Spor Haberleri

Köşe Yazıları

akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2015 Çarşamba

Operasyon başarıyla tamamlandı(!)

DHKP-C'nin rehine eylemini nasıl okumalı?

DHKP-C örgütünün halkın çıkarları için savaşan bir örgüt olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Ancak yine de Berkin Elvan başta olmak üzere pek çok insanın katilinin devlet tarafından ısrarla korunduğu bir gerçek…
Bu durumdan bağımsız olarak Mit'in zaman zaman kullandığı bir örgüt olduğuna dair çok sayıda iddia var. Öte yandan Berkin'in katillerinin bulunması ve yargılanması için en çok adım atmış savcıyı da kalkıp Berkin için eylem yapan bir örgüt öldürmez. Bu eylemin kime yarar sağladığını AKP'deki oy artışına, HDP ve CHP hezimetine tanıklık edeceğimiz önümüzdeki anketlerde göreceğiz. Devletin başı sıkışmasıyla DHKP-C'nin ortaya çıkması arasında eşzamanlılığı belki daha iyi anlayacağız.
O yüzden örgüte güvensizliğim var. Ancak eylemcinin iyi niyetinden asla kuşkum yok. Onu da eklemem lazım…

DHKP-C eyleminin olası sonuçları kime yarar?

Yine de eylemin neden olduğu ve olması muhtemel sonuçlardan bahsetmekte fayda var. Eylemin kime yaradığını görmeden meseleyi anlamamız mümkün olmayacak.
AKP bir taşta iki hatta daha fazla kuş vurmadaki uzmanlığını konuşturuyor. Berkin'in katillerini açığa çıkarıp ifşa edecek, gerçekten "kahraman" olacak bir savcıyı da ortadan kaldırmış oluyor. Yani bana kalırsa devletin “operasyon başarıyla tamamlandı” demesi tam da bundan…
Berkin'i terörle özdeşleştirmeyi hedefleyen devlete bu konuda da gün doğuyor. Bu kadar zamandır beceremediği…
Halk - hangi kesimden olursa olsun- düşünme, muhakeme etme yeteneğine henüz tam olarak sahip değil... O yüzden örgütün solcu olması devrimci arkadaşları coşturuyor. Oysa örgütün sola ve halka hizmet edemeyen bu eylemi, Türkiye'deki sol dönüşüme bir darbedir. AKP'li sağcı içinse sol parti olarak gördüğü CHP ve HDP'ye yönelik kara-propaganda fırsatıdır.
İç güvenlik yasası için de al sana bir bahane...
Bu manzara size ne anlatıyor? Bana ne anlattığını söyleyeyim. Bir 'terör' eylemi düşünün. O eylem sonucunda ülkedeki iktidar yukarıdaki gibi pek çok fayda elde ediyor. O eylem kim için yapılmış olur?
Bizim saf solculara ise öldürülen eylemciler için 'kahramanlık' marşlarıyla senelerce avunmak kalacak. Hep böyle olmamış mıdır? Bu ülkede 1980’den beri var olan her silahlı örgüt bu haldedir.

Operasyon başarısı(!)

Darılmaca gücenmece yok. Devletin Gezi, Berkin ve yükselen sol hareket için onlarca yıl uğraşsa başaramayacağı bir günde başarılmış oldu. O yüzden bu eyleme karşı şüpheyle yaklaşıyorum. Devletin ise ‘başarıyla’ sonuçlandırdığı bu operasyonun aslında örgütle ortak olarak planlanan bir masa oyunu olduğuna da inanıyorum. Kimse kusura bakmasın. Olan masum, halkı uğruna canından vazgeçebilen gencecik insanlara oluyor işte. Örgüt ise görevini ‘başarıyla’ tamamlamış, devlet ise ‘başarılı’ bir operasyonla mevcut iktidarı yine parlayan yıldız haline getiriyor.
Elektrik kesintisi ise ayrı bir muamma… Konuyla ilişkisi nedir bilemem, ama ben bu ülkede her olan bitenin birbiriyle bağlantısı olduğuna inanıyorum artık.

26 Mart 2015 Perşembe

CHP'nin solcu söyleminde HDP etkisi

Şu sıralar seçim çalışmaları hız kazandı. 7 Haziran’a kadar daha da kızışacağa benzer. AKP’deki iç sorunlar, HDP’deki yükseliş seçim sürecinde çokça sürprizle karşılaşacağımız anlamına geliyor. CHP ise şimdileri geçmişteki MHP tarzı milliyetçi söylemi bir kenara bırakarak seçimde sol seçmenini kaybetmeme telaşında…

Seçim çalışmaları sırasında daha milletvekili aday adaylığı olan CHP’lilerin sol söylem kullanması gözden kaçmadı. Bugüne kadar adına sosyal demokrat dediği halde sosyal demokrat bir yanı kalmamış CHP’de yeniliğe dalalet bir durum mu bu? Olabilir. Dediğim gibi bu seçim öncesi oy kaybetmeme telaşı gibi görülse de zorlayıcı etkenlerin etkisiyle bir politika değişikliği gibi de yorumlanabilir.

Öte yandan HDP’ye göz kırparak seçim sonrası olası bir HDP’li mecliste AKP’nin kabine kuramama ihtimalini göz önüne alarak koalisyonu hayal ediyor olabilir. Mümkündür.

Hepsi bir kenara CHP’nin milliyetçi söylemi bir kenara bırakarak, çözüm süreci üzerinde AKP’ye saldırmayarak farklı bir yola girdi. Bunu da HDP’   ye borçluyuz. Çünkü ülkenin aydınları, sanatçıları safını belirledi. HDP’ye oy verilmesine yönelik çağrı her geçen gün daha da artıyor. HDP’nin bir Kürt partisinden Türkiye partisine doğru yönelişi bu çağrı sürecini meydana getiren en büyük husus… Belki de Türkiye solcuları ilk defa gerçek anlamda bir sol partiye kavuşarak, ülkenin kanayan pek çok sorununa gerçek bir çözüm umuduna kavuşuyor. Bunlardan en önemlisinin Kürt sorunu olduğu malumunuz… Bu sorunu da ancak Kürt siyasetinin temsil ediliyor olmasıyla çözüleceği, Kürt ve Türk halklarının dayanışmasının bu çözümü sağlamlaştıracağı aşikâr…  HDP böylece bir sol blok oluşturmuş oluyor. CHP de bu süreçte söylem anlamında geride kalmayarak ya oy telaşında ya da oluşacak yeni mecliste kendine güçlü bir ittifak sağlamanın peşinde… Her iki ihtimal de HDP’nin sağladığı dinamiğin sonucu…

Öte yandan HDP’nin AKP’yle anlaştığını iddia edip HDP’yi zan altında bırakma çabası herhangi bir gerçekçi karşılık bulamıyor. İktidarın HDP’yi zor durumda bırakma çabası olan Mardin’de PKK operasyonu en önemli kanıt… İktidara yakın medya organlarının PKK’nin karşılık olarak Hakkâri’deki taciz atışı niteliğinde silahlı eylemini dallandırıp budaklandırarak haber yapması bir bakıma HDP’nin yükselişine yönelik bir çabaydı. Böylelikle örgütle HDP’nin organik bağı iyice göz önüne konulacak, HDP’nin seçmen gözünde itibarını düşüreceklerdi. Bu gibi olayları daha çok duyabiliriz. Biz CHP-HDP ilişkisine dönelim.

