Spor Haberleri

Köşe Yazıları

facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2016 Pazartesi

Sosyal Ağhhh!

Sosyal medyada olduğumdan başka biri gibi görünmektense olduğum her şeyi ortaya koymayı tercih ediyorum. Müzisyenim ve bu kimliğim orada olmalı… Takı tasarımcısıyım. O da yerini almalı… Altyazı çevirmeniyim, blog yazarıyım. Amatör olarak da karikatür çizerim. Bunların hepsi orada olmalı…

Oysaki sosyal ağlarda durum böyle değil… Herkes felsefeci… Herkes edebiyatçı… Büyük laf söyleme yarışı… Fenomen olacağım diye bir kasılmalar…

Başımıza bir ara Sedat Peker ‘aforizmaları’ çıkmıştı. Gereksizliği anlamından daha fazla bu sözler, ergen ve ergen kalmış çok sayıda yetişkin için bir ‘felsefe’ kaynağı oldu. Hep kendini övme, kendini yüceltme… “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” gibi sözler varken, “ben var ya işte böyle bir kral adamım” neticeli sözler söyleme furyası… Eskiden de hatırlıyorum, “unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar” gibi bir söz vardı anlamı uzunluğunda saklı… Bunun gibi sözler hala söyleniyor.

Dışarıdaki her yaştan insan güruhu da işte aralarında böyle anlaşıyor. Sosyal ağlar ise bunların en çetin savaş alanları…

Bir kere kimse olduğu gibi değil… Yani herkes aslında dünyaca ünlü bilim insanıymış, felsefecisiymiş, edebiyatçısıymış da hakları yenmiş, sosyal ağlarda hesap soruyorlar. Buradan gerçeği söylüyorum. Paylaşımlarınıza bakıyorum da aslında o kadar da büyütmeyin kendinizi… Hatta başa 
dönüp yeniden yetiştirin. Durumunuz vahim…

Böyle demeyi istemezdim. Ama artık ortam o kadar kötü gibi bunu kendi sağlığım için söylemek zorundayım.

Dahası biraz daha eli yüzü düzgünler bile tuhaf… Örneğin güya bir şairin şiirini paylaşacak. Şairin öyle şiiri yok. Yalan haberlerin yayılmasına sebep olan ‘duyarlı’ insanlar da ayrı bir mesele…


Toplumun halini anlamak ve güzel bir sonuç çıkarmak için sokak sokak dolaşıp araştırma yapmaya gerek yok. Sosyal medya ve televizyonlar bunun için en ideal laboratuvarlardan ikisi… Hatta sadece bu ikisi… Acun Ilıcalı programları, evlilik programlar ve TV dizileri… Sonra aç Facebook’u en yakınının paylaşımına bak. Başını avuçlarının arasına al. Ve içine içine bir çığlık at. Sosyal Ağhhhh!

22 Ekim 2013 Salı

Facebook'ta Kafa Kesme Görüntüleri Artık Serbest!

Sosyal medya devi Facebook, çok tartışılacak bir karar aldı. Daha önce kanlı 'kafa kesme görüntülerini' yasaklayan site, bu görüntüleri yüklemenin bundan sonra serbest olduğunu açıkladı.

BBC’nin dün yer verdiği haberin ardından açıklama yapan Facebook, “kafa kesme eylemi içeren video ve fotoğrafların, kullanıcılar tarafından kutlama değil ama kınama amaçlı konması halinde yasaklanmayacağını” açıkladı.

Açıklamanın devamı ise “Facebook, uzun süredir kullanıcıların tecrübelerini paylaştıkları bir ortam oldu. Özellikle insan hakları ihlalleri, terör eylemleri ve diğer şiddet olaylarıyla bağlantılı olayla paylaşımlarda öne çıktı. Kullanıcılar, şiddet eylemlerine ait videoları kınama amaçlı paylaşıyor. Eğer bu görüntüler kutlanıyor veya paylaşımları teşvik ediliyor olsaydı, başka türlü davranırdık” ifadeleri kullanıldı.


