Spor Haberleri

Köşe Yazıları

şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2016 Çarşamba

Bağdat Caddesi'nin Marka Değerini Düşüren Tecavüz



Son tecavüz vakası da İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde yaşandı. Tabii ki yurdumun 'analizcileri' hemen çıkıverdi ortaya. Gecenin üçünde orada işi neymiş! Kadını suçlamak için tüm hastalıklı ifadeler ortaya atılıverdi.

Gün boyunca çok sayı da yorum okudum. Bu yazı da aslında o yorumların toparlanılmaya çalışılmış haline benzeyecek. Çünkü aklı ve vicdanı olan herkesin söyleyebileceği şeyler... Yeni bir şey söylemeye çalışmanın faydası yok. Mevcut söylenenenleri kafalara çakmak için, bazı şeyleri hatırlatmaya, bağırmaya devam etmek gerek...

Geçen gece tecavüze uğrayan genç kadın, en az Özgecan kadar masumdu. Dışarıda olduğu saat, senin toplum olarak uygun gördüğün saat olmayabilir. Üzgünüm, ama bunu belirlemek de senin haddin değil... Tecavüz, tecavüzdür. Mahkemeler için 'hafifletici neden' toplamaya çalışarak yaptığın şey, sadece o tecavüzcünün avukatlığını yapmaktır.

Güya, zekice bir soru sormuş gibi, bu konuda bir anket yayınlayarak sosyal medyada tepki çeken Twitter kullanıcı var ya bir de, akıllara zarar.

Zaten bizzat bu ülkeyi yönetenlerin kadınlara bakışı neyse, tecavüze uğrayan kadınla ilgili onları seçenlerin tutumu da o olacak. Ne bekliyorduk ki. Toplumun sorduğu bu hastalıklı sorulardan geçen tek erkek şiddeti mağduru Özgecan'dı. Ama tecavüzcü kafayı da besleyen ne yazık ki o sorular...

Bir kadın, istediği saatte, istediği yere gider, istediği yerden döner. İsterse alkol alır, isterse kımız içer. Sana ne? Ona ne? Bana ne? Ama o kadının başına bir şey geldiğinde eli bıçaklı saldırganın, orada, o saatte elinde bıçağıyla ne işi olduğunu sorgulamadan, direkt kadına saldırmak toplumun vazgeçemediği bir eğilim haline geldi.

Tıpkı Doğuda çocuklar öldürülürken öleni sorguluyorsa, tecavüze uğrayan kadını da sorguluyor. Tecavüzcüyü sorgulamadan önce kadının o saatte dışarıda olmasının bir 'davet' olduğu izlenimine kapılıyor. Berkin'in ekmek almaya gitmediğini iddia edip bunu kanıtlamaya çalışanlar da aynı insanlar....

Görüldüğü üzere bu aslında sadece erkek şiddeti değil. Bu başlı başına, kocaman bir ŞİDDET! Toplumun iliklerine kadar sızmış, damarlarında akan şiddet... Çocuğa, kadına, hayvana, ötekine... Gücü yettiğine karşı şiddet uygulamaya meyilli, potansiyel bir saldırgan olarak, hepsi içimizden biri... Belki de yarından tezi yok, hepimiz tedavi olmaya başlamalıyız.

Bir dipnot olarak bahsetmek de gerek... Kadıköy Belediyesi eski başkanı Selami Öztürk'ün attığı tweet de çok konuşulur. Diyor ki olay Bağdat Caddesi'nde değil Bostancı'nın ara sokaklarında oldu. Marka değeri olan caddeyi harcamamız gerekiyormuş. Kimisi de işte bunun derdinde!

11 Aralık 2013 Çarşamba

Erkeğin Kadına Şiddeti İktidar Sevdasının Ürünü

Erkeğin kadına yönelik şiddeti ile devletin vatandaşına yönelik şiddeti arasında ciddi benzerlikler var. Erkeğin kadına şiddet uygulaması için ortaya atılacak her gerekçe akıldışı olarak görülmeyi hak eder. Devletin uyguladığı şiddet de öyle…

Şefkat-Der'in hazırladığı rapora ‘perdeyi yeterince kapatmamak’, ‘telefonun meşgul çalması’, ‘çayın iyi demlenmemesi’, Facebook ve Twitter profili açmak, ‘zayıflamak ya da şişmanlamak’, ‘açık saçık giyinmek ya da tesettüre girmek’ gibi nedenler kadına şiddetin bahanesi olabiliyor. Şefkat-Der’in araştırmasına göre öne çıkan şiddet bahaneleri arasında boşanma talebi, çocukların velayeti, cinsel ilişkiye zorlanmak gibi gerekçeler de yer alıyor. Müjgan Halis'in Taraf gazetesinde yayınlanan haberine göre, Şefkat-Der, 1995 ve 2013 tarihleri arasındaki Kadın Hayata Tutunma Evleri’nde kalan şiddet mağduru kadınların da dâhil olduğu 20 bin kadınla temasları sonucu oluşturdukları verilere göre çarpıcı birçok nokta ortaya çıkmış oluyor.

Şefkat-Der’in raporu kadına yönelik şiddetin boyutlarıyla ilgili yeterince veri ortaya çıkarmış. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının en büyük sebebi bir tür iktidar hırsı, bir tür güç sarhoşluğu ve aslında başlı başına bir acizliğin ürünü… Ve bu aslında ne yazık ki sadece erkeğin şiddet eğiliminin temeli değil. Hükümetlerin ve devletin şiddet uygulama gerekçeleriyle de ciddi benzerlikler var.

Gerekçelerden biri olan ‘açık saçık giyinmek’ maddesine bakacak olursak, devletin de son günlerde AKP hükümetinin de kafayı bozduğu ‘ahlak bekçiliği’ görevinin sonucuyla karşı karşıyayız. Şiddet gören kadının acıyla bağırması da şiddetin artmasına neden oluyor. Devlet de şiddet uyguladığı vatandaşı feryat ettikçe saldırılarını artıyor.

Kadın başka bir siyasi partiye üye olması, eşinin küs olduğu insanlarla görüşmesi de şiddete gerekçe… Nasıl devleti yöneten siyasi partinin taraftarı olmamak ve devletin politikaları gereği küs olduğu kurumlara, ülkelere karşı yakınlık duymak hainlik derecesinde suç sayılabiliyorsa erkeğin kadına şiddetinde de gerekçe olabiliyor.

Kadının erkekten daha eğitimli olması da erkek şiddet uygulama gerekçesidir. Devlet de öğrencisinin, akademisyeninin, gazetecisinin aydınının ensesinde boza pişirirken bu acizlik duygusuyla hareket eder.

