Spor Haberleri

Köşe Yazıları

twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2013 Pazartesi

Nasuh Mahruki'yi Twitter Eğlencesi Yapmak

İşte Nasuh Mahruki'ye ait olduğu iddia edilerek paylaşılan sözlerden bazıları:

“Enkaz altında kaldığınızda da bakalım böyle eğlenebilecek misiniz” Nasuh Mahruki

"Ben de dağa çıktım ama sosyalist şerefsizler gibi bu ülkeyi bölmek için değil, vatanımın güzelliklerini görmeye..."  Nasuh Mahruki

''Ağrı dağın eteğinde uçan güvercin olsam'' Nasuh Mahruki

"Başına bir hal gelirse dağlara gel dağlara"-Nasuh Mahruki

Yâr ben sana demedim mi? Karşıki dağlar cenderme cenderme… Nasuh Mahruki

"bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur" Nasuh Mahruki

"Bağırmayın ulan çığ düşecek" -Nasuh Mahruki

"Dağcılık ekipmanlarımı şerefsizlerin ülkesinde bıraktım."  Nasuh Mahruki

" Everest'e ŞERİAT götürmezsem adam değilim! " Nasuh Mahruki

Efendim yukarıdaki tweetlerin Nasuh Mahruki’ye ait olduğu iddia ediliyor. Hatta geçtiğimiz Pazar günü bu konuda oluşan polemikler Twitter eğlencesine dönüştü.

Bir Twitter kullanıcısı, ünlü dağcı ve AKUT kurucusu Nasuh Mahruki’ye ait olduğunu iddia ederek “’Feminizm kocan tarafından aldatılana kadardır’ Nasuh Mahruki” tweetini paylaştı.

Mahruki bu tweete “Bence sen bunları kasten yazıyorsun ve o kadar uyarmama rağmen çok ayıp ediyorsun kötü niyetli ve kompleksli bir insansın...” diye tepki gösterdikten sonra ise olay Twitter’da Pazar eğlencesine dönüştü.

Hatta Mahruki’ye ait olduğu iddia edilen aforizmalar Twitter kullanıcıları tarafından paylaşılınca Nasuh Mahruki Twitter gündemine yerleşti.

Bu noktada değinmek gereken bir konu var. Dünyaca ünlü bir dağcının, AKUT gibi çok önemli bir oluşumun kurucusunun bir Twitter dedikodu kazanı içinde dünya gündemine düşmesi can sıkıcı değil mi? Bu biraz iyi şeyler yapan insanları alt etme yöntemi olarak kullanılmaya başladı gibi geliyor bana.




16 Eylül 2013 Pazartesi

Twitter'ın Şirinlik Muskası Kadıköy Belediyesi

Kadıköy Belediyesi Twitter'da ilginç bir kıvam yakaladı. Takipçileriyle kurduğu yakın arkadaşlıkla şikâyet-çözüm mekanizmasını güzel bir şekilde işletebiliyor. Öyle ki şikâyet tweetinin ardından şikâyet eden vatandaşın kısa süre sonra gönderdiği teşekkür mesajı hızlı bir şekilde çözümün sağlandığının göstergesi.

İlgili, eğlenceli, esprili bir kafa hâkim. Bu şekilde gri renkteki devlet dairesi imajı ortadan kalkıyor. Kadıköylüleri memnun eden, başka ilçelerdeki vatandaşları da özendiren bu durum kamu kuruluşları için örnek de teşkil edebilir. Keşke etse.

Vatandaşlarla gerçekleştirilen bu samimi Twitter yazışmaları, şikâyetçi vatandaşın agresifleşme ihtimalini de ortadan kaldırıyor. Kurulmuş olan bu dostluk, en agresif şikâyeti bile tatlı sert forma sokuyor. Dolayısıyla halk halinden memnun...

