Spor Haberleri

Köşe Yazıları

sosyal medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2016 Pazartesi

Sosyal Ağhhh!

Sosyal medyada olduğumdan başka biri gibi görünmektense olduğum her şeyi ortaya koymayı tercih ediyorum. Müzisyenim ve bu kimliğim orada olmalı… Takı tasarımcısıyım. O da yerini almalı… Altyazı çevirmeniyim, blog yazarıyım. Amatör olarak da karikatür çizerim. Bunların hepsi orada olmalı…

Oysaki sosyal ağlarda durum böyle değil… Herkes felsefeci… Herkes edebiyatçı… Büyük laf söyleme yarışı… Fenomen olacağım diye bir kasılmalar…

Başımıza bir ara Sedat Peker ‘aforizmaları’ çıkmıştı. Gereksizliği anlamından daha fazla bu sözler, ergen ve ergen kalmış çok sayıda yetişkin için bir ‘felsefe’ kaynağı oldu. Hep kendini övme, kendini yüceltme… “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” gibi sözler varken, “ben var ya işte böyle bir kral adamım” neticeli sözler söyleme furyası… Eskiden de hatırlıyorum, “unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar” gibi bir söz vardı anlamı uzunluğunda saklı… Bunun gibi sözler hala söyleniyor.

Dışarıdaki her yaştan insan güruhu da işte aralarında böyle anlaşıyor. Sosyal ağlar ise bunların en çetin savaş alanları…

Bir kere kimse olduğu gibi değil… Yani herkes aslında dünyaca ünlü bilim insanıymış, felsefecisiymiş, edebiyatçısıymış da hakları yenmiş, sosyal ağlarda hesap soruyorlar. Buradan gerçeği söylüyorum. Paylaşımlarınıza bakıyorum da aslında o kadar da büyütmeyin kendinizi… Hatta başa 
dönüp yeniden yetiştirin. Durumunuz vahim…

Böyle demeyi istemezdim. Ama artık ortam o kadar kötü gibi bunu kendi sağlığım için söylemek zorundayım.

Dahası biraz daha eli yüzü düzgünler bile tuhaf… Örneğin güya bir şairin şiirini paylaşacak. Şairin öyle şiiri yok. Yalan haberlerin yayılmasına sebep olan ‘duyarlı’ insanlar da ayrı bir mesele…


Toplumun halini anlamak ve güzel bir sonuç çıkarmak için sokak sokak dolaşıp araştırma yapmaya gerek yok. Sosyal medya ve televizyonlar bunun için en ideal laboratuvarlardan ikisi… Hatta sadece bu ikisi… Acun Ilıcalı programları, evlilik programlar ve TV dizileri… Sonra aç Facebook’u en yakınının paylaşımına bak. Başını avuçlarının arasına al. Ve içine içine bir çığlık at. Sosyal Ağhhhh!

6 Eylül 2015 Pazar

Blog yazarı iş arıyor!



Övünmek gibi olmasın. Pek çok iş hakkında yetkinliğim var. Müzisyenim, takı tasarımcısıyım, blog yazarıyım, amatör aşçıyım, amatör karikatüristim, web sayfası editörüyüm.

Bu konuda yıllarca mütevazi olacağım diye bir suskunluğa gark oldum. Sanki bunları yaptığımı söylersem hava atıyorum sanacaklardı. İşte o yüzden alabildiğine gizledim kendimi. Müzik ise işim olduğundan sadece müzisyen kimliğimle anıldım.

Bir iktisat mezunu olarak elbette kısa kariyer tarihim içinde kimi sektörlerde bazı işler de yer aldı. Ancak yapmayı planladığım şey bir süredir gizlemekten vazgeçtiğim, artık iyi yaptığımı söylemekten de çekinmediğim işlerle ilgili… Bir yazma çizme serüveni geçirdim. Halen de geçiriyorum. Yemek tariflerinden, politik yazılara kadar geniş bir yelpazede her konsepte uygun blog sayfaları açarak yazdım. Takılarımı ve tasarımlarımı tanıtıp satış ağı yakalamak için farklı bloglar açtım. Sosyal paylaşım sitelerini oldukça etkin bir şekilde kullanıyorum.
Ayrıca bütün bunları çok büyük bir keyifle yapıyorum.