Kadına uygulanan önemli psikolojik şiddet yöntemleri arasında; kimliğini-kişiliğini yok etme yer alıyor. Aşağılama, dışlama ve hakaretle yan yana giden psikolojik şiddette karısına, “Çocuklara anneniz kötü yola düştü derim” diyen adamlar bile var. Gerekirse devletin de uyguladığı bir psikolojik şiddet yöntemidir.

Bu benzerliğin sebebi ne? Öncelikle devletin erkek egemen bir yapı olduğu gerçeği yüzümüze çarpar. Sonra da toplum erkeği iktidar, kadını da erkeğin yönetimindeki kölesi ilan eder. Devletin vatandaşıyla olan ilişkisi de işte böyledir. Mesele de bu iktidar sevdasının toplumun her alanına sirayet etmiş durumda olmasıdır.


23 Ekim 2013 Çarşamba

Öldüresiye Sevme Terörü

Her sabah gazeteleri aldığımda seni görüyorum kadın. Üçüncü sayfada adın ve soyadın baş harfleriyle yazılmış halde karşımdasın. Bir zamanlar sevdiğin kişi olan bir erkeğin seni boğazlayarak öldürdüğü yazıyor kimisinde. Bir başka gazetede de tek kurşun, tek celse cezanı kesmiş bir diğer erkek. Ne yaparsan yap! Sevsen de sen suçlusun, sevmesen de.
Ve sen adam. Katil olmak hayat gayen miydi doğduğunda seçtiğin? Âşık olmuştun... Nasıl? Güzel bir duygu muydu? Ama seni, senin onu sevdiğin kadar sevemeyebilirdi kadın. Üstelik yaşı küçüktü onu gördüğünde. Sandın ki, gözünü açıp seni görecekti ve sen olacaktın hep onun hayatında. Onun hayallerini süsleyecektin. Ne yaparsan yap, hep seni sevecekti. Bir işe girip çalışmayacaktı. Etrafında başka erkekler olacağını bilip seni 'üzmek' istemeyecekti. Küçüktü ya seni tanıdığında, aşkın ne olduğunu ona sen öğretecektin.
Onu sevmek çok zordu, değil mi? Seni sevmesini sağlamak da öyle. O yüzden, aşağılık komplekslerinle egolarının savaşında sen kaybettin. Kabalaştın. Erkek gücünü kullandın zaman zaman. Sandın ki yine de yanında olacaktı. Ne de olsa kimse onu senin kadar sevemezdi!
Yanında olmadı. Seni istemedi. Çünkü sevgiyi sen, esir etmek olarak algılardın. Geldiğin yerler sana, 'ya benimsin ya toprağın' demeyi öğretmemiş miydi? Silahın yoktu. Onu kemerinle boğdun. İşte şimdi sen bir katilsin!
Ve yine sen. Onu tanıdığında yağız bir delikanlıydı. Seni koruyup kollardı. Seni filmlerdeki jönler gibi severdi. Senin adını göğsüne bıçakla kazımasından hiç işkillenmedin mi? Oysa sevmenin bu demek olmadığını anladığında çok geç olacaktı. Sevmek denen şey, iki kişinin özgürlüğü birbirinde bulmasıydı aslında.
O seni sarmalayıp kollamaya çalıştığında fark edecektin ki aslında kolladığı kendi erkekliğiydi. Seni de bu erkekliğin bir sembolü olarak gördüğünü geç de olsa anlayacaktın. Nereden bilecektin? Sana aşkı öğreten kimse olmadı yıllar boyu. Erkeğe de öyle.
Kadın ayrılmak istediğini söyledi sana. İçine sindiremedin. Tıpkı bir eşyaya sahip olmak gibi kolaydı onunla olmak, değil mi? Çocukluğundan beri sana öğretilen 'kadının itaat etmesi' gerekliliğiydi çünkü. Sen erkektin! Kadın, sen olmadan var olamazdı! Önce babandan gördüğünü uyguladın belki. Eşya olarak görürdü belki o da kadını, önce bozulan bir eşyayı yumruklayarak tamir etmeye çalışır gibi, ona bir tokat attın. O sırada fark ettin sen de kadının, duyguları olan ve kararlarını hür iradesiyle alabilecek bir birey olduğunu. Ama dönüşü yoktu, değil mi? Çünkü sen onun efendisiydin! İki kurşun vardı silahında. Birini onun kalbine, diğerini kendi başına sıktın.
Şiddeti öğreniyoruz toplumdan. Sevmeyi değil. Çünkü sevmek maazallah 'günaha davet' sayılır. O yüzden daha platonik aşk aşamasında bile, sevdiğimiz kadını kendi malımız sanırız. Onun diğer erkeklerle selamlaşmasını daha bizden haberi bile yokken ihanet sayarız. Öyle büyütürüz içimizde sevgiyi. Şiddetle harmanlarız. Hastalıklı cümleler üretiriz. Bir gün ilan-ı aşk ederken bunları itiraf ederiz üstelik. Çünkü biz ölesiye ve öldüresiye sevmeyi ideal olan biliriz. Sevdiğimiz kadının başını kaldırıp şöyle bir etrafına bakmasından korkarız. Korkarız, çünkü kendimizden emin de değilizdir. Kimimiz de çıkar, ya onu benden daha 'öldüresiye seven' çıkarsa diye düşünür, ilk anlaşmazlığı yaşadığında kadına öyle olmadığını kanıtlar. Kemerle, tabancayla, bıçakla.
Kadınlara. İlişkilerinize başlamadan önce, sevgi kavramını iyi tanımlıyor olmanız şarttır. Çünkü yanlış tercihlerinizi geç fark ettiğinizde, tanıştığınız erkeklerin önceden ruhunuzu okşayan tavırları, sizin için bir işkenceye dönüşebilir. Şiddet eğilimlerini önceden de fark edebilirsiniz. Böylece her şey kötüye gitmeden önce, hayatınıza yön verme şansınız olacaktır. Erkeğin sizi olur olmaz kıskanması ruhunuzu okşayabilir. Yanınızdaki erkek "ne bakıyorsun lan?" diye size bakan adamın üzerine yürüyebilir. Bu da ruhunuzu okşayabilir. Ancak günün birinde bu şiddete eğilimli davranış, ruhunuzu bedeninizden ayıracak kadar ilerleyebilir.
Sevginizi güzel duygularla inşa edin. Güven, anlayış ve aşkla örün ilişkinizi. Sevişerek, gülüşerek, konuşarak. Sevişmeyi yasaklayanlara inat. Şiddeti yok etmek için, inadına sevişin! Ölesiye, öldüresiye değil; yaşatarak sevin.

