Spor Haberleri

Köşe Yazıları

yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2015 Pazartesi

Yalnız Adam



Sessizce başlıyor yine her günkü gibi hayat. Belki de sadece benim için sessiz… Her geçen gün, daha da yalnızlaştığımı hissediyorum. Hep yalnızdım pratikte aslında. Yani etrafımda hiçbir zaman insan olmadı. Hatta kalabalık sokaklarda yürürken bile kimse benim etrafımda değildir. Ben onların etrafındaymışım gibi hissederim. Yürür, giderim. Her yüze bakarım da bu bakışlarım karşılık almaz. Çalıştığım işlerde ise, bir işe girerken, bir de kovulurken fark edilirdim. Becerebileceğime inandığım hiçbir şey yoktur. Çocukluğumdan beri hep kendimi dışladım her şeyden, herkesten… Aslında ben yapmasaydım onlar yapacaktı. Basit bir savunmaydı benimki.

İşte her geçen günü bir diğerinden ayırabilecek, herhangi bir özellik hiçbir zaman olmadı. Hatta her geçen gün diğerini arar oldum. Ne kadar klişe olsa da bazı sözler, durumu anlatabilmek için yeterli oluyor. Evet, ben yalnız ve başarısız bir adamım.

Ancak yalnızlığımı şu sıralar ortadan kaldıran biriyle tanıştım geçen hafta. Bir haftadır her gün buluşup sokak sokak dolaşıp bana iş arıyoruz. Görüştüğümüz yerlerde bir tek onla konuşuyorlar. Bu biraz beni üzüyor. Ama o hep dikkat çekici, başarılı ve kendine güvenen bir duruşa sahip ne de olsa. Tıpkı benim de olmayı istediğim gibi… İş görüşmeleri yapmadığımız zamanlarda ise oturup saatlerce konuşuyoruz. Benim söylediklerimin hep zıttı olan şeyler söyleyip sürekli sözümü kesse de onu tanıdığım için çok memnunum. Bir haftadır her sabah beni oturduğum dairenin apartman kapısında karşılıyor. Sarmaş dolaş yola çıkıyoruz. Bir iki gün içinde mahallenin tüm sakinlerini tanımış. Herkese selam veriyor. İlk seferden beri selam verip hal hatır soruyor. Önce herkesin şaşkınlıkla karşıladığı bu yakınlık, ikinci günden sonra alışıldık bir rutine dönüşmeye, dört yıldır oturduğum mahallede, insanlar beni değil onu selamlamaya, onunla sohbet etmeye başlamıştı. Hiç kıskançlık duymadım. Zaten fark edilmiyor oluşum ek olarak, bir de yanımdaki arkadaşımın ilgi odağı olma konusunda bana tercih edilmesine hiç de yerinmiyordum. Mahallenin en güzel kadını olan Sema’yla bu kısa sürede tanışmayı başarması ve hatta işleri yoluna koyunca bir yemek sözü alması da ayrı bir şaşkınlık sebebiydi. Sokaktan ayrılana kadar herkesle durup konuşan bu adam, bunu nasıl başardığını bana saatlerce anlatırdı sonra. Onun bu başarısına hayranlıkla bakardım.

Bir haftadır her gün benimle zaman geçirmesi ve her sabah ben çıkarken hiç de haberleşmememize rağmen beni tam saatinde kapıda bekliyor olması onun ya işsiz ya da çok zengin biri olduğunun göstergesiydi. Ancak zengin olduğuna dair başka bir ibare de yoktu. Bütün harcamaları ben karşılardım. En son kovulduğum işten aldığım tazminatla yaşamaktaydım ve bir an önce iş bulmazsam bir ay içinde beş parasız kalacaktım. Buna rağmen bana hiç de fazla gelmiyordu bu dostun masrafı. Ayrıca benimle bana iş bulmak için saatlerce yürürdü. Ve hiç de yorulmazdı. Şikâyet etmezdi. Benim dinlenme taleplerime karşı çıkardı. “Daha çalacak çok kapımız var.” derdi.