Bilindiği üzere Facebook üzerinden yapılan ölümlü, katliamlı video paylaşımları kınama için olduğu kadar, övme için de kullanılıyor. “Nasıl öldürdük ama?” Evet, söz konusu paylaşımların bunu söylemek amaçlı olarak yapılıyor olması da hiç göz ardı edilecek seviyede değil. Sonuç itibariyle bunu paylaşırken kınama yapıp yapmadığını anlayamayacağımız gibi, böyle görüntülerin ne sebeple olursa olsun paylaşılıyor olması, görüntülerin vahşet boyutunun çocuklarımız için travmatik sonuçlarını yok etmeyecektir. 

25 Ağustos 2013 Pazar

Sosyal Medya Fenomeni Olmak ya da Olmamak

Sosyal medya, çok hızlı bir gelişim içinde… Sayıları her geçen gün daha da artan internet kullanıcıları, yeniçağın gerekliliğine ayak uydurma çabasında…

Pek çoğumuz Facebook ilk ortaya çıktığında bunun içinde yer almamak için direnç gösterdik. En azından benim için öyleydi. Facebook yıllar önce irtibatı kestiğimiz arkadaşlarımıza yeniden ulaşmamız için önemli bir noktaya ulaşınca bu direncim kırılıverdi. Ancak Facebook zamanla sadece arkadaşlarımıza yeniden kavuşma işlevinin çok daha ötesinde bir mecra olduğunu gösterdi. Biz artık bu yolla kendi PR çalışmamızı yapmaktaydık. Farkındaydık ya da değildik. Bu önemli değil. Asıl önemli olan gelinen noktada Facebook’un profesyonel iş dünyası için, önemli bir tanıtım mecrasına dönüşmüş olması… Biz sıradan insanlar da işte böyle bir mecra içinde kendi tanıtım faaliyetimizi yürütüyoruz.

Bugüne gelene kadar, insanlar yeteneklerini sergilemek için çok sayıda yollar denedi. Ve hala geleneksel yöntemlerden olan yetenek yarışmalarıyla buna devam ediyor. Ancak artık bunun için gerekli şartlar o kadar güzel sağlandı ki televizyon programlarını aşındırmaya gerek kalmadı. Bugün yeteneğinizi sergilediğiniz bir videoyu, Youtube yoluyla insanlara ulaştırabiliyorsunuz. Herkes bunu kullanarak bir fenomen olma yolunda. Bu sayede meşhur olmuş çok sayıda isim sayılabilir. Hal böyle olunca, yeni medya, geleneksel olanı da şekillendiriyor. Geleneksel medya organları artık yeni medyanın içine dâhil olarak kendine bu platformda bir yer edinmeye çalışıyor.

Elbette ki bütün bunlar, artık daha hızlı yaşamayı seçen insanların eseri… Ortaya çıkardıkları bir işin hemen kabul görmesini ve izleyiciye ulaşmasını isteyen insanlar, sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya başladı. Bir televizyon programına çıkarak müziğini sergilemek isteyen bir müzik grubu, artık Youtube için hazırladığı basit bir video kliple amacına ulaşabiliyor. Televizyonlar da bunu yakın takibe almaya başladı. En çok tıklanan videoların sahipleri, böylece şöhret kapılarını aralayabiliyor. Ancak bu noktada bazı kolaycılıklar söz konusu… Bugün Youtube videolarının tıklanma sayısını artıran hizmetler satın alabiliyorsunuz mesela. Bunlara rağmen yine de gerçek yetenekler, hak ettikleri noktaya ulaşabiliyor. Müzik grubum için bir müzisyen aramak istersem hemen yarın bir big band kuracak kadar müzisyeni bu sayede bir araya getirebilirim. Üstelik yedekleriyle beraber…

Televizyon dünyası da internet ortamına kayıyor elbette. Televizyon dizileri bu yüzden etkin bir Twitter ağı oluşturmayı seçiyor. Yakında sadece internet üzerinden yayın yapan televizyon kanallarının sayısı tahmin edemeyeceğimiz kadar artacak. Bunu bilen yapımcılar, yüksek bütçeli yapımlarla izleyiciyi kaybetmemeye çabalasa da bu orta vadede pek sonuç vermeyecek, gibi görünüyor. Ve izleyici istediği içeriğe ulaşacağı yeni mecrasında mutlu, mesut yaşayacak.

