Spor Haberleri

Köşe Yazıları

eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2013 Cuma

Cehenneme Hoş Geldin FEMEN!

Yaptıkları dikkat çekici eylemlerle ses getiren kadın grubu FEMEN Türkiye’de de faaliyete başladı. Ukraynalı grup FEMEN Türkiye’deki kuruluşunu Twitter'dan şu mesajlarla duyurdu: “FEMEN Türkiye şubesini açtığını anons ediyoruz! Güntülü'ye katılın! Ülkenizdeki demokrasi için savaşın!” Güntülü ise grubun Türkiye’deki üyesi…

FEMEN Dünya’da pek çok ülkede çeşitli sorunlara dikkat çekmek için çok sayıda eylem gerçekleştirmişti. Türkiye’de de daha önce THY grevine ve Gezi eylemlerine destek verdi. FEMEN Türkiye’nin Türkiye’deki kuruluşuyla birlikte verdiği ilk destek mesajı ODTÜ’ye oldu. “Yalnız değildin, yalnız değilsin ve yalnız olmayacaksın #direnodtü FEMEN TÜRKİYE YANINDA.”

Ancak FEMEN’in Türkiye’de işi çok zor… Çünkü daha ilk günden tacizler, cinsel içerikli sataşmalar, küfürler… Ve grubun Türkiye’deki Twitter hesabı bir süreliğine askıya bile alındı. Sebebi ise çok sayıda spamlenmiş olması…

FEMEN’in işi zor… Çünkü hem kadın, hem muhalif, hem de kimilerine göre ‘müstehcen’ bir grup… Öncelikle kadın başına muhalif olduğunda iktidar yanlılarının her türlü tacizlerine maruz kalacaklardır. Muhalif olmasa da kadının bu ülkede tacizden kaçması çok zor… Neresinden tutarsan tut. Taciz, hep taciz… Bütün bunları kenara koy. Yarı çıplaklar bir de… Tüm Dünya’da dikkat çektiği konular neyse o konuya odaklamayı başaran FEMEN, Türkiye’de göğüslerden başka yere odaklayamayacak gibi görünüyor erkeklerimizi.

Sonra devlet nezdinde muhalif olmak, hükümeti protesto etmek bile ahlaksızlık sayılıyorken, bunu yarı çıplak yapınca el daha bir güçlenecek. Bu da başka bir mesele… Zaten mevcut protesto kültürümüz bile henüz gelişmemişken FEMEN bize fazla gelecek gibi görünebilir. Ama yine de bir kazanımdır. Neden mi? Bazı toplumsal gelişimler için bir parça iteleyici mekanizmalara ihtiyaç duyarız. FEMEN de öyle işte.

Bir kadının yarı çıplak olarak protesto ettiği konuyu ön plana çıkarabilmesi önemli bir başarı… Ama toplum olarak ilk günden sınıfta kaldığımız söylenebilir maalesef. Yine de FEMEN’in bu güne kadar eylem yaptığı konulara odaklanmayıp, cinsellik üzerine odaklanmak ve saldırmak bir 3. Dünya ülkesine yakışır bir davranış olunca çok şaşırtıcı değil bu. Daha da öteye gidip Twitter’dan uygunsuz olduğu gerekçesiyle göndermeye kalkanlar da olunca Türkiye’ye kaç gömlek fazla olduğuna siz karar verin.

Daha protesto konusuna bile yeni yeni alışan ülkemiz, garip ahlak anlayışı da devreye girince çok kez hata verecektir. Kaldı ki bugün cansız mankenden bile tahrik olunurken bu algı nasıl değişir o da ayrı bir mesele… Bir resim eserinin, bir heykelin sansürlendiği düşündüğünüzde gidilecek daha çok yol olduğuna karar verebilirsiniz.