İşte bu sabah yine buluşacaktık. Birkaç iş görüşmesi yapıp bir yerlerde oturacaktık. Tavla oynayıp havadan sudan konuşacaktık. Ve bana yine hayat dersleri verecekti. Onu can kulağıyla dinleyip söylediklerini hayatıma nasıl uygulayacağımı düşünecektim. O, başka insanlarla tanışacak, masalarına oturacaktı. Bense bunu nasıl başardığını anlamak için uzaktan onun izleyecektim. Beni tavla oynamak için soktuğu kafeteryalarda tavlayı benimle değil yine bir başkasıyla oynayacaktı her zamanki gibi. Buna biraz bozulacaktım. Ama hayranlığım hep baskın çıkacaktı. Kimse de bir erkeğin başka bir erkekle bu kadar samimiyetini ve bu erkeğe benim bu kadar hayranlıkla bakışımı fark etmeyecekti neyse ki. Zaten bu hayranlık cinsiyet kavramından bağımsız bir hayranlıktı.

Apartmandan çıktım. Yine tüm samimiyetiyle gülümseyerek karşıladı beni. Hiçbir şey söylemeden sağ tarafıma geçip kolunu sol omzuma kadar doladı. Bu içtenlik ve yakınlık içimi rahatlatıyordu. Yine herkesi selamladı. Çoğuyla durup sohbet etti. Yine Sema’yla karşılaştık tabii ki. Ona yemek davetini hatırlattı. Gün konusunda kararsızlıklarını dile getirdiler. Ve ben Sema’nın onun gözlerine benim hayranlığımdan fazlasıyla baktığını fark ettim. Tekrar yola koyulduk. İki iş görüşmesine gidecektik. Her ikisi için de dün bana zorla aldırmıştı randevuları. “Ara da yarın gidelim” demişti. Arayıp randevu almıştım.

Bir otobüs yolculuğundan sonra görüşmelerden birini gerçekleştirmek üzere bir iş yerinin kapısından içeri girdik. Asansördeydik artık.

“Kravatını düzelt. Ve rahat ol. Kendini kasma. Özgüvenini sakın yitirme. Konuşurken insanların gözünün içine bak.”

Bana bu öğütleri veriyordu, ama içerde yine hep kendisi konuşacaktı. Yine tüm ilgiyi üzerine toplayacaktı. Sanki kendine iş bulmak için beni alet ediyordu. “Bakın, böylesi de var.” diyebilmek için mi getiriyordu beni yanında? Bir dakika, bir dakika… Öyle olsa randevuları bana aldırmazdı herhalde. Vesvese yapıyordum yine. Dediği gibi rahat olmalıydım. Ve ona karşı bu saçma düşüncelerden kurtulmalıydım.

Görüşme için toplantı salonuna alındık. Sekreter kız beni fark etmemişti bile. Yine de arkadaşımın hemen yanında içeri girdim. Çok geçmeden büyük ihtimalle firmanın insan kaynakları uzmanı ya da sorumlusu olan genç bir kadın girdi içeri. Resmi görünüyordu. Sadece arkadaşımla tokalaştı, beniyse başıyla belli belirsiz selamlamakla yetindi.

Standart bir iş görüşmesi oluyordu. Ama yine ben konuşamadım. Hep o konuştu. Kadını etkiledi. İş için ne kadar uygun olduğunu hissettirdi. Ona içten içe kızmaya devam ettim ben de. Kadının yüzünde, her sorusuna aldığı cevaptan sonra ufak tebessümler oluşuyordu. Sesindeki resmiyet samimiyete dönüşmeye de başlamıştı. Arada gülüyorlardı. Ben yokmuşum gibi… Oradan çıkmak istedim. Ama yapamadım. Belli ki bana bir şey öğretmeye çalışıyordu. Ancak benim bu işe ya da bu olmazsa başka işlere çok ihtiyacım vardı. Bana bir şey öğretmek için bunları neden feda ediyordu? Hatta mahallemdeki insanlarla iyi geçinerek beni daha da yalnızlaştırdığının farkında mıydı? Mahallenin en güzel kadınına taktığı kancaya gelmedim bile.