Kaldı ki direnişin Anadolu Yakası şubesi haline gelmiş Kadıköy'de, belediyenin yaralanan ve zor durumda kalan eylemciler için Süreyya Operası'nı revire çevirmesi de görmeyi istediğimiz bir hareketti. Bu şirin Twitter hesabı da eylemler sırasında vatandaşına hizmeti sürdürdü.
Gerçek ilgi, çözüme odaklılık, düzeyli espriler.

O Twitter mesajlarına biraz örnek vereyim.

Bir takipçi Kadıköy Belediyesi'ni sevdiğini söylediğinde cevap olarak "biz de size karşı boş değiliz" cevabı alıyor. Hatta bu güzel ilişki iki arkadaşın birbiriyle anlaşamadıkları bir konu yüzünden ara ara atışması, ama yine de bir arada olmaktan vazgeçmemesi gibi oluyor. Bitmeyen yol çalışması yüzünden ara ara atışsalar da kendilerini sevdiğini söyleyen takipçisine, "bunlar diyalogumuza zarar vermesin" diye karşılık verebiliyorlar. Hal böyle olunca negatif durumları pozitife çevirmek daha da kolay oluyor.
Aslında hepsinden bahsetmek isterdim. Ancak zaten pek çoğunuz biliyorsunuz. Bir belediyenin, vatandaşla aradaki kalın perdeleri kaldırması, "dilekçe verin" soğukluğundan kurtulması ve bütün bunlarla beraber sosyal medyayı nasıl kullanması gerektiğini sonuna kadar idrak etmesi, sadece İstanbul'daki belediyeler için değil tüm Türkiye'de yerel yönetimler, hatta pek çok devlet kurumu için örnek teşkil etmeli.

Elbette eylemler sırasında zor durumda kalan vatandaşa destek olarak da bir başka örnek model oluyor. O da anlayana.

25 Ağustos 2013 Pazar

Sosyal Medya Fenomeni Olmak ya da Olmamak

Sosyal medya, çok hızlı bir gelişim içinde… Sayıları her geçen gün daha da artan internet kullanıcıları, yeniçağın gerekliliğine ayak uydurma çabasında…

Pek çoğumuz Facebook ilk ortaya çıktığında bunun içinde yer almamak için direnç gösterdik. En azından benim için öyleydi. Facebook yıllar önce irtibatı kestiğimiz arkadaşlarımıza yeniden ulaşmamız için önemli bir noktaya ulaşınca bu direncim kırılıverdi. Ancak Facebook zamanla sadece arkadaşlarımıza yeniden kavuşma işlevinin çok daha ötesinde bir mecra olduğunu gösterdi. Biz artık bu yolla kendi PR çalışmamızı yapmaktaydık. Farkındaydık ya da değildik. Bu önemli değil. Asıl önemli olan gelinen noktada Facebook’un profesyonel iş dünyası için, önemli bir tanıtım mecrasına dönüşmüş olması… Biz sıradan insanlar da işte böyle bir mecra içinde kendi tanıtım faaliyetimizi yürütüyoruz.

Bugüne gelene kadar, insanlar yeteneklerini sergilemek için çok sayıda yollar denedi. Ve hala geleneksel yöntemlerden olan yetenek yarışmalarıyla buna devam ediyor. Ancak artık bunun için gerekli şartlar o kadar güzel sağlandı ki televizyon programlarını aşındırmaya gerek kalmadı. Bugün yeteneğinizi sergilediğiniz bir videoyu, Youtube yoluyla insanlara ulaştırabiliyorsunuz. Herkes bunu kullanarak bir fenomen olma yolunda. Bu sayede meşhur olmuş çok sayıda isim sayılabilir. Hal böyle olunca, yeni medya, geleneksel olanı da şekillendiriyor. Geleneksel medya organları artık yeni medyanın içine dâhil olarak kendine bu platformda bir yer edinmeye çalışıyor.