Şunu söylemek gerekiyor. Bu ülkede eylemcinin cinsel kimliği, giyim tarzı ve eylemin şekli yerine eyleme neden olan konuya ilgi duyulduğunda pek çok yönden normalleşmiş olacağız. Bunun için de birinin arkadan ittirmesi gerekiyordu. O yüzden hoş geldin FEMEN! Şimdilik her ne kadar cehennemeyse de…




20 Eylül 2013 Cuma

Salih Memecan ve Bizim City'nin Halleri

Salih Memecan’ın tartışılan karikatürünü görünce çoğunuz şaşırmamıştır. Ancak artık böyle güçten yana duruşlara azıcık şaşırmak istiyorum. Şaşırmadığımız zaman bu orantısız yandaşlık normalleşecek. Hatta bu karikatürü eleştirse de “ne yapsın adam? Ekmek parası…” diyen de çıkacaktır ki bu da kabul edilebilir gibi bir şey değil… Bir cerrahın organ mafyasıyla işbirliği yapması ne kadar etikse, bir gazetecinin, karikatüristin veya yazarın iktidar yandaşı olması o kadar etiktir. Dolayısıyla mesleğini etik değerler çerçevesinde icra edeceksin. O zaman hak edersin kazandığın parayı.

Salih Memecan, eşinin AKP milletvekilliği ve çalıştığı gazetenin yandaşlıkta sınır tanımayan bir gazete olması yüzünden kendini iktidara karşı sorumlu hissediyor olmalı.

Karikatür “eylemciler arası iş bölümü” başlığıyla Sabah Gazetesi’nde yer aldı. Bir adam 4 eylemcinin karşısına geçmiş direktifler veriyor. Direktifte, “Sen taş atacaksın, sen molotof kokteyli, sen barikat kuracaksın, sen öleceksin” sözleri dikkat çekiyor.

Hemen hemen tüm medya var gücüyle eylemleri karalama kampanyasında yer alırken Bizim City nal toplamamalıydı. Üstelik direnişin en önemli araçlarından olan mizahı kullanmak da şimdileri bir strateji olarak belirlenmiş olmalı. Ancak iktidar yanlılarının elinde mizah da çirkinleşiyor haliyle. Ölümle dalga geçen, öldüreni yücelten, aklamaya çalışan bir noktaya taşınıyor. Geçtiğimiz hafta hakkında yazı yazdığım Cafcaf Dergisi’nde karikatür de aynı amaca hizmet etmekteydi.

Bir yandan yine medyanın da desteğiyle ‘izinsiz gösteri’ denen bir uydurma kavramı da akıllara yerleştirerek, eylemciyi terörist odak haline getirmeyi amaçlayan iktidar, Salih Memecan gibi tetikçilere de başvurabiliyor. Tetikçi, elinde silah, tüfek olan adam değildir sadece.

Salih Memecan’ın eylemciyi kötü gösterme çabası, gerçeğin üzerini örtmeye yetmiyor. Ethem Sarısülük’ü öldüren polisin ‘meşru müdafaa’ yaptığını iddia eden devlet, polisin saldırısı karşısında kendini korumak isteyen eylemciyi saldırgan olarak lanse etmeye çalışıyor. Oysa polisin sert müdahalesi karşısında vatandaşların tepkileri meşru müdafaa kapsamındadır aslında. Üstelik bu evrensel hukukun da söylediği bir şeydir. Türkiye’nin de imzası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde saldırısız ve barışçıl gösteri yapma hakkı vardır. Hem de önceden izin alınmaksızın… Dolayısıyla ‘izinsiz gösteri’ diye bir şey yoktur. Bu konuda ikna edici olamayan devlet, polisin saldırgan tavrına tepki gösteren eylemciyi saldırgan olarak göstermek ve eylemi de şiddet eylemi olarak kabul ettirmek derdinde…

Bütün bu çabalar, Bizim City’nin medya kişilerinin de desteğine ihtiyaç duyuyordu elbette. Salih Memecan durur mu?

Sözün özü Türkiye hiçbir dönemde tanık olmadığı kadar iktidar-medya ittifakı yaşamakta… Mizahı da bu yandaşlıkla kirletmeye kalkanlara ise yine mizah yoluyla cevap verilivermiş. Çok beğendim. Adı da Direncity… Başlıksa “yandaşlar arası iş bölümü” Direktifler ise şunlar. “ Sen yalan haber yapacaksın. Sen polis seviciliği yapacaksın. Sen palayla insan yaralayacaksın. Sen karikatür çizeceksin.” Cuk oturmuş.

Sabah Gazetesi çizeri, karikatürist Salih Memecan ise Medyatava‘ya şu açıklamayı yaptı: “Bugünkü karikatürüm ile ilgili olarak gelen tepkilerin farkındayım. Ben sadece genç birilerinin ölümü üzerinden siyaset ve prim yapmanın aşağılık bir şey olduğunu dile getirmek istedim. Karikatürde bunu eleştirdim.” Bu konudaki samimiyetlerini öldürene tepki göstermeyerek, öldürenin yanında yer alarak çoktan çürüttüler oysaki…

İnsanlar gencecik yaşlarında öldürülürken sessiz kalmak da dilsiz şeytan olmak değil miydi?

