Spor Haberleri

Köşe Yazıları

iett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iett etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2013 Pazar

İletişemeyenlerin Ulaşamama Trajedisi

Telefonla konuşurken ses seviyesini görüşülen kişinin uzaklığına göre ayarlayan adamlar vardır. Telefon icadına hâlen alışamamış yaş gruplarında görülse de genetik kodlamaya göre, farklı yaşlarda insanlarda da görülebiliyor. Bizim apartmanda çoğu insanda var, mesela. Öyle ki üst kat daire ve yan dairenin sakinlerinin telefon konuşma sürelerini, kayıt altına alabilirim. Bu sayede mobil ve sabit telefon şirketleri bu kişilerin görüşme sürelerini bana ulaşarak teyit edebilirler. Tabii ki bir ücret karşılığında…

Uzakları yakın eden telekomünikasyon teknolojisine rağmen, Van’daki akrabasıyla konuşan adam ekstradan bağırma gereği duyabiliyor. Otobüslerde daha sık rastlarım. Hatta bir keresinde otobüsün arkasında adam o kadar çok bağırıyordu ki, hattın diğer tarafındaki kişiye yönelttiği “Sami Dayı nasıl?” sorusuna, ben kendi kendime, sessizce “iyi, gözlerinden öper” diye cevap vermiştim ister istemez. Yanımdaki teyzenin titreyerek zıpladığını fark edince de paniğe kapılmıştım. Meğer gülüyormuş. Gülümseyerek kendisine dönüp baktım; ancak bu iletişim burada bitmemişti. Bostancı – Taksim otobüsünün güzergâhı boyunca teyzenin gençlik yıllarından başlayan ve o otobüse neden bindiğine uzanan bir öykü dinlemeye maruz kalmıştım. Bunun sorumlusu ben miydim, yoksa arkada Van’daki akrabalarına seslenen adam mıydı? Bilememiştim. Levent’te inip yolculuğa metroyla devam etme kararı alarak teyzenin öyküsünü günün birinde roman yapmaya karar vermiştim. Trafik o kadar sıkışıktı ki kadıncağız bütün hikâyesini anlatabilmeyi başarmıştı. Muhabbet kuşu için Bostancı’da ballı yem bulamamıştı. O yüzden Taksim’deki kardeşinin evine gidip ondan ödünç alarak geri dönecekti. Normal kuşyemine bal karıştırmasını önermiştim, ama nafile… Gagasına yapışırmış kuşun. Otobüsten inerken yakınları uzak eden İstanbul trafiğine güzel bir argo cümle düşünmeden edememiştim tabii.

Hazır otobüsten konu açmışken, “otobüste ayakta kalmama mücadelesi” isimli bir belgesel geçiriyorum aklımdan şu an. İkili koltuklarda tek başına cam kenarına oturup etrafına şüpheyle bakan kadınlar hep olur. Araçta tek boş yer burasıysa oraya oturmam da kaçınılmaz olur. Ancak oturur oturmaz, kadının cam kenarına iyice yapışması ve normalde kapladığının yarısı kadar yer kaplama çabası, görülmeye değer bir manzara… Sanırsınız ki bir aralık bulup eriyerek otobüsü tahliye edecek. Ve bu endişe bulaşıcıdır. Potansiyel tacizci muamelesinin sessiz uygulaması beni de gerer. Ben de popomun yarısını dışarıda bırakarak oturmaya gayret ederim. Ancak ortada bir boşluk oluşur ve burası da potansiyel bir boş yerdir. Otobüsün şoförü her an dikiz aynasından bu boşluğu tespit edip ayaktaki bir yolcuyu buraya yönlendirebilir. O durumda iki seçenek var: Biri; bu potansiyel tacizci muamelesinin, kendimden şüphe etmeme neden olabilmesi. Bu da “Evet ya, tacizciyim ben” kararı vermem ve otobüste terör estirmem, demek olacaktır. İkincisi ve uygulayacağım seçenek derhal o koltuktan kalkıp bayrağı başkasına devretmektir. Çoğu zaman yolculuğun sonunu getirmeden birkaç durak önce de inebilirim. O da acil durum seçeneği… Çoğu şehir içi ulaşım çabam bu sebeplerden sonuçlanamamıştır. “Benden size zarar gelmez. Ben zaten sizin haklarınızı savunan bir insanım, hanımlar.” desem bu sorunu çözebilir miydim acaba? Bilemedim.