Elbette ki bütün bunlar, artık daha hızlı yaşamayı seçen insanların eseri… Ortaya çıkardıkları bir işin hemen kabul görmesini ve izleyiciye ulaşmasını isteyen insanlar, sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya başladı. Bir televizyon programına çıkarak müziğini sergilemek isteyen bir müzik grubu, artık Youtube için hazırladığı basit bir video kliple amacına ulaşabiliyor. Televizyonlar da bunu yakın takibe almaya başladı. En çok tıklanan videoların sahipleri, böylece şöhret kapılarını aralayabiliyor. Ancak bu noktada bazı kolaycılıklar söz konusu… Bugün Youtube videolarının tıklanma sayısını artıran hizmetler satın alabiliyorsunuz mesela. Bunlara rağmen yine de gerçek yetenekler, hak ettikleri noktaya ulaşabiliyor. Müzik grubum için bir müzisyen aramak istersem hemen yarın bir big band kuracak kadar müzisyeni bu sayede bir araya getirebilirim. Üstelik yedekleriyle beraber…

Televizyon dünyası da internet ortamına kayıyor elbette. Televizyon dizileri bu yüzden etkin bir Twitter ağı oluşturmayı seçiyor. Yakında sadece internet üzerinden yayın yapan televizyon kanallarının sayısı tahmin edemeyeceğimiz kadar artacak. Bunu bilen yapımcılar, yüksek bütçeli yapımlarla izleyiciyi kaybetmemeye çabalasa da bu orta vadede pek sonuç vermeyecek, gibi görünüyor. Ve izleyici istediği içeriğe ulaşacağı yeni mecrasında mutlu, mesut yaşayacak.

Bütün bu söylediklerim, bir şeyler üreten insanlar için geçerli… Sosyal medya, bunlar haricinde kalan geniş bir kesim için de fenomen olma savaşlarının görüldüğü bir meydan… Herkesin ‘filozof’ olduğu bir mecra… Başkalarına ait sözleri Twitter’da paylaşarak gününü geçiren o kadar çok insan var ki. Bu da işin bir yan etkisi sayılabilir. Örneğin Facebook durum güncellemenizde azıcık edebi bir şey paylaştığınızda, gelen yorumların en az üçü “çaldım” olabiliyor. Ve pek çoğu da kendine ait gibi paylaşıyor. İnternette gördüğümüz her şeyi kendimize ait sanıyoruz. Bu da başka bir yan etki…


Yine söylediğim gibi herkesin internet ortamındaki amacı, sosyal medya fenomeni olmak… Bizler farkında olmadan bir sınavın içine düşmüş oluyoruz aslında. Yaptığımız işler, yazdığımız yazılar ve diğer sosyal medya faaliyetlerimizle yeni medyanın birer unsuru olabiliriz. Ancak hepimiz değil. Bir zamanlar eline gitar alıp şarkı söyleyen herkes şarkıcı olmuş olsa da artık farklı bir iş yapmadan bir yerlere gelemiyorsunuz müzikte maalesef. Yarın da bu süreç sosyal medyadaki tüm faaliyetlerimiz için geçerli olacak. Yarın herkes sosyal medya fenomeni olacak belki. Ama sonraki gün sadece birkaçı sivrilecek. Onlardan biri belki de sensin. Kim bilir? Ancak geleneksel yükselme yöntemlerinden olan, başkalarının üstünde tepinerek değil, kendi ayaklarının üzerinde durarak… 

4 Ağustos 2013 Pazar

İletişemeyenlerin Ulaşamama Trajedisi

Telefonla konuşurken ses seviyesini görüşülen kişinin uzaklığına göre ayarlayan adamlar vardır. Telefon icadına hâlen alışamamış yaş gruplarında görülse de genetik kodlamaya göre, farklı yaşlarda insanlarda da görülebiliyor. Bizim apartmanda çoğu insanda var, mesela. Öyle ki üst kat daire ve yan dairenin sakinlerinin telefon konuşma sürelerini, kayıt altına alabilirim. Bu sayede mobil ve sabit telefon şirketleri bu kişilerin görüşme sürelerini bana ulaşarak teyit edebilirler. Tabii ki bir ücret karşılığında…