Katledilen insanları anmak ne zamandan beri prim yapmak? Ne zamandır aşağılık bir şey Salih Memecan?

11 Eylül 2013 Çarşamba

Böyle Olur Dincinin Mizahı

İslamcı muhafazakâr kesim, eskiden günah saydığı her şeyin ‘helal’ modellerini üretmek konusunda üstün bir performansa sahip… Helal ojeyi biliyorsunuz. Televizyon günahtı bir aralar, helal olanları çıktı. Makbul olanı sistem taraftarı olmaktı. Ve bildiğiniz gibi de Cafcaf diye bir mizah dergileri var. Mizah gibi gerçekten beslenmesi gereken bir şeyin, kimilerinin elinde nasıl mide bulandırıcı hal aldığını görmüş oluyoruz.

Kimi hem dindar hem entelektüel olan insanları tenzih ediyorum. Onların da midesini bulandıracağını düşündüğüm olay Cafcaf’ta Ahmet Atakan’ın ölümünün ardından polis şiddetini aklama çabası taşıyan karikatürün yayınlanması… Yahya Alakay imzalı karikatürde üzerinde orak çekiçli tişörtüyle çirkin bir eylemci karikatürü çizilmiş. Ve bu adam Ahmet Atakan olduğu belli olan birini çatıdan aşağıya atmak üzere… Eylemcileri çirkin gösteren bu karikatür, ayrıca siyasi görüşlere yönelik bir ötekileştirme yaratarak, bu görüşteki insanları hedef göstermiş de oluyor. Kaç kişiye ulaşır bu karikatür? Bunun pek önemi yok. Önemli olan mizah yaptığını iddia eden bu insanların, mizahın asıl duruşunu zedeleyen, zalimi kollayan, nefret söylemini besleyen tutumları…

Mizah duygu işi… Duyarlılık işi… Mizahı kullanarak devletin kötü politikalarını eleştirmek yerine, devletin şiddetini haklı çıkarmayı seçmek cinayetlere suç ortağı olmaktır. Şiddete maruz kalan eylemciyi ‘kötü adam’ olarak lanse etmek de direnişçi avına çıkmış palalıların yaptığından pek farklı değildir.

Bunun ifade özgürlüğü olduğunu iddia edecek olanlara hatırlatalım. Yalan söylemek ve bir görüşü hedef göstermek, nefret söylemini beslemek ifade özgürlüğüne girmez.

Kaldı ki bu eylemci karşıtı çaba da beyhude… Çünkü eylemler artık öyle insanların gözünün uzağında değil… Herkes polisin tavrını net bir şekilde görüyor. ‘Helal’ televizyon kanalları da bangır bangır “provokatörler iş başında!” diye haykırsa da insanlar, kardeşinin, çocuğunun, arkadaşının, akrabasının provokatör olmadığını biliyor. ‘Helal’ TV’lerin başaramadığı karalamayı ‘helal mizahçı’ Cafcaf’ın nefret yüklü karikatürü de başaramayacaktır.

Evet… Ama böyle bir algının varlığı mide bulandırıcı olmaya yetiyor. Hükümete inanmaktan vazgeçemeyen çok önemli bir kitle var. Önüne gelip bir AKP’li ana avrat sövse, “yok ya yanlış duymuşumdur” diyecek kadar hem de… Bu insanlar hükümeti öven kanalları izlemeyi tercih ediyorlar. Orada izledikleri tek kanallı dönemde alınan haberden farklı değil… Üstelik bu kadar çok kanallı olup tek bir sese sahip olmak da ciddi bir sorunumuz… İşte bu kanalların hitap ettiği kitle, devlete başkaldırmanın günah olduğunu savunan bir kitle aynı zamanda… Bu algı da tipik bir 3. Dünya ülkesi algısı ne yazık ki…

Maalesef kimileri ne olursa olsun 3. Dünya ülkesi insanı olmaktan vazgeçemiyor. 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Diktatör Değilim Ben!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye?
Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtlamıştı geçenlerde.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söylemişti.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 

Ben bu kafanın hangi maddenin ürünü olduğunu merak ediyorum doğrusu. Ve bir önerim var. Sarhoş olun azıcık. Ama öyle kendini kaybetmeden… Zaten bir kayıp söz konusu şu halinizle bile… Belki o yasaklamak için kendinizi paraladığınız içki sayesinde serinler biraz algınız.