20 Eylül 2013 Cuma

Kadına Şiddet ve İzleyicileri

Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Zonguldak'ta meydana gelen bir olayın videolarını belki siz de hatırlayacaksınız. Zaten haber olarak da yer aldı televizyonlarda. Eşini sokak ortasında döven adam, kendisinden kaçan kadını sokakta kovalıyor. Kadın bir bakkala sığınıyor. Ve adam bakkala girip eşini orada dövmeye devam ediyor. Bakkalsa olayı izlemekle, hatta o sırada açık olan televizyonu izlemekle yetiniyor!

Bakkal kendini şöyle savunmuş: "Karı-koca arasına girilmez." Bak sen şu işe. Karı-koca arasındaki ilişkide, kadına yönelik şiddeti normal sayan bir bakış açısı. Çokça gördüğümüz, kadının sokak ortasında dövülmesi olaylarında izleyenlerin anlayışı bu yönde işte. O kadar kanıksanmış ve normalleşmiş ki polis bile izleyici olarak katılır meseleye bazen.

Zaten kadın eşinden şiddet görüyorsa, cevabı aranan soru neden kadının dayağı 'hak ettiğidir' çoğu zaman. İşte böyle bir bakış açısından da çıkan sonuç bu 'sevgili izleyiciler' oluyor. Üzerine toplumsal bir görev olarak alması gereken şiddete engel olma eğilimi yerine, bunu özel yaşamın bir gereği gibi görse gerek, mani olmayı bir kenara bırakın, istifini bile bozmadan yaşantısını sürdürebiliyor insan. Oysaki kadın o bakkala sığınırken, kurtulmayı hayal ediyor. İşte en büyük dayağı da bu hayal kırıklığıyla yiyor orada kadın.

Üstüne vazife olmayan her şeye burnunu sokan, onun bunun hakkında car car konuşan insanlar, bir şiddeti engelleme gerekliliği söz konusu olduğunda, 'özel hayata saygılı' kesiliyorlar. Ve biz de hatırlatalım. Kadına yönelik şiddet, özel hayatın bir parçası değil, toplumun kanayan bir yarasıdır. Bu şiddetin ortadan kalkması, bu izleyici mantığına rağmen gerçekleşemez.

Toplumsal hiçbir olaya müdahil olmayan, "aman şahit yazarlar" kafasıyla bütün sorunlara göz kapayanlar, günün birinde beline inecek sopaların tek sorumlusudur. Madem şiddet olayı bu kadar seyirlik, o zaman da izle, görelim. Ancak kendisi doğrudan muzdarip olduğunda, o derdin, sıkıntının, acının ne olduğunu anlayabilen insanlar, maalesef yaşayacakları her kötü olayın da tek sorumlusu olacaktır. Ektiğinle biçtiğinin ilişkisidir bu.

Kadına yönelik şiddette hep bir klişelerle geliştirilen açıklamalar, tıpkı bu olaydaki gibi "karı-koca arasına girmemeler" kadın hareketinde kadını ciddi anlamda yalnızlaştıracaktır.

Devletten koruma talep edip "en fazla ölürsün" cevabını alan bir kadının, bu densizliğe bir cevap verebilmesini bekleyebilir misiniz? Öyle yöneticinin öyle yönetileni olur, cinsinden bu yazının örneğinde de gördüğümüz gibi pek çok olay var. Göremediklerimizi de eklersek, kadına yönelik şiddet konusunda atılacak pek çok adımın, erkeği eğitme ve bilinçlendirmeyi hedeflemesi gerekliliği ortaya çıkıyor.

Bildiğiniz gibi, bizim mahalle raconunda kadına el kalkmaz. Bu kadına yönelik küçük görme mantığının bir yansıması olsa dahi, bu anlayıştan bile uzaklaşan bir erkek topluluğunun olduğunu görüyoruz.

Ne yazık ki şiddet eylemleri, ondan muzdarip toplum tarafından bu derece kanıksanıyor. Ve o bakkal gibi pek çok insan gözü önünde bir erkekten dayak yiyen kadına sadece sessizce acımakla yetiniyor. Hatta belki o duyguyu bile yaşamıyor.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Şu Tacizcinin Ettiği

Ortalıkta başıboş dolaşıyorlar. Kalabalık meydanlarda caddelerde faaliyetteler. İki kişilik veya daha kalabalık gruplar halinde onlara rastlarsınız. Onları daha yakından tanımayı istemezsiniz. Ama ne mümkün? Kadın kadına eğlenmeye gittiğinizde, İstiklal Caddesi'nde veya Bağdat Caddesi'nde yürürken en sevimsiz hallerini görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Kimlerden bahsettiğimi anlamışsınızdır. Tacizciler her yerde!

Tacizcilerden yüzünden, ben de dışarıda epey zorlanıyorum, desem ne düşünürdünüz? Yok, yok; ilk aklınıza gelen şey benim de tacize uğradığımsa eğer, sandığınız gibi değil. Pekiyi nedir kardeşim, dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım.

Sırf bu aklı bacak arasında tipler yüzünden, aklı başında erkekler de zan altında kalıyor. Şimdi mesela bir otobüs durağında yalnız başına bekleyen bir kadın, göz ucuyla bana endişeyle bakabiliyor. Belki bir gün önce yaşadığı bir taciz vakasının etkisinde. Belki de bir arkadaşının başına gelen olayı hatırlıyor. Yanına gidip "Benden korkmayın." dememek için zor tutuyorum kendimi.

Otobüste yanına oturmak zorunda kaldığım kadının cama yapışırcasına uzaklaşması ve benim de "Aman rahatsız etmeyeyim." diyerek popomun yarısını dışarıda bırakarak oturmam ve de ortada oluşan boşluğun ayakta yolcu için potansiyel bir boş yer olması. Otobüsün şoförü arkaya dönüp ayaktaki yolcuya "Boş yer var, oturabilirsiniz!" diyebilme ihtimali.

Taciz suçunun yaptırımlarının arttığı bir dönemde, vakaların da bu derece artması akıl alır gibi değil. Yolda yürürken önümde yürüyen güzel bir kadının, bir otomobilden uzanan bir yaratık kafası tarafından sözlü tacize uğradığına, bir minibüste ayaktaki bir kadın yolcunun arkasında duran bir adam tarafından (adam demek istemezdim, ne diyebileceğimi tahmin edin)  gayet aleni bir şekilde taciz edilmesine şahit oldum. Kadına yer vermek için kalktığımda, kadıncağızın teşekkür eden bakışlarını başımla selamlayıp, tacizcinin lanet eden bakışlarına maruz kalsam da görevimi başarıyla yerine getirmiş olmamın haklı gururu içindeydim. Ama ne fayda? Bu sorundaki artış, toplumsal baskılarla doğru orantılı değil mi? Cinselliğin tabu olduğu bir toplumda, cinsel ihtiyaçlar bir suça dönüşebiliyor. Bu konuyla ilgili daha önce yazılar kaleme almıştım. Sosyalleşemeyen insanlar, kadın-erkek ilişkilerinde başarısız olmaz mı? Sağlıklı ilişkiler kuramayacak bir erkek, bir kadına beğenisini şiddet yoluyla ifade edebiliyor işte böyle.