CHP’nin HDP’ye yönelik yumuşak tavrının en önemli sebebi, AKP’yi geriletecek tek gücün HDP olduğunun farkında olması… Ortak rakibi alt etmesi için sessizce desteğini sürdürecek. Bir yanda da kendinin de solcu olduğunu kanıtlayarak yükselen sol blokta kendine bir yer edinmeye çalışacak.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Namazın Tuğçe Kazaz'a Etkileri Hakkında

Tuğçe Kazaz bildiğiniz gibi pek çok benzerleri gibi gemisini nasıl yürüteceğini iyi bulmuş olsa gerek ki AKP’ye doğru meyletti. Daha önce de Hıristiyan olmuştu hatırlarsanız… Yeniden Müslüman olurken de o günlerde AKP’nin olmamasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş, o zamanlar Müslümanlığın ona ‘kötü’ tanıtıldığını söylemeye çalışmıştı. AKP’nin İslam’a nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyor hiç bilmiyoruz. Eğer AKP'lilerin Yüce Divan’daki performanslarını düşünürsek bunun İslam’a pek bir faydası olacağını sanmadığım gibi, birinin İslam’ı seçmesini sağlamasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Elbette niyeti iyiyse…

Birinin namaz kılmayı övmesinde hiçbir sorun yok. Elbette ki övebilir. İnsanları teşvik etmek isteyebilir. Ancak Kazaz’ın öncelikle bunun bir ortopedik katkısını dile getirmesine değinelim. Vücudundaki ağrıları namazla iyileştirdiğini söylüyor Kazaz. Hadi öyle diyelim. Bunu çok eşelemek istemiyorum.

Benim asıl konum, havuz medyasında yatıp kalktığını düşündüğüm Tuğçe Kazaz’ın son bombaları…
Kazaz katıldığı bir programda “Türkiye’de sol diye bir şey kalmadı” diyen Kazaz, Türkiye’yi karıştıran gücün İngiltere ve onun güdümündeki ülkeler olduğunu da belirtti.

Gezi olaylarıyla ilgili de bize aslında tipik bir AKP’li söylemi sunuyordu. “Gezi Parkı'nda Erdoğan'ı indireceğiz' demedi mi diğer taraf? Bunlar söylenmedi mi? Bunun sonunda ufak bir ağaç kesme eylemi gibi başlayan bir eylem neden bu kadar büyüdü? Neden ufak bir çocuğun cenazesine o kadar insan sokağa dökülerek, tetiklenerek sokağa döküldü? Orada yapamadıklarını 17 - 25 Aralık'ta yapmaya çalışmadılar mı?”

Evet… Gördüğünüz gibi tipik bir “anlamıyor gibi yapma” çalışması… Hatta o ufak çocuğun cenazesi hakkında konuşurken bile sormuyor ki bu çocuğu kim öldürdü?

Sanki Kazaz’ın bu kadar çok popüler olması bizim gibi bıdı bıdı severleri oyalamak yapılmış bir plan… Düşünmüşler ki bu komediyle uğraşılsın, biz de o arada kendimizi kurtaralım.

Diğer türlü bir durumda ise Kazaz’ı fikir üreten bir insan olarak benimseyeceklerse seviyeyle ilgili üzücü sonuçlara varıyorum.

Öte yandan Kazaz diğer AKP’lilere göre biraz daha şanslı… Çünkü diğerleri vaktinde Gülen severken, şimdi onunla savaşan haline gelmiş. O hiç değilse şu aşamada en azından tutarlı bir noktada duruyor.

Namaz sadece bel ve boyun ağrılarına yaramamış(!) kendisine analitik düşünme kabiliyeti de inivermiş vahiy gibi demek ki… Tövbe! Kurban olduğum sen nelere kadirsin!

Neyse artık. Bence bu bahsi kapatalım.



2 Mart 2014 Pazar

Bitmeyen Fetih:Ayasofya

Ayasofya, üzerinde yaşadığımız coğrafya için önemli bir sembol… Bizans İmparatorluğu’nun 567 yılında, başkenti Konstantinopolis’te Hristiyan dünyasının sembollerinden biri olarak inşa ettirdiği Ayasofya, (Hagia Sophia) çok özel bir yapıydı. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u işgal edip ele geçirmesinin ardından camiye çevrildi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra 1934’te dengeli bir politika oluşturmak hedeflenmiş olsa gerek, Ayasofya müzeye çevrildi. Ancak mesele burada kalmayacaktı. Ayasofya’nın yeniden cami olması için dini toplulukların eylemleri yıllarca devam etti. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce kısmen ibadete açılan Ayasofya, darbenin ardından yeniden ibadete kapatıldı. Müze olarak kalan tarihi yapının,  sonunda 10 Şubat 1991’de Hünkâr Mahfili kısmının namaza açılmasıyla tartışmalar ortadan kalktığı düşünüldü.
Ancak Türk-İslam senteziyle meydana gelmiş olan toplumsal algıya hâkim olduğu ülkenin Ayasofya üzerindeki hayalleri ortadan kalkmış değil. Üstelik Meclis çatısı altında da ufaktan konuşuluyor. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun önerisi ile Ayasofya tartışması yeniden alevlenecek gibi… Halaçoğlu, 7 Kasım’da Ayasofya’nın cami olarak açılmasını isteyerek bunun sebebini Twitter üzerinden “Müze yapılması hususunda çıkarılan 7.11.1934 tarihli kararname sahte çıktı. Resmi Gazete'de yayımlanmamış. ‘Atatürk’ adı verilmeden onun adı kullanılmış. Bu soyadı verilmeden adı böyle kullanılmış” sözleriyle açıkladı. Ve bu gerekçe de yeni bir gerekçe değil. Pek çok kez dillendirilmişti.
Peki, Ayasofya konusundaki bu anlaşmazlığın sebebi ne? Neden aslında bir kilise olan bir mekânın müzeye dönüştürülmesinden ve böylece dinler arasında eşit mesafeyi simgelemesinden rahatsız olunuyor? Neden cami olmasında inat ediliyor?
Ayasofya İstanbul’un İslam coğrafyasına dâhil olmasıyla birlikte ‘fetih’ denen olayın tamamlayıcısıydı. Ayasofya’daki dönüşüm kentin el değiştirmesinin önemli bir sembolüydü. Dolayısıyla müze olması, Osmanlıcılar için bir kayıp olarak algılanmaktaydı ve kısmen ibadet edebilme imkânı bile bu yargıyı kırmaya yetmedi.
Bugün Türkiye’deki milliyetçi hareketin Ayasofya mücadelesi, bu bitmeyen fetih kavgasından kaynaklanıyor. Üstelik Ayasofya, medeniyetler merkezi coğrafyamız için güzel sembollerden biriyken, bir dinin ibadethanesi olmaya indirgenmesi, onun tarafsızlığına zarar vermekten başka bir sonuç doğurmayacağı gibi bir de yanlış tarih okumasına işaret ediyor.
Tarihe saygısını, ancak kendi ırkının veya dininin hâkim olduğu dönemle sınırlayan bir algıdan bahsediyoruz.
Ayasofya bir Bizans eseridir. Ve onu camiye çevirmekte inat etmek, tarihi işgal etmeye devam etmek ve bu ‘fetih’ algısını devam ettirmek, o coğrafyaya, insanlığa bir fayda sağlamaz. Adil olunacaksa İstanbul’un tarihini oluşturan hiçbir unsuru reddetmemek gerekiyor. Ayasofya’yı cami yapmaya diretmek değerleri asimile etme çabasından başka bir şey değil…
Ayasofya kiliseydi. Sonra müze oldu. Bana soracak olursanız müze olarak kalması yeterli değil. Eğer tarihe saygı göstereceksek, Hristiyanlar için de zaman zaman ibadete açılsa Ayasofya’nın hakkı teslim edilmiş olur. Onun cami olmasına inat etmek istilacı bir anlayıştan başka bir şey değildir.