Derler ki ya sevdiğin işi yap, ya yaptığın işi sev… Benim en büyük avantajım, müzik ve sosyal medya işleri hakkında önce keyif almayı önceliğe koymaktı. Sonrasında para kazanmak daha da kolaylaşıyor.
Müzikteki bu gelişimi, sosyal medyada da sürdüreceğime inanıyorum. Ve evet sevgili okuyucu… Belki de bazınız okuyucudan fazlası yani bir işverensiniz. Hadi bekliyorum.

Doğan Özcan

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Şile Kalesi, Sünger Bob ve Meselelerin Popülerleşmesi

Sosyal medyanın yeni bir geyik konusu var. Şile Kalesi’nin nam-ı diğer Ocaklı Ada’nın restorasyon sonucu geldiği hal konuşuluyor. Şile Belediyesi’nin ihalesini Bekiroğlu İnşaat’a verdiği bu restorasyon tarihi eserin bütünlüğünü alt üst etmiş.

Ben iki yıl önce bu konuda bir yazı yazıp daha en başındayken dikkat çekmeye çalışmıştım. Ancak o zamanlar bu çabam sonuç veremedi tabii ki. Ancak bugün o yazdığım yazı yeniden okunmaya başladı. Google’da aranan bir konu başlığı olunca benim yazı da kendi kişisel blogumda okunma trendini arttırdı.

Aslında bahsetmek istediğim de bu. Ancak yine önce konunun güncel haliyle ilgili biraz konuşmak istiyorum. Şile Belediyesi uzunca bir süredir o restorasyon için çalışıyor. Emeğe haksızlık etmek istemiyorum. Ama emekten daha önemlisi Şile’nin tamamlayıcısı olan bir simgenin geldiği bu hal… Bunu konuşmak gerek… Ama bu AKP’li belediyelerin ilk vukuatı değil… Pek çok restorasyon benzer şekilde yapılmaya devam ediyor.

Ocaklı Ada’nın bir Şileli olarak benim için de önemi büyük… Pek çok anımda orası vardır. Pek çok fotoğrafımda da… Ama artık fotoğrafı çekilecek gibi değil… Şirketin emeğinden daha önemli bir şey bu…
Şimdi gelelim bu yazımda bahsetmek istediğim, başlıkta da ipucunu verdiğim konuya… Meselelerin popülerleşmesi…

İki yıl önce kimsenin umurunda değilken o restorasyonun sonuçları hakkında kimi öngörülerim olmuştu. O zamanlar kimsenin ilgilenmediği bu konu sosyal medyada bugün popüler… Ama artık iş işten geçmişken… Geri dönüşü olmayan bir yoldayken… Bugün yazarlardan siyasetçilere herkes bunu konuşuyor. Üstelik Ocaklı Ada’nın yeni halini Sünger Bob’a benzetmişler. Bu komik… Belki de böyle bir dikkat çekicilik gerekiyordu. Neyse…

En önemli sorunumuz bu bence… Meseleler popülerleşmeden tepkiye konu olmuyor. Kimse sesini çıkarmıyor. Herkes bir sürü gibi en çok hangi sorun hakkında konuşuluyorsa onun hakkında konuşuyor. Üstelik bunu entelektüel insanlar yapıyor.

Şile’de bir kale olduğundan haberi dahi olmayan insanlar da var. Onlar da bugün bu esprili paylaşımları internette yapıyor.

Kalabalık olan eyleme gitmek, az kişinin slogan attığı yerden kaçmak… Modaya uymak… Örnekse Gezi… Gezi Parkı direnişi popülerleşmeseydi o park ortadan kalkmıştı.

