Spor Haberleri

Köşe Yazıları

iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2015 Salı

Uzun Adamın Siyah Adamdan Öğrenecekleri

Yacouba Sawadogo, bilim insanlarını ve çevrecileri şaşırtan Afrikalı bir çiftçi… İhtiyar çiftçi, Burkino Faso'nun kuzeyindeki tarım arazilerinde uzun süredir devam eden çölleşmeyi durdurabilen kişi olarak biliniyor. 80’li yıllarda ortaya çıkıp yaşadığı bölgedeki çölleşmeye karşı geleneksel tarım yöntemleriyle mücadele ederek, yaşadığı bölgeye yeniden hayat verdi.

Yöntemi ise oldukça basit… Eski Afrika tarım pratiği olan "Zai" tekniğine göre, önce sertleşmiş zemine büyük bir çukur açılıyor, sonra içine bitki artıkları ve gübreden oluşan bir karışım yerleştiriyordu. İçine ise bölge şartlarına uygun, dayanıklı ağaç türlerinin tohumlarını koyuyordu. Yağmurlu mevsimlerde suyu emen ve muhafaza eden delikler, kurak dönemlerde bitki için gereken nem ve besini sağlıyordu.

İlk başlarda alay konusu olan yaşlı çiftçi, buna rağmen yılmamış. Ne demişlerdir, tahmin edin. “Modern yöntemler çözememiş, senin tedavülden kalkmış yöntemlerin mi çözecek?” Bu ayrıca doğa söz konusu olunca yüksek teknolojinin yeterli olmadığını gösteriyor. Geleneksel bir pratiğin sabır gerektirdiğini, toprağın da ancak kendisini anlayan, sabırlı bir üreticiye ihtiyacı olduğunu öğretiyor. Bu da kapitalizmin modern tarım üretimi tekniklerinin çöküşü demek… Modern üretim tekniklerinin toprağı hırpalayan bir yönü olduğunu biliyoruz. Geleneksel bir üretim biçiminin çölleşme gibi ciddi bir soruna çözüm olabileceğini gördüğümüzde modern çağın baştan aşağı kangren sebebi olduğunu söyleyebiliriz.

Siyah adamın yeşile olan bu aşkı, sorunun çözümü için sonsuz sabrı, belki de tüm insanlığın kurtuluş umudu… Böyle özverili insanlar sayesinde bu dünyada yaşamın devam edebildiğine inanıyorum. Hem de yeşili sırf kendi egoları uğruna yok eden, sağa sola inşaatlar yapmayı gelişmişlik sanan ve doğayı yok eden beton kütlelerini eser diye sunan uzun adamlara rağmen bu siyah adam bir umut…

Bizdekilere gelelim. Bir kentin oksijen kaynağı koca bir ormanı yok etmeyi göze alacak kadar, onların yerine köprüler, yollar, binalar inşa edecek kadar ‘modern’ yöneticilerimiz var. Kestikleri ağaçların yerine yeni ağaç diktiklerini söyleyerek ‘sözde’ doğaya hizmet ettiklerini iddia ediyorlar. Ekolojik denge diye bir gerçeklik var. Siz bir ormanı yok ettiğinizde oradaki arıları, kuşları, tüm diğer yaşam alanlarını yok ediyorsunuz. Başka bir yere diktiğiniz fidanlara gelip yerleşmiyorlar o canlılar. Kentsel dönüşümle yok ettiğiniz tarihi evlerin sakinlerini Halkalı’ya ya da başka bir yere yerleştirmeye benzemiyor bu.

Yıllarca tarımda kendi kendine yeten tek dünya ülkesi olmakla övünmüş bir ülke eğer bugün tahılı, patatesi, meyveyi yurtdışından alıyorsa bizim uzun adamların siyah adamdan öğreneceği çok şey var.

Doğal Kaynaklar Uzmanı Chris Reji Yacouba’nın tekniklerini geçtiğimiz yıl yaptığı bir açıklamada şöyle yorumladı. “Bölgede, binlerce hektarlık alan tamamen verimsiz halde... Ama Yacouba'nın teknikleri uygulanırsa, bu topraklar yeniden canlanabilecek”

Toprakları kurtaracak siyah adamın bu teknikleri karşısında uzun adamların yok ediş teknikleri de devam edecek gibi. Bizimkiler bu betonlaşmaya devam ederlerse çölleşmeye başlayacağız. Bu iktidar anlam verilemeyen ikna kabiliyetiyle toplumu aslında çölleşmediğimize inandıracak. O yüzden bizim kahraman çiftçilerimiz şimdiden potansiyel suçlu sayılacak. Bizde çölleşme sadece coğrafi değil yani… Algılarımızdaki kuraklık daha fazla yok edici özelliğe sahip…


11 Aralık 2013 Çarşamba

Erkeğin Kadına Şiddeti İktidar Sevdasının Ürünü

Erkeğin kadına yönelik şiddeti ile devletin vatandaşına yönelik şiddeti arasında ciddi benzerlikler var. Erkeğin kadına şiddet uygulaması için ortaya atılacak her gerekçe akıldışı olarak görülmeyi hak eder. Devletin uyguladığı şiddet de öyle…

Şefkat-Der'in hazırladığı rapora ‘perdeyi yeterince kapatmamak’, ‘telefonun meşgul çalması’, ‘çayın iyi demlenmemesi’, Facebook ve Twitter profili açmak, ‘zayıflamak ya da şişmanlamak’, ‘açık saçık giyinmek ya da tesettüre girmek’ gibi nedenler kadına şiddetin bahanesi olabiliyor. Şefkat-Der’in araştırmasına göre öne çıkan şiddet bahaneleri arasında boşanma talebi, çocukların velayeti, cinsel ilişkiye zorlanmak gibi gerekçeler de yer alıyor. Müjgan Halis'in Taraf gazetesinde yayınlanan haberine göre, Şefkat-Der, 1995 ve 2013 tarihleri arasındaki Kadın Hayata Tutunma Evleri’nde kalan şiddet mağduru kadınların da dâhil olduğu 20 bin kadınla temasları sonucu oluşturdukları verilere göre çarpıcı birçok nokta ortaya çıkmış oluyor.

Şefkat-Der’in raporu kadına yönelik şiddetin boyutlarıyla ilgili yeterince veri ortaya çıkarmış. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının en büyük sebebi bir tür iktidar hırsı, bir tür güç sarhoşluğu ve aslında başlı başına bir acizliğin ürünü… Ve bu aslında ne yazık ki sadece erkeğin şiddet eğiliminin temeli değil. Hükümetlerin ve devletin şiddet uygulama gerekçeleriyle de ciddi benzerlikler var.

Gerekçelerden biri olan ‘açık saçık giyinmek’ maddesine bakacak olursak, devletin de son günlerde AKP hükümetinin de kafayı bozduğu ‘ahlak bekçiliği’ görevinin sonucuyla karşı karşıyayız. Şiddet gören kadının acıyla bağırması da şiddetin artmasına neden oluyor. Devlet de şiddet uyguladığı vatandaşı feryat ettikçe saldırılarını artıyor.