Görüşme bitip oradan ayrıldığımızda onun yüzüne bile bakmadım. Yüzüm beş karıştı. Diğer görüşme için yola koyulduk. O ise tüm samimiyetiyle yine bana sarılıp “gör bak her şey çok güzel olacak” dedi. İnanmak istiyordum. Yüzüne baktım. Bana o kadar güven verdi ki ben de gülümsedim birdenbire.

O da gülümsedi aynı anda.

Her şeye rağmen ona güveniyordum. Ama yine de sormadan edemedim. “Bu kadar görüşmede sadece sen konuşuyorsun. İnsanları etkiliyorsun. Nasıl olacak da beni işe alacaklar?”

“Neden almasınlar?” dedi ve gülümseyerek yüzüme baktı. Başka hiçbir şey söylemedi. Yeniden otobüse binip yeni görüşmemize doğru gidiyorduk artık. Bir sorumu daha soruyla karşılayıp, hiçbir cevap vermeden beni susturmayı başarmıştı her zamanki gibi. Yine yol boyunca sustum.

Öteki iş görüşmesi yine aynı seyirde devam etmişti. İşin aslı bu adamla tanışmadan önceki görüşmelerim de hiç iç açıcı olmazdı. Yine fazla konuşamazdım. Hatta terlerdim. Güven veremezdim. Sonuç olarak, “biz sizi ararız” denilerek bitirilirdi görüşme. Ama şimdi arkadaşımın kontrolündeki bu görüşmeler “sizi mutlaka arayacağız” denilerek bitiyordu. Arkadaşım için gurur mu duymalıyım, işlerime göz diktiğini düşünüp ondan nefret mi etmeliyim, bilemiyordum.

Üzücü olduğu kadar öğreticiydi tabii benim için. Demek ki insanlarla iyi geçinmek, onlarla konuşurken gözlerinin içine bakmak ve tabii ki iyi konuşmak önemliydi. Ama ben bütün bu rahatlığı bir tek onunla konuşurken yaşıyordum. Ne garip… Ona kızamıyordum bile.

Bütün gün yine insan ilişkilerini izledim. Sonra uzun uzun sohbet ettik. Yine benimle tavla oynamaktansa başkalarıyla oynamayı tercih etti. Başkalarının masasına oturdu. Beni yine çağırmadı. Kimseyle tanıştırmadı. Hatta garson masada içmekte olduğum çayı alıp götürdü. Ve bardağı taşıran son damla… Bir çift gelip benim oturduğum masaya oturmaya kalktı. Engel olamadım. Bir şey söyleyemedim. Kalkıp arkadaşımın yeni tanıştığı arkadaşıyla oturduğu masaya geçmek zorunda kaldım. Oysa terk etmeliydim orayı. Gidip bir yerlerden atlamalıydım. Öldürmeliydim kendimi. Bunu düşünürken onunla tanıştığım günü hatırladım. Bir hafta önceydi…

Artık ölmeyi istediğim bir günün gecesiydi. Çok klişe bir yöntemle, ayağıma bağladığım bir beton ağırlıkla denize atlayıp yitip gitmeyi planlıyordum. O sırada bir ses duydum. “Bu çözüm mü?” Dönüp sesin geldiği yere baktım. Biri bana yaklaşıyordu. İşte bu yaklaşan adam oydu. Beni hiçbir şey söylemeden kıyıdan geriye doğru çekti. Ayaklarıma bağladığım betonu çözdü ve suya attı. “Sesi dinle” dedi. Ve devam etti. “İşte eğer atlasaydın hayatında çıkaracağın en son ses bu karanlığın sesi olacaktı. Bence hayata bir fırsat daha ver.” Yüzüme gülümsedi. Karşılık verdim. Ve bana eve kadar eşlik etti. İşte o geceden beri her sabah kapımda beklerken gördüğüm bu adama hayatımı borçluyum. Ne çıkarı olabilirdi beni kurtarırken? Hiç… Bana ara sıra ise hep şu sözleri tekrarladı buluşmalarımızda. “Yaşamalısın. İşte önemli olan bu...”