11 Aralık 2013 Çarşamba

Erkeğin Kadına Şiddeti İktidar Sevdasının Ürünü

Erkeğin kadına yönelik şiddeti ile devletin vatandaşına yönelik şiddeti arasında ciddi benzerlikler var. Erkeğin kadına şiddet uygulaması için ortaya atılacak her gerekçe akıldışı olarak görülmeyi hak eder. Devletin uyguladığı şiddet de öyle…

Şefkat-Der'in hazırladığı rapora ‘perdeyi yeterince kapatmamak’, ‘telefonun meşgul çalması’, ‘çayın iyi demlenmemesi’, Facebook ve Twitter profili açmak, ‘zayıflamak ya da şişmanlamak’, ‘açık saçık giyinmek ya da tesettüre girmek’ gibi nedenler kadına şiddetin bahanesi olabiliyor. Şefkat-Der’in araştırmasına göre öne çıkan şiddet bahaneleri arasında boşanma talebi, çocukların velayeti, cinsel ilişkiye zorlanmak gibi gerekçeler de yer alıyor. Müjgan Halis'in Taraf gazetesinde yayınlanan haberine göre, Şefkat-Der, 1995 ve 2013 tarihleri arasındaki Kadın Hayata Tutunma Evleri’nde kalan şiddet mağduru kadınların da dâhil olduğu 20 bin kadınla temasları sonucu oluşturdukları verilere göre çarpıcı birçok nokta ortaya çıkmış oluyor.

Şefkat-Der’in raporu kadına yönelik şiddetin boyutlarıyla ilgili yeterince veri ortaya çıkarmış. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının en büyük sebebi bir tür iktidar hırsı, bir tür güç sarhoşluğu ve aslında başlı başına bir acizliğin ürünü… Ve bu aslında ne yazık ki sadece erkeğin şiddet eğiliminin temeli değil. Hükümetlerin ve devletin şiddet uygulama gerekçeleriyle de ciddi benzerlikler var.

Gerekçelerden biri olan ‘açık saçık giyinmek’ maddesine bakacak olursak, devletin de son günlerde AKP hükümetinin de kafayı bozduğu ‘ahlak bekçiliği’ görevinin sonucuyla karşı karşıyayız. Şiddet gören kadının acıyla bağırması da şiddetin artmasına neden oluyor. Devlet de şiddet uyguladığı vatandaşı feryat ettikçe saldırılarını artıyor.

Kadın başka bir siyasi partiye üye olması, eşinin küs olduğu insanlarla görüşmesi de şiddete gerekçe… Nasıl devleti yöneten siyasi partinin taraftarı olmamak ve devletin politikaları gereği küs olduğu kurumlara, ülkelere karşı yakınlık duymak hainlik derecesinde suç sayılabiliyorsa erkeğin kadına şiddetinde de gerekçe olabiliyor.

Kadının erkekten daha eğitimli olması da erkek şiddet uygulama gerekçesidir. Devlet de öğrencisinin, akademisyeninin, gazetecisinin aydınının ensesinde boza pişirirken bu acizlik duygusuyla hareket eder.

Kadına uygulanan önemli psikolojik şiddet yöntemleri arasında; kimliğini-kişiliğini yok etme yer alıyor. Aşağılama, dışlama ve hakaretle yan yana giden psikolojik şiddette karısına, “Çocuklara anneniz kötü yola düştü derim” diyen adamlar bile var. Gerekirse devletin de uyguladığı bir psikolojik şiddet yöntemidir.

Bu benzerliğin sebebi ne? Öncelikle devletin erkek egemen bir yapı olduğu gerçeği yüzümüze çarpar. Sonra da toplum erkeği iktidar, kadını da erkeğin yönetimindeki kölesi ilan eder. Devletin vatandaşıyla olan ilişkisi de işte böyledir. Mesele de bu iktidar sevdasının toplumun her alanına sirayet etmiş durumda olmasıdır.


27 Ekim 2013 Pazar

Mısırlı Komedyen Basim Yusuf'un Seçimi

Mısır’da İslam ve eski Cumhurbaşkanı Mursi’ye hakaret ettiği iddiasıyla yargılandıktan sonra serbest bırakılan komedyen Basim Yusuf, dört ay sonra yeniden ekranlara döndü.

Basim Yusuf ilk programında Mursi’yi deviren General El-Sisi’yi eleştirdi. Programdaki bir skeçte, bir pastacı Mısır’daki hemen hemen her dükkânda popüler olan Sisi’nin resimlerinin olduğu paketlerde çikolatalar getiriyor. Pastacı “ne Sisi’yi sevmiyor musun?” diyor. Yusuf ise korkuyla “çikolataların hepsini ver. Kim sevmez ki Sisi’yi. Fakat sevgi her şeyi unutmamıza yol açacak.” Diye karşılık veriyor.