Kadın başka bir siyasi partiye üye olması, eşinin küs olduğu insanlarla görüşmesi de şiddete gerekçe… Nasıl devleti yöneten siyasi partinin taraftarı olmamak ve devletin politikaları gereği küs olduğu kurumlara, ülkelere karşı yakınlık duymak hainlik derecesinde suç sayılabiliyorsa erkeğin kadına şiddetinde de gerekçe olabiliyor.

Kadının erkekten daha eğitimli olması da erkek şiddet uygulama gerekçesidir. Devlet de öğrencisinin, akademisyeninin, gazetecisinin aydınının ensesinde boza pişirirken bu acizlik duygusuyla hareket eder.

Kadına uygulanan önemli psikolojik şiddet yöntemleri arasında; kimliğini-kişiliğini yok etme yer alıyor. Aşağılama, dışlama ve hakaretle yan yana giden psikolojik şiddette karısına, “Çocuklara anneniz kötü yola düştü derim” diyen adamlar bile var. Gerekirse devletin de uyguladığı bir psikolojik şiddet yöntemidir.

Bu benzerliğin sebebi ne? Öncelikle devletin erkek egemen bir yapı olduğu gerçeği yüzümüze çarpar. Sonra da toplum erkeği iktidar, kadını da erkeğin yönetimindeki kölesi ilan eder. Devletin vatandaşıyla olan ilişkisi de işte böyledir. Mesele de bu iktidar sevdasının toplumun her alanına sirayet etmiş durumda olmasıdır.


20 Eylül 2013 Cuma

Salih Memecan ve Bizim City'nin Halleri

Salih Memecan’ın tartışılan karikatürünü görünce çoğunuz şaşırmamıştır. Ancak artık böyle güçten yana duruşlara azıcık şaşırmak istiyorum. Şaşırmadığımız zaman bu orantısız yandaşlık normalleşecek. Hatta bu karikatürü eleştirse de “ne yapsın adam? Ekmek parası…” diyen de çıkacaktır ki bu da kabul edilebilir gibi bir şey değil… Bir cerrahın organ mafyasıyla işbirliği yapması ne kadar etikse, bir gazetecinin, karikatüristin veya yazarın iktidar yandaşı olması o kadar etiktir. Dolayısıyla mesleğini etik değerler çerçevesinde icra edeceksin. O zaman hak edersin kazandığın parayı.

Salih Memecan, eşinin AKP milletvekilliği ve çalıştığı gazetenin yandaşlıkta sınır tanımayan bir gazete olması yüzünden kendini iktidara karşı sorumlu hissediyor olmalı.

Karikatür “eylemciler arası iş bölümü” başlığıyla Sabah Gazetesi’nde yer aldı. Bir adam 4 eylemcinin karşısına geçmiş direktifler veriyor. Direktifte, “Sen taş atacaksın, sen molotof kokteyli, sen barikat kuracaksın, sen öleceksin” sözleri dikkat çekiyor.

Hemen hemen tüm medya var gücüyle eylemleri karalama kampanyasında yer alırken Bizim City nal toplamamalıydı. Üstelik direnişin en önemli araçlarından olan mizahı kullanmak da şimdileri bir strateji olarak belirlenmiş olmalı. Ancak iktidar yanlılarının elinde mizah da çirkinleşiyor haliyle. Ölümle dalga geçen, öldüreni yücelten, aklamaya çalışan bir noktaya taşınıyor. Geçtiğimiz hafta hakkında yazı yazdığım Cafcaf Dergisi’nde karikatür de aynı amaca hizmet etmekteydi.

Bir yandan yine medyanın da desteğiyle ‘izinsiz gösteri’ denen bir uydurma kavramı da akıllara yerleştirerek, eylemciyi terörist odak haline getirmeyi amaçlayan iktidar, Salih Memecan gibi tetikçilere de başvurabiliyor. Tetikçi, elinde silah, tüfek olan adam değildir sadece.

Salih Memecan’ın eylemciyi kötü gösterme çabası, gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor. Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin ‘meşru müdafaa’ yaptığını iddia eden devlet, polisin saldırısı karşısında kendini korumak isteyen eylemciyi saldırgan olarak lanse etmeye çalışıyor. Oysa polisin sert müdahalesi karşısında vatandaşların tepkileri meşru müdafaa kapsamındadır aslında. Üstelik bu evrensel hukukun da söylediği bir şeydir. Türkiye’nin de imzası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde saldırısız ve barışçıl gösteri yapma hakkı vardır. Hem de önceden izin alınmaksızın… Dolayısıyla ‘izinsiz gösteri’ diye bir şey yoktur. Bu konuda ikna edici olamayan devlet, polisin saldırgan tavrına tepki gösteren eylemciyi saldırgan olarak göstermek ve eylemi de şiddet eylemi olarak kabul ettirmek derdinde…

Bütün bu çabalar, Bizim City’nin medya kişilerinin de desteğine ihtiyaç duyuyordu elbette. Salih Memecan durur mu?

Sözün özü Türkiye hiçbir dönemde tanık olmadığı kadar iktidar-medya ittifakı yaşamakta… Mizahı da bu yandaşlıkla kirletmeye kalkanlara ise yine mizah yoluyla cevap verilivermiş. Çok beğendim. Adı da Direncity… Başlıksa “yandaşlar arası iş bölümü” Direktifler ise şunlar. “ Sen yalan haber yapacaksın. Sen polis seviciliği yapacaksın. Sen palayla insan yaralayacaksın. Sen karikatür çizeceksin.” Cuk oturmuş.

Sabah Gazetesi çizeri, karikatürist Salih Memecan ise Medyatava‘ya şu açıklamayı yaptı: “Bugünkü karikatürüm ile ilgili olarak gelen tepkilerin farkındayım. Ben sadece genç birilerinin ölümü üzerinden siyaset ve prim yapmanın aşağılık bir şey olduğunu dile getirmek istedim. Karikatürde bunu eleştirdim.” Bu konudaki samimiyetlerini öldürene tepki göstermeyerek, öldürenin yanında yer alarak çoktan çürüttüler oysaki…

İnsanlar gencecik yaşlarında öldürülürken sessiz kalmak da dilsiz şeytan olmak değil miydi?

Katledilen insanları anmak ne zamandan beri prim yapmak? Ne zamandır aşağılık bir şey Salih Memecan?

16 Eylül 2013 Pazartesi

"Ben Onu Çok Sevdim" Analizi

ATV ekranlarında bu sezon başlayan “Ben Onu Çok Sevdim” isimli televizyon dizisi, bir Adnan Menderes güzellemesi… Adnan Menderes’i Mehmet Aslantuğ oynuyor. Dizi yayınlandığı şu dönem itibariyle çok da önemli… Çünkü Gezi Direnişi sırasında iktidarın Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan’ın benzerliğine vurgu yaptığını çokça gördük. “Astınız, zehirlediniz, yedirmeyiz” üçlemesini hatırlarsınız…

Elbette ki cunta tarafından idam edilen sivil bir başbakana bu ülkenin manevi borcu büyük… Ama burada yapılan da sadece bu değil… Usta’nın Hikâyesi ile yapılmaya çalışılanın, Adnan Menderes ayağı gibi duruyor.

