Spor Haberleri

Köşe Yazıları

sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2014 Pazar

Bitmeyen Fetih:Ayasofya

Ayasofya, üzerinde yaşadığımız coğrafya için önemli bir sembol… Bizans İmparatorluğu’nun 567 yılında, başkenti Konstantinopolis’te Hristiyan dünyasının sembollerinden biri olarak inşa ettirdiği Ayasofya, (Hagia Sophia) çok özel bir yapıydı. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u işgal edip ele geçirmesinin ardından camiye çevrildi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra 1934’te dengeli bir politika oluşturmak hedeflenmiş olsa gerek, Ayasofya müzeye çevrildi. Ancak mesele burada kalmayacaktı. Ayasofya’nın yeniden cami olması için dini toplulukların eylemleri yıllarca devam etti. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce kısmen ibadete açılan Ayasofya, darbenin ardından yeniden ibadete kapatıldı. Müze olarak kalan tarihi yapının,  sonunda 10 Şubat 1991’de Hünkâr Mahfili kısmının namaza açılmasıyla tartışmalar ortadan kalktığı düşünüldü.
Ancak Türk-İslam senteziyle meydana gelmiş olan toplumsal algıya hâkim olduğu ülkenin Ayasofya üzerindeki hayalleri ortadan kalkmış değil. Üstelik Meclis çatısı altında da ufaktan konuşuluyor. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun önerisi ile Ayasofya tartışması yeniden alevlenecek gibi… Halaçoğlu, 7 Kasım’da Ayasofya’nın cami olarak açılmasını isteyerek bunun sebebini Twitter üzerinden “Müze yapılması hususunda çıkarılan 7.11.1934 tarihli kararname sahte çıktı. Resmi Gazete'de yayımlanmamış. ‘Atatürk’ adı verilmeden onun adı kullanılmış. Bu soyadı verilmeden adı böyle kullanılmış” sözleriyle açıkladı. Ve bu gerekçe de yeni bir gerekçe değil. Pek çok kez dillendirilmişti.
Peki, Ayasofya konusundaki bu anlaşmazlığın sebebi ne? Neden aslında bir kilise olan bir mekânın müzeye dönüştürülmesinden ve böylece dinler arasında eşit mesafeyi simgelemesinden rahatsız olunuyor? Neden cami olmasında inat ediliyor?
Ayasofya İstanbul’un İslam coğrafyasına dâhil olmasıyla birlikte ‘fetih’ denen olayın tamamlayıcısıydı. Ayasofya’daki dönüşüm kentin el değiştirmesinin önemli bir sembolüydü. Dolayısıyla müze olması, Osmanlıcılar için bir kayıp olarak algılanmaktaydı ve kısmen ibadet edebilme imkânı bile bu yargıyı kırmaya yetmedi.
Bugün Türkiye’deki milliyetçi hareketin Ayasofya mücadelesi, bu bitmeyen fetih kavgasından kaynaklanıyor. Üstelik Ayasofya, medeniyetler merkezi coğrafyamız için güzel sembollerden biriyken, bir dinin ibadethanesi olmaya indirgenmesi, onun tarafsızlığına zarar vermekten başka bir sonuç doğurmayacağı gibi bir de yanlış tarih okumasına işaret ediyor.
Tarihe saygısını, ancak kendi ırkının veya dininin hâkim olduğu dönemle sınırlayan bir algıdan bahsediyoruz.
Ayasofya bir Bizans eseridir. Ve onu camiye çevirmekte inat etmek, tarihi işgal etmeye devam etmek ve bu ‘fetih’ algısını devam ettirmek, o coğrafyaya, insanlığa bir fayda sağlamaz. Adil olunacaksa İstanbul’un tarihini oluşturan hiçbir unsuru reddetmemek gerekiyor. Ayasofya’yı cami yapmaya diretmek değerleri asimile etme çabasından başka bir şey değil…
Ayasofya kiliseydi. Sonra müze oldu. Bana soracak olursanız müze olarak kalması yeterli değil. Eğer tarihe saygı göstereceksek, Hristiyanlar için de zaman zaman ibadete açılsa Ayasofya’nın hakkı teslim edilmiş olur. Onun cami olmasına inat etmek istilacı bir anlayıştan başka bir şey değildir.



6 Ağustos 2013 Salı

Etkileyici Bir İstanbul Masalı "Cellatbaşı"

Birçok gazete ve dergide makale, deneme ve öyküleri yer almış Erk Acarer’in 2010 yılında çıkarmış olduğu romanı Cellatbaşı, benim için son yılların en iyi romanları içerisinde yer alıyor.