Ortada bir mesele varsa onun hakkında herkesin konuşmasını beklemeyin. Eğer bir mesele varsa onu görmek için çok kalabalık olmaya gerek yok. Gerçek kamuoyu da işte böyle oluşur. Bugünkü Şile Kalesi paylaşımları, bazı samimi davrananları tenzih ediyorum, fasa fiso…

14 Eylül 2013 Cumartesi

Nielsen ve Twitter Ortaklığı Neye Yarayacak?

Televizyon reyting ölçüm kuruluşu olan Nielsen, Twitter ile birlikte ortak bir reyting ölçüm sistemi oluşturmaya başladı. Daha önceden iki başlı olarak işleyen sistemde, Socialguide kuruluşu tarafından sosyal TV analizleri yapılıyordu. Bu şekilde de reklam verenler bilgilenmiş, hedef kitlesini belirlemiş oluyordu.

Yeni sistemde sosyal TV analizleri tamamen Twitter üzerinde belirlenecek. Böylelikle televizyon programlarının sosyal medya ayağı da güçlenecek. Yavaş yavaş televizyon izleyiciliğinden, internet kullanıcılığına kayan potansiyel bu şekilde yeniden kazanılmış olacak.

“Bu yeni sistem neden bu kadar önemli?” sorusunun çok basit bir cevabı var. Klasik sistemde belli sayıda izleyiciden alınan izleyici analizleri, manipülasyona çok açık… Bu yüzden “halk bunu istiyor” bahanesi yüzünden tatsız, kalitesiz programlar ortaya çıktı. Ancak günümüzde de görüldüğü gibi izleyici kaliteli bir yapımı, eğer televizyon kanalı ve programın yapımcıları idealist davranırsa, izleyip beğenebiliyor. İşler Güçler, Leyla ile Mecnun bu duruma iki iyi örnek olabilir.

Yeni sistem, işte bu eğilimin anında analiz edilmesini sağlıyor. Twitter’dan alınacak verilerle izleyicinin gerçekten ne istediğini anlamak daha mümkün olacak.

Türkiye’de de televizyon dizileri yayına başladığında ekranın altında bir tabelayla Twitter üzerinden izleyicinin katılımını sağlamaya çalışıyor. Böylelikle dizi yapımcıları kendi ölçümlerini yapabiliyorlar. Örneğin Leyla İle Mecnun dizisinin “#arabeskyasaklanirsa” tabelası “trend tweet” olmuştu. Bu dizinin o günkü reytingine de ciddi oranda yansıdı.

Twitter’da yine çok fazla aktif olmuş bir televizyon dizisi de “Kuzey Güney” idi. Diziyi izlerken karakterlerin Twitter’da paylaştığı gönderiler aynı anda gerçekten Twitter’a da düşüyordu. Bu gerçek zamanda meydana gelince izleyicinin heyecanını da arttırıyordu. Bol bol retweet de görüyorduk. Bunu en iyi kullanan da “Bir Kadın Bir Erkek” dizisiydi. Dizinin bu denli sosyal medyanın kurdu olması, Star TV’ye transferinde de büyük ölçüde etkili olmuş olabilir.

Sistem Türkiye’de de uygulanmaya başlarsa Türkiye’deki televizyon programı yapımcısı kafasında da ciddi değişiklikler olacak. En önemli değişiklik, yukarıda bahsettiğim her seferinde ısıtılıp önümüze konan “halk bunu istiyor” pilavı artık yenmeyecek.

Kontrolü tamamıyla RTÜK’te olan reyting ölçümleri AGB tarafından yapılıyor. Peki, bu sonuçlara ne kadar güvenebiliriz? Mesela devlet istemediği bir televizyon programın reytingleriyle oynayarak yayından kalkmasına neden olabilir mi? Bu komplo teorisi gibi görünse de gelinen noktada çok da hayal değil.