Bütün bu söylediklerim, bir şeyler üreten insanlar için geçerli… Sosyal medya, bunlar haricinde kalan geniş bir kesim için de fenomen olma savaşlarının görüldüğü bir meydan… Herkesin ‘filozof’ olduğu bir mecra… Başkalarına ait sözleri Twitter’da paylaşarak gününü geçiren o kadar çok insan var ki. Bu da işin bir yan etkisi sayılabilir. Örneğin Facebook durum güncellemenizde azıcık edebi bir şey paylaştığınızda, gelen yorumların en az üçü “çaldım” olabiliyor. Ve pek çoğu da kendine ait gibi paylaşıyor. İnternette gördüğümüz her şeyi kendimize ait sanıyoruz. Bu da başka bir yan etki…


Yine söylediğim gibi herkesin internet ortamındaki amacı, sosyal medya fenomeni olmak… Bizler farkında olmadan bir sınavın içine düşmüş oluyoruz aslında. Yaptığımız işler, yazdığımız yazılar ve diğer sosyal medya faaliyetlerimizle yeni medyanın birer unsuru olabiliriz. Ancak hepimiz değil. Bir zamanlar eline gitar alıp şarkı söyleyen herkes şarkıcı olmuş olsa da artık farklı bir iş yapmadan bir yerlere gelemiyorsunuz müzikte maalesef. Yarın da bu süreç sosyal medyadaki tüm faaliyetlerimiz için geçerli olacak. Yarın herkes sosyal medya fenomeni olacak belki. Ama sonraki gün sadece birkaçı sivrilecek. Onlardan biri belki de sensin. Kim bilir? Ancak geleneksel yükselme yöntemlerinden olan, başkalarının üstünde tepinerek değil, kendi ayaklarının üzerinde durarak… 

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bir Kadını Beğenmek

Birçok hemcinsimde gözlemlediğim kadarıyla biz erkekler kadını hala bir seks objesi olarak görmeyi bırakacak gibi görünmüyoruz. Böyle küt diye konuya girdim. Çünkü bu sefer en son söyleyeceğimi en başta söylemek istedim.

Bir arkadaşımın Facebook'ta yaptığım bir beğeni ile ilgili olarak benimle konuşurken kullandığı ifadelerin özeti şu: "Ben bir kadın arkadaşımın fotoğrafını beğendim. Kadın mini etekliydi. Öyleyse ben o kadının fotoğrafını beğenirken birtakım cinsel duygular beslemiştim." Görüldüğü üzere, mini etekli bir kadının erkeklerde bambaşka çağrışımları var. Ve benim böyle giyinen bir arkadaşım varsa, o kadınla bambaşka ilişkiler içine gireceğime inanan çok sayıda erkek de bulabiliyorum etrafımda.  Bu da dekolte giyinen bir kadına yönelik tecavüzü normal sayan bir toplumun temelini oluşturuyor. Çok masumane görünen, ama özünde bu hastalığın belirtisi olan bu erkek anlayışı yüzünden, hiçbir kadın-erkek ilişkisi sağlıklı bir zemine oturamıyor. Kadın ve erkeğin baş başa yapacağı her şeyin yatakta olabileceğine inananlar yüzünden, kadın ve erkek yan yana mücadele edebilecek toplumsal bir desteğe de sahip olamıyor. Bu da kadın ve erkeğin ayrı ayrı yolculuk edeceği ulaşım yollarının ve diğer haremlik selamlık uygulamaların kolaylıkla uygulanmasına neden olacağı gibi, kadını da toplumdan soyutlayacaktır. Bu da bizzat bu saçma sapan erkek eğiliminden artık usanmış kadınların talebi olacaktır üstelik.

Beğenilerini doğru dürüst ifade edemeyen erkeklerimizin, beğenilerini ifade edebilen ve kadınlarca bu beğenilerinde bir art niyet aranmayan hemcinslerine "vay köftehor" türünde takılmalarının altında yatan psikolojik sebepler hiç de önemsiz değil. Yazımda da bahsettiğim gibi masumane görünse de sonuçları çok ciddi.

Bir erkeğin bir kadını beğenmesi çok normal… Bir kadının bir erkeği de. Ancak bir erkek güzel bulduğu her kadınla birlikte olabileceğine inanıyorsa, işte bu mesele burada tıkanıyor. Sırf bu yüzden yakın arkadaşlarınıza güzelliğiyle ilgili bir iki söz söylerken bile zorlanırsınız. Yanlış anlaşılma korkusu. Oysa hiçbir şekilde aklınıza başka bir şey gelmez. Ancak toplumun bu eğilimi bunu aklınıza düşürür. "Ben bu kadını beğendim. Acaba âşık mı oldum?" diye düşünürsünüz. Ya da sizin bu beğeninize teşekkür eden kadından beklentiler içine girersiniz. İşler sarpa sarmaya başlar.