Basim Yusuf bu programla birlikte farklı tepkiler aldı. Kimi ‘vatan haini’ olduğunu söyledi. Kimine göre ise bu demokratik görüntü için güzel bir şanstı. Mısırlı Amr Helal, “Basim Mısır’daki ifade özgürlüğü noktasında bir çeşit turnusol kâğıdı işlevi görmeye başladı. Birçok insan onun Sisi’ye meydan okuyamayacağını söyledi. Fakat o bunu yaptı.”

Muhalif olmanın kaderi dünyanın her yerinde baskıcı yönetimlerle yaşamak zorunda olanlarla aynıdır. İktidara muhalifsen, darbecisin ya hani. Türkiye’deki durum da bu işte… Mısır’daki Basim Yusuf örneğinde de gördüğümüz üzere baskıcı Mursi’yi eleştirdiği için hem İslam, hem de devlet düşmanı ilan edilmiş biri, Mursi’yi deviren generali eleştirince de vatan haini olara görülebiliyor. Bu da bizim coğrafyamızdaki kötü olan seçenekler arasından birini seçmek zorunda bırakılma sorunuyla ilgili. “İktidar baskıcı, darbe de kötüdür.” Bunu söyleyemeyen toplum söyleyen görünce şaşırıyor.

Türkiye’de AKP iktidarına muhalif olduğunuzda nasıl Ergenekoncu ilan ediliyorsak, ulusalcıları ve darbe sevdalıların eleştirdiğimizde nasıl dönek gibi gösteriliyorsak, Basim Yusuf da benzer bir durum içinde.

Oysaki demokratik kültür, bir tarafta yer almak iktidara gelme mücadelesini kazanıp muhalefetten vazgeçmeyi içermez. Demokrasi iktidardaki gücü her ne pahasına olursa olsun kontrol altında tutmak, baskıcı yollara yönelmesine engel olmaktır. Sürekli muhalif olmayı, tetikte olmayı gerektirir demokrasi. Gönül verdiğiniz siyasi partiye bile muhalif olabilmektir.

Bizim iktidar yanlılarının bir türlü anlayamadığı şey de bu. İki satır iktidar eleştirisi yaptığınızda “sizin fikriniz iktidarda değil diye kıskanıyorsunuz” gibi akıldışı sözlerle karşılaşıyorsunuz. Kötü seçenekler arasında seçim yapmaya zorlanırsanız. Ancak tıpkı Basim Yusuf’un yaptığı daha doğru bir seçenek var. Baskıcı Mursi’yi deviren de bir askeri darbeyse o da kötüdür. Mursi kimse Sisi de odur.


Dolayısıyla hepimizin yapması gereken her türlü baskıcı yönetime karşı durabilmektir. Sivil vesayeti askeri vesayete seçmek gibi zorunluluğumuz yok. 

22 Ekim 2013 Salı

Her ne pahasına olsun yola devam!

AKP’nin TBMM Grup Toplantısı’nda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul ’da yapılı süren 3. Köprü ve ODTÜ arazisinden geçen otoyol çalışmaları nedeniyle ağaçların kesilmesine karşı çıkanlara tepki göstererek, “Yol uğruna her şey feda edilir. Yolun geçeceği yerde cami bile olsa yıkar, başka yerde yaparız" dedi.

Her açıklamasında politik duruşlarını daha bir net ortaya koyuyorlar. Camiye kızlı erkekli sığınmak zorunda kalan eylemciler söz konusu olunca caminin kutsallığından dem vurup insanları hedef gösteren Başbakan, bu seferki sözlerle nasıl bir çelişki denizine itildiğimizi gösteriyor.

Yapılmak istenen seçim öncesi kısa vadeli ‘çözümler’ üretmek, halkın gözünü boyamak… Ve iş birilerine verilen ihalelerle yeni dönem kapitalistlerin cebini doldurmak olunca cami bile tanımıyorlar. Dolayısıyla her fırsatta insan hayatının da önünde tutup “camiye ayakkabılarıyla girdiler” diyerek vicdani olarak bulundukları yer hakkında bilgi vermiş AKP’liler, cami konusunda aslında ne kadar hassas olduklarını Başbakan’ın bu sözleriyle göstermiş oluyordu.

Ancak ne gariptir ki AKP tabanı “camiye ayakkabılarıyla girdiler” denip hedef gösterilen eylemciyi din düşmanı ilan ederken, “gerekirse cami de yıkarız” diyen AKP için aynı düşünce içinde olmuyordu. Bunun en büyük sebebi AKP’nin elindeki medya organlarının tutumuydu elbette. Örneğin Anadolu Ajansı sanki bu söz hiç söylenmemiş gibi geçti haberi. Bu sözlerin sahibi eğer muhalefet olsaydı çıkan manşetleri düşünemiyorum bile.

Başbakan aslında bu sözlerle “orman da neymiş, tarih de neymiş, doğa da neymiş, söz konusu yolsa kendi kutsalımı bile tanımam” demek istiyor. Peki, bu yol sadece hizmet mi demek? Bir hizmetin hizmet sayılması için kamu sağlığı için bu kadar önemli bir ormanlık araziyi yok etmiyor olması gerekmez mi? Bu bir… İkincisi yol, köprü, lüks siteler inşa eden bir hizmet anlayışı, artık modası geçmiş bir anlayış değil mi?

Örneğin, kültür merkezleri inşa edip, kültür politikaları hakkında tek satır ilerlemeyen AKP, kültür merkezi inşaatları yapınca kültür hazinesi sunmuş olmuyor ülkeye.

İnşaata dayalı kalkınma anlayışı, memleketin doğal su havzalarına çimento fabrikaları açtırıyorsa bunun adı kalkınma değildir. Olsa olsa birilerini kalkındırma olarak tanımlanabilir.

Başbakan’ın bu ‘hizmetleri’ protesto edenleri eşkıya olarak nitelemesi de konuşmasının satır aralarındaydı. Bu da alışık olduğumuz bir şey… Ayrıca yine “dediğim dedik, çaldığım düdük” tavrı dikkat çekiyor. “Biz yapacağız diyorsak, önünde kimse duramaz.” Bu tavır bütün protestoların da baş sebebidir zaten.




21 Ekim 2013 Pazartesi

Nihat Doğan ve Adam Olmak

Daha önce de Muhteşem Yüzyıl isimli televizyon dizisinin tarihe saygısızlık ettiği gerekçesiyle yayından kalkmasını isteyen AKP’li Milletvekili Oktay Saral, Beyaz TV’de yayınlanan bir televizyon programına katıldı. Konu Nihat Doğan’dan açılınca resmen içini boşalttı Sayın Milletvekili.