Bu sistemin Türkiye’de de uygulanma şansı bulabilmesi, sosyal medyanın gücüne karşı koymakta zorlanan televizyonun tek kurtuluş yolu… Zaten izleyici izlemek istediğini internette bulabiliyor. İşte o zengin içeriğin televizyonlar tarafında da kazanılması önemli.

Ayrıca izleyici kalitesiz, içeriği sıfır yapımları önüne sunan yapımcılara, bu yolla anında cevap da verecek. Asıl önemli faydası da bu olsa gerek…

25 Ağustos 2013 Pazar

Küçük Yalanlarla Başladı Her Şey

Sanal âlemle ilk tanıştığımda, MIRC diye bir sohbet platformu vardı. Siz de hatırlarsınız. Bir takma isim belirleyip, sohbet kanallarına giriverirdik. Buralarda hiç gerçek kimliğimle bulunmadım.

Eğlenmek için, hayal gücünün sınırlarında yalandan hayatlar sunardık. Sadece ben yapıyorum, sanıyordum, ama durum tam tersiymiş aslında. Birçok arkadaşım itiraf etti daha sonra. Bu sohbet kanallarında, seksen yaşında küfürbaz bir teyze, psikolojisi bozuk bir yeni yetme, karısını aldatan bir erkek, kocasını aldatan bir kadın, satanist bir grubun lideri gibi farklı karakterlere bürünüp eğlenirdim.

Neyse ki bu eğilim çok kısa sürdü ve edindiğim mail adresiyle gerçek kimliğim artık sanal ortamda da görülmeye başladı. Bir yandan da sanal âlem daha da zenginleşiyordu. Forum siteleri, arkadaş bulma (aslında seks için eş bulma) siteleri rağbet görmeye başladı. Sosyal medya kavramı daha bir genişlemeye başladıkça, daha akılcı, faydalı paylaşım mecraları oluşmaya başladı.

Sonra bir baktık ki, insanlar daha önce, ayrı ayrı kanallardan giderdikleri ihtiyaçlarının karşılığını tek bir kanalda bulmaya başladılar. Cinsellik, aşk, iş, dostluk, bilgi, haber alma… İşte tam da bu noktada, eskiden kalma “yalan dünya” hastalığı nüksetti. Arkadaşlıklar sahteleşti. Genç hanımlar, genç beyler kendilerine ait olmayan fotoğraf ve bilgilerle flörtlere başladılar. İş bağlantıları fos çıktı, arkadaşının profili sahte çıktı. Vesaire, vesaire…

Çok daha önemli sorun da bilgiyle ilgili olandı. Ciddi bir dezenformasyon dönemi başlıyordu. İnternet üzerinde, yalan, yanlış imzalı sözler paylaşıldı. Ve o yanlış, doğruymuş gibi kabul görmeye başladı. Mesela Neyzen Tevfik’in diye dolaşan, “be ey dürzü” diye başlayan şiir, aslında adı geçen ustaya ait değil. Doksanların ortasında, bir rütbeli asker tarafından yazılmış bu şiir, ısrarla Neyzen Tevfik imzalı olarak dolaşmaya devam ediyor.

Sonra bir bakıyorsunuz, bir siyasi partiyi ya da hareketi karalamak ve itibarsızlaştırmak için sahte video çalışmaları yapılıyor. Yaşanan bir olay bambaşka bir olayın görüntüleriyle lanse ediliyor. Van depreminden sonra, deprem bölgesine yardım eden askerin saldırıya uğradığına dair yapılan yalan haberlere benzer, provoke etme amaçlı olarak görüntülü, yazılı haberler yayılabiliyor.

Başka bir örnek daha vermek gerekirse; Ermeni soykırımına karşı bir argüman geliştiremeyince, soykırım anıtı önünde anma töreni yapan insanların olduğu fotoğrafta ayakların altına fotomontaj yoluyla Türk bayrağı yerleştirilip, nefret söylemi beslenebiliyor. Bunları kim yapıyor, bu yalan dünyayı kim yönetiyor, bilemiyoruz.  Her geçen gün nefret söylemi artan oranda artarak, sosyal medya yoluyla yayılıyor.