Uzakları yakın eden telekomünikasyon teknolojisine rağmen, Van’daki akrabasıyla konuşan adam ekstradan bağırma gereği duyabiliyor. Otobüslerde daha sık rastlarım. Hatta bir keresinde otobüsün arkasında adam o kadar çok bağırıyordu ki, hattın diğer tarafındaki kişiye yönelttiği “Sami Dayı nasıl?” sorusuna, ben kendi kendime, sessizce “iyi, gözlerinden öper” diye cevap vermiştim ister istemez. Yanımdaki teyzenin titreyerek zıpladığını fark edince de paniğe kapılmıştım. Meğer gülüyormuş. Gülümseyerek kendisine dönüp baktım; ancak bu iletişim burada bitmemişti. Bostancı – Taksim otobüsünün güzergâhı boyunca teyzenin gençlik yıllarından başlayan ve o otobüse neden bindiğine uzanan bir öykü dinlemeye maruz kalmıştım. Bunun sorumlusu ben miydim, yoksa arkada Van’daki akrabalarına seslenen adam mıydı? Bilememiştim. Levent’te inip yolculuğa metroyla devam etme kararı alarak teyzenin öyküsünü günün birinde roman yapmaya karar vermiştim. Trafik o kadar sıkışıktı ki kadıncağız bütün hikâyesini anlatabilmeyi başarmıştı. Muhabbet kuşu için Bostancı’da ballı yem bulamamıştı. O yüzden Taksim’deki kardeşinin evine gidip ondan ödünç alarak geri dönecekti. Normal kuşyemine bal karıştırmasını önermiştim, ama nafile… Gagasına yapışırmış kuşun. Otobüsten inerken yakınları uzak eden İstanbul trafiğine güzel bir argo cümle düşünmeden edememiştim tabii.

Hazır otobüsten konu açmışken, “otobüste ayakta kalmama mücadelesi” isimli bir belgesel geçiriyorum aklımdan şu an. İkili koltuklarda tek başına cam kenarına oturup etrafına şüpheyle bakan kadınlar hep olur. Araçta tek boş yer burasıysa oraya oturmam da kaçınılmaz olur. Ancak oturur oturmaz, kadının cam kenarına iyice yapışması ve normalde kapladığının yarısı kadar yer kaplama çabası, görülmeye değer bir manzara… Sanırsınız ki bir aralık bulup eriyerek otobüsü tahliye edecek. Ve bu endişe bulaşıcıdır. Potansiyel tacizci muamelesinin sessiz uygulaması beni de gerer. Ben de popomun yarısını dışarıda bırakarak oturmaya gayret ederim. Ancak ortada bir boşluk oluşur ve burası da potansiyel bir boş yerdir. Otobüsün şoförü her an dikiz aynasından bu boşluğu tespit edip ayaktaki bir yolcuyu buraya yönlendirebilir. O durumda iki seçenek var: Biri; bu potansiyel tacizci muamelesinin, kendimden şüphe etmeme neden olabilmesi. Bu da “Evet ya, tacizciyim ben” kararı vermem ve otobüste terör estirmem, demek olacaktır. İkincisi ve uygulayacağım seçenek derhal o koltuktan kalkıp bayrağı başkasına devretmektir. Çoğu zaman yolculuğun sonunu getirmeden birkaç durak önce de inebilirim. O da acil durum seçeneği… Çoğu şehir içi ulaşım çabam bu sebeplerden sonuçlanamamıştır. “Benden size zarar gelmez. Ben zaten sizin haklarınızı savunan bir insanım, hanımlar.” desem bu sorunu çözebilir miydim acaba? Bilemedim.