Haber aynen şu şekilde…  

AKP'li Milletvekili Oktay Saral, geçmişte AKP Gençlik Kolları’nda çalıştığını söyleyen Nihat Doğan için, “Gerçek bir AK Partili değil” dedi. Ünlü türkücüye sert sözlerle yüklenen Saral, “İyi bir AK Partili o ilkelere ve prensiplere sahip, milletin değerleriyle örtüşen, tarihini ve kültürüne sahip çıkan, bir öyle bir böyle olan değildir. Biz bu milletin değerleriyle özdeşleşmiş ve o şekilde hayatını idame ettiren, milletin değerleriyle sanatını icra eden insanlara sanatçı diyoruz” ifadelerini kullandı.

Evet… AKP’nin sanatçıdan ne anladığı ve aynı zamanda hangi insan tipini adamdan saydığı bu sözlerle açığa kavuşuyor. ‘Milletin değerleri’ dendiğinde bunun çok esnek bir anlamı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Devletin belirlediği millet değerleri mi, yoksa o milletin, daha doğrusu o coğrafyada yaşayan tüm halkların biriktirdiği kültür değerleri mi? Devlete göre milletin değeri, devlet tarafından tayin edilir. Her döneme göre değişkenlik gösterir. Kimi dönem Atatürk’tür, kimi dönem İslam… Ne olursa olsun dayatma mantığı asla değişmez.

Bu sözlerde de Saral’ın yaptığı tanım, aslında “biz öyle diyorsak öyledir” demektir ve geri kalanları yok saymak anlamına gelir. Yani devletin, milletin değerleri olarak kabul ettiği olgulara bağlı kalan ve bütün üretimlerini bu yönde gerçekleştirene sanatçı denecektir. 12 Eylül kafasını da aratmaz bu anlayış.

AKP karşıtı olanların kaderi hep aynı… Muhalifsen çapulcu, terörist gibi yaftalara alıştığımızdan bir AKP’linin eski AKP’li şimdinin AKP muhalifi Nihat Doğan’a “adam değilsin” demesi bir şey değil yani. Tımarhanelik de diyebilir. Dönek de…

Kaldı ki muhalif olmak bir yaşam biçimi, bir duruştur. Onurlu bir haldir. İktidarda kim olursa olsun, her an hesap sormayı beklemektir. Tetikte olmaktır. Dolayısıyla asıl eleştirilmesi gereken önce protestolarda yer alıp sonra iktidarın dizinin dibinde el öpüp diz çökendir.

İdeal vatandaş diz çökmez, el öpmez, itaat etmez. İdeal sanatçı da biçilen bir görevi yerine getiren bir iktidar hizmetlisi değildir.

Nihat Doğan değil mesele… Önemli olan bu algının bir kez daha dillendirilmiş olmasıdır.

Kimin sanatçı, kimin doktor, kimin mühendis, kimin “falanca” olacağına iktidar kendi belirlediği kriterlere göre karar veriyor.

Nihat Doğan’ın ne gibi düşüncelerle AKP muhalifine dönüştüğü, samimi midir, değil midir ayrıca konuşulur. Bunu tartışmak da çok mu gereklidir, bilmiyorum. Ancak mesele muhalif olma konusuna iktidar kanadının bakışıdır. Milletvekilinin bu sözleri muhalif olmayı milletin değerlerine aykırı ilan etmek gibi geliyor bana.



10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bülent Arınç'ın Sevmediği Türkü ve GDO'lu Ayran

Bülent Arınç Vardar Ovası türküsündeki rakı geçen kısmı dinleyince rahatsızlığını dile getirmişti geçen gün. Ne diyordu orada? “Kazanamadım rakı parası”

İçkiyi sağlıksal sebeplerle sınırlandırmak istediğini iddia eden iktidar, bunu aslında dini sebeplerle yaptığını gizlemeye çalışsa da her şey ortada. Evet… İçki sağlığa zararlı… Her şeyin fazlası da öyledir. Örneğin bir oturuşta bir kilo portakal indirin mideye. Bakın neler oluyor. Ayranın da fazlası zararlıdır mesela. Ama ona sonra döneceğiz.

İçkinin toplum sağlığı gerekçe gösterilerek yasaklanması da başka ciddi bir toplumsal sorun… İktidarın dediğim dedik tavrının kişisel tercih ve yaşam tarzlarına yönelik devam ediyor olması, ruh sağlığı açısından tehlikeli olsa gerek. Hele ki televizyon dizilerinde içki içen karakterlerin kötü örnek oluşturduğunu söyleyen Bülent Arınç, bunların yasaklanmasını isteyerek bir üretime de müdahale etmiş oluyor. Yaptıkları anketteki toplumun %80’inin içki kullanmadığı sonucunu göstererek, insanlar içki içmiyorlar diye özendirerek onları içkiye sevk etmeye çalışıldığını ima ediyor. Yok, ima etmiyor. Direkt olarak söylüyor bunu. Oysaki içki hep vardı sinema ve televizyonlarda. %80’i içki kullanmıyorsa, demek ki ortada başarılı olmuş bir özendirme yok. Demek ki içkinin televizyonda görünmesi, toplum sağlığına tehdit değil. Ayrıca bu %80 çok inandırıcı da değil. Bazı istisnalar hariç her mahallede en az 2 meyhane varken, “şiş kebap-rakı” gibi turistik bir ikilimiz varken, şarkılarında, türkülerinde şarap, rakı, konyak gibi öğeler varken, bir içki kültüründen söz etmemiz kaçınılmazdı. Bakan Bey bunu bu sefer atlamadı.

Şimdi de Başbakan’ın geçtiğimiz haftalardaki “milli içkimiz, ayrandır” çıkışını hatırlayalım. Ayran sağlıklıdır. Doğru… Hiçbir itirazımız yok. Ama GDO’lu yemlerle beslenen ineğin sütü ne kadar sağlıklıdır? O ayran sağlığımıza tehdit olmaz mı o zaman?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in, “GDO zarar verirse, hayvana verir. İnsana bir şey olmaz” dediğini biliyor musunuz? Bu açıklama pek çok açıdan hastalıklıdır zaten. Birincisi, hayvana değer vermiyor olmaları, ikincisi GDO’lu yemle beslenen hayvandan elde edilen ürünlerin GDO’dan arınamayacağı gerçeğini örtbas etmeleri… GDO’lu yemin daha ucuz olması ve Batı’dan ithal edilen besi hayvanlarının bu yolla daha ucuz et üretimi sağlaması, bu yalanı toplum tarafından nasıl kabul edilebilir kılar? Toplumu anlamakta zorlanıyorum açıkçası.

İşte ‘milli içkimiz ayran’ bu kadar sağlığa zararlı şartlarda üretiliyorken, nasıl bir toplum sağlığı hassasiyetinden bahsedeceğiz? Nükleer santral inadı, termik santral inadı, hidroelektrik santral inadıyla toplum için nasıl sağlıklı ortam oluşturmayı hedefliyor olabilirler mesela?