Önceleri saf ve zararsız olan küçük yalanlarla kendi yağıyla kavrulup giden sanal âlem, şimdileri bilgi kirliliği ve nefret söylemi gibi önemli sorunların beslendiği bir mecra haline geldi. Ancak tabii ki enseyi karartmayalım. Bu gidişi değiştirmek için çaba sarf eden insanlar da var. Ve var güçleriyle sosyal medya içinde çalışmalarını sürdürüyorlar.


Elbette sosyal alandaki sorunların çözümü nasıl bilinçlenmeyle sağlanacaksa, sosyal medyanın daha güvenilir bir yer alması da bu bilinçlenmeyle mümkün olacaktır. Hele ki, internet medyası, görsel ve yazılı diğer medya araçlarını bu kadar geride bırakmaktayken, bu çok büyük bir gereklilik…

Sosyal Medya Fenomeni Olmak ya da Olmamak

Sosyal medya, çok hızlı bir gelişim içinde… Sayıları her geçen gün daha da artan internet kullanıcıları, yeniçağın gerekliliğine ayak uydurma çabasında…

Pek çoğumuz Facebook ilk ortaya çıktığında bunun içinde yer almamak için direnç gösterdik. En azından benim için öyleydi. Facebook yıllar önce irtibatı kestiğimiz arkadaşlarımıza yeniden ulaşmamız için önemli bir noktaya ulaşınca bu direncim kırılıverdi. Ancak Facebook zamanla sadece arkadaşlarımıza yeniden kavuşma işlevinin çok daha ötesinde bir mecra olduğunu gösterdi. Biz artık bu yolla kendi PR çalışmamızı yapmaktaydık. Farkındaydık ya da değildik. Bu önemli değil. Asıl önemli olan gelinen noktada Facebook’un profesyonel iş dünyası için, önemli bir tanıtım mecrasına dönüşmüş olması… Biz sıradan insanlar da işte böyle bir mecra içinde kendi tanıtım faaliyetimizi yürütüyoruz.

Bugüne gelene kadar, insanlar yeteneklerini sergilemek için çok sayıda yollar denedi. Ve hala geleneksel yöntemlerden olan yetenek yarışmalarıyla buna devam ediyor. Ancak artık bunun için gerekli şartlar o kadar güzel sağlandı ki televizyon programlarını aşındırmaya gerek kalmadı. Bugün yeteneğinizi sergilediğiniz bir videoyu, Youtube yoluyla insanlara ulaştırabiliyorsunuz. Herkes bunu kullanarak bir fenomen olma yolunda. Bu sayede meşhur olmuş çok sayıda isim sayılabilir. Hal böyle olunca, yeni medya, geleneksel olanı da şekillendiriyor. Geleneksel medya organları artık yeni medyanın içine dâhil olarak kendine bu platformda bir yer edinmeye çalışıyor.

Elbette ki bütün bunlar, artık daha hızlı yaşamayı seçen insanların eseri… Ortaya çıkardıkları bir işin hemen kabul görmesini ve izleyiciye ulaşmasını isteyen insanlar, sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya başladı. Bir televizyon programına çıkarak müziğini sergilemek isteyen bir müzik grubu, artık Youtube için hazırladığı basit bir video kliple amacına ulaşabiliyor. Televizyonlar da bunu yakın takibe almaya başladı. En çok tıklanan videoların sahipleri, böylece şöhret kapılarını aralayabiliyor. Ancak bu noktada bazı kolaycılıklar söz konusu… Bugün Youtube videolarının tıklanma sayısını artıran hizmetler satın alabiliyorsunuz mesela. Bunlara rağmen yine de gerçek yetenekler, hak ettikleri noktaya ulaşabiliyor. Müzik grubum için bir müzisyen aramak istersem hemen yarın bir big band kuracak kadar müzisyeni bu sayede bir araya getirebilirim. Üstelik yedekleriyle beraber…

Televizyon dünyası da internet ortamına kayıyor elbette. Televizyon dizileri bu yüzden etkin bir Twitter ağı oluşturmayı seçiyor. Yakında sadece internet üzerinden yayın yapan televizyon kanallarının sayısı tahmin edemeyeceğimiz kadar artacak. Bunu bilen yapımcılar, yüksek bütçeli yapımlarla izleyiciyi kaybetmemeye çabalasa da bu orta vadede pek sonuç vermeyecek, gibi görünüyor. Ve izleyici istediği içeriğe ulaşacağı yeni mecrasında mutlu, mesut yaşayacak.