Dizinin fragmanında Menderes’in vatanperverliğine vurgu yapılırken, siyasi rakibi İsmet İnönü de kötü, asık yüzlü olarak önümüze sürülüyor. Üstelik İsmet İnönü’yü son dönemin kötü üvey baba karakteri üzerine yapışmış Şemsi İnkaya oynuyor. Bunun da siyasi bir amacı var tabii. Elbette İsmet İnönü de eleştirilmeli… Ancak bu Adnan Menderes’i sütten çıkma ak kaşık yapmaz.

Dizi Adnan Menderes döneminin kara lekelerinden olan 5-6 Eylül olaylarına değinmeyecek gibi görünüyor. Ya da değinse de bugünkü anlayışın geçmişteki versiyonu olarak dış güçlerin oyunu, iktidarı yıpratma planı olarak değinilecek. Günümüze çağrışım için bu uygulanacaktır.

Aslında dizi daha çok Adnan Menderes’i bir baba, onurlu bir insan, hatta kahraman olarak gösterecek. Büyük ihtimalle tarihi olaylarla kafayı çok ‘bulandırmayacak.’ Usta’nın Hikâyesi’nde olduğu gibi iktidardaki adamın hatalarını görmezden gelmemizi gizlice talep eden bir dram yaratılacak.

Adnan Menderes için hazırlanan bu güzelleme, tek parti dönemini henüz atlatamadığımızın göstergesi… Tek adam sevgimizin sonu yok. Demokrasi kahramanı ve kurbanı olarak lanse edilen Menderes’le ilgili şöyle objektif bir çalışmaya henüz rastlamadık.

Menderes’in dizginleri Amerika’nın eline vermesi, gelen para yardımlarıyla sözde ekonomik büyüme yaratması, ancak sonra yine paraya ihtiyaç duyması sonrasında Amerika ile ilişkilerin bozulması süreci anlaşılmadığında, 27 Mayıs’ın da aslında bir Amerikan destekli darbe olduğunu anlayamayız. Çünkü Amerika’daki para yetmeyince Sovyetler Birliği’ne yönelen Menderes’in bu yakınlaşması Amerika için iyi bir şey değildi. Olan biten Amerika’nın tipik ‘işten çıkarma’ yöntemiydi. İdamla sonuçlanıp sonuçlanmayacağını hesaplamamış olsa da bunu umursaması da beklenemezdi.

Menderes’in askeri darbe sonucu idam edilmiş olması, onun siyasi iktidarı boyunca yaptıklarını haklı çıkarmaz. Siyasi hatalarının idamı haklı çıkaramayacağı gibi…

Dizinin amacına dönelim. AKP’nin son dönemdeki muhalif hareketleri karalama yöntemi olarak kullanıp, bu ‘karanlık planın’ ne kadar uzun bir geçmişe dayandığını kanıtlama çabasına destek vermeye çalışıyor dizi. Çok geçmeden Recep Tayyip Erdoğan’ın bu diziye atıfta bulunup gözyaşı dökeceği bir televizyon programı hazırlanabilir. Bekleyin.

Sonuç itibariyle bugünkü siyasi iktidarı aklamak için, Başbakan’ın geleneğini sürdürdüğü Menderes dönemini de aklamaya devam etmek gerekiyor.

Cuntanın katlettiği bir başbakan olarak duygusal bir çerçevede yer alması gayet normal Menderes’in. Kendisiyle strateji gereği bir bağ kuran Recep Tayyip Erdoğan’ın kefenini giydiğini söylemesi, “astınız, zehirlediniz, yedirmeyiz” sloganı bu duygusallığı kullanma çabası… Bu dizi de gerekli duygusal ortamı hazırlayacağa benziyor.


10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bülent Arınç'ın Sevmediği Türkü ve GDO'lu Ayran

Bülent Arınç Vardar Ovası türküsündeki rakı geçen kısmı dinleyince rahatsızlığını dile getirmişti geçen gün. Ne diyordu orada? “Kazanamadım rakı parası”

İçkiyi sağlıksal sebeplerle sınırlandırmak istediğini iddia eden iktidar, bunu aslında dini sebeplerle yaptığını gizlemeye çalışsa da her şey ortada. Evet… İçki sağlığa zararlı… Her şeyin fazlası da öyledir. Örneğin bir oturuşta bir kilo portakal indirin mideye. Bakın neler oluyor. Ayranın da fazlası zararlıdır mesela. Ama ona sonra döneceğiz.

İçkinin toplum sağlığı gerekçe gösterilerek yasaklanması da başka ciddi bir toplumsal sorun… İktidarın dediğim dedik tavrının kişisel tercih ve yaşam tarzlarına yönelik devam ediyor olması, ruh sağlığı açısından tehlikeli olsa gerek. Hele ki televizyon dizilerinde içki içen karakterlerin kötü örnek oluşturduğunu söyleyen Bülent Arınç, bunların yasaklanmasını isteyerek bir üretime de müdahale etmiş oluyor. Yaptıkları anketteki toplumun %80’inin içki kullanmadığı sonucunu göstererek, insanlar içki içmiyorlar diye özendirerek onları içkiye sevk etmeye çalışıldığını ima ediyor. Yok, ima etmiyor. Direkt olarak söylüyor bunu. Oysaki içki hep vardı sinema ve televizyonlarda. %80’i içki kullanmıyorsa, demek ki ortada başarılı olmuş bir özendirme yok. Demek ki içkinin televizyonda görünmesi, toplum sağlığına tehdit değil. Ayrıca bu %80 çok inandırıcı da değil. Bazı istisnalar hariç her mahallede en az 2 meyhane varken, “şiş kebap-rakı” gibi turistik bir ikilimiz varken, şarkılarında, türkülerinde şarap, rakı, konyak gibi öğeler varken, bir içki kültüründen söz etmemiz kaçınılmazdı. Bakan Bey bunu bu sefer atlamadı.

Şimdi de Başbakan’ın geçtiğimiz haftalardaki “milli içkimiz, ayrandır” çıkışını hatırlayalım. Ayran sağlıklıdır. Doğru… Hiçbir itirazımız yok. Ama GDO’lu yemlerle beslenen ineğin sütü ne kadar sağlıklıdır? O ayran sağlığımıza tehdit olmaz mı o zaman?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in, “GDO zarar verirse, hayvana verir. İnsana bir şey olmaz” dediğini biliyor musunuz? Bu açıklama pek çok açıdan hastalıklıdır zaten. Birincisi, hayvana değer vermiyor olmaları, ikincisi GDO’lu yemle beslenen hayvandan elde edilen ürünlerin GDO’dan arınamayacağı gerçeğini örtbas etmeleri… GDO’lu yemin daha ucuz olması ve Batı’dan ithal edilen besi hayvanlarının bu yolla daha ucuz et üretimi sağlaması, bu yalanı toplum tarafından nasıl kabul edilebilir kılar? Toplumu anlamakta zorlanıyorum açıkçası.