Şehirlerarası yolculuklarda yukarıda bahsettiğim sorunlar “bayan yanı” kavramı sayesinde çözülmüş gibi duruyor. (‘Bayan’ kelimesini kullanmayı sevmem, ama buradaki kavram bu, diye kullanıyorum.) Yine de bilet kesen kişi bir hata yapabilir. Otobüste bayan yanı koltuk istemiş bir kadınla yan yana denk gelinebilir. Öyle bir olay yaşamıştım üniversite yıllarında. Kadın otobüse binip yanındaki koltukta beni görünce “burada erkek var” diye muavine seslenmişti. İlk tepkim “kadınlar günü mü bugün?” olmuştu. Sanki hamamdı burası ve kadınlar günüydü. Ben de kurnanın başında yarı çıplak kafamı duruluyordum. Kadın dönüp bana çemkirmeye başlayınca zaten kafamdan aşağı kaynar sular boşaldığı için hamam hayalinden kurtulamamış olsam da kendisine bagajda yolculuk yapmayı önermiş, hiçbir valizin ona el süremeyeceğinin garantisini vermiştim. Üstelik benim valizim de yanımdaydı. (Valizimden şüphe mi ediyordum?) Muavin beni en arkada kendine ayırdığı koltuğa yönlendirerek durumu tatlıya bağlamıştı. Kadınsa iki koltuğu ortalayarak oturarak mutlu ve mesut bir şekilde yolculuğuna başlayacaktı. Bense peştamalımı ve hamam tasımı alıp şaşkın bakışlar eşliğinde en arka koltuğa doğru yürüyecektim. Her şey normale dönmüş olacaktı.


İlişkilerdeki iletişimsizlik ve bir türlü bir yerlere ulaşamama sorunları ve bunların travmatik yansımalarıydı bahsettiğim. Ama bitmeli artık bu yazı. Biliyorum.

23 Temmuz 2013 Salı

Metrobüste Olağan Bir Gün

Yine bir şehir içi ulaşımın gerektiği günlerden birinde, yine sırtımda çantamla metrobüse binmekteydim. Hıncahınç dolu olan araçta zor bela ayakta kalma mücadelesi başlamaktaydı. Saatler on üç sıfır sıfırı gösteriyordu. Ya da daha geçti. Bunu öğrenmenin tek yolu saate bakmaktı. Ama ben saat kullanmadığından bu öykülük zaman kavramından muafız. Bu arada “muafız” dedim ya, araya bir “h” koysak muhafız olacak. Ne ilginç bir dil bu Türkçe. Söylerken de “muhafız” diyorsam bu benim acizliğimdendir. Neyse, konuyu dağıtmayayım.

Ne diyorduk? Metrobüs işte öyle kalabalıktı. Bir yanında arkası dönük bir kadının poposuyla diğer yandaki orta yaşlı bir adamın iki yana pergel gibi açtığı bacaklarından sağda olanı arasında sıkışmıştım. Bu en azından sağa sola devrilmeme engel olacağından pek de şikayetçi değildim açıkçası. Ancak bu temaslar karşı konulmaz bir ısınma ve peşi sıra gelecek terleme, demek olacaktı. Bu da zincirleme bir reaksiyonla tüm yolculuk insanlarına ulaşacak, en kısa zamanda klimaların açılması için ciddi bir baskı grubu meydana gelecekti. Bütün bunların sorumlusu, bizzat ben olacağımdan inceden sıkıntı duymaktaydım. Sıkıntımı üzerimden atmanın en iyi yolu etrafta olan biteni izlemek ve dinlemekti. Aynı anda pek çok hayatın küçük kesitlerine tanık olmak çok büyük bir heyecandı çünkü benim için. Ancak bu seferkiler gülmemek için kendimi zor tuttuğum hayatlar kategorisinde yer almaktaydı. Tam arkamdaki ikili koltuktan gelen seslere kulak kabarttım önce. Genç bir kızla yaşlı bir adam aynı yolculuğu paylaşmanın neticesinde sohbet ediyordu.

“Çerkez misin sen kızım?” diye sormaktaydı adam.

“Hayır” diye cevap verdi kız.

“Eskişehirliyim dememiş miydin?”

“Evet, ama Çerkez değilim.”

“Nasıl olur? Eskişehir’in yarısı Çerkez’dir.”