Sarhoş olun derken illaki alkol gerekmez. Baudelaire’in şu meşhur klişesinde ne der? “Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun”

Altındaki felsefesine bir inin bakalım. Ayık kafaların saçmalama yarışını gördükçe sarhoşluğun karmaşık bir anlamı olmaya başladı. Bu kadar düz algının hüküm sürdüğü coğrafyada, serin kafalara hasret haldeyiz.

Stadyumlarda siyasi sloganları yasaklamak (ama Mısır için slogan atmak serbest) başka bir akıl dolu eylemdi. İnsanların örgütsüz bir şekilde bir araya geldiğinde iktidara öfkesini organizeymiş gibi sunması bizim muktediri çok rahatsız ediyor. Geçtiği yollara serpiştirilen şakşakçılara alışınca bünye… Tabii…

Kafa ayık ama… Ona rağmen olimpiyatları alamazsak bunun sorumlusu da Gezi eylemleri oldu. Sipariş edilmiş bir bahane ve suçlama… Egemen Bağış’tan müthiş bir çıkış…

Dolayısıyla “Gezi eylemcileri müebbetlik, olimpiyatları alamama ihtimalinin olası sebebi Gezi…” Yani Gezi de Gezi… Dış mihrak da dış mihrak… Büyüyen Türkiye, küçülen hesaplar…

Ancak direniş artık içselleşti. Şimdi hızlıca tepki oluşabiliyor. Her yerde…

Konserlerdeki durum mesela… İnsanlar bir araya gelince direnişi özlüyor. Yapacak bir şey yok. Kaçacak da yer yok… Ancak iktidar bu gibi yasaklarla direnişin temel sebeplerinden birini de tekrarlamış oluyor. Direnişi kendi eliyle körüklüyor. Üniversitelere seslenen başbakan, gençlerin hareketlerine engel olunması gerektiğini de öğütlüyor. Bu da rektörleri kolluk kuvveti komiseri zannetmesi demek olabilir.

Bu kadar tek adam dayatması yapılırken “diktatör değilim ben, halkımın hizmetkârıyım” diye her fırsatta tekrarlıyor başbakan. Diktatör olsa sallandırırmış. E bir o kaldı zaten. Hizmetkâr da değil ama. Hizmetkâr olsaydı böyle şeyler demezdi çünkü. En azından hiçbir hizmetkâr hizmet ettiği kişileri “akıllı olun lan” türünden azarlamaz.

Ama diktatör olmak için illaki sallandırmak gerekmiyor. Tek adam… Yetkilerin ve güçlerin tek elde toplanması… Her konuda karar vermek… İnsanların nasıl yaşayacağını, nerede ve ne kadar içeceğini belirlemek… “Nerede ve hangi sloganlarla protesto edileceğimizi de biz iyi biliriz.”

Orada biri “diktatör değilim” mi dedi?




25 Ağustos 2013 Pazar

Gezi'den Mısır'a Çıkan Kısmın Özeti

Son zamanlarda Ali İsmail, Ethem, Abdullah, Mehmet ve daha niceleri için tek damla gözyaşı dökmemiş olanlar Mısır’daki Esma için ağlıyorlar. Elbette ki Mısır’da ordunun katliamlara son vermesi, demokratik taleplerle sokağa çıkanlara şiddeti durdurması gerekiyor. Ve elbette ordunun hiçbir şiddet eylemi ve cinayetleri meşru müdafaa olarak değerlendirilemez.

Tıpkı Gezi eylemleri sırasında polisin şiddet kullanımını haklı çıkaracak hiçbir bahane olmayacağı gibi Mısır’da da darbeyi ve katliamları haklı çıkaramayız.