Beğenilme dürtüsü, doğadaki tüm canlıların ortak özelliğidir. İnsanlar da beğenir. Doğaldır. Toplumumuza geldiğimizde ise bu konu biraz farklı işler. "Ne kadar güzel olmuşsun" dediğimiz bir arkadaşımızın yanındaki arkadaşının muzırca gülümsemesini yakalarsınız. Ve sizin yanınızdaki arkadaşınız da kadının kıyafetiyle beğeni arasında doğru orantı kurmaya çalışır. Hele ki beğendiğiniz kadın mini etekli veya dekolte başka bir kıyafet giydiyse...


İşte bu erkek anlayışı toplumda tecavüzü dahi haklı çıkartmaktadır. Bu gidiş, gidiş değil. Demedi, demeyin.

4 Ağustos 2013 Pazar

İletişemeyenlerin Ulaşamama Trajedisi

Telefonla konuşurken ses seviyesini görüşülen kişinin uzaklığına göre ayarlayan adamlar vardır. Telefon icadına hâlen alışamamış yaş gruplarında görülse de genetik kodlamaya göre, farklı yaşlarda insanlarda da görülebiliyor. Bizim apartmanda çoğu insanda var, mesela. Öyle ki üst kat daire ve yan dairenin sakinlerinin telefon konuşma sürelerini, kayıt altına alabilirim. Bu sayede mobil ve sabit telefon şirketleri bu kişilerin görüşme sürelerini bana ulaşarak teyit edebilirler. Tabii ki bir ücret karşılığında…

Uzakları yakın eden telekomünikasyon teknolojisine rağmen, Van’daki akrabasıyla konuşan adam ekstradan bağırma gereği duyabiliyor. Otobüslerde daha sık rastlarım. Hatta bir keresinde otobüsün arkasında adam o kadar çok bağırıyordu ki, hattın diğer tarafındaki kişiye yönelttiği “Sami Dayı nasıl?” sorusuna, ben kendi kendime, sessizce “iyi, gözlerinden öper” diye cevap vermiştim ister istemez. Yanımdaki teyzenin titreyerek zıpladığını fark edince de paniğe kapılmıştım. Meğer gülüyormuş. Gülümseyerek kendisine dönüp baktım; ancak bu iletişim burada bitmemişti. Bostancı – Taksim otobüsünün güzergâhı boyunca teyzenin gençlik yıllarından başlayan ve o otobüse neden bindiğine uzanan bir öykü dinlemeye maruz kalmıştım. Bunun sorumlusu ben miydim, yoksa arkada Van’daki akrabalarına seslenen adam mıydı? Bilememiştim. Levent’te inip yolculuğa metroyla devam etme kararı alarak teyzenin öyküsünü günün birinde roman yapmaya karar vermiştim. Trafik o kadar sıkışıktı ki kadıncağız bütün hikâyesini anlatabilmeyi başarmıştı. Muhabbet kuşu için Bostancı’da ballı yem bulamamıştı. O yüzden Taksim’deki kardeşinin evine gidip ondan ödünç alarak geri dönecekti. Normal kuşyemine bal karıştırmasını önermiştim, ama nafile… Gagasına yapışırmış kuşun. Otobüsten inerken yakınları uzak eden İstanbul trafiğine güzel bir argo cümle düşünmeden edememiştim tabii.