İnsanlara her gün tüketmesi önerilen temel gıdalarda GDO varken, toplum sağlığı adına içkiyi yasaklamak hiç de samimi değil, kimse kusura bakmasın. Hükümetin icraatlarında toplum sağlığının önemsendiğini düşünmüyorum. Öyle olsaydı, yukarıda bahsettiğim diğer konularda hassas olması beklenirdi. Madem öyle değil, içki yasağından sağlığımızı düşünerek değil, yaşam tarzlarımızı yok etmeyi düşünerek bahsettiklerini söylemek için elimizde çok fazla veri var demektir. Televizyonlarda içkinin yasaklanması, bunu hayatlara kabul ettirmek için bir adım olamaz mı?

Bunları anlayamayacak haldelerse gel de içme bu akşam! Gerçi ben de kazanamadım rakı parası, ama olsun.




22 Temmuz 2013 Pazartesi

Tayfun Talipoğlu, Şafak Sezer ve İki Özrün Analizi

Toplumun büyük bir kesimi tarafından Tayfun Talipoğlu saygıdeğer bir kişi olarak tanınır. Öyledir de. Duyarlılığını sorgulamak şöyle dursun her eylemi ve sözüyle bunu kendimizi bildiğimiz gibi biliriz. O da bu toplumun bir ferdi olarak toplumu ilgilendiren sorunlar ve acılarla ilgili her insan gibi tepkisini göstermekte. Tıpkı Gezi Direnişi sırasında olduğu gibi…

İnsanın gözü önünde polislerin insanlara uyguladığı tazyikli sulu ve biber gazlı şiddet karşısında, olaylar sırasında orada olan herkes gibi Talipoğlu da tepkisini göstermişti. Elbette Twitter’daki küfürlü notunu tasvip etmeyeceğiz. Ancak bir düşünün. Silahsız gencecik insanlara yönelik böyle bir saldırıya tanıklık ettiğinizde tepkinizin ayarını düşünemezsiniz. O şiddete maruz kalanların yerine kendi çocuğunuzu, eşinizi, dostunuzu, akrabanızı koyduğunuzda Talipoğlu’nun sözlerinden daha ağır bir tepki vermeyeceğinizin garantisi yok.

Şöyle yazmıştı Talipoğlu. “Taksim’de polis sokakları bırakıp cafelerin içine gaz bombası atıyor. Birisinin bu o… çocukluğuna dur demesi lazım.” Ve beklenen olmuş, Talipoğlu bu tweeti yüzünden emniyete ifade vermesi için çağrılmıştı.

Bu sözlerdeki tepki mi, tepkiyi dile getiriş şekli mi muktediri rahatsız etti? Bu sorunun cevabı AKP’nin başlattığı “cadı avı” sürecinin içinde gizli… Elbette tepki göstermek sizi zan altında bırakmak için yeterli… Böylesi bir durumda ses çıkarmak ve gerçekleri dile getirmek rahatsız edici bir durum olsa gerek… Ancak tabii ki tepkinin dile getirilişinde kullanılan ifade Talipoğlu’nun da kabul ettiği gibi hoş bir ifade değil. Hemen hemen hepimizin bu gerilim ortamında yapılan bu haksızlıklara, medyanın suskunluğu da eklenince ağır tepkiler verdik. Kadının ve annenin onurunu zedeleyici ifadeler kullanmak elbette ki hiç hoş değil. Talipoğlu da işte bu ifadelerinden dolayı gerekli özrü de diledi. Ama o özür polisten ve polise bu şiddet eylemlerinin emrini verenlerden değildi. Yine de küfür içermeyen bir ifadeyle tepkisini dile getirmesi gerektiğini biliyor. Özünde attığı bu tweetten pişman olmadığını da ifade ediyor.

Bir diğer özür öyküsü de Şafak Sezer’den… Şafak Sezer direniş sırasında ünlüler arasındaki en aktif direnişçilerden biriydi. Hatta Beşiktaş’ta Barboros’u trafiğe kapayanlar arasındaydı.

Şafak Sezer katıldığı AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın iftar yemeğinde direnişteki aktif rolünden dolayı Başbakan’dan özür diledi. Elini öpmek istediği de söyleniyor. Şafak Sezer’i bu eyleminden dolayı yargılamaya niyetim yok. Ama bu durum başka bir algının özeti aslında… Başlatılan cadı avından en az yarayla kendini sıyırmak isteyenlerin, direnişe katılmayan insanlarda da gördüğümüz biat itiraflarına sıklıkla rastlıyoruz. Zerrin Özer ve Doğuş da bunlar arasında sayılabilir. Ancak Şafak Sezer içinde bulunduğu durumun şiddetine göre el öpüp diz çökmeyi tercih edebiliyor. Elbette ki çok normal… Ve tabii önemli bir samimiyetsizlik göstergesi… Diyor ki aslında “şeytana uydum hünkârım affet.” Hünkârsa ‘büyüklük’ gösterip affediyor.

Onu yargılamak elbette bana düşmez. Ama bu yazıya Şafak Sezer’i eklememe neden olan şey sadece bu diz çökme değil… Gelen tepkilere cevaben yazdığı şu tweeti bu yazıda Sezer’e yer verme gerekliliği doğurdu.

“Bir insanı sevmek döneklikse
Ben Başbakanımı seviyorum
Ne Ak Parti'den anlarım
Ne de siyasetten...
Kişileri sevmek emek ister”

‘Şiir gibi’ bu sözler kafası bir hayli karışık Şafak Sezer’in başbakan için gizliden gizliye yürütüldüğünü tahmin ettiğim “seni sevmeyen ölsün” kampanyasında ‘faydalı’ bir slogana dönüşebilir.


Kendini sağlama almak için ucuz ‘esnaf’ numaraları üreten ünlülere daha çok tanık olacağız gibi görünüyor. Tayfun Talipoğlu gibi düşüncelerinden ve duruşlarından taviz vermeyenleri de ayırt etmemizi sağlayacak, turnusol vazifesinde tuhaf bir süreç içine de girmiş bulunuyoruz.

18 Temmuz 2013 Perşembe

'Sabrı taşan esnaf' sabrı taşıran AKP'nin eski vekili çıktı!