Bütün bu söylediklerim, bir şeyler üreten insanlar için geçerli… Sosyal medya, bunlar haricinde kalan geniş bir kesim için de fenomen olma savaşlarının görüldüğü bir meydan… Herkesin ‘filozof’ olduğu bir mecra… Başkalarına ait sözleri Twitter’da paylaşarak gününü geçiren o kadar çok insan var ki. Bu da işin bir yan etkisi sayılabilir. Örneğin Facebook durum güncellemenizde azıcık edebi bir şey paylaştığınızda, gelen yorumların en az üçü “çaldım” olabiliyor. Ve pek çoğu da kendine ait gibi paylaşıyor. İnternette gördüğümüz her şeyi kendimize ait sanıyoruz. Bu da başka bir yan etki…


Yine söylediğim gibi herkesin internet ortamındaki amacı, sosyal medya fenomeni olmak… Bizler farkında olmadan bir sınavın içine düşmüş oluyoruz aslında. Yaptığımız işler, yazdığımız yazılar ve diğer sosyal medya faaliyetlerimizle yeni medyanın birer unsuru olabiliriz. Ancak hepimiz değil. Bir zamanlar eline gitar alıp şarkı söyleyen herkes şarkıcı olmuş olsa da artık farklı bir iş yapmadan bir yerlere gelemiyorsunuz müzikte maalesef. Yarın da bu süreç sosyal medyadaki tüm faaliyetlerimiz için geçerli olacak. Yarın herkes sosyal medya fenomeni olacak belki. Ama sonraki gün sadece birkaçı sivrilecek. Onlardan biri belki de sensin. Kim bilir? Ancak geleneksel yükselme yöntemlerinden olan, başkalarının üstünde tepinerek değil, kendi ayaklarının üzerinde durarak… 

30 Temmuz 2013 Salı

Nick Altınıza Zeval Gelmesin!

Teknolojiyle çok geç tanıştığımı söyleyebilirim. Cep telefonları ilk çıktığında bugünlerde “takoz” olarak nitelenen cihazlardan ibaretti. Tuşları parmak kası yaptırabilecek türdendi. Sonra telefonlar küçüldü. Gömlek ceplerine girecek kadar hem de. İşte o zaman teknolojiyi geriden takip edişimin bir göstergesi olarak başta bahsettiğim takozlarla iletişim kurma dünyasına adımımı attım. Yanlış yere gönderilen SMS facialarını saymazsak sorunsuz bir dönemdi.

Bilgisayar da geç girdi odama. İnternetle tanışmam da çok geç oldu. Sonra sosyal paylaşım sitelerine de hep mesafeli durdum. O dönemler işim olmaz gibi geliyordu.

Teknolojiyi geriden takip etmiş oluşum, sanal ortamları da geç tanımama ve onu da geriden takip etmeme neden oluyordu. Halen de alıştığım ve etkin kullandığım söylenemez Daha pek çok uygulamayı bilmiyorum.