Şehirlerarası yolculuklarda yukarıda bahsettiğim sorunlar “bayan yanı” kavramı sayesinde çözülmüş gibi duruyor. (‘Bayan’ kelimesini kullanmayı sevmem, ama buradaki kavram bu, diye kullanıyorum.) Yine de bilet kesen kişi bir hata yapabilir. Otobüste bayan yanı koltuk istemiş bir kadınla yan yana denk gelinebilir. Öyle bir olay yaşamıştım üniversite yıllarında. Kadın otobüse binip yanındaki koltukta beni görünce “burada erkek var” diye muavine seslenmişti. İlk tepkim “kadınlar günü mü bugün?” olmuştu. Sanki hamamdı burası ve kadınlar günüydü. Ben de kurnanın başında yarı çıplak kafamı duruluyordum. Kadın dönüp bana çemkirmeye başlayınca zaten kafamdan aşağı kaynar sular boşaldığı için hamam hayalinden kurtulamamış olsam da kendisine bagajda yolculuk yapmayı önermiş, hiçbir valizin ona el süremeyeceğinin garantisini vermiştim. Üstelik benim valizim de yanımdaydı. (Valizimden şüphe mi ediyordum?) Muavin beni en arkada kendine ayırdığı koltuğa yönlendirerek durumu tatlıya bağlamıştı. Kadınsa iki koltuğu ortalayarak oturarak mutlu ve mesut bir şekilde yolculuğuna başlayacaktı. Bense peştamalımı ve hamam tasımı alıp şaşkın bakışlar eşliğinde en arka koltuğa doğru yürüyecektim. Her şey normale dönmüş olacaktı.


İlişkilerdeki iletişimsizlik ve bir türlü bir yerlere ulaşamama sorunları ve bunların travmatik yansımalarıydı bahsettiğim. Ama bitmeli artık bu yazı. Biliyorum.

30 Temmuz 2013 Salı

Nick Altınıza Zeval Gelmesin!

Teknolojiyle çok geç tanıştığımı söyleyebilirim. Cep telefonları ilk çıktığında bugünlerde “takoz” olarak nitelenen cihazlardan ibaretti. Tuşları parmak kası yaptırabilecek türdendi. Sonra telefonlar küçüldü. Gömlek ceplerine girecek kadar hem de. İşte o zaman teknolojiyi geriden takip edişimin bir göstergesi olarak başta bahsettiğim takozlarla iletişim kurma dünyasına adımımı attım. Yanlış yere gönderilen SMS facialarını saymazsak sorunsuz bir dönemdi.

Bilgisayar da geç girdi odama. İnternetle tanışmam da çok geç oldu. Sonra sosyal paylaşım sitelerine de hep mesafeli durdum. O dönemler işim olmaz gibi geliyordu.

Teknolojiyi geriden takip etmiş oluşum, sanal ortamları da geç tanımama ve onu da geriden takip etmeme neden oluyordu. Halen de alıştığım ve etkin kullandığım söylenemez Daha pek çok uygulamayı bilmiyorum.

Ancak daha lisedeyken edindiğim, gördüğüm her boşluğa yazı yazma arzusu bugünkü sosyal medya ile ilişkimi oluşturuyor. Lisedeyken özellikle son sınıfta bir alışkanlık haline getirdiğim bir çalışmam vardı. Sabah okula erken gelip tahtaya çeşitli duvar yazıları ve ufak mizahi metinler yazmak… Sonra bir de öğleden sonra postası yapardım. Öyle tuttu ki sabah ilk derse gelen hoca o yazılara bir göz gezdirmeden tahtayı sildirmezdi.
O dönemde sınıftaki arkadaşlar da ikiye bölünmüştü. Bu çalışmayı destekleyenler ve desteklemeyenler… Hatta kavga ettiklerini bile hatırlarım. Desteklemeyenlerin ortaya attığı argüman, tebeşirleri boşa harcıyor oluşumdu. Okulun malına zarar veriyormuşum. Ama o tebeşirleri ben satın alıyordum. Okulun tebeşirlerine elimi sürmüyordum. Sonra “toz yutuyoruz” dediler. Tamam, burada haklıydılar. Ama en garibi şuydu. “Üniversiteye hazırlanıyoruz. Dikkatimizi dağıtıyorsun, test çözemiyoruz.” İşte bu gereksiz eleştiri sahipleri sosyal medyanın yükselişte olduğu bu dönemde de varlar.

