Spor Haberleri

Köşe Yazıları

kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2014 Cuma

Tınılar Arası Yakınlaşmalar

Evet sevgili okuyucu, biraz da dinleyiciliğe terfi etseniz fena olmayacak. Zira bu naçiz blog yazarınız biraz da müzisyen olur. 

Yaz sezonu nedeniyle verdiğimiz uzun sayılacak bir aradan sonra ufak ufak yeni projeleri hayata geçirerek yeni sezona başlıyorum. Hatıra Defteri Project ile eski Türkçe şarkılara yeni soluk veriyoruz. Tınılar Arası Yakınlaşmalar ile de santur, trompet ve gitarın uyumuna kajonun ritmini ekliyoruz. Dünyanın tüm seslerine ve titreşimlerine yer verdiğimiz bu projede eski bir caz şarkısının yolculuğuna kaptırırken sonrasında bir Anadolu ezgisinin tınısıyla kendinizden geçebiliyorsunuz.

Tür olarak bir etiketle sınırlandıramıyorum. Dinleyicinin de herhangi bir tür beklentisi olmaması, yolculuğa ve sürprizlere hazır olması gerekiyor. Maksat müziğin evrensel olduğu gerçeğini eyleme dönüştürmek... İşte bu yüzden bir doğu enstrumanı olan santur ile bir batı enstrumanı olan trompeti bir araya getiriyoruz. Ben her ikisini de çalmaya çalışarak hiçbir şey söylemeden bir mesaj veriyorum aslında.

Bu mesajı duyabilecek, müziğin yolculuğuna çıkabilecek dinleyiciler arıyoruz. Atölye Kuledibi'nde 15 Ağustos ve 16 Ağustos'ta gidiş-dönüş yolculuk için yerinizi almayı unutmayın.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Bu sokak müzisyenleri size ne etmiş?

Önce bahsedeceğim meselenin kişiselleştirilmiş halini aktarmak istiyorum. Dünkü yazımda bahsettiğim gibi kısa bir süredir İstiklal Caddesi’nde birkaç arkadaşımla müzik yapıyorum. Son çalışımızda yanımıza gelen sivil zabıtalar tarafından uyarı aldık. Trompetin yasak olduğunu söylediler. “Bu yasak” diye elimdeki trompeti işaret ederek “bir daha görürsek el koyarız” dediler.
Eminim çok müzisyen yaşıyordur. Yine de geri gelip çalıyorlardır. Direnmek gerekir de. Doğru. Ancak ben zabıtadan bıkarak başladığım bir müzik hayatına sahibim. Bağdat Caddesi’nde de aynı tantana olmuştu. Nişantaşı’nda da… Dolayısıyla siyasi bir malzeme çıkarmaya gerek yok. Yani birileri çıkıp “AKP’li belediyeler falan filan…” diye siyasi mesajlar verecekse vazgeçsin. Bunun siyasi değil sosyolojik bir sorun olduğunu söylemek zorundayım. Ki Kadıköy Belediyesi ve Şişli Belediyesi AKP’li falan değil…
Olay biraz kültürle alakalı… Trompetle de bir alıp veremedikleri yok elbette. Dinlemedikleri müddetçe tabi… Oysa ben öyle beyaz Türk kafasıyla “ben aslında cazdan başka müzik yapmam” diyerek yaşamıyorum. Bu toprağın müziğini yapıyorum. Bu toprağın müziği için katkıda bulunmak istiyorum. O müziğin içinde trompetin yer alması, hatasıyla doğrusuyla o duyguya katılması dinleyende olumlu bir etki yaratıyordu şüphesiz. Ancak bunun gibi çok örnekten hatırladığım gibi o ilginin negatif yansıması da oluyor. Şikâyet mekanizması…
Sokak müzisyenliği kent kültürünün çok önemli bir parçası… Müziğin de kendine ait dinamiği var. Eserine göre yükseleceğin, düşeceğin yerler var. Temponun artıp azaldığı noktalar var. Bütün bunları hakkıyla yaptığın zaman alkışı alıyorsun, ilgiyi topluyorsun. Ama biri o kadar olumlu hal içinde gidip seni şikâyet ediyor. “Bu adam çok gürültü yapıyor” diyor. Zabıtanın da canına minnet… “Müzik yapıyorlar abi, ne güzel işte” diyecek bir kültürü İstanbul’un kültür merkezi Beyoğlu’nda sahip olamadıysak hangi semtte sahip olalım. Turistler memnun… Farklı bir müzikal birlikteliğe şahit oluyor. Beyoğlu için daha iyi nasıl tanıtım yapılabilir?
Bunun bir sosyolojik sorun olduğunu, kültürel bir eksikliğin sonucu olduğunu söylemeyeyim de ne diyeyim? Mesela “zabıtalar beni sevmiyor” mu diyeyim? “Garibiiim, vurmayın abileriiim” mi diyeyim? Acındırma mı yapayım? Direneyim de bir dahakine enstrümanı mı kaybedeyim? Sonra orada üzerime benzin döküp yakayım mı? Heh! İşte ancak böyle bir çaresizlik içinde olduğunda varlığı prim yapıyor insanın. Bak… Laf lafı açtı. Diyelim ki benim trompete el koydular; kamyonete karpuz gibi attılar, paramparça yaptılar. Ben de o sırada kendimi kaybedip oracıkta intihar ettim. Haber olur. Zabıtaların bu davranışı protestolara konu olur. Ben de sokak müzisyenleri şehidi olurum. He mi?
Olayın bu aşamaya gelmesi abartılı bir kurgu elbette. Ama bu sorunun dillendirilmesi için de birinin ölmesine gerek yok. Kültürel gelişimini tamamlamamış, görev yapmakla saçmalamanın ayrımına varamamış, doğru inisiyatif kullanamayan insanlara verilen yetkini sonucu olarak sadece sokak müzisyenleri diken üstünde değil…
Sonuçta uzunca bir süre sokakta çalmayacağım. Olur ya sokakta çalınabilecek ses seviyesinde bir enstrüman öğrenirim; o zaman. Üzüldüğüm şey, sokağın ritmine uyumlu olarak uzunca bir süre çalamayacak olmak… Bir de bu zabıtalar beni niye sevmiyor arkadaş?