Gezi direnişi başlayalı yaklaşık 3 ay oldu. Bitti mi? Bitmedi elbette. Çünkü her ağzını açan iktidar mensubu Gezi diyor, başka bir şey demiyor. Demek ki yer etmiş. Demek ki akıllardan çıkmıyor. Dolayısıyla direnişin bitmediğini, daha yeni başladığını söyleyebiliriz. Gezi’nin gerek Türkiye, gerekse Dünya kamuoyu nezdinde itibarını yok etmeyi başaramadılar bir türlü. Başbakan hala diktatör yakıştırmalarına cevap vermekle meşgul… Demokrasinin seçimden ibaret olduğunu iddia etmeyi henüz bırakamadı. Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Ali Şahin Gezi eylemcilerini müebbetlik ilan etti. Egemen Bağış ise son bombayı patlattı. Eğer Türkiye olimpiyatlara ev sahipliği yapamazsa bunun sorumlusunun Gezi eylemcileri olduğunu söyledi. Küçük hesaplar… Bir yerden vurabilir miyiz? Herkesin damarına uygun bir linç sebebi oluşturabilir miyiz? Bu soruları soruyorlar kendilerine.

Mısır’daki acı olaylar ve Gezi Direnişi serin kafayla aynı düzleme konmalı… Çünkü ironik bir dönemin içine soktu bizi her ikisi de. Mısır’daki darbe bizim muktedirin imdadına yetişmeseydi bugün iktidar basını Gezi direnişini bir darbe girişimi gibi göstermeye bu kadar cesaret edemeyecekti. Ancak Gezi direnişini bastırma girişimi ve sonrasındaki cadı avları bizde bir 12 Eylül anımsaması yaratmış oldu. Dolayısıyla darbe diye lanse etmeye çalıştıkları eylemlerin aslında her dönem devam eden 12 Eylül darbesine yönelik bir başkaldırış olduğunu söylesek yanılmış olmayız.

Mısır’daki darbe katliamlara neden olurken halk sokağa dökülmeye devam ediyor. Her gün ölüm haberleri alınıyor. Esma isimli bir genç kız asker kurşununa kurban gidiyor. Bu acı olay Türkiye’deki çoğu medya organını ve iktidarı harekete geçiriyor. Bir ölüm kullanılarak Ali İsmail’e, Abdullah’a, Ethem, Mehmet’e bir rakip yaratılıyor adeta. Başbakan’ın baba olarak döktüğü gözyaşı haber yapılıyor. Esma için tüm Türkiye yasa bürünüyor. Bizim ölülerimiz ise darbeci olarak görüldüğünden ağlanmaya değer görünmüyor.

Daha da ironik olanı başbakan Mısır’daki katliamları haber yapmayan medya kuruluşlarını fırçalıyor. Onları “fok belgeseli” vermeyi tercih ettikleri için kınıyor. Yanlış duymadınız. Fok belgeseli… Baştan aşağıya kara mizahını bürünmüş bir dönemin içinde olduğumuzu söylemekten geri kalmamamız için bir sebebimiz var mı şimdi? Penguenlerle fokların savaşı…

Stadyumlarda Gezi direnişiyle ilgili slogan atılması yasaklanırken Mısır için slogan atmak adeta teşvik ediliyor.
Sonra bu memleketin çocukları sokağa döküldüğünde “neyiniz eksik?” diye sorabiliyorlar. Yahu neyiniz eksik ne demek? Bu resmen üvey evlat muamelesi değil mi ki tam bir şey arayalım?

Dolayısıyla… Beyler, yaptığınıza çifte standart derler. Mısır’a ağlayalım elbette. Bir şeyler yapalım. Katliamı durduracak yollar arayalım. Ama önce ülkendeki ağlayan anaların gözyaşlarını silelim. Katillerinden hesap soralım. Yoksa bir kandırmacadan öteye geçmeyecek hiçbir şey.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Gezi Eylemcileri Müebbetlikmiş!

İnsan sormaz mı? Hani üç beş çapulcuydu diye? Ciddiye almaya değmezdi. Küçümsüyordunuz?

Bu arada bu üç beş takıntısını anlamış değilim ya neyse… 3-5 çocuk, 3-5 çapulcu, 3-5 vandal… 300-500 diye oynatacağız; o esnada keçilerden de olacağız.

Evet, ne diyorduk? İnsan sormaz mı?