Sarayda baş cellat olarak görev yapan Kara Ali’nin ailesiyle, çevresiyle ve işiyle olan ilişkisinin işlenmesiyle başlıyor roman. Kara Ali’nin aldığı canlara üzülürken, Kara Ali’nin hayatından kesitlere de üzülürken yakalıyor kendini okuyucu. Hatta romanın genelinde Kara Ali’ye karşı hissettiğiniz duygular oldukça nötr oluyor.

Kara Ali bir Çingene… Ve toplumun Çingenelere yönelik nefreti, bildiğiniz gibi o gün de vardı. Kara Ali üzerinde hem bu ırkçı nefreti, hem de cellat olduğu içinde kendisine yönelik korkuyu giyiyordu üzerine. Peki, Kara Ali cellat olmasaydı ne olurdu? İşte bu soruyu sorarken bulabilirsiniz kendinizi.

Ayrıca kitabın sonlarına doğru “engerekler, çıyanlar ve akrepler” metaforundan da çok etkileneceğinizi düşünüyorum.

Kara Ali’nin çocuklarının başına gelenler de okuyucuyu çok etkileyecek türden. Ama romanın en kilit isimlerinden biri saray soytarısı Sırım hakkında bir şeyler söylemek roman hakkındaki bilgiyi daha da derinleştirecektir.

Sultan İbrahim’in –nam-ı diğer Deli İbrahim’in- en sevdiği soytarısı olan, onu çok eğlendiren, güldüren Sırım, adının tam tersi olarak diz hizasında bir cüceydi. Sultan, onunla çok f azla ilgilenirdi. Bu da diğer devlet yöneticilerinin onu kıskanmasına neden olurdu. Ve bunun sonucu olarak Sultan İbrahim’den gizli olarak dışarı atıldı.

Sırım bu talihsiz olayla daha bir acı hayatın kapılarını aralıyor. Sarı İhsan’ın eline geçen Sırım, kendini bir devlet haline gelmiş yer altı dünyasının içinde buluyor. Sarı İhsan bu dünyayı ikinci bir devlet, kendini de gerçek sultan olarak görüyor. Sırım çetenin kirli işlerinde önemli amaçlarda kullanılıyor. Onun saray soytarısı olduğunu öğrenen çete, dışarıda tanınmaması için yüzünü ve bedenini sakatlayarak, Sırım’ı yüzüne bakılmayacak hale getiriyor. Ve Sırım’ın mesaisi başlıyor.

Osmanlı Devleti tarihinde kadınları aşırı derecede sevmesiyle bilinen Sultan İbrahim, Sırım’ı kaybedince daha da bunalıma giriyor ve Kösem Sultan bu badireyi atlatmak için çok çaba sarf ediyor. Cinci Hüseyin karakteri de burada devreye giriyor. Hatta yönetimi de çok ciddi olarak etkileme noktasına geliyor bu karakter.

Romanda Sultan İbrahim’in doymaz bir şekilde etrafındaki tüm muhalifleri cellâtlarına boğdurması da çarpıcı bir dille aktarılıyor.

Romanın tüm ana karakterlerinin yolu çok dramatik bir şekilde kesişiyor. Bu kesişmeler sırasında çok ciddi bir sistem eleştirisiyle de karşılaşıyorsunuz. Ayrıca okuyucunun tüm sürprizlere hazırlıklı olması gerek… Çünkü bir düğüm çözüldü zannettiğiniz yerde, yeni bir düğümle karşılaşıyorsunuz.

Gerçek ve hayalin birbirine geçtiği “Cellatbaşı,” tarihi bir roman niteliğinin her şartını yerine getiriyor. Ve okuyucuya şunları soruyor. Hükümdar mı olacaksın, onun soytarısı mı? Seni kim yönetsin?  Sultan İbrahim mi, Sarı İhsan mı? Cellat mısın, kurban mı?

İşte bize sistemin bugün bile sunmaya devam ettiği her biri birbirinden kötü seçenekler, romanın da ana çatısını oluşturuyor. Ve söylediğim gibi anlayana ciddi bir sistem eleştirisi sunarken, hiçbir karakteri yargılamadan, tarafsızlığını koruyarak, onları bizim vicdanımızla karşı karşıya bırakıyor Erk Acarer.


Yazımda bahsetmediğim önemli diğer karakterler de sizleri bu kitapta bekliyor olacak. En basit karakterin bile çok önemli bir noktaya geldiğini göreceksiniz. Ayrıca kurgunun içine karışmış tarihi gerçeklerin, hiçbir tarih kitabında karşınıza çıkmayacak çarpıcı detayların farkına varmanın keyfi de sizi bekliyor.