Dedim ya, her şeyle geç tanıştım. Bloglarla, sözlüklerle… Geriden gelişimin en büyük göstergesi de “nick altındaki entry” kavramını yeni öğrenmiş oluşum… Ne kadar önemliymiş bu meğer… Oraya herhangi bir şey yazılmadıysa yokmuşsunuz gibi… Ancak ben daha liseden talimliyim. Benim nick altım aslında çeşit çeşit yorumla doludur.

Bir de şu bloglar var. Kendi bloğumu yıllar önce açmış olmama rağmen son iki haftadır üzerinde eğilmeye başlamadan önce, yani geçen yıl Radikal Blog ve Milliyet Blog’daki bir blog açmıştım. Özellikle Radikal Blog’da en çok okunanlar arasına giriverdim. Popüler bir blog yazarı olmak güzeldi. Ancak güzel olmayan ve kaçınılmaz bir başka sonuç vardı. Lisede karşılaştığım o gereksiz eleştiriler gibi pek çok gereksiz eleştiri alıyordum. “Bu yazı zaman kaybı, okuduğuma pişmanım, yazmayın, bu yazıyı kaldırın” gibi yorumlar, lisedeki “toz yutuyoruz, test çözemiyoruz, okulun tebeşirlerini harcıyorsun” yorumlardan pek farklı değil. Öyleyse benim her şeyi geriden takip etmemden daha vahim olan başka bir sorun var. Geride kalıp bugünde var olmaya çalışmak… Ayrıca madem yazılarım, paylaşımlarım rahatsız edici, okumama ve yok sayma özgürlünü sonuna kadar kullanabileceğin bir ortam burası Artık toz yutmak gibi bir sorun da yok üstelik.

Bugünün sosyal medya sakinlerini şöyle kategorize edebiliriz. 1.Bir şeyler üretenler, 2.Üretilenleri tüketenler, 3.Yapılanı reddedip saldırarak popüler olmaya çalışanlar, 4. Hiçbir şey yapmayıp “neden olmuyor” diyenler…

Bütün bunlar internet öncesi toplumlarda da görülür. İlk sıradakiler ise her ortamda öyle ya da böyle de var  
olurlar.

Sözlükte bir nick altı ortamı olduğunu yeni fark ettiğimi söylemiştim. Orada az yorum gören bir arkadaş da alay etmiş benle. Radikal Blog’daki popülerliğimi de torpilli oluşuma bağlayan başka bir adam var mesela. Zaman zaman yazmaya ara vermeme de takmıştı o arkadaş. Bunu da Radikal’e şantaj olarak yorumlamış.

Görüldüğü gibi bu insanlar hep var. Olacak. Popülersen de popüler değilsen de uygun bir saldırı metni düzenlenecek.

Ne olursa olsun, iyi veya kötü üretmeye devam etmek gerek. Çünkü böylesi bir ortam var olduğu müddetçe iyi olan ve kötü olan kendini belli edecek, diyorum ve ekliyorum. Bu süreçte nick altınıza zeval gelmesin. 

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Melih Gökçek Ramazan'a niye böyle girdi?

Melih Gökçek’in Ramazan başlamadan önce attığı şu tweet, bu konuda yazı yazma gerekliliği doğuruyor.

Yine Caps Lock tuşu açık… “Bunlar kesin olay çıkartıp Ramazan’ı Müslümanlara zehir edecekler. Lütfen oyuna gelmeyelim. Çevremizi bilgilendirelim.” dedikten sonra yerinde Caps Lock kullanımıyla şöyle devam ediyor. “Lütfen ısrarla RT yapınız.”

Bu yazıda şunu söyleyecektim. İktidarın her Ramazan ayında, bu ayın kutsallığını kullanma çabaları, içinde bulunduğumuz politik şartlara göre daha da sertleşecekti. Camiye ayakkabıyla girildiği, içki içildiği gibi söylentilerle miting yapanların kutsal ayı bu şekilde kullanmaya devam etmesi kaçınılmazdı. Bunun ilk sinyali, hiç şaşırtıcı olmayacak biçimde Melih Gökçek tarafından geldi tabii.