İşte ‘milli içkimiz ayran’ bu kadar sağlığa zararlı şartlarda üretiliyorken, nasıl bir toplum sağlığı hassasiyetinden bahsedeceğiz? Nükleer santral inadı, termik santral inadı, hidroelektrik santral inadıyla toplum için nasıl sağlıklı ortam oluşturmayı hedefliyor olabilirler mesela?

İnsanlara her gün tüketmesi önerilen temel gıdalarda GDO varken, toplum sağlığı adına içkiyi yasaklamak hiç de samimi değil, kimse kusura bakmasın. Hükümetin icraatlarında toplum sağlığının önemsendiğini düşünmüyorum. Öyle olsaydı, yukarıda bahsettiğim diğer konularda hassas olması beklenirdi. Madem öyle değil, içki yasağından sağlığımızı düşünerek değil, yaşam tarzlarımızı yok etmeyi düşünerek bahsettiklerini söylemek için elimizde çok fazla veri var demektir. Televizyonlarda içkinin yasaklanması, bunu hayatlara kabul ettirmek için bir adım olamaz mı?

Bunları anlayamayacak haldelerse gel de içme bu akşam! Gerçi ben de kazanamadım rakı parası, ama olsun.




6 Ağustos 2013 Salı

Verilen Özgürlük ve Sınırsız Demokrasi

Demokrasi hakkındaki en büyük yanılgı, tanım olarak seçme ve seçilme hakkına indirgenmesidir. Özellikle Türkiye gibi siyasete katılma ve eylem kültürü gelişmemiş ülkelerde bu yanılgı, önemli sorunları beraberinde getirir. Bunlardan en önemlisi insanların seçim günleri dışında, kendi geleceğini ilgilendiren her şeyi izlemekle yetinmesidir.

Başbakanın her fırsatta dile getirdiği “millet iradesi,” zaten söylemlerden de anlaşılacağı gibi, sandık başındaki karara atıf olarak söyleniyor. Milletin meydanlardaki iradesi de ‘terörizm’ olarak görünüyor ki ‘ileri demokrasi’ hedefinin ‘ideal’ halkı, devletine başkaldırmayan, memnuniyetsizliğini sadece sandıkta oy pusulasına mühür basarak belli eden, ‘uslu’ insanlardan oluşuyor. Oy kullanmanın hiçbir şey ifade etmediği, rolleri ve aktörleri başka güçlerle belirlenmiş Türkiye siyasetinde, gelinecek noktanın bu olması kaçınılmaz… Ki belki de çoktan geldi.

Anarşist kadın yazar Emma Goldman’ın da dediği gibi: “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı.” Diktatörlükle yönetilen ülkelerde bile seçim sandığı kuruluyorsa, oy vermek ve birilerini seçmek hiç de mükemmel bir şey değil. Tam tersine, ciddi bir kandırmaca…

İnsanların yönetici güçleri olmadan yaşayamayacağının propagandası sonucu oluştuğuna inandığım devlet kavramının el değiştirme törenlerinden biridir oy verme… Kimi zaman el değiştirmez elbette. Ama özü budur. İşin aslı, monarşi daha samimi bir sistemdir. Çünkü orada bir kandırmaca yoktur. Yönetim babadan oğula geçer. Demokrasideyse, seçimle sadece burjuva sınıfı ve oligarşik yapı değişir. Hepsi bu… Sistem aynıdır. Devletin devamlılığı esastır zaten.

İnsanlar da seçme hakkını büyük lütuf olarak görür. Oy verip sınırsız vaatlerle mutlu olur. Devlet adaletli olsun diye ortaya çıkmış demokrasi, devletin elinde oyuncağa dönüşür. Kimi hakları, sanki zaten insanın doğuştan gelen hakkı değilmiş gibi sunar. ‘Özgürlüğün dayanılmaz hafifliği’ insanlığı sararken, sistem özümsenir. Devletsiz, sınırsız, gerçek yaşam bir felaketmiş gibi algılanır.

Yani demokrasi de aslında, insanları kontrol altında tutmanın insani bir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Özünde yönetilme ve yönetme olan bir olgudur. Nasıl yönetileceğinize, kimler tarafından yönetileceğinize karar vermeniz açısından günümüzün en ideal sistemi olması, işin özünde insanlığı bir şekilde sindirme aracı olarak kullanılmasını engellemez. Çoğunluğun kararı, azınlığın hezimetidir en nihayetinde.

Verilen demokrasi, zamanın koşullarına göre daha da ilerlemiştir tabii. Artık eylemsel demokrasi ve devrimci demokrasi gibi kavramlar, bir önceki yüzyılın getirdikleriyle gelişmeye devam ediyor. Ülkemizde algılanan ve algılanması istenen ‘ileri demokrasi’ değil bahsettiğim. Burada sözü geçen ileri demokrasi, sadece seçen değil, denetleyen, örgütlenen ve gerektiğinde baskı uygulayan halkların yer aldığı bir sistemdir. Devletin varlığının kabullenilir ve tahammül edilebilir hale getirmek için değişmektedir her şey.

Türkiye’de işler biraz daha değişiktir. İktidara muhalif olmak, hep suç teşkil eder. Uluorta başbakan eleştirmek ayıplanır. Ya da sizin görüşünüz iktidarda değil, diye kıskandığınız söylenir. Muhalefet kelimesi kavram olarak günlük dilde kötüleme amaçlı kullanılır. Dolayısıyla ileri demokrasi denen sistem, Türkiye’nin üzerine büyük gelir. Böyle giderse büyüyünce de giyemez.

Tabii bütün bunlar, demokrasinin gerçekten ideal bir sistem olduğu varsayımıyla geçerli… Aslında ideal olan ne ise daha ufukta görünmedi bile. Şairin  “en güzel deniz, henüz gidilmemiş olandır” demesi gibi oldu. Ama evet… Eğer mevcut olan sistem, insanların taleplerine karşı direnemeyip gelişmek zorunda kalıyorsa, günün birinde daha mükemmel bir dünya mücadelesine de teslim olacaktır. Biz göremeyiz. Ama şimdiden müjdeleyebiliriz.