Kim için önemliydi bu? Yaşamam kime faydaydı? Bilmiyorum. Belki de yaşamak için çok fazla sebep yok. Olanları da ben varmış sayıyorum. Ama yine de tutunabilecek sebep bulacak kadar yaratıcıyım. Her tükenen bir sebebin yerine, yenisini koymak yorucu olsa da… Bir gün mutlaka bir yerde kullanacağıma inanmaya başladığım sözler var. Belki bir kadına söyleyip hayatıma yeni bir yön vermemi sağlayacak sözler… Ancak şu an baktığımda hiçbirinin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Ben bunları düşünürken bana yoldaşlık eden arkadaşım yeni arkadaşıyla tokalaşarak ayrıldı. Bir daha buluşmak için sözler verdiler birbirlerine. Ve oradan ayrıldık.

Sanki beynimi okumuş gibi söze girdi. “ Hayat gariptir. Ne zaman neyle karşılaşacağını önceden kestiremezsin. Belki içeride tavla oynadığım adamla ileride çok iyi arkadaş olacaksın. Bu bile yaşamaya devam etmek için yeterli bir sebep.”

“Ne yani, senin yanındaki asosyal bir adamı mı tercih edecekler?” diye sordum. Bir cevap beklemiyordum. Yeni bir soruyla geçiştireceğini düşünürken, soru cümlesi içermeyen bir karşılık verdi.

“Hiçbir şeyin farkında değilsin. Görüldüğü gibi değil hiçbir şey…”

Bu kadar konuştu. Ve konuyu kapattığını belirtircesine eliyle “boş ver” anlamına gelecek bir işaret yapmakla yetindi.

Söylediği bu son söz ile ilgili düşünmeye başladım. Neyin farkında olmalıydım? Görünen o kadar açıkken olanların altında daha ne olabilirdi? İnsanlarla olan iletişiminde beni yok saymasını geçtim. İş görüşmelerindeki düşüncesizce kendini öne atışı ne peki? Ne göründüğü gibi değildi. Haykırmak istedim. Elimden haykırmaktan daha fazlasını yapmak gelmeyecek, diye düşündüm. Ama sakinleşmeliydim. Sanki bugün olan biteni anlamamı sağlayacak bir şey yapacaktı. Onun kim olduğunu öğrenecektim. Beni ölümden neden kurtardığını ve neden her gün yanımda olduğunu anlayacaktım. Ona neden bu kadar hayran olduğumu, bana gülümseyişinin içimi neden bu kadar ısıttığını öğrenecektim. Belki de bugün diğer günlerden hiç de farklı olmayacak, sittin sene hiçbir soruma cevap bulamayacaktım.

Yürürken aniden durdu. Ben de onunla aynı anda durdum. Ve beni durmaksızın akan insan trafiğinin ortasından çekip caddenin kenarına doğru çekti. Kolumdan çok sert tutuyordu. Yolun kenarına geçince bırakıp konuşmaya başladı.

“Aklından nelerin geçtiğini biliyorum. Beni hem sevmiyor, hem de çok seviyorsun. Hem yapamadıklarını yapmamdan dolayı bana kızıyor, hem de bunlardan dolayı hayranlık duyuyorsun. Sana anlatacağım. Ama her şeyi değil… İşin aslını sen anlayacaksın çünkü. O zaman ikimizden birini seçeceksin. Evet… Şaşırma; seçeceksin! Ya sümsük, bunalımda bir adam olacaksın; ya da benim gibi, hayatın güzel olduğuna inanan biri olarak keyifli ve zorlukların karşısında dimdik durabilen biri olacaksın. Ya sen yaşayacaksın, ya ben…”

Konuşması devam ederken araya bir türlü giremeyerek hipnotize olmuşçasına olduğum yerde çakılmıştım. “Kimsin?” diyebildim.