Kadınlarsa her erkek tarafından aynı muameleyi göreceği kaygısıyla dolaşıyor şehrin sokaklarında. Bense göz göze gelmekten bile korkar oldum. Benim gibi bu hassasiyet içinde kaç erkek var, bilmiyorum.

Tacizci, bir kadını taciz ederken, hepimize dokunuyor aslında. Lafı hepimize atıyor. Çünkü tacizci kadını toplumdan soğutuyor. Kadının sağlıklı bir şekilde yer almadığı toplum, git gide hastalanıyor. İnsanlar asosyalleşiyor. Tacizcinin bu eğilimi de tedavi edilemeyecek kadar kemikleşip, tamiri imkânsız başka bir aşamaya atlıyor.

Tacizin çok farklı hallerine maruz kalmış kadınlara sesleniyorum. Diğerlerini bilmem. Size adres sorduğumda, gerçekten bir tarife ihtiyacım olduğu içindir. Otobüste yanınıza oturduğumda ayakta kalmamak içindir. Sizden bir yardım istediğimde civarda güven veren siz olduğunuz içindir. Ya da şöyle bir dönüp baktıysam da saf ve zararsız bir beğenidir sadece. Bir dakika, bir dakika. Öyle ya, kavun değil ki koklayıp anlayasınız.

30 Ağustos 2013 Cuma

Sırada Ne Var? Palalı Saldırgan Seçmeleri mi?

Palalı saldırgan olayı epeydir kafaları meşgul ediyordu. Saldırgan önce Fas’a kaçtı. Hükümet kanadında kimisi saldırıyı tasvip etmemiş görünse de vatandaşın demokratik tepkisi olarak görenler de vardı. İşte bu olayın böyle göründüğü Sabiha Gökçen Havaalanı’nda gözaltına alınan palalı abinin 24 saat dolmadan çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılmasıyla kesinlik kazandı.

Dolayısıyla, müjdeler olsun! Artık palayla, sopayla ortalıkta dolaşıp eylemci avlamak bir ata sporu olarak gelecek nesillere geçecektir.

Adalete güvenini muhafaza etmeyi başaranlara bu zor süreçte başarılar diliyorum. Demokratik hakları için sokağa dökülen insanlara müebbet hapis cezası vermeyi hayal edenler, elinde palayla direnişçi avına çıkanların sırtını sıvazlayacak elbet…

Süleyman Demirel’in o ünlü sözü akıllara geliyor. “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” Sağ iktidarların Türkiye’de yıllardan beri yaptığı, örgütlü ya da örgütsüz kendi çıkarlarına uygun olan şiddet yanlılarını kollamak olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Sivas katliamcıları serbest kalırken bir zil takıp oynamadığı kalmıştı hatırlarsanız. Hizbullah da nasıl sıyrılmıştı. Hatırladınız mı?

Dolayısıyla devlet kendine hizmet eden her terör odağını bağrına basıyor.

Palalı saldırganı sokağa çıkaran iktidarın kışkırtıcı tavırlarıydı. Ve bu saldırganı serbest bırakarak bir başka cesaretlendirme fişeği yaktılar. Artık sokak ortasında direnişçi avlamak meşruiyet kazandı. Başbakan artık evde zor tuttuğu %50’yi daha da cesaretlendirebilecek. Diktatör olsa sallandırırdı ama. Olsa olsa mafya olur bu şekilde. Elini kana bulamaz. Bunu yapmak için icazet bekleyen nice adaylar evlerinde zor duruyor. 

Görüldüğü gibi zaten önce bir yurtdışı gezisine çıkıyorsun. Sonra geldiğin gün emniyette dostlar alışverişte 
görsün anlamında misafir ediliyorsun. Akabinde de mahkemece serbest kalıyorsun. Adalet yerini buluyor!
Ama tabi sakın elinde kendini korumak için gaz maskesiyle sokağa çıkma. O zaman da adalet ‘yerini buluyor’ çünkü. Sen en iyisi mi dışarı çıkma. Okula da gitme. Gideceksen de düşüncelere pek dalma, hemen eve dön. Zaten her köşe başını polislerin tuttuğu bir ülkedesin. Olağanüstü hal değil mi bu? Olağandışı bir akıl durumu mu yoksa?

Palalı Fas’a kaçtığında bir düşünce aldı beni. Her sıkışan Fas’a kaçıyor, diye düşündüm. Sonra Kazablanka geldi aklıma. Ah o güzel şehri kirletmeyeydiniz bari.

Kazablanka gibi hayatımda görmek için can attığım şehirlerden birinin adını da kirlettiniz ya. Ne kadar basit ve saf bir hayaldi. Çöpe attırdınız. “Bir daha çalma Sam” diyorum. Ve dönüp gidiyorum.

Sırada ne var? Palalı saldırgan seçmeleri mi?


Adaletli günler... Ne kadar mümkünse tabii böyle bir şey…

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Çocuğa Cinsel Şiddet ve Dindarın Dokunulmazlığı

Geçtiğimiz aylara ait bir haber… "Elazığ'ın Karakoçan İlçesi'ne bağlı Burgurcuk Köyü'nde, 15 yaşındaki S.A. adlı kızın 8 yaşından itibaren cinsel istismara uğramasıyla ilgili olarak, aralarında 68 yaşındaki bir kişinin de bulunduğu 7 şüpheli tutuklandı. Aynı suçlamayla küçük kızın ağabeyi de Antalya'da yakalanırken, 6 şüpheli hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı."

Çocuğa yönelik cinsel istismarın geldiği bu noktada bu haber, kutsal sayılan tüm değerlerin, başta aile kurumu olmak üzere tepetaklak olduğu çok sayıda yürek burkucu olayı da içinde barındırıyor.

Köyde hayvancılıkla uğraşan 68 yaşındaki adam, çocuğa çikolatalar alıyor ve tacizlerine başlıyor. Bu olmaya başladığında kızcağız daha 8 yaşında. Cinsel istismar olayı aylarca sürerken, köy okulundaki öğretmenler, durumdan şüphelenip S.A. ile konuşuyor. Kız olan biteni öğretmenlerine anlatıyor ve öğretmenler kızın ailesini ve tacizci yaşlı adamı görüşmek için okula çağırıyor.