Melih Gökçek, inananların ve Ramazan’da oruç tutacak olan vatandaşların bunun için heyecanla hazırlık yaptığı bu dönemde başka bir hazırlığın mı peşinde? Gün aşırı din üzerinden oyunlar çevirenlerin, Ramazan’ı seçim çalışması dönemi gibi kullananların oyundan bahsetmesi ne komik! Gökçek’in bu ifadeleri son derece hassas dengelere yönelik bir bozma girişimi… İnsanların değer verdiği bir ayda, “bunlar” diye bahsettiği ve ötekileştirilen muhalif kesimleri, İslam düşmanı ilan etme çabası…

Bütün bu açıklamaları evlerinde tutulan %50’ye yönelik elbette… İşte o evlerinde zor tutulan %50’yi temsilen Tophane’ye bir uzanalım. Geçtiğimiz yıllarda Tophane’de bir sanat galerisine düzenlenen saldırıyla gözleri üzerine çeken Tophane, AKP’ye verdiği destekle tanınan bir muhit… T 24’ten Volkan Koç semtin önde gelen “abi”leriyle bir röportaj yapmış. Allah’a inandıkları ve O’ndan korktukları kadar, AKP’ye ve Başbakan’a da inanıp biat ettiklerini söyleyen bu insanlar, Başbakan’dan talimat beklediklerini açıkça ifade etmekteydiler. O isterse Taksim’i dağıtırlarmış. Durum böyle olunca, Melih Gökçek’in de bu ve benzeri kişilere Ramazan konusunda ‘uyarıda’ bulunması, hiç de iyi sonuçlar doğurmaz.

Böylesi bir hassasiyet, oruç tutmayan, yaşam tarzını Ramazan’a göre belirlemeyen her insanı hedefe yerleştirecektir.

Bu biat kültürünün dindarlıkla da birleşmesiyle ortaya çıkan karışım, bütün kaygıların da temelini oluşturuyor. Bugün çok sayıda insanın dillendirdiği “Ramazan geldi, bir şey olmasa bari” türünden kaygı ifadeleri, maalesef bizzat bu ‘dindar’ yönetimlerin eseri… Dine en büyük zararı veren işte bu kutsal değer simsarlığıdır.

Melih Gökçek böylesi bir tahmini “kesin böyle olacak” diye vererek neye hizmet ettiğinin farkında mı? Düzenleyecekleri Ramazan etkinliklerinde herhangi bir gerginlik çıkması için dua mı edecekler? AKP’linin yukarıda bahsettiğim gibi bir biat kültürü varken, herhangi bir iktidar partisi mensubunun bu tip bir açıklama yapması ne kadar mantıklıdır?

Hoş… Biz iktidarın davranış ve sözlerinde mantık aramayı bırakalı çok zaman oldu. Yine de en azından Ramazan ayının kutsallığına inanıyorlar madem, bunun gibi bir çaba içine girip, inanana da inanmayana da şu süreci zehir etmesinler. Daha ne isteyebiliriz ki?

Maalesef ki oruç tutan çoğu dindar insanın, etrafındaki Ramazan’a uygun yaşamayı tercih etmeyen insanları dine saygısızlıkla suçladığı bir ülkede yaşıyoruz. Dini vecibelerini yerine getiren çoğu insan, bunu tercih etmeyen insanları sapkınlıkla suçluyor. İktidar da ‘dindar’ olunca baskı uygulamayı hak görüyor kendine bazıları. Üzerine Melih Gökçek muhalifler hakkında “Ramazan’da olay çıkaracaklar” iddiasını ortaya atınca işin rengi bu Ramazan da kendini gösteriyor ne yazık ki…


Herkes saf duygularla birbirlerinin Ramazan’ını tebrik ederken böyle girilir mi kutsal dediğin kapıdan?