Cevap olarak “Peki ya sen kimsin?” diye yine bir soruyla karşılaştım. Kafam karışmıştı. Beynim patlayacak gibiydi. Ne demekti bu? İkimizden birinin yaşamaya devam edeceğini söylüyordu özetle. Neden? Kimseyle alıp vermediğim yoktu. Biri beni öldürmek için onu mu tutmuş olabilir miydi buna rağmen? Öyleyse neden intiharıma mani olmuştu?

Sorular kafamı kemirirken iki elini boğazıma doğru uzattı. Engelleyemedim. Karşı koyamadım. Şah damarımda hafifçe parmaklarını hissettim. Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Olduğum yere yığılırken duyduğum tek şey, “adam yere düştü, ambulans yok mu?” diye bağıran bir kadının sesiydi.

Yerde öylece uzanmıştım. Gözlerimi açtığımda etrafımda bana bakan endişeli gözler gördüm. İçlerinden biri bugün iş görüşmesi yaptığımız insan kaynakları uzmanı kadındı. Muhtemelen işten çıkar çıkmaz buralara kafa dağıtmaya gelmişti. “İyi misiniz?” diye sordu. Evet, iyiydim. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Fakat… O neredeydi? Etrafıma bakındım. Yoktu. Gitmişti. Ambulansın gelmesine gerek olmadığını söyledim etraftakilere. Kadın, “ bir hastalığınız mı vardı?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Sanırım yorgunluk ve açlık sebep oldu. Daha bir şey yiyecek vaktim olmadı” diye ekledim.

“Belki bunu duymak size iyi gelir. Önümüzdeki hafta başı işe başlamanız uygun görüldü. Yarın sizi bununla ilgili arayacaktım zaten.”dedi kadın. İçimde bir sevinç dalgası ve şaşkınlık oluştu. Teşekkür edip, sevinçli bir şekilde kadınla tokalaşarak oradan uzaklaştım. Nasıl olurdu bu? Telefonuma baktım. Birkaç cevapsız arama gördüm. İsim olarak Sema yazıyordu. Ve kısa mesaj da göndermişti. Mesajda “şu yemeği bu akşam yesek mi?” yazıyordu. Şaşkınlığım ve sevincim giderek artmış, artık sevinç çığlıkları atacak aşamaya gelmiştim. Sema’yı aramak için arama tuşuna bastım. Telefon çalarken içimden bir ses benimle konuşmaya başladı. “Sen artık, sensin. Ve artık her şeyin farkındasın.”

O sesi bir daha duymadım.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Diyanet'e sormadan tuvalete bile gidemeyeceğiz

Diyanet elini, dilini korkak alıştırmamak için olsa gerek, sosyal hayattan, finans dünyasına, giyim kuşamdan, beslenmeye kadar pek çok alanda fetva yağdırıyor son zamanlarda.

Geçtiğimiz günlerde finans dünyasına ‘şok’ yaşatan bir fetva verdi. Çeki vadesinden önce bozdurmak caiz değilmiş.

Alacakları vadesinden önce tahsil ederek şirketler için nakit akışını sağlayan bir sistem sunan factoring sektörü şu an şoktaymış. Haber sitelerinde ortak olan yorum bu… Neden şokta? Diyanetin fetvasına göre her şeyi düzenleme zorunluluğuna mı hazırlıyorlar bizi?

BDDK verilerine göre 15 bankanın factoring sektöründe faaliyet gösteren iştirakleri bulunuyor. BDDK bir süre sonra Diyanet fetvasına uygun bir düzenlemeye girişir mi, göreceğiz. Bu olursa şaşırtıcı olmaz açıkçası.