31 Temmuz 2013 Çarşamba

Betonlaşmayı Kalkınma Sanmak da Nedir?

Çizim: Doğan Özcan
Renklendirme: Paint sağ olsun
Sahi; nedir?

Toplumumuzun kentleşme ve kalkınma anlayışının gökdelenlerle ve alışveriş merkezleriyle sınırlı olmasının sonucunda, kendini müteahhit sanan iktidar kişileri devlet yönetimine geçiyor.

Bu hedeflere betonlaşmayla, binalar dikmekle, yol yapmakla ulaşacağını sananların bu düşünceleri yanılgı mı yoksa bilinçli bir göz boyama taktiği mi?

Yeşil bir alanı yok edip yerine bir bina yapan herhangi bir müteahhidin en çok başvuracağı yeşil alan katliamı savunması şudur. “Buralar it-kopuk yuvasıydı. Vatandaş rahatsız…” İşte bu bilinçli bir yönlendirme… Ve hatta bu sektörde rant peşinde koşan tüm diğer beton kişilerin de benzer savunmaları vardır.

Kentleşme, kenti var eden kültürel değerlerin ön plana çıkarılmasıyla kentin simgesi meydanların meydan olarak kalmasıyla, parkların park olarak kalmasıyla mümkün… Kentleri zenginliğin simgeleriyle, yapay yaşam merkezleriyle doldurmanın tek kazancı o binayı yapan ve buna izin verenin cepleri arasında paylaştırılacaktır. 

Kentin insanı ne olacak peki? Önemli bir kısmı bu kentleşme olgusuna ikna olacak. Bir zamanlar sanatın yuvası olmuş binaların yerindeki yapay kent merkezleri içinde içi boş hayatları satın alacak. Yani bir nevi köleliğini kabullenecek.

Kentleşmeyi böyle gören bir toplumu da haliyle ülke yönetmeyi emlak simsarlığı gibi gören iktidar kişileri varlığını korumaya devam eder elbette. Ne olacaktı?

Lüks hastane binaları yaptıklarında ise halk hizmet geldiğini sanacak. Hiç içeriğine bakmayacak tabii. Çünkü o baktığında muhteşem bir hastane binası görecek. Ta ki acil servise girmesi gerektiğinde acil servis personelinin, ekipmanının yetersiz olduğunu görünce isyan edecek belki. Anadolu’da pek çok şehirde buna benzer örnekler görebilirsiniz.

Yani asli hizmetlerini yerine getirirken ambalajı özenle düzenliyorlar. Kalkınma hedefinin de aslında bir “kalkındırma” hedefi olduğunu anlamamızla kamuya ait hiçbir yaşam alanı kalmamasının aynı zamana denk gelmemesi gerekiyor.

Çünkü kentleşme ve kalkınma adı altında bir doğa ve yaşam alanı katliamı yapan bu üst düzey müteahhitlere karşı duracak bir gençlik ayağa kalktı. Özgürlüğünü yeşilin birleştirici tonunda birleşerek talep edebiliyor artık.