Türkiye seçme özgürlüğünü kullanmanın dayanılmaz keyfini yaşayadursun, ideal toplum düzenine giden yolda demokrasi kavramı gelişmeye devam edecek. Bu değişime kimi devletler direnip halkına yönelik baskıları arttırarak ve değişime karşı olan korkularını korku salarak gidermeye çalışırken, kimileri de değişimin öncüsü olup sınırları zorlayacak. Buna inancım sonsuz… Çünkü başka bir dünya mümkün…

26 Temmuz 2013 Cuma

Karı Gibi Adamsın

Biz erkekler kadına bazı roller biçmişiz. Kadın çocuğa bakar, evi temizler, yemek yapar, bize bakar, ne istersen onu yapar, ne istersen onun hakkında konuşur vs… Biz de insani bazı duygularımızı örseleyip; ağlayan, duygusal davranan tüm hemcinslerimizi kadına benzeterek, kendimizce hakaret tümceleri uydurmuşuz. Duygusal arkadaşımızla dalga geçip onu ‘kadın cephesine’ sürmüşüz. Eşini seven ve bunu belli eden erkek de ‘kılıbık’ oluvermiş.

Yeteri kadar ayrışmadık mı? İşte bu yüzden yazımda, biz erkeklerin birbirine yönelttiği alay ifadelerindeki kadına gönderme niteliğinde cümleyi irdelemek istiyorum. Herkesin affına sığınarak başlığımı tekrarlıyorum.“Karı gibi adamsın!”

Ne kadar kaba bir cümle… Aslında sadece kaba olarak kalsa, yine iyi... Kadınları aşağılayıcı, küçük düşürücü bir söz… Ve bir erkek olarak itiraf etmeliyim ki, hayatımın bir döneminde ben de kullanmıştım. Ama zaman geçtikçe, hayatımda tanıdığım kadınların sayısı arttıkça, bu sözün doğruluğunu ve yerinde olup olmadığını sorgulamaya başladım. Hayat görüşü, politik duruş gibi etkenler de var tabii. Annem de, eşim de bir kadın, sevdiğim birçok arkadaşım da… Her şeyden önce, kadınlar bu dünyanın vazgeçilmez parçası değil mi zaten?

Biraz dikkat ettim de, aslında kadınların üstüne yapıştırılmış, ama kadınlardan daha çok biz erkeklerin yaptığı şeyler var hayatın içinde. İlk aklıma gelen dedikodu… Ne kadar çok dedikodu yaptığımızı fark etmeye başladım zamanla. Kadınlar kadar sıkça bir araya gelsek, zıvanadan çıkacak kadar kötü bir durumdayız.

Bazen öyle durumlara şahit oldum ki; bir kadınla, erkek arkadaşımızın arkasından konuşabilecek kadar dedikoduyu sevdiğimizi gördüm. Çok samimi iki erkek arkadaşın, yanında çalışan iki çalışanından bahsederken yaptığı ayrıma bile tanık oldum. Eşinden şikâyetçi erkekler bir araya geldiğinde, biri eşinin sevmediği bir huyunu anlattığında, diğeri; o da bir şey mi, benim hatun şöyle şöyle yaptı, diye anlatmaktan bile çekinmez. Tabii, bu durumun şikâyet dışında bir amaçla gerçekleştiğini de gördüm. “Benim hanım her sabah kahvaltımı hazırlar” der biri; diğeri de, “benim ki isterse hazırlamasın” der. Ben bu ikinci tip arkadaşları genelde her sabah işe giderken, ellerinde poğaça ile görürdüm ofis insanı olduğum günlerde…

İş yerlerinde dedikodu doruğa ulaşır. Zaten erkek egemen çalışma hayatında, kariyer odaklı kıskançlık erkek çalışanlarca yürütülür. Gerekçesi bilinçaltında yatan yetersizliktir. “Çekememezlik genelde kadınlar arasındadır” tezi her gün daha da şiddetli çürütülür. Ancak pek tabii, iş yerinde kıskançlığını açığa çıkaran erkeğe diğer hemcinsinin ''karı gibi adamsın'' demesi de kaçınılmaz olacaktır. Tabii ki kadınlar da dedikodu yapıyor. Bu işin kadını, erkeği, eşcinseli yok ki…

İnsanın olduğu yerde rekabet olacak, rekabet de geri beyinlerce kıskançlığa dönüşecektir. Ancak erkek yine de tüm kötü özellikleri üzerinden atmak için kadına yapıştırdığı “dedikoducu” etiketiyle, kendi dedikoduculuğunu hasıraltı etme ‘meziyetini’ korumaya devam ediyor.

Aslında bazen keşke bu sözdeki gibi olsaydık… Merhametli olurduk biraz. Gerçekten bu kadar çok savaş yaşanmazdı belki de.

Biz erkekler, ancak kadınları suçlayarak devam edebiliyoruz hayata. Kadın dırdırı, kadın aklı, trafik sorunu da kadın sürücüler yüzünden… Suçlamak için kadın en kolay yerde duruyor. Yoksa kendimizle yüzleşmek zorunda kalırız ki; bu durum bizi hiç mi hiç, mutlu etmez. Bizler kabalığı erkeksi bir meziyet gördüğümüz müddetçe, yarattığımız egemenlik devam ettiği müddetçe mi mutlu olacağız? Yoksa fiziksel ve doğal farklılıklara rağmen, kadının en az bizim kadar birey olduğunu anlamamız mümkün değil mi? Eşit olmak için sadece insan olmanın yeterli olduğunu anladığımızda dünyanın nasıl da güzelleştiğine tanık olacağımızı bilmeliyiz. Bütün formül bu…


Bugüne kadar, bu sözü ne kadar çok kullandıysam, tanıdığım ve tanımadığım tüm kadınlardan af dileyerek erkekler adına bir adım atmayı kendime bir görev atfediyor tüm kadınlardan özür diliyorum.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Halk Otobüsünde Kadın Kavgası ve Toplumsal Yansımaları

Geçen Pazar günü, Uzunçayır’da metrobüsten inip, eve gelebilmek için 319 numaralı halk otobüsüne bindim. Pazar günü olmasına rağmen, otobüs bir hayli yoğundu. Otobüsün orta kısmındaki geniş yerde cam kenarına yapıştım. Böylece arkaya ilerlemek isteyen yolcuları engellemeyecektim. Halk otobüsünde ayakta durulacak en ideal noktadır orası.

Bir sonraki duraktan bir yolcu akını oldu otobüse. O sırada art arda binen iki kadın geçerken izin istememe üzerine münakaşaya girişti. Diğerinden daha genç olan ortada duran öteki kadını eliyle iterek ilerlemek isteyince saygısızlığın sınırlarını zorlayan diyaloglar uçuşmaya başladı. Biri diğerine “geri zekâlı” diyor öteki de “terbiyesizlik yapma” diye karşılık veriyordu. “Geri zekâlı” hakareti çok tutunca “salak” kelimesi kullanılmaya başlandı.  Zekâlarına yönelik bu hakaretler iki tarafı da daha çok germeye başlayınca, genellikle erkek kavgalarında kullanılan cinsel organ temalı küfürlere yönelmeye başladılar. Sonra vaat ettiklerini gerçekleştiremeyeceklerini anlamış olmamalılar ki “saçını, başını yolarım senin” cümlesiyle kavga daha ‘mantıklı’ bir zemine oturuverdi. İşte bu cümleyle iki genç kadın birbirinin saçına yapışıp kavgayı fiziksel boyuta taşıdı. Etraftaki yolcuların çoğunun erkek oluşu, iki kadını ayırmaya çalışan en az on erkeğin takdire şayan kavga ayırma görüntüsünü ortaya çıkardı. Kavga devam eden hakaretlere rağmen ayrıldı ve iki kadın otobüsün zıt yönlerine sürüklenerek ortalık sakinleştirildi.