Neden böyle dedim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Mehmet Ali Şahin, TRT Haber ’de yayınlanan İnce Çizgi programında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Çözüm sürecinin ardından Gezi olayları ile birlikte dış kamuoyunda Hükümet’i yıpratıcı, itibarsız kılıcı çabaların de başladığını söyleyen Şahin, eylemlerin müebbet hapsi öngören TCK’nın 312. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“İzlenimim, bu eylemlerin Hükümeti düşürmeyi amaçlayan eylemlere dönüştüğü yönünde. Çünkü İstanbul ’da Dolmabahçe’yi işgal etme, Başbakanlık Konutu’nu işgal etme, Sayın Başbakan’ın konutunu bile işgal etme şeklinde eylemcilerin bir takım hedefleri zorlamış olmaları, hatta sabahlara kadar zorlamış olmaları, bu amaca yönelik tavırlardır diye değerlendiriyorum. Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin Hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve Hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir. Bundan sonra bu tür eylemlere tevessül edilebileceğini de düşünmüyorum.”

  1. Gezi Direnişçilerinin hedefi hep Taksim olmuştur. Dolmabahçe’nin, başbakanlık konutunun işgal edileceğine yönelik komplo teorileri hayal mahsulüdür.
  2. Hükümetin değişmesini istemek ve bunun için demokratik hakları kullanarak eylemler düzenlemek darbe demek değildir. Bu yanılgı değil elbette. Bilinçli bir yönlendirme…
  3. Basiret derken?
Hükümetin yaratmaya çalıştığı şey demokratik eylemlerin darbecilik olarak algılanmasına neden olmak… Bunun için ne gerekiyorsa yapacak gibi görünüyorlar. 




25 Temmuz 2013 Perşembe

Şafak Sezer Bak Bakalım İner misin Çıkar mısın?

Şafak Sezer’in Gezi eylemlerinde aktif olarak yer aldığı biliniyor. Ancak aynı kişinin geçtiğimiz günlerde Başbakan’ın katıldığı bir iftar yemeğine davet edilip üzerine Başbakan’dan özür dilemesi şu sıralar tartışılıyor. Gezi eylemlerine ilk günkü popülerliğinden kaynaklı olarak destek vermiş ‘ünlü’ şahısların, şimdileri “iş başka yere taşındı. Biz ağaçlar kesilmesin diye yürümüştük” türü açıklamalarına da sıklıkla rastlıyoruz. Ancak bu seferkinin oluşturulan cadı avlarından sıyrılma çabası olduğunu görmek için derin bir analize ihtiyacımız yok.

Şafak Sezer ve onun gibi ani dönüşler yaşayan diğerlerinin ortak fikirleri arasında hükümetin istifaya çağrılmasını desteklememek var. Elbette ki kuru kuruya bir istifa daveti çok mantıklı değildi. Çünkü madem mevcut siyasi oluşumlardan ve iktidarın politikalarından memnun değilsin, bir alternatif sunmalısın. Parlamenter sistemde iktidara sahip olan partinin değişmesi ancak seçimle olur. Bu da doğru… Öte yandan Gezi eylemlerinin iktidarın yanlış politikalarına karşı protestolara bir çıkış oluşturmasında eylemleri bastırmak isteyen polisin orantısız gücü, iktidarın eylemciye yönelik aşağılayıcı tavrı ve başka seslere kulak tıkamasının etkili olduğunu bilmeyen yok. Öyleyse bu eylemlerin daha en başından sadece ağaç mücadelesi olmadığını Şafak Sezer de biliyor olmalı…

Öyleyse nedir bu dönüşün sebebi? Yukarıda da bahsettiğim gibi bu bir kendini sıyırma çabasıdır elbette. Başbakanı da çok sevdiğini ifade ediyor. İtirazımız yok. Kimin kimi sevdiği bizi ilgilendirmez. Ancak sen kalkıp ona karşı başlayan bir eyleme katılacaksın, sonra rüzgâr eylemcinin aleyhine eser gibi olunca, gidip protestonun hedefindeki adamın elini öpeceksin. Şu sıralar televizyonların neredeyse tamamının iktidara yakın çevrelerin eline geçtiğini düşündüğünüzde tek ekmek kapısı televizyonlar olan birinin böyle bir dönüşü yaşıyor olmasının açıklamasına ulaşmış olursunuz.

Eylemlere aktif olarak destek vermiş ve hatta Yeni Şafak tarafından da birçok kez hedef gösterilmiş Memet Ali Alabora’yı dünyanın en korkak adamı ilan etmiş bir de Şafak Sezer. El insaf dedirtiyor insana.

Hükümeti istifaya çağıran bir eylemin meşruluğunu tartışmak demokrasi adına büyük bir ayıptır ayrıca. Ortaya bir alternatif koysalardı da yine bu şekilde tartışılacaktı, emin olun.


