemin acısına ağlamaktaydım. Babamın eve gelmesine yakın, komşuyu, bizi akşam yemeğine davet etmeye ikna etmeyi öğrendim. Annemi babamdan koruyabilecek tek özelliğim de plan kurabilmekti. Bunu öğrendiğimde yedi yaşındaydım. Eve gelecekti. Eşyaları kıracak, enerjisini boşaltacaktı. Bizse yan dairede sessizliği bekleyecektik. Eve döndüğümüzde ise o sızmış olacaktı.

On yaşındaydım. Annemin yanına sokuldum. “Gidelim.” dedim. Kız kardeşimin elinden tuttum. Onun eliyle birleştirdim ellerimizi. “Babasız büyümenizi istemiyorum.” dedi. “Babam mı? Nerede?” diye sordum. ‘Acılar öldürmüyorsa, güçlendirir.’ derler ya, işte o gün annemi, tek başına bir birey olabileceğine ve yanında evlatlarının olacağına ikna etmiştim. O gücü ona verirken ağlamadım. Bir gün sabahın terk edilebilir sessizliğinden faydalanarak annemin baba evine doğru yola koyulduk. Artık biz üç kişilik bir aileydik.

Babam biz ayrıldıktan iki sene sonra ailesini dağıttığı sebepten hastalandı ve öldü. Cenazesinden bir hafta sonra öğrendik biz durumu. İyi ki söylememişlerdi. Orada olmayı istemezdim. Yasını tutamadım. İki damla yaş aktı sadece. Çünkü anneme vurduğu yumruklar boğazımda hala bir yumru olarak duruyordu. Yutkunamam. Her nefes alışımda hatırlarım. İçim acır. “Neden?”diye sorarım babamın hayaline. “Neden yaptın ki bunu?” Neden yıkmıştı bu yuvayı? Ve neden bizi varlığında bile babasız bırakmıştı? Neden yapmıştı bunu anneme? Ben ki onun bir damla gözyaşına sel olurum acımdan. Onu koruyamadığımı düşünürüm belki de.

Onun bizim için katlandığı her acıdan benim yüreğimde de büyük bir pay var bu yüzden. Peki, nedendir çoktan gömülmüş babamı beynimde gömemeyişim? Ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… Ama ben onu bağışladım. Annemi artık üzemeyeceği için… Acıtamayacak artık onu. Sadece bunun için…

Varlığından mutluluk duymak için çaba sarf ettiğimiz, ancak çabalarımızı hep boşa çıkarmış olan babamı her şeye rağmen affediyorum. Ama onun o mahcup, özür diler ifadesi hayalimde hep kalacak; bunu da biliyorum.


Belki işte bu yüzdendir… Nerede ağlayan bir kadın görsem yanına yaklaşıp onu teselli etmek istemek isteyişim… Kadını önemseyişim… Belki de bu yüzden kadın haklarıyla ilgili çalışmalar yürüten bir organizasyonun içindeyim… Annemi koruyamayışımın içimde bıraktığı izleri örtsün diye…