O sırada bağıran orta yaşlı bir adam da “erkek misiniz siz be? Bu ne kavgası, terbiyesizler” diyordu. Demek ki kavganın erkekler arasında çıkması gayet normaldi!

Buraya kadar münferit gibi görünen bu olayın aslında ciddi bir toplumsal sorunun belirtileri olduğunu görmek gerek… Kadına yönelik erkek şiddeti, iki ya da daha fazla erkeğin yumruklu, sopalı kavgaları ve savaşlar, cinayetler… Hepsinin ortak bir sebebi var. Birbirini anlamayan, kendini ifade edemeyen, kelime haznesi yoksul insanların sığındığı bir ‘kendini ifade şeklidir’ şiddet. Üstelik yazıya konu olan kavgada zekâya yönelik hakaret bir tahrik aracı… Zekâ… Zekânın olduğu yerde daha medeni insanların olması gerekirken…

İşin bir başka yönü de şu. Bir halk otobüsü toplumun nabzını tutabileceğiniz önemli bir noktadır. Otobüse bindiğinizde kitap ya da okunması makbul herhangi bir şey okuyan kaç kişi görüyorsanız, uzun araştırmalarla bulunan okuma oranlarının birebir yansımasıyla karşılaşırsınız. Bu otobüsteki kavga olayı da sonrasındaki kutuplaşma da bir toplumsal yansımayı ifade etmekte.

Kavga sonrasında otobüsteki yolcular üçe ayrıldı. Bunlardan biri, yol vermeyen kadının tarafındaydı. Diğeri de ötekinin… Üçüncüsü de otobüsün tam ortasında tarafsız noktadaydı. Tarafsızlar da sessiz kalanlar ve kavgayı ayıranlar olarak ikiye ayrılıyordu.

Bir kavga sonrasında taraf tutup, iki tarafın da “kadın haklı beyler” şeklinde yaklaşarak bir haklı ve güçlü arama kaygısında olması düşündürücü. Kısa bir süre sonra tarafsız bölge de taraflara ayrılarak olayın gereksiz ve saçma bir sebepten patladığını göz ardı edecek hale gelebiliyor hatta.

Bu aslında bir Türkiye profili… Birbirine sataşan, birbiriyle vuruşan insanlar arasında bir haklı arama çabası, siyasi yapıyı da şekillendiriyor. Televizyonlarda izlediği siyasetçilerin ağız dalaşlarını, polemiklerini “kim kazanacak bakalım?” kafasıyla değerlendiriyor. Sonunda kötü seçenekler arasında birini seçmek zorunda hissediyor kendini bu ülke insanı.

Otobüsteki olaya dönelim. Kavgaya neden olan sebeplerden biri, “hakkımı kimseye yedirmem” şeklinde bağıran kadınlardan birinin bu cümlesinde gizli… Hak mücadelesini, otobüste yer kapmaya indirgemiş olan bu toplum, otobüs gibi bir arada yaşama alanında “ne hakkından bahsediyorsun?” diye sorduruyor insana. Ulaşımdaki bu sıkıntının sorumlusu olarak birbirlerini görerek de ciddi bir hata yapıyorlar. Bir sorunun kaynağı ve asıl sebebi dururken, birbirini boğazlayan insanlar o sorunu çözeceklerini zannederler ya. Ne büyük bir yanılgıdır. Gerçek bir hak mücadelesi içine giremeyenler işte toplumsal şiddet olgusunu bu şekilde meydana getiriyorlar.

Kaldı ki bu bir tip pornografidir. Pornoyu öyle 18 yaş üstüne hitap eden şifreli kanallarda ya da yasaklı internet sitelerinde aramaya gerek yok. İki insanın birbirine yönelik bu şiddeti ve küfürleri pornografinin dik alasıdır.

Burada ayıp olan konu da kavga edenlerin kadın olması olarak belirleniyor. Kadınların birbiriyle kavga etmesini değil de iki erkeğin kavgasını normal saymak ve “eğer bir kadın dövülecekse bunu erkek yapmalı” diye düşünmek gibi alt beyinlere işlenmiş başka iki hastalık da belirtilerini bu otobüste gösteriyordu.

Münferit gibi görünse de sonuçları bakımından genellemeye tabi olabilecek bir olaydı bu. Şiddetin toplum genelini etkileyen ve yeri geldiğinde kadınlar tarafından da alevlenebilecek bir olgu olduğunu gösteriyor bize. O iki kadının ileride anne olması ve çocuklarını bu hastalıklı anlayışla yetiştirmesi, öldürücü bir virüsün yayılması kadar dehşet verici… Şiddetin hangi cins tarafından, hangi cinse yönelik uygulandığının sonuçları bakımından bir önemi yok aslında.

Bu halk otobüsündeki olay ve sonrasındaki taraf tutmalar, ülkedeki siyasi arena aktörlerinin de belirlenme şeklidir. Seçenek gibi sunulan, ama çaresizlikler sonucu oluşan taraflarda saf tutma ihtiyacı, bu toplumun önemli bir hastalığıdır. Ve şiddetse sözlü ya da fiziksel, ne şekilde olursa olsun güç gösterme yöntemidir. Siyaset de bu güç dengesi üzerine oturur. Ve taraflar kendi adamının kazanmasını bekler.

Konuşamayan, anlamayan, düşünemeyen ve güce tapan bir toplumun şiddete yönelmesinden daha doğal ne vardır?