Geçen hafta Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen basın toplantısında. Türkiye Esnafı ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği (TESKOMB) Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemcilerini kınayıp, “Esnafın sabrı taştı” demişti. Beyoğlu esnafının “Bu kişiyi tanımıyoruz” diye tepki gösterdiği bu isim, AKP’nin Yozgat eski milletvekili çıktı.
Kadir Akgül, Gezi Parkı olaylarının kendilerini mağdur ettiğini açıklamıştı. Ancak Beyoğlu esnafının tanımadığı bu kişilerin Galatasaray’a lüks araçlarla geldiği, TOMA ile güvenlik önlemi alan polisin de Mini Cooper araçlarla etrafı çevirdiği görülmüştü.
Görüldüğü üzere AKP eski ya da yeni her yolu denemeye kararlı… Zaman zaman bilindik ve eski baskı yollarını kullanan, yani eli sopalı, palalı adamları etrafa salan muktedir, eski milletvekiline de sözcülük görevi verebiliyor.
Oysa çok iyi biliyoruz ki Beyoğlu’ndaki esnafı mağdur eden uygulamalar, iktidarın yıllardır yürüttüğü kentsel dönüşüm projeleridir. Mekânlara masa yasağı, içkili mekânlara kısıtlamalar, içki kısıtlaması gibi uygulamalar, Beyoğlu’ndaki esnafın çok büyük kısmını zaten mağdur ediyordu. Orayı bir eğlence semti haline getiren pek çok iş yeri zaten bu kısıtlamalardan dolayı zorluklar yaşıyor.
O yüzden hiçbir aklı başında esnaf çıkıp da direnişin temel sebebi özgürlüklerin karşısında yer almayacaktı. İşin bir başka yönü, birçoğu günlük kazançların peşinde değil. Beyoğlu’nun hiçbir dokusuna, yaşam tarzına zarar verilmeden, insansızlaştırılmadan varlığını sürdürmesini ister oranın esnafı.
Kadir Akgül’ün açıklamasının ardından Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı (BEYDER) Başkanı Tarkan Konar, “Buradan esnaf adına söz söyleyenleri Beyoğlu’nda tanıyan bir esnafa bile rastlamadım. Odalara, birliklere, gruplara soruyoruz. Yıllardır neredeydiniz? Ne oldu da esnaf dostu oldunuz?” demişti. Konar’ın iş yeri bu açıklamayı yaptığı basın toplantısından sonra 3 gün süreyle mühürlendi. ‘Meşru’ sebepler bulundu tabi. Yersek…

İşte asıl mesele de bu. Her geçen gün yaşam tarzlarının daha büyük tehlike altında olduğu bir ülkede, esnafın mağduriyetinden dert yanan Kadir Akgül, Başbakan’ın ayranı “Milli içki” ilan etmesinin ardından üzerinde “Dünya lideri Erdoğan, milli içeceğimiz ayran” yazan bir ayran yayığını kendilerine hediye etmişti. İşte o yüzden Beyoğlu gibi mekânlarının çok büyük kısmının içkili olduğu bir semtte esnaf mağduriyetinden dert yanmak hiç de samimi gelmiyor. Gerçi biz iktidardan artık samimiyet aramayı çok önce bırakmıştık.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Yiğit Bulut'u telekinezi ile mi değiştirdiler?

Yiğit Bulut Başbakan’a olan sevgisinin meyvelerini toplamaya başladı. Bulut, Başbakan’ın başdanışmanı oldu. Hiç sürpriz değildi elbette. Zaten bunun olacağı daha önceden de söyleniyordu. Gezi Direnişi sırasında gösterdiği performans onu bu pozisyona yerleştirmedeki süreci bir parça hızlandırmış olmalı tabi.

Yiğit Bulut ne yaptı? Faiz lobisinin şifrelerini çözdü(!) Büyük oyunu bozdu(!) Ha bir de telekinezi… Başbakan’a telekinezi yöntemiyle suikast yapılacağını iddia etti.

İşte bu son iddiası başdanışmanlık yolunda hızlı adımlarla ilerlemesini sağlamış olmalı. Eski dönemlerdeki hükümdarların, kralların kâhinlere ve falcılara önem vermesi gibi bir şey.

“Bak bakalım Yiğit, yeni bir şey var mı kürede?”    

“Sizi telekineziyle öldürmek istiyorlar hünkârım.”

Yiğit Bulut AKP’nin medyadaki sözcülüğünü o kadar etkin yürüttü ki AKP ilçe başkanlıklarının düzenlediği ‘büyük oyun’ panellerinde konuşmacı olarak bile katıldı. Aynı iddiaları ne kadar çok söylersen gerçek olmayacağı şüphesine bile meydan vermeden kayıtsız ve şartsız kabul edilmesini sağlarsın. AKP’nin bu politikası, Yiğit Bulut’un anlayışıyla örtüşünce ortaya güzel bir birliktelik çıkacaktı elbette.

Egemen Bağış da Twitter üzerinden “aramıza hoş geldin” mesajı göndermiş. E maaşını kim ödeyecek? Biz de mi bir “hoş geldin” desek?

Eğer yönettiğiniz yer bir şirketse, işe alımda iki kriter önemlidir. Biri personelin işini iyi yapacak yetkinlikte olması, diğeri de kurum kültürüne uygun bir kişi olmasıdır. Ancak ülke yönetiyorsanız, kurum kültürünüzün, yani mensubu olduğunuz partinin bir önemi yok. Hele ki bir Başbakan danışman alıyorsa ve bu bir başdanışmansa, kendisini kayıtsız şartsız destekleyen, her sözüne “evet efendim, çok doğru efendim” diyen birinin danışmanlığından ne hayır gelir ki? Bir danışman, “böyle değil, şöyle yapsak daha iyi” bile diyemeyecek bir adamsa, danışmanlık müessesine ne gerek var ki?

Bu arada sık sık gömlek değiştiren 'atasından’ pek bir farkı yoktur Yiğit Bulut’un. Bulut'un Vatan Gazetesi yazarı olduğu günlerden, 16 Mart 2008’ten bir yazısına bakalım. Başbakan’ın taze başdanışmanı, bugün AKP’ye muhalif olan kesimlerin sesi olmuş daha o günden.

“(…)Sevgili dostlar, burada aklınıza başka bir soru gelebilir; milletin verdiği yüzde 47 önemli değil mi? Bu oylar “AKP’yi sahip” yapmaz mı?

Yapmaz... Yapılan oylamayla ortaya çıkan iktidarlar “pilot” seçimi gibidir. Uçağın “yapısı, rotası, gideceği yer, geldiği yer, doğa ile uyum içinde nasıl uçtuğu” gibi ana dinamikler bellidir, her şey hazır olan uçağa sadece pilot seçilir ve “pilot” kendi takdirine göre “bir uçuş” stili benimser. Verilen yüzde 47 oy (bir detay daha düşelim; yüzde 53 AKP’ye oy vermemiş yani uçağın çoğunluğu “pilotaj yapılmasına” bile karşı) pilotların kim olacağına işaret eder ve ne kadar yüksek oran ile seçilmiş olursa olsun, pilot kardeşlere “uçağın orası burası ile oynama” hakkı vermez(…)”

AKP’ye yönelik kapatma davası zamanında yazdığı bu yazıda bir de şu son kısım ilginç…  “(…)Hükümete yakın bir guruba satılan bir gazete manşet atmış; “Meclisi de kapatsaydınız!” Onlara sadece şunu söyleyeceğim; eğer biraz uğraşıp bizler gibi gidişatı sorgulamayı deneseydiniz, açılan bu davanın Meclis’in “açık kalmasının sigortası” olduğunu anlardınız! Anlayana bu cümlede çok şey var!”