Şafak Sezer’in durumuna bir dönelim. Kendisi yıllar önce “İner misin Çıkar mısın” isimli yarışma programıyla çıkış yakalamıştı. Platform yükseldi ve çıktı. Anlaşılan o ki Şafak Sezer halen o platformda ve kimin tepkisiyle yükseleceğini hesaplamaya çalışıyor. Ancak gelip geçici bir iktidarın alkışıyla yükselmesi uzun vadede bir inişin habercisidir. Şafak Sezer onu asıl yükseltecek tepkinin nereden geleceğini biliyor mu? Biliyorsa neden inmeyi, çömelip diz çökmeyi tercih ediyor?

23 Temmuz 2013 Salı

Koş vatandaş! Çapulcuya sütyen!

Direniş, günler ilerledikçe kendi içinde bambaşka bir kültür oluşturmaya başlamıştı. Duvar yazıları, sloganları ve eylem şekliyle kendine has bir özelliği vardı. Taksim’e gittiğinizde günlük ihtiyaç olarak kabul edilmiş gaz maskesi, deniz gözlüğü, sprey boya gibi ürünlerin tezgâhlarını görebilirdiniz. Öyle ki evden çıkıp Taksim’e giderken “gaz maskeni unutma canım” diyebilirdi eşiniz ya da anneniz.

Gezi Parkı Direnişi aynı zamanda direniş kavramını içselleştirdi. Bu da çok önemli bir kazanım… Bir algının değişimi… Elbette işin ticari boyutu da kendini göstermeye başladı. Bazı ufak atölyelerin TOMA şeklinde tuzluklar ürettiğini, Taksim Gezi Parkı Direnişi hatırası olarak başka ürünlerin de üretilmekte olduğunu duydum. Zaten beklenmedik bir şey değil… Bu direnişin içselleşmesi ve normalleşmesi yavaş yavaş içinin boşalmasına dönüşebilir dozu kaçarsa. O da ayrı mesele…

Ticari bir hal kazanan yönünden bahsetmişken, pek çoğumuzun daha önce duymadığı başka bir ürünün fark edilmesini sağladı. 2009 yılında ihtiyaç olduğunda iki kişilik bir gaz maskesine dönüşebilen ve 2009 yılında Nobel Kamu Sağlığı Ödülü’nü kazanan “Acil durum sütyeni” (The Emergency Bra) son günlerde Türkiye’de de çok ilgi görüyor.

Fiyatı 30 doların altında satılan sütyen, tasarımcısı Dr. Elena Bodnar tarafından 1986′daki Çernobil felaketinin yıkıcı etkilerinin ardından bir ihtiyaç olarak yaratılmış. Bu nükleer felaketi araştırırken "felaketin ilk birkaç saatinde kolay ulaşabilecek gaz maskeleri olsaydı binlerce insan radyasyona neden olan Iodine-131 maddesini solumayabilecekti" gerçeğine ulaşan Bodnar, bunun üzerine sütyeni tasarlamış.

Türkiye’den bu sütyenin ilgi görmesi, bu ülke insanının temel gereksinimleri arasına polis şiddetinin etkilerini azaltma ürünlerinin de girdiğini gösteriyor. Bunun için de en pratik olanı seçecek. Keyfi yerinde elitleri bile sokağa döken bu direniş, daha yaratıcı ‘çapulcu’ ürünlerini, pahalı da olsa ortaya çıkaracaktır.

E tabi böyle bir her şeye çözüm bulunan bir ortamda, polisin şiddetle bu insanları caydıramayacağı da açık. Bugün insanlar gaz maskesine dönüşebilen bir sütyen satın alıp bunu kullanarak sokağa çıkmayı düşünüyorsa, zaten her an her yerde gösteri yapmaya hazır da demektir. Üstelik yanında omuz omuza verdiği arkadaşın kimliğini sorgulamadan, ortak payda bulabilir. Zaten söz konusu olan yaşam alanı ve özgürlüğüyse başka ortak payda aramaya gerek var mı?

Elin Nobel Ödüllüsü bu ürünü üretirken radyasyonun zararlı etkilerini azaltmayı amaçlamış. Bizse devletin zararlı etkilerini azaltmak için kullanacağız. Ama tabi yine de ortak bir payda var. Radyasyona da biber gazı saldırılarına da neden olan devletler değil mi? Kamunun sağlığı için en büyük tehdit yoksa devlet mi?