İşte bir hastalıklı algı bu görüşme sırasında kendini gösteriyor. Kızın annesi, söz konusu şahsın köye cami yaptırdığını, böyle bir kötülük yapamayacağını söylüyor. Kızını iftiracılıkla suçluyor. Öğretmenlerin görüşme yaptığı adam ise, kıza yardım ettiğini ve hiçbir kötülükte bulunmadığını iddia ediyor. Öğretmenler ise onu kızdan uzak durması için uyarıyor.

Öğretmenlerin geçen yıllarda tayini çıkana kadar kıza yaklaşmayan adam, tayinden sonra yine kolları sıvıyor!
Bu cinsel tacizler köyde pek çok kişi tarafından öğreniliyor. Ancak bir tek Allah'ın kulu bu konuda bir şey yapmadığı gibi tacizler başka erkekler tarafından da yürütülüyor. Hatta kızın ağabeyinin bile bu kişiler arasında olduğu iddia ediliyor.

Sonunda iki aile arasında çıkan büyük bir kavga sonucu olay yerine gelen jandarma ekiplerine köylülerden biri olayla bağımsız olan bu taciz olayını anlatıyor. Ve jandarma soruşturması başlıyor. En başta alıntı olarak yazdığım haber işte böyle bir geçmişe sahip.

Bu olay 23 Nisan'ın bir çocuk bayramı olduğu ülkede gerçekleşti. Hiç düşündünüz mü? Böyle kaç çocuk büyüyor, diye? Bilmediğimiz, bilip de görmezden geldiğimiz kaç taciz vakası vardır çocuklara yönelik?

Bütün bu saçmalığın ve rezilliğin sebebi ise kızın ailesinin vurdumduymazlığında gizli değil mi? Ve tuhaf bir algının da sonucu değil mi? Köye cami yaptıran birinin kötülük yapamayacağını savunmak ve kendi öz kızını iftiracılıkla suçlamak hangi kafanın ürünüdür?

İşte hep söylediğimiz gibi, ahlak denen duygu, öyle dinle imanla sağlanmıyor efendiler! Cami yaptıran, kafasına takke takan, beş vakit namaz kılan herkesi iyi, namuslu ilan edip geri kalanlardansa kötülük geleceğine inandığınızda böyle bozuluyor işte ezberiniz. Gerçeklerle bozuluyor. Masallarla kurduğunuz ezbersel dünyanız işte böyle sarsılıyor.

Ahlakı dindarlıkta arayanlara da güzel bir ders olmalı bu. Ahlakın dinle tesis edilemeyeceğini, dinin ahlaksıza maske oluşunu çok iyi görmüş oluyoruz. Gözü tamamen kapalı halde dünyayı izleyenler hariç, bir farkındalık kazanacaksak, gerçek hayat size çok sayıda veri sunacaktır.

S.A. şu anda 15 yaşında. Cinselliğini hoyratça öğreten ağabeyleri, amcaları ve dedeleri yüzünden ve çok daha acısı beyninde 'Allah alanı' tam ailesinin vurdumduymazlığından dolayı, hayatının en acı 'deneyiminin' ceremesini çekiyor.

Sahi, bunu yapanlar ve yapılmasına seyirci kalanların beynindeki hangi alanı kullanıyor?


Amacım dindarların tamamını bir kategoriye koymak değil. Dindarlığı bir masumiyet belirtisi görüp, tüm kötülükleri ötekinde arayan algıyla tüm derdim. Bu algının ceremesini o yaşta bir çocuk çekmek zorunda mı

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Kadına Yönelik Şiddete Hafta Sonu Etkisi

Samsun Aile Ve Sosyal Politikalar İl Müdürü Adnan İpekdal, kadına yönelik şiddetin, en çok hafta sonları görüldüğünü açıklamıştı geçen aylarda. Bunun nedenine ilişkin olarak Adnan İpekdal’ın fikri, hepimizin de katılacağı gibi, çiftlerin daha çok bir arada olması… İşte bu yüzden şiddet gören kadının, bu dönemde daha sık hedef olma tehdidi var.

Bu noktada, evlilik kurumuyla biraz uğraşmaya başlamak gerekiyor. Sağlıksız şartlarda ortaya çıkan evlilikler; aşkın, sevginin, saygının da devam etmemesinin sonucu olarak, kadın ve erkeğin birbirine tahammül edemediği şartları oluşturuyor. İşte bu şartlarda, hafta içi akşam işten eve gelen erkek, eşiyle herhangi bir paylaşımda bulunmadan, kendine biçilmiş olan role uygun olarak, evine bakan erkek olarak indirgiyor kendini. Ve zamanla sorunlar oluşuyor. Konuşmamaya devam ediyorlar birbirlerine. Hafta sonu birbirlerine tahammül etme zorunluluğu geldiğinde, zamanla bu mecburiyete direnç gösteren çiftler, içinde şiddetin harmanlandığı kötü bir ilişkinin üyeleri haline geliyorlar.  

Erkek şiddetinin aile içinde hafta sonları daha fazla olmasının sonucunda, Samsun’da kadın konuk evleri bugünlerde yoğun ilgi görmeye başlamış. Kadın, cuma ve pazartesi arasında bu konuk evlerinde konaklıyor. Sonra evine dönüyor. Samsun’a özgü bir durum değil elbette. Bunu pek çok ilde gözlemlemek mümkün olabilir. Çünkü gerekçeyi düşündüğünüzde, aynı şartlar ülke genelindeki pek çok ilde mevcut.

Erkeğin de bu süreçten pek şikâyetçi olmadığını anlamak, herhangi bir tepki oluşmadığını gördüğümüzde hiç zor değil. Kadınsa şiddet görme potansiyeli olan günleri, evinden uzakta geçirerek, ‘kutsal evlilik kurumuna’ zeval getirmemeyi hedefliyor. Sağlıksız bir evliliğin devamlılığını koruyarak, çok ciddi ve hayati bir hata yapıyor böylece.

Sağlıksız ve sevgisiz bir aile ortamının meyvesi, çocuklar da ‘analı’ ve babalı’ büyümüş olarak, ‘sağlıklı’ bir birey olarak yetişmeye devam ediyor. Mutsuz anne ve babalarının mutsuz çocukları olarak…

Böyle bir aile ortamının çocukta oluşturacağı çağrışım, elbette ki kanıksanmış şiddet olgusu oluyor. Bu da bitmeyen bir kaosun baş sebebi… Toplumsal hastalığımız şiddetin, her alanda normalleşmesine meydan veriyor.