21 Temmuz 2013 Pazar

Sol Seçmenin Beklentileri ve CHP'den Sol Beklemek

ORC isimli bir araştırma şirketi, 24 ilde kendini solcu, Kemalist ve Sosyal Demokrat olarak tanımlayan 7000 kişiyle bir anket yaptı.
Anketin sonuçlarına değinmeden önce, Türkiye’de kendini solcu olarak değerlendiren insanların temel yanılgısına bir değinmek gerek… Özellikle Kemalistlerde görülen bir yanılgıdır bu. Kemalizm’in sol düşünceyle çok örtüşmediğini düşünüyorum. Bir Kemalist’in kendini solcu olarak tanımlamasının en büyük sebebi, Kemalizm’in antiemperyalist bir mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmış milliyetçi bir görüştür. Ancak sol, evrensel bir düşünce biçimidir. Ulusalcı bakış açısıyla örtüşmesi pek mümkün değil…
Yine de Türkiye’nin tarihinde verdiği en büyük demokrasi mücadelesi sayılabilecek Gezi Direnişi’nde varlıklarını hissettirdi Kemalistler. Belki de hayatlarında ilk defa ortak bir dayanışma zemininin içinde olarak, en büyük algı devrimini onlar gerçekleştirdi. Bu da bir kazanımdır.
Yukarıda bahsettiğim bu temel yanılgıyı şimdilik bir kenara bırakarak, anketin sonuçlarına bir göz atalım.
Anketi kapsayan tüm görüşteki insanlara sorulan, “Size göre sol partiler tek çatı altında birleşmeli midir?”sorusuna %86,6 evet cevabı alınmış. Bu, Türkiye solunun tarih boyunca umut ettiği bir talep tabii ki.
Gezi Direnişi’nin geçmesi gerektiği ikinci aşamada bir siyasi parti oluşumunun şart olduğu malumunuz. Ancak anketin şu sorusuna verilen cevap da çok ilginç… “Sizce sol partiler hangi parti çatısı altında birleşmelidir?” sorusunun CHP seçeneğine onay verenlerin oranı %83… Yeni oluşum isteyenler ise %9,5 oranında…
Kendini solcu olarak tanımlayan seçmenin çok büyük kısmı aslında Kemalist düşüncede ve CHP’li olarak görünüyor bu ankete göre. Bu da diğer başka bir kafa karışıklığı olarak karşımıza çıkıyor. CHP’nin mevcut haliyle bir sol birliği temsil etme kabiliyeti kalmış mıdır? Çoğu zaman bir MHP kadar milliyetçi olan partinin ‘solcu’ seçmeni bundan rahatsız değil midir? Örneğin Kürt meselesine karşı milliyetçi söylemler üreterek ne kadar solcu olunabilir? Evrensel bir düşünce olan sol, ulusalcı anlayışın elinde sol olarak nasıl kalır?
Bir diğer soru da bu kafa karışıklığının devamı niteliğinde bir cevap alıyor. Birleşecek sol partilerin liderinin kim olması gerektiğine ilişkin soruya %75,9 oranında Kemal Kılıçdaroğlu cevabı veriliyor. Deniz Baykal ve Mustafa Sarıgül çok düşük oranlarla Kılıçdaroğlu’nu takip ediyor. Sadece CHP’li seçmene sorulan “Size göre CHP’de genel başkan değişikliğine ihtiyaç var mıdır?” sorusuna ise %94,5 gibi ezici bir oran hayır cevabını veriyor.
Buram buran CHP kokan bu anket, sol seçmenin tamamını temsil edebilir mi? Üstelik yeni bir oluşumun ne kadar gerekli olduğunun göstergesi olan Gezi Direnişi’ne rağmen, sol seçmenin CHP çatısını talep etmesi inandırıcı mıdır?
Olumlu olan tek yan, artık sol seçmenin ne isteyebileceğinin tartışıldığı bir ortamın oluşmuş olması… Ancak solun tek seçeneği olarak CHP’yi işaret etmek, solun temel prensiplerine ters düşüyor. Peki, ankette “CHP değişmeli mi?” sorusu sorulmuş mudur? Hayır elbette. Oysa CHP bu mevcut kadrosuyla, cumhuriyetin köhneleşmiş bekçiliğiyle solu temsil etmeye aday olamaz ki. Solu ilgilendiren ve Türkiye’ye has olan pek çok sorun arasından bazılarının çözümü için uğraşıp, milliyetçi damarı üzmemek adına Kürt sorununa karşı temkinli yaklaşan bir CHP’nin, Türkiye’deki tüm sol dinamikleri temsil etme kabiliyeti zaten işin temeline aykırı olarak mümkün değildir. Ancak ve ancak köklü bir değişiklikle, parti yüzlerinden tüzüğüne kadar ciddi bir yenilenmeyle bir CHP çatısı olabilir. O da şu şartlarda ne kadar mümkün? Bu daha çok tartışılır.
Ancak ihtiyacımız olan şey değişim… Değişim ise direnişin aktörlerinin ve halkın iradesiyle ortaya çıkacak yeni bir oluşumla sağlanabilir.
Gezi Parkı’nda kurulan o kısa süreli dünya, mevcut söylemlerin ne kadar işi boş olduğunu fısıldayan, hayalini kurduğumuz bir dünya değil miydi? Bu direnişten ders çıkarması gereken iktidar, bunu başaramadıysa ve CHP bu değişim talebini hakkıyla yerine getirebilecek bir parti görünümünde halen değilse, direnişin ikinci aşamasının, yepyeni bir siyasi oluşumun temellerinin atılması olduğu görüşündeyim.

Gezi Parkı’nda birbirinden çok farklı görüşteki insanların, hiçbir baskı mekanizması olmadığında nasıl birlikte yaşayabileceğini ve bunun ne güzel bir deneyim olduğunu görmedik mi? Gezi Direnişi’nin Dünya ve ülke demokrasi tarihine görülmemiş bir halk hareketi olarak geçmesi için işte bu deneyimin örgütlü bir siyasal yapıya dönüşmesi şart…

19 Temmuz 2013 Cuma

Tencere tavadan şikayetçi Başbakan'ın canı aslında niye sıkkın?

Başbakan buyurmuş. Tencere tavayla komşuyu rahatsız etmek suçmuş. Her şeyi devletten beklemeyecekmişiz. Gidip savcılığa şikâyet edecekmişiz. Herkes haddini bilecekmiş!
Şimdi kendi içinde çelişen boyutu şu... Tencereyle tavayla gürültü yapıp komşuyu rahatsız etmek, suç değil kabahattir. Bu da belediyenin keseceği para cezasına tabidir. Savcılığa “bizi tencere tavayla rahatsız ettiler” diye dilekçe vermek en basit ifadeyle lüzumsuz bir çaba olur. Başbakanı bu kadar kızdıran şey bu kabahatin işlenip komşuların rahatsız edilmesi mi, yoksa çıkan bu gürültüden başka bir anlam çıkartması mı? Asıl konumuz bu…
Başbakan şunu çok iyi biliyor. Meydanlara çıkan insanlar kadar evlerinde zor tuttukları da var. O zor tutulan insanlar da isyanlarını pencerelerine çıkıp gürültü çıkarak gösterdiler.
Ancak artık bitti. Şu aralar tencere tava eylemleri devam etmiyor. Ancak Sayın Başbakan bunu aklından çıkaramıyor gibi. Çünkü çok iyi biliyor ki böyle bir manzara, “üç-beş çapulcu” tezini çöpe boylatır. Bu halkın geniş bir tabanına yayılan tepki hareketinin göstergesidir. Ve “camiye ayakkabıyla girdiler” asparagaslarına da gelmez bu insanlar. Gelmedi de. İşte o yüzden iktidarı en rahatsız edici eylem bu tencere tava eylemi oldu.
Başbakan Erdoğan’ın kafa karışıklığı burada bitmiyor. Daha geçen günlerde “kredi kartı kullanmayın” diye boykot çağrısı yaptı. Ancak direnişin ilk günlerinde kredi kartı ve bankaları boykot eden direnişçileri ekonomiyi yıpratmaya çalışmakla suçlamıştı AKP. Başbakan’ın savaşması için önüne koyulmuş yel değirmenleri misali ‘faiz lobisiyle’ verdiği mücadelenin bir parçası olan bu söylem, halen çarpıtıcı amaçlarla farklı gündemler oluşturma çabası…
Başbakan hızını alamayıp eylemcileri polise şiddet uygulamakla da suçladı. Bu da garip bir savunma psikolojisi… Çünkü polis şiddeti o kadar aşikârken bundan dolayı devlet adına özür dilemeyeceğine göre polisi haklı çıkarmaya çaba sarf etmesi hiç de şaşırtıcı değil…
Başbakan’ın 12 Eylül dönemini aratmayan iktidar anlayışı, “muhbir vatandaş” kavramının geri dönmesine de neden olacak gibi. Vatandaşı tencere tavacıları şikâyete davet eden bir başbakanın çabası başka ne olabilir ki? Hem bu nasıl bir hırstır? Neyin kavgasıdır? Bu ülkenin sade vatandaşının sokağa dökülmesi, parkları doldurması, pencerelerden tencereleriyle eylem yapması neden bu kadar can sıkıcı?
AKP’nin her açılış, karşılama organizasyonunu mitinge çevirmesi ve bir çırpıda seçim kampanyasını başlatması, Aleviliği kabul bile etmiyorken, birden bire ‘dört dörtlük’ alevi olduğunu ilan etmesi bu can sıkıntısının sonuçlarıdır işte.