Ancak daha lisedeyken edindiğim, gördüğüm her boşluğa yazı yazma arzusu bugünkü sosyal medya ile ilişkimi oluşturuyor. Lisedeyken özellikle son sınıfta bir alışkanlık haline getirdiğim bir çalışmam vardı. Sabah okula erken gelip tahtaya çeşitli duvar yazıları ve ufak mizahi metinler yazmak… Sonra bir de öğleden sonra postası yapardım. Öyle tuttu ki sabah ilk derse gelen hoca o yazılara bir göz gezdirmeden tahtayı sildirmezdi.
O dönemde sınıftaki arkadaşlar da ikiye bölünmüştü. Bu çalışmayı destekleyenler ve desteklemeyenler… Hatta kavga ettiklerini bile hatırlarım. Desteklemeyenlerin ortaya attığı argüman, tebeşirleri boşa harcıyor oluşumdu. Okulun malına zarar veriyormuşum. Ama o tebeşirleri ben satın alıyordum. Okulun tebeşirlerine elimi sürmüyordum. Sonra “toz yutuyoruz” dediler. Tamam, burada haklıydılar. Ama en garibi şuydu. “Üniversiteye hazırlanıyoruz. Dikkatimizi dağıtıyorsun, test çözemiyoruz.” İşte bu gereksiz eleştiri sahipleri sosyal medyanın yükselişte olduğu bu dönemde de varlar.

Dedim ya, her şeyle geç tanıştım. Bloglarla, sözlüklerle… Geriden gelişimin en büyük göstergesi de “nick altındaki entry” kavramını yeni öğrenmiş oluşum… Ne kadar önemliymiş bu meğer… Oraya herhangi bir şey yazılmadıysa yokmuşsunuz gibi… Ancak ben daha liseden talimliyim. Benim nick altım aslında çeşit çeşit yorumla doludur.

Bir de şu bloglar var. Kendi bloğumu yıllar önce açmış olmama rağmen son iki haftadır üzerinde eğilmeye başlamadan önce, yani geçen yıl Radikal Blog ve Milliyet Blog’daki bir blog açmıştım. Özellikle Radikal Blog’da en çok okunanlar arasına giriverdim. Popüler bir blog yazarı olmak güzeldi. Ancak güzel olmayan ve kaçınılmaz bir başka sonuç vardı. Lisede karşılaştığım o gereksiz eleştiriler gibi pek çok gereksiz eleştiri alıyordum. “Bu yazı zaman kaybı, okuduğuma pişmanım, yazmayın, bu yazıyı kaldırın” gibi yorumlar, lisedeki “toz yutuyoruz, test çözemiyoruz, okulun tebeşirlerini harcıyorsun” yorumlardan pek farklı değil. Öyleyse benim her şeyi geriden takip etmemden daha vahim olan başka bir sorun var. Geride kalıp bugünde var olmaya çalışmak… Ayrıca madem yazılarım, paylaşımlarım rahatsız edici, okumama ve yok sayma özgürlünü sonuna kadar kullanabileceğin bir ortam burası Artık toz yutmak gibi bir sorun da yok üstelik.

Bugünün sosyal medya sakinlerini şöyle kategorize edebiliriz. 1.Bir şeyler üretenler, 2.Üretilenleri tüketenler, 3.Yapılanı reddedip saldırarak popüler olmaya çalışanlar, 4. Hiçbir şey yapmayıp “neden olmuyor” diyenler…

Bütün bunlar internet öncesi toplumlarda da görülür. İlk sıradakiler ise her ortamda öyle ya da böyle de var  
olurlar.

Sözlükte bir nick altı ortamı olduğunu yeni fark ettiğimi söylemiştim. Orada az yorum gören bir arkadaş da alay etmiş benle. Radikal Blog’daki popülerliğimi de torpilli oluşuma bağlayan başka bir adam var mesela. Zaman zaman yazmaya ara vermeme de takmıştı o arkadaş. Bunu da Radikal’e şantaj olarak yorumlamış.

Görüldüğü gibi bu insanlar hep var. Olacak. Popülersen de popüler değilsen de uygun bir saldırı metni düzenlenecek.

Ne olursa olsun, iyi veya kötü üretmeye devam etmek gerek. Çünkü böylesi bir ortam var olduğu müddetçe iyi olan ve kötü olan kendini belli edecek, diyorum ve ekliyorum. Bu süreçte nick altınıza zeval gelmesin.