O sırada kızı göremesem de bir kimlik karmaşası yaşamakta olduğunu anlayabiliyordum. İkili arasındaki uzun sessizliği “Hanımefendi, Eskişehir’in diğer yarısındanmış” diye bozarak kızı bu karmaşadan kurtarmayı düşündüm. Ancak yapmadım, çünkü önümde oturan bir adam, bir kadın ve kadının kucağındaki küçük çocuk arasında geçen konuşmalara dikkat kesilmeliydim.

Küçük çocuk annesinin yüzünü mıncıklamakta ve hafif kilolu olan kadıncağızın yüzüne tarifi imkansız şekiller vermekteydi.

“Anne, geldik mi?” diye alışıldık çocuk yolcu kişisi sorusu yöneltmekteydi. Her seferinde bıkmak usanmak bilmeden “Hayır” cevabı alsa da buna devam etti. En sonunda “Anne, peki gelmeyecek miyiz?” diye sordu. Ben o sırada felsefik bir karşılık beklemekteydim. “Gitmek istediğimiz yer ne kadar uzakta bilmiyorum, yavrum” deyip evladına sarılacak ve müzik yükselecekti. Ancak cevap “Gelmeyeceğiz Berke, of sıktın ama” oldu. Kadın da haklıydı. Gözüm kadının yanında oturan kocasına takıldı. Bütün bu konuşmaları hiç umursamadan, benim düşmeme sebebim kadının poposuna bakmaktaydı. Tekrar yanındaki çocuklu kadına baktığımda çocuğun annesinin dudaklarını büzerek bir balon muamelesi yaptığını ve annesini şişirmeye çalıştığını gördüm. Yolculuk boyunca istifini bozmayan adam en sonunda Berke’yi annesinin kucağından çekerek okkalı bir fırça çekti. “Eğer çocuk bu balon alışkanlığına devam ederse, ilginç bir cinsel yaşamı olacak” diye düşünmekteydim.


Araçtan çok ciddi bir yolcu inişi gerçekleşirken, yapılması gereken en önemli şeye kaptırmaya başladım kendimi. Yer kapma telaşı… Ve başardım. Cam kenarına geçtim. Yanıma da orta yaşlarda bir adam oturdu. Zaten hep öyle olurdu. Yanıma hep orta yaşlarda adamlar denk gelirdi. Kadın nüfusunun ve bu nüfustaki genç oranının bu kadar yüksek olduğu bir ülkede bu reva mıydı? Yanlış anlaşılmasın. Böyle bir şey istemememin sebebi bambaşka… Eğer yanımdaki genç bir kız ya da benim yaşlarda veya biraz üzerinde bir kadın olsaydı, o yolculuk sessiz geçecekti. 

Evet, sessiz geçmedi. Önce sürekli bakan adam, sonra sürekli konuşan adam haline geldi. Hiç istemeden önce okul hayatımı, askerliğimi, işimi, evliliğimi anlatmak zorunda kaldım. Ne bölüm okuduğumda, askerliğimi rahat yapıp yapmadığıma, müzisyenlikte para olup olmadığından,  dört senelik evliliğimde neden çocuğum olmadığına kadar pek çok konu konuştuk. Son konuda asla ikna olamadı ama. Çocuk istemediğimizi anlatıyorum. Bana cevizli macunlar tarif veriyor. Henüz zamanı değil diyorum, türbe adresi tarif ediyor. Bir süre sonra fark ettiğim başka bir durum daha vardı. İçinde ceviz geçen bir tarif sonucunda daha fazla kişi tarafından ilgi odağı olduğumuz gerçeği… Bu metrobüs yolculuğu “haydi, beline kuvvet” nidalarıyla son bulabilirdi. Ama bitmeliydi bu yolculuk artık. Öyle ya da böyle… Bir daha görecek halim yoktu ya buradaki insanları. Bana acıyarak bakan bu yüzlere tek tek de açıklama yapacak halim yoktu. “Bakın, ben baba olmak istemiyorum henüz, daha zaman var” desem ne olurdu ki. Alaycı bir sırıtmayla güya bana bakmamaya çalışan genç kadına ne demeli? “Eğer o cevizli macunu yeyip de çıksaydım…” neyse geri kalanını düşünmeyeyim. Haydi, ben ineyim. Oldu? İyi günler…

Not: Bu yazıyı kaleme aldığım tarihte çocuk sahibi olmayı düşünmüyordum. Ama artık bekliyoruz ayıptır söylemesi.

Bu Twitter eskiden hep dutluktu.