Devletse, kadını erkek şiddetinden geçici ve dönemsel çözümlerle koruyabiliyor. Oysa kadının güçlü bir birey olarak, ayakta kalmasını sağlamalı ve şiddet gördüğü eşinden ayrıldığında hayatını sürdürebileceği altyapıyı oluşturmalıydı devlet. Evlilik kurumuna zarar gelmesin, evlilikler bitmesin de nasıl olursa olsun… İşte bu yüzden kadına şiddeti, aile içinde kalarak çözmeye çalışıyor. “Evinin kadını çocuklarının anası olsun.” Bunu demek istiyor aslında adeta. Önemli bir yanılgı içinde olduğu elbet bir gün anlaşılır, diye düşünüyorum.

Kadına yönelik şiddet olgusunu ortadan kaldırmak için, şiddeti meydana getiren şartları yok etmeye çalışmak gerektiği, su götürmez bir gerçek… Kadının şiddet görmesini engellemek, şiddete yönelik politikalar arasında tamamlayıcı olabilecek bir yol. Ama asla ana bir politika olarak uzun vadede sorun çözücü ve başarılı olamayacaktır. Yani siz şiddetin kaynağını kurutmazsanız, geçici çözümleriniz sadece adının hakkını verir, geçici olarak kalır.

Birbirlerine tahammül edemeyen çiftlerin oluşturduğu bir aile kurumu, neresinden bakarsanız bakın, bir facia… Toplumsal bir hastalık kaynağı… Boşandığında ayakları üzerinde durabilmesi engellenecek ve hep şüpheyle bakılacak kadının, asıl bu sorununu çözmek yerine, öyle ya da böyle ‘evinin kadını’ olarak tutulması da işin başka bir yönüdür.

Kadına başka seçme hakkı vermeyen sistem, iyi niyetli olduğundan şüphe duymadığım, ama yine de sorunun çözümünde bir etkisi olmadığına inandığım kadın konuk evlerine ara sıra sığınarak, kendini zaman zaman şiddetten korumuş olsa da şiddete maruz kalma ihtimalini ortadan kaldırmış sayılamaz. Kadınların bizzat kendisinin örgütlü mücadele içinde yer alarak, şiddet sorununu ortadan kaldıracak, gerçek ve yapıcı politikalar için devlete baskı oluşturması şarttır.

Kadına yönelik şiddetin sadece aile içinde görüldüğünü varsaymak, yeterince önemli bir yanılgıyken, kadını aileyi korumak adına, şiddetten koruma düşüncesi de bir eksikliktir.  Devlet, aile kurumu devam etsin diye mi kadını korumalı, yoksa kadını insan hakları çerçevesinde ele alarak mı şiddetten korumalı? Bence bunun kararının net olarak verilmesi gerekiyor.


3 Ağustos 2013 Cumartesi

Bu Coğrafyada Kadını Gömmek

Kadın, ataerkil toplumun bir namus nişanesi olarak algılanır. Ne giyeceği, ne iş yapacağı ve nerelere gidip, nerelerde gezeceği önceden belirlenmiştir. Her türlü cinsel kısıtlamalar onun üzerinde uygulanır. Erkek çocuk çok sayıda kız arkadaşa sahip olunca böbürlenilir de kız çocuk okulda erkekle aynı sırada dahi oturmasın, diye elden gelen yapılır.

Böyle bir ortamda büyür kadın. Umutları, arzuları örselenmiş, törpülenmiş ve ‘ideal eş’ olarak geleceğe hazırlanmıştır. Bütün bu kalıpların dışındaki kadın ise, hep saldırıya uğrar. Tecavüze uğrarsa, erkeği ‘tahrik’ ettiğine kanaat getirilir. Patrona başkaldırıp işten atılırsa, fitnecilikle suçlanır. Kocasından dayak yerse, cazgırlıkla…

Kadın kendisine biçilen kalıba girmediğinde, eşinden boşandığı zaman çocuklarının velayetini bile alamayabilir. Televizyon dizilerinde de görürüz. Sosyal hayatı olmayan, evine bağlı, kocasına itaat eden kadın, fedakâr ve namuslu olarak sunulurken, bütün kötü kadın karakterleri, kalıpların dışındaki profiller olarak gösterilir. Bu da topluma yansır tabii ki. Verileni olduğu gibi alırız çünkü. Ya da toplum öyle olduğu için, televizyonlar ayna gibi bize yansıtır. Kısacası bu, bir kısır döngüdür.

Çok sayıda erkek arkadaşı olan kadınlar da  ‘namussuz’ sayılır. Hatta o erkek arkadaşlarından bazıları bile, bir yolunu bulup onu yatağa atmak ister. Ne de olsa o yolun yolcusudur! Dolayısıyla kadının toplum içinde bir sosyal hayatı olamaz. O yüzden evlenip çocuk sahibi olmuş kadın, ideal bir profil ve genç kızların önünde rol modeldir. Artık tek başına tatile çıkmış “özgür kız” karakterleri de tarihe karışmıştır. Reklamlara bir bakın. Bütün kadın karakterler, evli ve çocukludur. Ve hep evdedir. İşte bu da bir yansıma ya da bir dayatmadır.

2011 yılının Şubat ayında Defne Joy Foster’ın ölümünü hatırlayalım. Ölümünden sonra çıkan haberleri, yapılan yorumlara bir gözden geçirdiğinizde, kadının nasıl algılandığını, kalıbın dışında olduğunda nasıl görüldüğünü anlayabilirsiniz.

Bilmedikleri ve görmedikleri halde, bir kadının bir erkek arkadaşının evine gitmesinden, o erkeğin evinde ölmesinin sebeplerine varıncaya kadar kirli yorumlara tanık olduk. Bunlardan en yaralayıcı olanı ismi lazım değil bir ‘zat-ı şahanenin’ “su testisi, su yolunda kırılır” yorumuydu. Ve diğer ‘beyefendilerin’ üstüne tuz-biber yorumları…

“Size ne?” dedikçe coşan, coştukça saçmalayan adamları gördük; anladık ki kadın, kalıpların dışında bir sosyal hayata ve tercihe sahip olduğunda, potansiyel ‘suçlu’ olarak algılanmaktaydı. Tanık olmadıkları bir durumu saçma sapan değerlendirirken, ölünün arkasından kötü konuşmama terbiyesini bile bir kenara bırakıyorlardı. Bir katil öldükten sonra, onun peşinden yas tutabilen “maço tayfa,” kadının ölümünün ardından, önce nerede öldüğünü ve kadının medeni durumunu araştırıyor ve duruma göre yaftalamasını yapıyordu. Tanımadıkları birinin cenazesinde merhumu iyi bildiğini haykıran cemaat, merhumeleri böyle kategorize ediyordu işte. Ve Defne’yi de insan gibi uğurlayamadı.