Bugün Diyanet’in devlet protokolünde önemli bir yere sahip olması, geçtiğimiz yıllarda atılmış sembolik bir adım gibi görünüyordu. O gün her konuda fetva verip hayata müdahale etmeye kalkacağını söyleseydik, laikçi paranoyak olarak fişlenecektik. Söylemedik de ne oldu? Şimdi fetvalardan fetva seçiyoruz. Ha, şimdi söylesek yine laikçi paranoyak olarak fişleniriz, o da ayrı…

Diyanet’in finans sektörüne yönelik bu fetvasını bir kenara koyalım. Türkiye gibi din konusunda hassas insanların yaşadığı bir ülkede, insanların görüntüleri, giyim tercihleri ile ilgili caiz ya da değil yorumu yapmak sağlıklı mı? İki ayrı sorunun doğumunu hazırlar. Biri insanların vicdan ve kanaatlerinden kaynaklanan özgürlüklerine kısıtlama getirmektir. Diğeri de o insanları hedef göstermektir.

Diyanet, dövme yaptırmanın caiz olmadığını, erkeklerin küpe takmasının ise mekruh olduğunu söyledi. Mekruh, “ne desek bilemedik, yapmasan daha iyi sanki” gibi bir durumu
ifade eder.

Şimdi küpe takan erkekler, dövmeli insanlar sokaklarda ‘dindarların’ göz tacizine uğramaya başlarsa, sonrasında fiziksel bir saldırıya da maruz kalırsa bunun ilk sorumlusu Diyanet’tir. İkinci sorumlusu da dinci ve iktidar yanlısı basının bu haberleri veriş şeklidir. Örneğin Samanyolu Haber’in haberi yansırken kullandığı ifadelerden biri “ekonomiyi etkileyecek” cümlesiydi. Neden etkileyecek? Neden sosyal ve ekonomik hayat dinin emrettiği şekilde düzenlenecek?

Türban konusunda özgürlük çığlıkları atanlara şunu söylemek gerek. Türban özgürlüğünüzün simgesi değil. Dini bir kaynaktan gelen emre itaat etmek için takılan türban özgürlük simgesi olamaz. Ancak yine o kaynağın emrettiği “hayır yapamazsın, giyemezsin, takamazsın” dayatmalarına maruz kalan insanların direnişine biz özgürlük mücadelesi diyoruz.

Diyanet hep fetva veriyordu. Evet… Diyanet gelen sorulara cevaben fetvalarını yayınlar. Ancak şu dönemde artık daha çok önemseniyor. Artık dini yaşam tarzına uygun olarak yasalar bile çıkartılabilir. Diyanet’in hem protokoldeki yeri, hem de söylediklerinin ilgili alanda ‘şok’ etkisi yaratmasıdır düşündürücü olan.

Öte yandan Başbakan da kızlı erkekli üniversite öğrencilerinin aynı evi paylaşmasından rahatsız olup “bu bizim muhafazakar yapımıza ters” demesi ve bun göre adımlar atmak üzere talimat vermesinden de anladığımız gibi Diyanet fetvaları da belirleyici olabilir.

Sabah kalktığında ilk iş meteoroloji raporuna bakmak o gün ne giyeceğimize karar vermemiz için yeterli olmayacak yakında. Nereye gideceğine, ne giyeceğine, ne yeyip ne içeceğine dini kurallara göre karar veren bir Diyanet’imiz var. Artık Diyanet fetvası olmadan tuvalete bile gidemeyeceğiz.



Bumerang Ödülleri Oy Ver!

7 Eylül 2013 Cumartesi

Cinayetler Şehri

Varsıl insanların uyku saatiydi. Ve yine o varsıllığın ışıklı reklam panolarının altında ne hayatlar yitecekti bu gece. Adam malzemelerini son defa kontrol etti. Bugün iki iş yapacaktı. Biri kocasından kurtulmak isteyen bir kadın için... Kocasını arabayla ezip kaçacak, kaza süslü bir ölüm işleyecekti sokaklara. Bir diğer iş ise çok bilindik bir mafya hesaplaşmasıydı. Artık mafya kendi adamlarını değil, onun gibi profesyonelleri seçiyordu. Mafya bile taşeronlaşmıştı. Suçu paylaşmak ne kadar rahatlatıcıdır peki? Rahat olduğu söylenemezdi. Aslında kim rahattı ki? Şirketlerin yüksek maaşlı çalışanları mı? Silah üreten fabrikaların işçileri mi? İnsanları tüketim çılgınlığıyla paralar kazananlar mı? İşte bir kiralık katil olarak o da en az onlar kadar rahattı. Bir dakika, bir dakika... Sadece kendini kandırıyordu. Elindeki kanı bu avuntuyla temizleyemezdi.