Ve kafa karışıklığı da bu can sıkıntısının psikolojik sonucu oluyor. Konuştuğu metinleri hep farklı insanlar yazıyormuş gibi izlenim vermiş olan başbakan, çok büyük bir aşama kaydedip her cümlesi için bu düşünceye gark ediyor bizleri. Onu dinlerken “o öyleyse, bu niye böyle? Bunu diyorsa, şunu niye dedi? Biz kimiz? Neredeyiz? Başka bir ülkeyi yönetiyor da biz ondan mı yanılıyoruz?” diyerek ufak ufak çıldırmak üzereyiz biz de. 

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Melih Gökçek Ramazan'a niye böyle girdi?

Melih Gökçek’in Ramazan başlamadan önce attığı şu tweet, bu konuda yazı yazma gerekliliği doğuruyor.

Yine Caps Lock tuşu açık… “Bunlar kesin olay çıkartıp Ramazan’ı Müslümanlara zehir edecekler. Lütfen oyuna gelmeyelim. Çevremizi bilgilendirelim.” dedikten sonra yerinde Caps Lock kullanımıyla şöyle devam ediyor. “Lütfen ısrarla RT yapınız.”

Bu yazıda şunu söyleyecektim. İktidarın her Ramazan ayında, bu ayın kutsallığını kullanma çabaları, içinde bulunduğumuz politik şartlara göre daha da sertleşecekti. Camiye ayakkabıyla girildiği, içki içildiği gibi söylentilerle miting yapanların kutsal ayı bu şekilde kullanmaya devam etmesi kaçınılmazdı. Bunun ilk sinyali, hiç şaşırtıcı olmayacak biçimde Melih Gökçek tarafından geldi tabii.

Melih Gökçek, inananların ve Ramazan’da oruç tutacak olan vatandaşların bunun için heyecanla hazırlık yaptığı bu dönemde başka bir hazırlığın mı peşinde? Gün aşırı din üzerinden oyunlar çevirenlerin, Ramazan’ı seçim çalışması dönemi gibi kullananların oyundan bahsetmesi ne komik! Gökçek’in bu ifadeleri son derece hassas dengelere yönelik bir bozma girişimi… İnsanların değer verdiği bir ayda, “bunlar” diye bahsettiği ve ötekileştirilen muhalif kesimleri, İslam düşmanı ilan etme çabası…

Bütün bu açıklamaları evlerinde tutulan %50’ye yönelik elbette… İşte o evlerinde zor tutulan %50’yi temsilen Tophane’ye bir uzanalım. Geçtiğimiz yıllarda Tophane’de bir sanat galerisine düzenlenen saldırıyla gözleri üzerine çeken Tophane, AKP’ye verdiği destekle tanınan bir muhit… T 24’ten Volkan Koç semtin önde gelen “abi”leriyle bir röportaj yapmış. Allah’a inandıkları ve O’ndan korktukları kadar, AKP’ye ve Başbakan’a da inanıp biat ettiklerini söyleyen bu insanlar, Başbakan’dan talimat beklediklerini açıkça ifade etmekteydiler. O isterse Taksim’i dağıtırlarmış. Durum böyle olunca, Melih Gökçek’in de bu ve benzeri kişilere Ramazan konusunda ‘uyarıda’ bulunması, hiç de iyi sonuçlar doğurmaz.

Böylesi bir hassasiyet, oruç tutmayan, yaşam tarzını Ramazan’a göre belirlemeyen her insanı hedefe yerleştirecektir.

Bu biat kültürünün dindarlıkla da birleşmesiyle ortaya çıkan karışım, bütün kaygıların da temelini oluşturuyor. Bugün çok sayıda insanın dillendirdiği “Ramazan geldi, bir şey olmasa bari” türünden kaygı ifadeleri, maalesef bizzat bu ‘dindar’ yönetimlerin eseri… Dine en büyük zararı veren işte bu kutsal değer simsarlığıdır.

Melih Gökçek böylesi bir tahmini “kesin böyle olacak” diye vererek neye hizmet ettiğinin farkında mı? Düzenleyecekleri Ramazan etkinliklerinde herhangi bir gerginlik çıkması için dua mı edecekler? AKP’linin yukarıda bahsettiğim gibi bir biat kültürü varken, herhangi bir iktidar partisi mensubunun bu tip bir açıklama yapması ne kadar mantıklıdır?

Hoş… Biz iktidarın davranış ve sözlerinde mantık aramayı bırakalı çok zaman oldu. Yine de en azından Ramazan ayının kutsallığına inanıyorlar madem, bunun gibi bir çaba içine girip, inanana da inanmayana da şu süreci zehir etmesinler. Daha ne isteyebiliriz ki?

Maalesef ki oruç tutan çoğu dindar insanın, etrafındaki Ramazan’a uygun yaşamayı tercih etmeyen insanları dine saygısızlıkla suçladığı bir ülkede yaşıyoruz. Dini vecibelerini yerine getiren çoğu insan, bunu tercih etmeyen insanları sapkınlıkla suçluyor. İktidar da ‘dindar’ olunca baskı uygulamayı hak görüyor kendine bazıları. Üzerine Melih Gökçek muhalifler hakkında “Ramazan’da olay çıkaracaklar” iddiasını ortaya atınca işin rengi bu Ramazan da kendini gösteriyor ne yazık ki…


Herkes saf duygularla birbirlerinin Ramazan’ını tebrik ederken böyle girilir mi kutsal dediğin kapıdan?