Hem yaşadığı yerin hem de yaşamının müteahhitliğine soyunanlara diyecek sözü var artık.



24 Temmuz 2013 Çarşamba

Dr. Mehmet Öz ve Türk ya da Yunan Kahvesi

Türklerin milli duygularını harekete geçirecek çok büyük bir etkiye ihtiyacınız yok. Yapacağınız en küçük şey, bu konuda bir “Allah, Allah” tepkisi doğuracaktır. Siperler kazılacak, hedefe nişan alınacak ve ‘hainler’ pusuya düşürülecektir. Türk’ü uyandırmadan yapacağınız şeyler ise onun hakkına, lokmasına göz dikmektir. Asla sesini çıkarmaz. Kentini işgal edip, sermayeye peşkeş çekebilirsiniz. “Zaten bunu yapıyorlarsa bir bildikleri vardır, hikmetinden sual olunmaz devletin” diye düşünür. Kimse kusura bakmasın. Ama kolay lokmadır Türk. En basit şeyde tutar ülke sevdası. Ama yine de itaatkârdır. O yüzden çok kolay yönetilir.

Şimdi böyle bir giriş yapınca çok büyük bir meseleden bahsedecekmişim gibi gelmiştir. Yok. 40 yıllık hatırı olmasıyla ünlü içeceklerimizden biri, Türk kahvesi hakkında gündeme oturan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Konu şu: Dr. Mehmet Öz’ün ABD’deki televizyon şovunda Türk kahvesini anlatırken ona Yunan kahvesi demesi meselesi… Geçtiğimiz aylarda kısa bir süre üzerine tartışıldı.

Tahmin edileceği gibi sosyal medyanın çılgın Türkleri hemen tepkilerini dile getirmeye başladı. Dr. Öz’ü özünü unutmuşlukla, hainlikle suçlayarak düşmanca bir tutum içine girildi. ABD’ye ve Dünya’daki pek çok ülkeye o kahveyi tanıtanların Yunanlılar olması, ABD’de yapılan bir programda da ondan Yunan kahvesi olarak bahsedilmesini çok da şaşırtıcı bir durum haline getirmiyor. Çünkü oradaki insanlar onu Yunan kahvesi olarak biliyor.

Sıkıntımız ise şu… Her şeyine sahip çıkan bir toplummuşuz gibi, bir başkasının sahiplendiği aslında ortak olan değer birden kıymete biniyor. Değer ortak… Evet… Kıtalara hükmetmiş bir Osmanlı’nın mirasıysa Türk kahvesi, lokum, baklava ve daha pek çok şey, aslında ortak bir mamuldür. Ta Yemen’den gelip İstanbul’da pişirilen kahve, aslında sadece Türk kahvesi değildir. Bu kentte asırlardır yaşayan herkesindir. Yunan’ın Yunan kahvesi demesiyle Türk’ün Türk kahvesi demesi arasında mantık açısından hiçbir fark yoktur. İki kardeş toplumun ortak kazanımlarındandır bu kahve. Ancak ‘benimdir’ gibi söylem bu iki toplum için de büyük sorun. Kardeşiz, ama en çok kötü özelliklerimizle kardeşiz biz bu koca coğrafyanın halkları olarak.

Yıllar önce bu ortak kültür değerlerinin hep beraber bir konsensüs içinde değerlendirilip ortak değer olarak tescillenmesi için bir Türk-Yunan girişimi vardı diye hatırlıyorum. Şu an bunu doğrulayacak bir kaynak bulamadım, ama bir zamanlar dostluğu tesis etmek için böyle bir şey yapılacaktı diye kalmış aklımda. Aslında yapılması çok gerekli bir şey değil mi? Devletler üstü bir oluşumla toplumların bu şekilde barışması ve birbirlerine ne kadar benzediklerini anlaması bu yolla çok iyi bir şekilde sağlanmaz mı? Tüm bu çekişmenin sebebi iki toplumun tarihinin birbirleriyle savaşarak yazılmasıysa yeni tarihi bu ortak kültürlerin birlikte sahiplenilmesiyle yazmak çok güzel olmaz mıydı?

Yunanlılar kahve de olduğu gibi baklavada, cacıkta, ayranda ve yoğurtta da böyle bir sahiplenme içine giriyorlar. Hatta kemençede de… Çünkü bu kadar iç içe yaşayıp sonra ayrışınca o kültür onun da oluyor. Senin ya da ötekinin de olduğu gibi… Bu çekişmenin ortadan kalkması yukarıdaki formülde gizli olabilir.