Kaçırdığı adam arabanın bagajında elleri bağlı, ağzı bantlı olarak baygın yatarken ilk işini gerçekleştirmek için yola koyuldu. Şehrin ışıkları da suça ortaktı yolları aydınlatırken. 'Bu da mı rahatlama sebebi?' diye düşündü adam. Evine dönmekte olan kurban karşıya geçmeye hazırlanırken hiç gözünü bile kırpmadı otomobili üzerine sürürken katil. Tampon ve insan etinin yürek burkan ses uyumu kısa bir gürültüye neden oldu.

Varsıl insanların uykusunu bölemedi bu gürültü.

Katil fren yaptı. Öldüğünden emin olmak geri geri sürdü tekrar arabayı. Ve tekrar üzerinden geçerken o 'öldürme zevkini' bir kez daha tatmış oldu. İşini yapmış olmanın rahatlığı... İşlediği hiçbir cinayeti kendi suçu gibi görmemesi... Hiç tanımadığı bir insanın ölümüne de işte bu yüzden hiç üzülmüyordu. Yine uydurma avuntular... Gerçeği de hiçbir şey değiştirmezdi.

Diğer kurbanı için mekân aramaya başlamalıydı artık. Son işini de yapacak, evine gidip uykuya dalacaktı. Yarınsa banka hesabına yatacak paraları kontrol edecekti. Mekân ormanlık bir yer olmalıydı. Kanla sulanacak güzel bir toprak parçası... Ne büyük bir tezattı?

Yol kenarında ağaçların arasında kuytu bir yere park etti arabayı adam. Arabadan indi. Bagajı açmak için arkaya yöneldi. Bagajı açtı ve kurbanını dışarı çıkardı. Ayaklarını çözdü. Adam ayılmıştı. Yaşlı gözlerinde korku okunuyordu kurbanın. Katilin iterek yönelttiği ağaçların arasına yürürken, kurban olacağını bilen bir koyun gibiydi. Neden öleceğini biliyordu. Ama katil neden öldüreceğini bilmiyordu. Bilmemeyi de kendi seçerdi. İşine ‘duygu' karıştırmamayı bir ‘ilke' edinmişti.

Kurbanı diz üstü önüne çöktürdü. Bakışlarındaki yalvarışı, acınası ağlayışını gizlemek için gözlerini bağladı adamın. Son duasını etmesini bekledi. En inançsız insanların bile bir son duası vardır. En azından lanet okurlar hayata; dua olmasa bile... Titreyen dudaklarından çıkan fısıltılara kulak verdi katil, kurbanının. Ama artık tetiği çekmeliydi. Çekti; tam alnına doğru... Ve sonuncusunu da kalbine gönderdi. Bir namlunun ucunda, bir hayat daha yitmişti.

Varsıl insanlar uyumaya devam ediyordu.

Katil arabasına bindi. Yoluna devam ederken yol kenarında bir sarhoş gördü. Şişesindeki son yudum şarabı, son bir güçle kafasına diken, sonra da biten şaraba lanet edip, bol salyalı bir küfürle şişeyi caddeye fırlatan adamı izledi. Adam ölmekteydi. Katili kimdi? Sessizce ölen bu adamı kim öldürüyordu; kendisi mi? Dün köprüden atlayan genç adamın ve bu sabah üçüncü sayfa kahramanı intihar kurbanlarının katili? 'Yoksa ben miyim?' diye düşündü adam. Kendini her cinayetin katil zanlısı olarak gördüğü, vicdan muhasebesi dakikalarıydı. Ancak kendi öldürdüklerine karşı duymazdı bunu. Peki, kendini suçlu hissederken neden sorumlu olduğu ölümleri düşünmezdi? Bilemedi. Bilemeyecekti.