Hazır otobüsten konu açmışken, “otobüste ayakta kalmama mücadelesi” isimli bir belgesel geçiriyorum aklımdan şu an. İkili koltuklarda tek başına cam kenarına oturup etrafına şüpheyle bakan kadınlar hep olur. Araçta tek boş yer burasıysa oraya oturmam da kaçınılmaz olur. Ancak oturur oturmaz, kadının cam kenarına iyice yapışması ve normalde kapladığının yarısı kadar yer kaplama çabası, görülmeye değer bir manzara… Sanırsınız ki bir aralık bulup eriyerek otobüsü tahliye edecek. Ve bu endişe bulaşıcıdır. Potansiyel tacizci muamelesinin sessiz uygulaması beni de gerer. Ben de popomun yarısını dışarıda bırakarak oturmaya gayret ederim. Ancak ortada bir boşluk oluşur ve burası da potansiyel bir boş yerdir. Otobüsün şoförü her an dikiz aynasından bu boşluğu tespit edip ayaktaki bir yolcuyu buraya yönlendirebilir. O durumda iki seçenek var: Biri; bu potansiyel tacizci muamelesinin, kendimden şüphe etmeme neden olabilmesi. Bu da “Evet ya, tacizciyim ben” kararı vermem ve otobüste terör estirmem, demek olacaktır. İkincisi ve uygulayacağım seçenek derhal o koltuktan kalkıp bayrağı başkasına devretmektir. Çoğu zaman yolculuğun sonunu getirmeden birkaç durak önce de inebilirim. O da acil durum seçeneği… Çoğu şehir içi ulaşım çabam bu sebeplerden sonuçlanamamıştır. “Benden size zarar gelmez. Ben zaten sizin haklarınızı savunan bir insanım, hanımlar.” desem bu sorunu çözebilir miydim acaba? Bilemedim.

Şehirlerarası yolculuklarda yukarıda bahsettiğim sorunlar “bayan yanı” kavramı sayesinde çözülmüş gibi duruyor. (‘Bayan’ kelimesini kullanmayı sevmem, ama buradaki kavram bu, diye kullanıyorum.) Yine de bilet kesen kişi bir hata yapabilir. Otobüste bayan yanı koltuk istemiş bir kadınla yan yana denk gelinebilir. Öyle bir olay yaşamıştım üniversite yıllarında. Kadın otobüse binip yanındaki koltukta beni görünce “burada erkek var” diye muavine seslenmişti. İlk tepkim “kadınlar günü mü bugün?” olmuştu. Sanki hamamdı burası ve kadınlar günüydü. Ben de kurnanın başında yarı çıplak kafamı duruluyordum. Kadın dönüp bana çemkirmeye başlayınca zaten kafamdan aşağı kaynar sular boşaldığı için hamam hayalinden kurtulamamış olsam da kendisine bagajda yolculuk yapmayı önermiş, hiçbir valizin ona el süremeyeceğinin garantisini vermiştim. Üstelik benim valizim de yanımdaydı. (Valizimden şüphe mi ediyordum?) Muavin beni en arkada kendine ayırdığı koltuğa yönlendirerek durumu tatlıya bağlamıştı. Kadınsa iki koltuğu ortalayarak oturarak mutlu ve mesut bir şekilde yolculuğuna başlayacaktı. Bense peştamalımı ve hamam tasımı alıp şaşkın bakışlar eşliğinde en arka koltuğa doğru yürüyecektim. Her şey normale dönmüş olacaktı.


İlişkilerdeki iletişimsizlik ve bir türlü bir yerlere ulaşamama sorunları ve bunların travmatik yansımalarıydı bahsettiğim. Ama bitmeli artık bu yazı. Biliyorum.

30 Temmuz 2013 Salı

Nick Altınıza Zeval Gelmesin!

Teknolojiyle çok geç tanıştığımı söyleyebilirim. Cep telefonları ilk çıktığında bugünlerde “takoz” olarak nitelenen cihazlardan ibaretti. Tuşları parmak kası yaptırabilecek türdendi. Sonra telefonlar küçüldü. Gömlek ceplerine girecek kadar hem de. İşte o zaman teknolojiyi geriden takip edişimin bir göstergesi olarak başta bahsettiğim takozlarla iletişim kurma dünyasına adımımı attım. Yanlış yere gönderilen SMS facialarını saymazsak sorunsuz bir dönemdi.

Bilgisayar da geç girdi odama. İnternetle tanışmam da çok geç oldu. Sonra sosyal paylaşım sitelerine de hep mesafeli durdum. O dönemler işim olmaz gibi geliyordu.

Teknolojiyi geriden takip etmiş oluşum, sanal ortamları da geç tanımama ve onu da geriden takip etmeme neden oluyordu. Halen de alıştığım ve etkin kullandığım söylenemez Daha pek çok uygulamayı bilmiyorum.