İslam coğrafyasında da durum farklı değil elbette. Hatta devlet eliyle pek çok insanlık dışı uygulama söz konusu…

İçinde bulunduğumuz yılın Mart ayında Fas’ta tecavüze uğrayıp dövülen 16 yaşındaki Amina, Fas ceza yasasının 475. maddesine göre tecavüzcüsüyle evlendirilmişti. Çok geçmeden yasaların kendisine dayattığı bu haksızlığa karşı tek seçenek olarak canına kıymıştı Amina. Bu olay sonucu da Fas’ta pek çok sivil toplum kuruluşu meydanlarda 475. maddenin tümüyle kaldırılması için mücadele vermeye başlamıştı.

Bu coğrafyada tecavüze uğrayan bir kadın, hangi yaşta olduğuna bakılmaksızın, türlü önyargılarla fişlenir. Ve tecavüze uğradığı için neredeyse kadın yargılanacaktır. Öyle ki 475. madde gibi maddeler dolaylı da olsa kadını yargılar ve mahkûm eder. Ülkemizde de benzer uygulamalar töre tarafından emredilir. Ayrıca HSYK tarafından da Fas’taki 475. maddenin aynısı önerilmişti. Toplum kafasına baktığınızda ise ‘namusun’ temizlenmesinde çok önemli bir çözüm(!)

Her alanda erkek egemenliğini dayatan sistem, kadını hep baskı altında tutarken, kadına yönelik işlenen suçlarda yine kadını yargılayabiliyor. Kurulan mahkemelerde, sanık sandalyesinde oturan erkeği kurtaracak önlemler üzerine konuşuluyor, kadının acısı her geçen gün daha çok artıyor. Yara derinleşiyor.


Ülkemizde de gördüğümüz töre cinayetlerinde olduğu gibi… Acı çeken, yaralanan, mutsuzluğa mahkûm edilen ve sonunda ölüme koşan hep Aminalar oluyor. 

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Halk Otobüsünde Kadın Kavgası ve Toplumsal Yansımaları

Geçen Pazar günü, Uzunçayır’da metrobüsten inip, eve gelebilmek için 319 numaralı halk otobüsüne bindim. Pazar günü olmasına rağmen, otobüs bir hayli yoğundu. Otobüsün orta kısmındaki geniş yerde cam kenarına yapıştım. Böylece arkaya ilerlemek isteyen yolcuları engellemeyecektim. Halk otobüsünde ayakta durulacak en ideal noktadır orası.

Bir sonraki duraktan bir yolcu akını oldu otobüse. O sırada art arda binen iki kadın geçerken izin istememe üzerine münakaşaya girişti. Diğerinden daha genç olan ortada duran öteki kadını eliyle iterek ilerlemek isteyince saygısızlığın sınırlarını zorlayan diyaloglar uçuşmaya başladı. Biri diğerine “geri zekâlı” diyor öteki de “terbiyesizlik yapma” diye karşılık veriyordu. “Geri zekâlı” hakareti çok tutunca “salak” kelimesi kullanılmaya başlandı.  Zekâlarına yönelik bu hakaretler iki tarafı da daha çok germeye başlayınca, genellikle erkek kavgalarında kullanılan cinsel organ temalı küfürlere yönelmeye başladılar. Sonra vaat ettiklerini gerçekleştiremeyeceklerini anlamış olmamalılar ki “saçını, başını yolarım senin” cümlesiyle kavga daha ‘mantıklı’ bir zemine oturuverdi. İşte bu cümleyle iki genç kadın birbirinin saçına yapışıp kavgayı fiziksel boyuta taşıdı. Etraftaki yolcuların çoğunun erkek oluşu, iki kadını ayırmaya çalışan en az on erkeğin takdire şayan kavga ayırma görüntüsünü ortaya çıkardı. Kavga devam eden hakaretlere rağmen ayrıldı ve iki kadın otobüsün zıt yönlerine sürüklenerek ortalık sakinleştirildi.

O sırada bağıran orta yaşlı bir adam da “erkek misiniz siz be? Bu ne kavgası, terbiyesizler” diyordu. Demek ki kavganın erkekler arasında çıkması gayet normaldi!

Buraya kadar münferit gibi görünen bu olayın aslında ciddi bir toplumsal sorunun belirtileri olduğunu görmek gerek… Kadına yönelik erkek şiddeti, iki ya da daha fazla erkeğin yumruklu, sopalı kavgaları ve savaşlar, cinayetler… Hepsinin ortak bir sebebi var. Birbirini anlamayan, kendini ifade edemeyen, kelime haznesi yoksul insanların sığındığı bir ‘kendini ifade şeklidir’ şiddet. Üstelik yazıya konu olan kavgada zekâya yönelik hakaret bir tahrik aracı… Zekâ… Zekânın olduğu yerde daha medeni insanların olması gerekirken…

İşin bir başka yönü de şu. Bir halk otobüsü toplumun nabzını tutabileceğiniz önemli bir noktadır. Otobüse bindiğinizde kitap ya da okunması makbul herhangi bir şey okuyan kaç kişi görüyorsanız, uzun araştırmalarla bulunan okuma oranlarının birebir yansımasıyla karşılaşırsınız. Bu otobüsteki kavga olayı da sonrasındaki kutuplaşma da bir toplumsal yansımayı ifade etmekte.

Kavga sonrasında otobüsteki yolcular üçe ayrıldı. Bunlardan biri, yol vermeyen kadının tarafındaydı. Diğeri de ötekinin… Üçüncüsü de otobüsün tam ortasında tarafsız noktadaydı. Tarafsızlar da sessiz kalanlar ve kavgayı ayıranlar olarak ikiye ayrılıyordu.

Bir kavga sonrasında taraf tutup, iki tarafın da “kadın haklı beyler” şeklinde yaklaşarak bir haklı ve güçlü arama kaygısında olması düşündürücü. Kısa bir süre sonra tarafsız bölge de taraflara ayrılarak olayın gereksiz ve saçma bir sebepten patladığını göz ardı edecek hale gelebiliyor hatta.

Bu aslında bir Türkiye profili… Birbirine sataşan, birbiriyle vuruşan insanlar arasında bir haklı arama çabası, siyasi yapıyı da şekillendiriyor. Televizyonlarda izlediği siyasetçilerin ağız dalaşlarını, polemiklerini “kim kazanacak bakalım?” kafasıyla değerlendiriyor. Sonunda kötü seçenekler arasında birini seçmek zorunda hissediyor kendini bu ülke insanı.