19 Temmuz 2013 Cuma

Tencere tavadan şikayetçi Başbakan'ın canı aslında niye sıkkın?

Başbakan buyurmuş. Tencere tavayla komşuyu rahatsız etmek suçmuş. Her şeyi devletten beklemeyecekmişiz. Gidip savcılığa şikâyet edecekmişiz. Herkes haddini bilecekmiş!
Şimdi kendi içinde çelişen boyutu şu... Tencereyle tavayla gürültü yapıp komşuyu rahatsız etmek, suç değil kabahattir. Bu da belediyenin keseceği para cezasına tabidir. Savcılığa “bizi tencere tavayla rahatsız ettiler” diye dilekçe vermek en basit ifadeyle lüzumsuz bir çaba olur. Başbakanı bu kadar kızdıran şey bu kabahatin işlenip komşuların rahatsız edilmesi mi, yoksa çıkan bu gürültüden başka bir anlam çıkartması mı? Asıl konumuz bu…
Başbakan şunu çok iyi biliyor. Meydanlara çıkan insanlar kadar evlerinde zor tuttukları da var. O zor tutulan insanlar da isyanlarını pencerelerine çıkıp gürültü çıkarak gösterdiler.
Ancak artık bitti. Şu aralar tencere tava eylemleri devam etmiyor. Ancak Sayın Başbakan bunu aklından çıkaramıyor gibi. Çünkü çok iyi biliyor ki böyle bir manzara, “üç-beş çapulcu” tezini çöpe boylatır. Bu halkın geniş bir tabanına yayılan tepki hareketinin göstergesidir. Ve “camiye ayakkabıyla girdiler” asparagaslarına da gelmez bu insanlar. Gelmedi de. İşte o yüzden iktidarı en rahatsız edici eylem bu tencere tava eylemi oldu.
Başbakan Erdoğan’ın kafa karışıklığı burada bitmiyor. Daha geçen günlerde “kredi kartı kullanmayın” diye boykot çağrısı yaptı. Ancak direnişin ilk günlerinde kredi kartı ve bankaları boykot eden direnişçileri ekonomiyi yıpratmaya çalışmakla suçlamıştı AKP. Başbakan’ın savaşması için önüne koyulmuş yel değirmenleri misali ‘faiz lobisiyle’ verdiği mücadelenin bir parçası olan bu söylem, halen çarpıtıcı amaçlarla farklı gündemler oluşturma çabası…
Başbakan hızını alamayıp eylemcileri polise şiddet uygulamakla da suçladı. Bu da garip bir savunma psikolojisi… Çünkü polis şiddeti o kadar aşikârken bundan dolayı devlet adına özür dilemeyeceğine göre polisi haklı çıkarmaya çaba sarf etmesi hiç de şaşırtıcı değil…
Başbakan’ın 12 Eylül dönemini aratmayan iktidar anlayışı, “muhbir vatandaş” kavramının geri dönmesine de neden olacak gibi. Vatandaşı tencere tavacıları şikâyete davet eden bir başbakanın çabası başka ne olabilir ki? Hem bu nasıl bir hırstır? Neyin kavgasıdır? Bu ülkenin sade vatandaşının sokağa dökülmesi, parkları doldurması, pencerelerden tencereleriyle eylem yapması neden bu kadar can sıkıcı?
AKP’nin her açılış, karşılama organizasyonunu mitinge çevirmesi ve bir çırpıda seçim kampanyasını başlatması, Aleviliği kabul bile etmiyorken, birden bire ‘dört dörtlük’ alevi olduğunu ilan etmesi bu can sıkıntısının sonuçlarıdır işte.

Ve kafa karışıklığı da bu can sıkıntısının psikolojik sonucu oluyor. Konuştuğu metinleri hep farklı insanlar yazıyormuş gibi izlenim vermiş olan başbakan, çok büyük bir aşama kaydedip her cümlesi için bu düşünceye gark ediyor bizleri. Onu dinlerken “o öyleyse, bu niye böyle? Bunu diyorsa, şunu niye dedi? Biz kimiz? Neredeyiz? Başka bir ülkeyi yönetiyor da biz ondan mı yanılıyoruz?” diyerek ufak ufak çıldırmak üzereyiz biz de.