Ancak daha lisedeyken edindiğim, gördüğüm her boşluğa yazı yazma arzusu bugünkü sosyal medya ile ilişkimi oluşturuyor. Lisedeyken özellikle son sınıfta bir alışkanlık haline getirdiğim bir çalışmam vardı. Sabah okula erken gelip tahtaya çeşitli duvar yazıları ve ufak mizahi metinler yazmak… Sonra bir de öğleden sonra postası yapardım. Öyle tuttu ki sabah ilk derse gelen hoca o yazılara bir göz gezdirmeden tahtayı sildirmezdi.
O dönemde sınıftaki arkadaşlar da ikiye bölünmüştü. Bu çalışmayı destekleyenler ve desteklemeyenler… Hatta kavga ettiklerini bile hatırlarım. Desteklemeyenlerin ortaya attığı argüman, tebeşirleri boşa harcıyor oluşumdu. Okulun malına zarar veriyormuşum. Ama o tebeşirleri ben satın alıyordum. Okulun tebeşirlerine elimi sürmüyordum. Sonra “toz yutuyoruz” dediler. Tamam, burada haklıydılar. Ama en garibi şuydu. “Üniversiteye hazırlanıyoruz. Dikkatimizi dağıtıyorsun, test çözemiyoruz.” İşte bu gereksiz eleştiri sahipleri sosyal medyanın yükselişte olduğu bu dönemde de varlar.

Dedim ya, her şeyle geç tanıştım. Bloglarla, sözlüklerle… Geriden gelişimin en büyük göstergesi de “nick altındaki entry” kavramını yeni öğrenmiş oluşum… Ne kadar önemliymiş bu meğer… Oraya herhangi bir şey yazılmadıysa yokmuşsunuz gibi… Ancak ben daha liseden talimliyim. Benim nick altım aslında çeşit çeşit yorumla doludur.

Bir de şu bloglar var. Kendi bloğumu yıllar önce açmış olmama rağmen son iki haftadır üzerinde eğilmeye başlamadan önce, yani geçen yıl Radikal Blog ve Milliyet Blog’daki bir blog açmıştım. Özellikle Radikal Blog’da en çok okunanlar arasına giriverdim. Popüler bir blog yazarı olmak güzeldi. Ancak güzel olmayan ve kaçınılmaz bir başka sonuç vardı. Lisede karşılaştığım o gereksiz eleştiriler gibi pek çok gereksiz eleştiri alıyordum. “Bu yazı zaman kaybı, okuduğuma pişmanım, yazmayın, bu yazıyı kaldırın” gibi yorumlar, lisedeki “toz yutuyoruz, test çözemiyoruz, okulun tebeşirlerini harcıyorsun” yorumlardan pek farklı değil. Öyleyse benim her şeyi geriden takip etmemden daha vahim olan başka bir sorun var. Geride kalıp bugünde var olmaya çalışmak… Ayrıca madem yazılarım, paylaşımlarım rahatsız edici, okumama ve yok sayma özgürlünü sonuna kadar kullanabileceğin bir ortam burası Artık toz yutmak gibi bir sorun da yok üstelik.

Bugünün sosyal medya sakinlerini şöyle kategorize edebiliriz. 1.Bir şeyler üretenler, 2.Üretilenleri tüketenler, 3.Yapılanı reddedip saldırarak popüler olmaya çalışanlar, 4. Hiçbir şey yapmayıp “neden olmuyor” diyenler…

Bütün bunlar internet öncesi toplumlarda da görülür. İlk sıradakiler ise her ortamda öyle ya da böyle de var  
olurlar.

Sözlükte bir nick altı ortamı olduğunu yeni fark ettiğimi söylemiştim. Orada az yorum gören bir arkadaş da alay etmiş benle. Radikal Blog’daki popülerliğimi de torpilli oluşuma bağlayan başka bir adam var mesela. Zaman zaman yazmaya ara vermeme de takmıştı o arkadaş. Bunu da Radikal’e şantaj olarak yorumlamış.

Görüldüğü gibi bu insanlar hep var. Olacak. Popülersen de popüler değilsen de uygun bir saldırı metni düzenlenecek.

Ne olursa olsun, iyi veya kötü üretmeye devam etmek gerek. Çünkü böylesi bir ortam var olduğu müddetçe iyi olan ve kötü olan kendini belli edecek, diyorum ve ekliyorum. Bu süreçte nick altınıza zeval gelmesin.