Otobüsteki olaya dönelim. Kavgaya neden olan sebeplerden biri, “hakkımı kimseye yedirmem” şeklinde bağıran kadınlardan birinin bu cümlesinde gizli… Hak mücadelesini, otobüste yer kapmaya indirgemiş olan bu toplum, otobüs gibi bir arada yaşama alanında “ne hakkından bahsediyorsun?” diye sorduruyor insana. Ulaşımdaki bu sıkıntının sorumlusu olarak birbirlerini görerek de ciddi bir hata yapıyorlar. Bir sorunun kaynağı ve asıl sebebi dururken, birbirini boğazlayan insanlar o sorunu çözeceklerini zannederler ya. Ne büyük bir yanılgıdır. Gerçek bir hak mücadelesi içine giremeyenler işte toplumsal şiddet olgusunu bu şekilde meydana getiriyorlar.

Kaldı ki bu bir tip pornografidir. Pornoyu öyle 18 yaş üstüne hitap eden şifreli kanallarda ya da yasaklı internet sitelerinde aramaya gerek yok. İki insanın birbirine yönelik bu şiddeti ve küfürleri pornografinin dik alasıdır.

Burada ayıp olan konu da kavga edenlerin kadın olması olarak belirleniyor. Kadınların birbiriyle kavga etmesini değil de iki erkeğin kavgasını normal saymak ve “eğer bir kadın dövülecekse bunu erkek yapmalı” diye düşünmek gibi alt beyinlere işlenmiş başka iki hastalık da belirtilerini bu otobüste gösteriyordu.

Münferit gibi görünse de sonuçları bakımından genellemeye tabi olabilecek bir olaydı bu. Şiddetin toplum genelini etkileyen ve yeri geldiğinde kadınlar tarafından da alevlenebilecek bir olgu olduğunu gösteriyor bize. O iki kadının ileride anne olması ve çocuklarını bu hastalıklı anlayışla yetiştirmesi, öldürücü bir virüsün yayılması kadar dehşet verici… Şiddetin hangi cins tarafından, hangi cinse yönelik uygulandığının sonuçları bakımından bir önemi yok aslında.

Bu halk otobüsündeki olay ve sonrasındaki taraf tutmalar, ülkedeki siyasi arena aktörlerinin de belirlenme şeklidir. Seçenek gibi sunulan, ama çaresizlikler sonucu oluşan taraflarda saf tutma ihtiyacı, bu toplumun önemli bir hastalığıdır. Ve şiddetse sözlü ya da fiziksel, ne şekilde olursa olsun güç gösterme yöntemidir. Siyaset de bu güç dengesi üzerine oturur. Ve taraflar kendi adamının kazanmasını bekler.

Konuşamayan, anlamayan, düşünemeyen ve güce tapan bir toplumun şiddete yönelmesinden daha doğal ne vardır?



Babamı neden affettim?

Küçücük bir çocuktum anneme ilk kez tokat attığında babam. Belki de sadece benim için bir ilkti bu manzara. Ama o tokadı hep yüzümde hissettim yıllar boyu. Anneme uyguladığı her şiddeti ta yüreğimde hissetmeyi öğrendiğimde daha dört yaşındaydım. Kız kardeşim bir yaşını dolduruyordu o yıllar. Her kavgada uyanırdı. Uyanmasın diye beşiğini sallardım gözyaşları içinde. Oyuncaklarımla oynamaktansa, aile içi şiddeti yaşayarak öğreniyordum. Gözlerimdeki acı ondandı işte. Ve çok küçük yaşları, bu kadar net hatırlıyorsam, unutulmayacak kadar gerilim yüklü oluşundandır.

Babam içkili olarak eve geldiğinde, kardeşimle ben battaniye altına saklanmayı öğrendik. Kardeşim üç yaşındaydı; bense altı… Battaniyenin altından anneme vurduğu yumruğu gördüğümde o yumruğa siper olmayı arzulamayı öğrendim. Hiç yapamadım ama. Altı yaşındaydım ve annemin acısına ağlamaktaydım. Babamın eve gelmesine yakın, komşuyu, bizi akşam yemeğine davet etmeye ikna etmeyi öğrendim. Annemi babamdan koruyabilecek tek özelliğim de plan kurabilmekti. Bunu öğrendiğimde yedi yaşındaydım. Eve gelecekti. Eşyaları kıracak, enerjisini boşaltacaktı. Bizse yan dairede sessizliği bekleyecektik. Eve döndüğümüzde ise o sızmış olacaktı.

On yaşındaydım. Annemin yanına sokuldum. “Gidelim.” dedim. Kız kardeşimin elinden tuttum. Onun eliyle birleştirdim ellerimizi. “Babasız büyümenizi istemiyorum.” dedi. “Babam mı? Nerede?” diye sordum. ‘Acılar öldürmüyorsa, güçlendirir.’ derler ya, işte o gün annemi, tek başına bir birey olabileceğine ve yanında evlatlarının olacağına ikna etmiştim. O gücü ona verirken ağlamadım. Bir gün sabahın terk edilebilir sessizliğinden faydalanarak annemin baba evine doğru yola koyulduk. Artık biz üç kişilik bir aileydik.

Babam biz ayrıldıktan iki sene sonra ailesini dağıttığı sebepten hastalandı ve öldü. Cenazesinden bir hafta sonra öğrendik biz durumu. İyi ki söylememişlerdi. Orada olmayı istemezdim. Yasını tutamadım. İki damla yaş aktı sadece. Çünkü anneme vurduğu yumruklar boğazımda hala bir yumru olarak duruyordu. Yutkunamam. Her nefes alışımda hatırlarım. İçim acır. “Neden?”diye sorarım babamın hayaline. “Neden yaptın ki bunu?” Neden yıkmıştı bu yuvayı? Ve neden bizi varlığında bile babasız bırakmıştı? Neden yapmıştı bunu anneme? Ben ki onun bir damla gözyaşına sel olurum acımdan. Onu koruyamadığımı düşünürüm belki de.

Onun bizim için katlandığı her acıdan benim yüreğimde de büyük bir pay var bu yüzden. Peki, nedendir çoktan gömülmüş babamı beynimde gömemeyişim? Ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… Ama ben onu bağışladım. Annemi artık üzemeyeceği için… Acıtamayacak artık onu. Sadece bunun için…

Varlığından mutluluk duymak için çaba sarf ettiğimiz, ancak çabalarımızı hep boşa çıkarmış olan babamı her şeye rağmen affediyorum. Ama onun o mahcup, özür diler ifadesi hayalimde hep kalacak; bunu da biliyorum.


Belki işte bu yüzdendir… Nerede ağlayan bir kadın görsem yanına yaklaşıp onu teselli etmek istemek isteyişim… Kadını önemseyişim… Belki de bu yüzden kadın haklarıyla ilgili çalışmalar yürüten bir organizasyonun içindeyim… Annemi koruyamayışımın içimde bıraktığı izleri örtsün diye…