Önce AKP'ye AK Parti demeye başladı. Değişim genellikle böyle başlar.

Yiğit Bulut’un yukarıdaki yazısında bahsettiklerinin bugün tam tersini konuşuyor olması, AKP’liler tarafından ‘imana gelmek’ olarak değerlendiriliyor olabilir. Bunun adı başka bir şey olsa da… Dün AKP’yi kıyasıya eleştiren, hatta AKP’nin kapatılması gerektiğine bile inanan Yiğit Bulut, bugün AKP’ye karşı tüm muhalefeti ‘büyük bir oyunun’ parçası görecek hale nasıl gelmiştir? Bunun cevabını kariyer basamaklarına bakarak anlayabileceğiniz gibi, benzer kişilerin değişen hayatlarına bakarak da çözebilirsiniz. Kariyer basamaklarıyla bir ilgisi yoksa, biri telekineziyle onu değiştirmiş olabilir. Kesin bilgi değil…

Tek bildiğimiz şu. Dünkü Yiğit Bulut bir başbakana danışman olsa o ülke için kazançtı. Ama bugünkü Bulut’un danışmanlığından kim kazanır, az çok tahmin edilebilir.

Palalı ve sopalı saldırganlar birleşin! Haydi Fas'a!

Mahallelerdeki park forumlarına saldırılar hız kesmiyor. Geçtiğimiz haftalarda Yeniköy’deki saldırının elebaşı muhtarla ilgili herhangi bir soruşturma yapıldı mı, hatırlamıyorum. En son da Kocamustafapaşa’da bir saldırı gerçekleşti. Saldırganlar “bir daha gelirseniz, dağıtırız” diye tehditler savurdu. Söylenenlere göre de “öldürürüz, kaç kişi sayamazsınız” türünden daha şiddetli tehditler de havada uçuşmuş.

Barışçıl yollarla direnişini sürdüren insanlara yönelik bu saldırılar, hangi güçten cesaret alıyor, söylemeye gerek yok. Her şey gün gibi ortada… Daha geçen hafta akraba toplantısında bir araya geldiğim eş dost arasında bile şöyle bir konuşma geçti. “Çok kalabalık bir şekilde toplanıyorlar karşımızdaki parkta.” “Aaa prova yapıyorlar” dedi öteki de. “Ne provası?” dedim. Ses çıkmadı. Çok yakınımda böyle sözlerin ve çarpıtılmış bilgilerin paylaşılmasından duyduğum derin üzüntüden sonra, bu durumun iktidara ait bir paranoyanın toplumsal yansınması olduğunu düşündüm. AKP’nin yarattığı bu paranoya, Mısır’daki darbeyle Gezi Direnişi’nin ‘arka plan güçlerini’ bütünleştirme çabası daha derin bir kaos başlangıcı doğuruyor ne yazık ki.

Hükümetin yapmaya çalıştığı da bu zaten. AKP’nin kemik seçmeninin Recep Tayyip Erdoğan’a derin bir şekilde biat etmesi, sorunu ve şiddet eğilimini de derinleştiriyor. Havaalanı karşılamasında “yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlerle, Tophane’de Başbakan’dan talimat bekleyen adamlar çok büyük bir kafa karışıklığının da eseri…

Ve hükümet “başörtülü kardeşime saldırdılar” sözü üzerinden siyaset yaparken buna ait bir kanıtın olmamasına aldırmıyor bile. Tıpkı camide içki meselesinde olduğu gibi… Cami, türban gibi konular üzerinden kendi seçmenini kışkırtma politikasını yürütüyor. Kimse sormuyor “Obama’ya cami gezdirirken ayağınızdakiler neydi?” diye. Kimse yine sormuyor. “Türban meselesini hala çözmeyen babam mı?” diye. Neden çözmediğini de anlamak zor değil. Üzerinden siyaset yapıp tabanı elde tutmak bu yolla mümkün oluyor işte.

“Başörtülü kardeşime saldırdılar” diyen Erdoğan, başka bir kadına saldıran palalı saldırgan için tek bir kelime etmiyor tabi haliyle. Çünkü ona göre direniş zaten bir ‘vatan hainliği’ ve bu saldırı da AKP’nin zihniyetine göre palalı vatandaşın ‘demokratik tepkisi…’ Demokrasi dendiğinde ne anladıklarının çok basit bir özeti…
Ve o palalı saldırgan, hakkındaki yakalama emrinden sonra soluğu Fas’ta alıyor. Ne Fas’mış, her sıkışan orada… Haber salmış Palalı oradan. “Kaçmadım, on güne döneceğim” diye. Cep telefonlarındaki hazır mesaj gibi bir şey…

Saldırganların bu kadar elini kolunu sallayarak, koca koca palalar, sopalarla gerçekleştirdikleri eylemler, hiçbir güvenlik kurumunu ilgilendirmiyor. Oysa çantasında gaz maskesi, kafasında kask olan insanları yaka paça gözaltına alıp, kaskı ve gaz maskesini suç unsuru gibi göstermeyi becerebilmişlerdi.

Gezi eylemleri boyunca etrafı gaza boğan polisin ‘destan’ yazdığını söyleyenler, bir başka ‘destanı’ da öldürülen canların katillerini kollayarak gösteriyordu.

Ve seçmenini içten içe parkalardaki halk meclislerine karşı kışkırtıyor. Kocamustafapaşa’daki saldırının başını çeken şahsın AKP’li olduğunun kanıtı fotoğraflar da sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı bile.

Tarih artık dijital ortamda yazılıyor ve esas olan da dijital tarih olacak. Parka çoluğunu çocuğunu alıp gelen insanlar çocuklarının geleceğini konuşurken, eli sopalı ve palalı saldırganların varlığı tarihe bir not olarak çoktan düştü. O yüzden işte bu tarih yaşarken yazılıyor. Haksızlığın silahlı çeteleri, haklılığından başka hiçbir silahı olmayanların karşısına dikildikçe, saldırıp tehdit ettikçe tarihin hangi destanı onurla yazacağını söylemek hiç zor değil…

Son olarak şunu söyleyeyim. Tüm palalı, sopalı, silahlı saldırganlar birleşin artık. Birleşin de hep beraber Fas’a gidin. Belediye de otobüs kaldırır belki bunun için…