Dönelim konumuza… Dr. Öz’ün “Yunan kahvesi” demesi bizim Türklerin kanına dokunuyor. Onu ‘hain’ ilan ediyorlar. Özünü inkâr ediyor onlara göre Öz. Hadi, halkların ortak miraslarını, üretimlerini geçelim. Sen ne yapıyorsun bu kadar milliyetçisin de madem? Yaşadığın kent İstanbul’un hangi simgesine sahip çıkıyorsun? Bütün sembol haline gelmiş alanlarına yabancı sermayedarlar yerleşirken ocakta yemeğin mi vardı? Yok, yok politika yapmayacağım.


Ha bir de İstanbul’un simgesi lale ya her nedense lale dediğinde kimsenin aklına İstanbul gelmiyor; Hollanda geliyor. Buna da bir el atıverin. Sahi, lalenin soğanı Hollanda’dan geliyordu değil mi?

23 Temmuz 2013 Salı

Koş vatandaş! Çapulcuya sütyen!

Direniş, günler ilerledikçe kendi içinde bambaşka bir kültür oluşturmaya başlamıştı. Duvar yazıları, sloganları ve eylem şekliyle kendine has bir özelliği vardı. Taksim’e gittiğinizde günlük ihtiyaç olarak kabul edilmiş gaz maskesi, deniz gözlüğü, sprey boya gibi ürünlerin tezgâhlarını görebilirdiniz. Öyle ki evden çıkıp Taksim’e giderken “gaz maskeni unutma canım” diyebilirdi eşiniz ya da anneniz.

Gezi Parkı Direnişi aynı zamanda direniş kavramını içselleştirdi. Bu da çok önemli bir kazanım… Bir algının değişimi… Elbette işin ticari boyutu da kendini göstermeye başladı. Bazı ufak atölyelerin TOMA şeklinde tuzluklar ürettiğini, Taksim Gezi Parkı Direnişi hatırası olarak başka ürünlerin de üretilmekte olduğunu duydum. Zaten beklenmedik bir şey değil… Bu direnişin içselleşmesi ve normalleşmesi yavaş yavaş içinin boşalmasına dönüşebilir dozu kaçarsa. O da ayrı mesele…

Ticari bir hal kazanan yönünden bahsetmişken, pek çoğumuzun daha önce duymadığı başka bir ürünün fark edilmesini sağladı. 2009 yılında ihtiyaç olduğunda iki kişilik bir gaz maskesine dönüşebilen ve 2009 yılında Nobel Kamu Sağlığı Ödülü’nü kazanan “Acil durum sütyeni” (The Emergency Bra) son günlerde Türkiye’de de çok ilgi görüyor.

Fiyatı 30 doların altında satılan sütyen, tasarımcısı Dr. Elena Bodnar tarafından 1986′daki Çernobil felaketinin yıkıcı etkilerinin ardından bir ihtiyaç olarak yaratılmış. Bu nükleer felaketi araştırırken "felaketin ilk birkaç saatinde kolay ulaşabilecek gaz maskeleri olsaydı binlerce insan radyasyona neden olan Iodine-131 maddesini solumayabilecekti" gerçeğine ulaşan Bodnar, bunun üzerine sütyeni tasarlamış.

Türkiye’den bu sütyenin ilgi görmesi, bu ülke insanının temel gereksinimleri arasına polis şiddetinin etkilerini azaltma ürünlerinin de girdiğini gösteriyor. Bunun için de en pratik olanı seçecek. Keyfi yerinde elitleri bile sokağa döken bu direniş, daha yaratıcı ‘çapulcu’ ürünlerini, pahalı da olsa ortaya çıkaracaktır.

E tabi böyle bir her şeye çözüm bulunan bir ortamda, polisin şiddetle bu insanları caydıramayacağı da açık. Bugün insanlar gaz maskesine dönüşebilen bir sütyen satın alıp bunu kullanarak sokağa çıkmayı düşünüyorsa, zaten her an her yerde gösteri yapmaya hazır da demektir. Üstelik yanında omuz omuza verdiği arkadaşın kimliğini sorgulamadan, ortak payda bulabilir. Zaten söz konusu olan yaşam alanı ve özgürlüğüyse başka ortak payda aramaya gerek var mı?

Elin Nobel Ödüllüsü bu ürünü üretirken radyasyonun zararlı etkilerini azaltmayı amaçlamış. Bizse devletin zararlı etkilerini azaltmak için kullanacağız. Ama tabi yine de ortak bir payda var. Radyasyona da biber gazı saldırılarına da neden olan devletler değil mi? Kamunun sağlığı için en büyük tehdit yoksa devlet mi?