Şehir geceyi yolcu ederken şehrin kaza süslü ve kanlı köşeleri bir bir aydınlanıyordu. Yaşama sebeplerini tüketip ölüme yürüyenler, yaşamaya sebebi varken sebepleri tüketilenlerle doluyordu şehrin her bir köşesi.

Varsıl insanların uyku saatleriydi. Rüyalar, sabah olunca dostlara anlatmak için önemliydi.



24 Temmuz 2013 Çarşamba

Bu ikizler size ne etmiş?

33 yıllık hayatımın kendimi bildiğim yıllarından beri, dengesiz ve çift karakterli olduğum söylenir. İlk tanıştığımda bile insanlar, konuşmanın ilerleyen cümlelerinde “ikizler misin?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca da doğru tahmin etmiş olmanın gururuyla sevinirler.

Nedir bu ikizler, arkadaş? Ne etmiş size bu ikizler?

Gelelim şu “çift karakterlilik” mevzusuna. Samimi bir arkadaşıyla konuşurken, birden hoşlandığı kız tarafından telefonla aranan genç, biraz önce bol küfürlü konuşmasından hızlıca, “Don Juan”laşma sürecine girer ya, o tek karakterli, ben çift karakterliyim, he mi?

Neymiş, bir mutlu, bir mutsuzmuşum. Of, çok değişkenmişim. Arkadaş… Mutlu, mesut eğlenirken, birden hüzünlenmemin çok derin sebepleri olabilir. Mesela birden acıyı, yoksulluğu, açlığı, savaşları düşünmeye başlayıp hüzünlenmiş olamaz mıyım? “Sen de çok dengesizsin yahu” diyerek bana sitem eden arkadaşa, “sen de çok duyarsızsın” diyorum ben? Demiyorum tabii.

Her şeyden şikâyet edip, yine de şikâyet ettiği sistem yıkılmasın diye canını vermeye hazır olanlar dengesiz değil mi yani? Evet…

Televizyonda ifşa edilen acılı ve ‘gerçek’ yaşam öykülerine ağlayıp, beş dakika sonra oyun havalarıyla gerdan kıran sevgili izleyici ne ola ki? Dengeli mi?

Önüne gelen kadınla birlikte olup, sonra kendine ‘kız oğlan, kız’ bir eş arayan adam ne kadar da dengeli değil mi?! Ya bitiriyorsanız aradığınız kriterdeki kadınları?

Sokakta gezip tozup, kadınlara laf atan, sonra karısını, kızını ve kız kardeşini sokaktaki ‘itten kopuktan’ koruma kalkanlığını üstlenen memleketimin kahraman erkeği… Çok dengelisin!

Arabasına benzin doldurup küçük bir servet ödeyen adam, yine de her fırsatta iktidarı kollar ya hani… Çok dengeli ve tek karakterliymiş. Bravo…

Neyse, tamam hadi, ben dengesizim!

İkizler burcundan tüm arkadaşların yaşadığına inandığım bu dengesizlik ve çift karakterlilik etiketlemesine karşı bir tepki vermekten çok, dengesizlikle ilgili ne düşünüldüğünü anlamaya çalışıyorum. Bu kadar türlü dengesizlik varken, sahte hayatlar varken, bir mutlu, bir mutsuz olmuşuz çok mu yani? Hem azıcık siz de oluverin öyle. Fena mı? Hayata farklı yönlerden bakın ki, dengesizliğin aslında insani bir şey olduğunu görün. Ha tamam… Bendeki durum gün içinde çok sık değişiklik yaratıyor. Tamam, kabul…

Sözün kısası, değişken, ara ara duygusal değişiklik yaşayıp, hayata hafif de olsa isyan edebilen insanların varlığı, belki de insanlığın duyarsızlığına karşı bir denge sağlamak içindir.


Ya, bu ikizler size ne etmiş? Nerede ‘dengesiz’ görseniz, “ikizler işte, ne olacak” diyorsunuz!

Twitter'da da görüşürüz :)