Spor Haberleri

Köşe Yazıları

doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2013 Cuma

Yaşamın Dengesi Bozulurken

Gün ve gece bile yılda bir kez eşit olabiliyorken, biz insanlar neden birbirimizden farklı yönlerimizi bir üstünlük sayıyoruz? Ve bu üstünlüğü neden egemenlik kurma sebebi olarak görüyoruz? Oysa yazın gün üstün, kışın gece… Onların bu üstünlüğünü dünyanın dönüşleri belirliyor üstelik. Oysa bizlerin üstünlüğünü belirleyen hiçbir doğal faktör yok ki. Biz insanlar birbirimizi tamamlamak için varız. Bir inşaatın çizimlerini zekâsıyla yapan bir mimarın üstünlüğüyle, o inşaatı bitirmek için çalışan işçilerin beden gücü bir eşitlik doğurur. Eğer o işçi yoksa hiçbir çizim hayat bulamaz toprakta. İyiyi iyi yapan zıttı olan kötünün varlığıysa bu evrende hangi canlı diğerinden üstün olabilir?

Bir aslanın ceylanı yakalayıp yemesi onu ceylandan üstün yapar mı? Eğer sadece dışarıdan bakacaksak, evet yapar. Ama bunu doğanın bir dengesi olarak gördüğümüzde iş değişir. Çünkü aslan, ne kadar görünüşte üstün de olsa, onun bu üstünlüğü aç olduğu müddetçe, doğal denge çerçevesinde geçerlidir. Ve bunun adı üstünlük değil, yaşamın devamını sağlamaktır. İnsanlarda iş değişir. Çünkü insanlar hayatının devamlılığını çalışıp para kazanarak, kazandığı parayı da harcayarak sağlarlar. Doğadaki her şeyin dengesi içindeki zincire insan da dâhildir. Fakat insan güç hırsı dediğimiz bir hastalığa yakalandığından bu dengeyi yok sayar. Kendince güçsüz olduğunu düşündüğü diğer insanları yok eder. Yükselmesini canlı bedenlerin üzerinde tırmanarak gerçekleştirir. Sonra da fütursuzca tüketmeye başlar. Doğayı tahrip eder. Kasalarını doldurmak için savunmasız dereleri kurutur. Varlığıyla tüm canlıların nefes almasını sağlayan ve yaşamlarını buna adayan ormanları yok etmeyi ve yerine nefes almaya engel gökdelenler diker. Onlara afili isimler verir. Gücünü perçinler. Oysa dünya dönmektedir. Gün, geceden; gece, günden tek bir dakika çalmazken, insan insandan hayat çalar. Doğaya bile gücünü kanıtlamaya çalışır.

İnsan bilmez. Her din veya her felsefe, insanların eşitliğini işaret eder. Yeryüzündeki her şeyin insanlar için var olduğunu, kaynakların eşit olarak paylaştırılmasını söyler. Kaynaklar eşit paylaşıldığında Somali’de aç kalır mı? Ya da ülkeler birbirine düşman olurlar mı? Peki, kimdir kaynakları tek taraflı kullandıran? Bir suyun başını tutanı üstün sayan? Sistem mi? O sistemi oluşturan insan mı? İnsan bir kere gücü elinde bulundurmaya görsün. İşte o zaman kendine tapınan bulması da çok kolay olur, bu hayat da bu hatalar zincirini tekrarlamaya devam eder. Günü gelir, insanların bu üstünlük sevdası, devletleri yönetme politikası haline de gelir. İşte yüzyıllardır savaşarak birbirini katleden insanlar, egemen olmanın en ilkel metotlarını bugün de uygulamaya devam ediyor.


Artık savaşmak için kendi askerini kullanmadan, insanların birbirleriyle farklılıklarını düşmanlık sebebi olarak onlara dayatarak, güzel insanların birbirini boğazlamasına neden oluyor sistem. Oysa birimiz yok oluyorsa, diğerimizin bir anlamı olmadığını bilmemiz gerekiyor. 


3 Eylül 2013 Salı

Bu yolların ustasıyım, ben yeşilin hastasıyım!

Başbakanın açıklamaları Oscar ödülüne layık görülebilir. Eğer bu konuşma Usta’nın Hikâyesi içinde geçerse çok faydalı olacaktır. Beyaz TV yetkilileri uyumasın.

Konuşmayı baştan aşağıya okumayı içiniz kaldırırsa “bu ülkeyi dedem yönetiyor herhalde” diye düşünebilirsiniz. Hele ki gazetelere tam sayfa Usta’nın Hikâyesi belgeseli tanıtımındaki Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafına bakınca içiniz de acıyabilir. Kedi masumiyeti… Hem de ne acılar çekmiş bir kedinin ürkekliği…
Kendisini yüceltmek için tüm imkânlar kullanılırken başbakan da çelişkili açıklamalarıyla ön hazırlığını yapmaktaydı. Hükümetin demokratik adımlarından(!) bahsederken zaten bir gariplik sezmiştik. Ancak yeşil alanları yok etme üzerine geliştirilen kentleşme faaliyetlerine rağmen yeşilin hastası olduğunu söyleyen başbakan, bildiğimiz ağacın yeşilinden bahsediyorsa ciddi bir kafa karışıklığı içinde demekti. Acil şifalar dileyelim.

Eğer o yeşil, doların ya da İslam’ın yeşiliyse tamam, gayet tutarlı bir açıklama…

Tabii ki açıklamanın gidişatı içindeki hasta olunan yeşil ağaçla ilgili… Ancak başbakan “onu yapacağız, bunu yapacağız, bu santrali buraya yapacağız” derken neyi yok edeceğinin farkında mı acaba?
Yapılanları algılayan bir kitlemiz vardı. Direndi. Direnmeyen, daha doğrusu bunu tercih etmeyen kesimi elde tutma çabaları devam ediyor.

Alışveriş merkezlerinin öneminden bahsettiği zamanları unutmadık. Her yana alışveriş merkezi yapılsın diye az uğraşmadı. Kıyılar? Usta o kıyıları da tarihi değerleriyle birlikte satmadı mı? Fırtına Vadisi’ne alabalık yavrusu atarken HES’leri unuturuz diye mi umdu?

Başbakan PR çalışmasının dozunu biraz kaçırıyor. Biraz saf yerine konuluyoruz sanki. Usta’nın Hikâyesi de ayrı bir mesele tabii.

Başbakanın neye veya nelere usta olduğunu anlamak için geçen zaman içinde yaptıklarıyla söyledikleri arasındaki çelişkiyi normal göstermesini izlemek yeterli olacak. Kim var ki dünya üzerinde bu kadar usta? Bir de tek usta da o değil ki? Her fırsatta onu övmeyi, mazlum göstermeyi başarabilen şahane bir medya camiası var. Etrafındaki herkes kendi alanında usta yani…

Peki, bir ustayı usta yapan şey nedir? Aslında ustalığı hikâyeden olanlara bu unvanı sağlayan usta kıtlığıdır. Bu gerçekliği göz ardı etmemekte fayda var.

Sayın Başbakan’la ilgili başka bir analiz yapmak gerekirse duygularını abartılı bir şekilde ifade ettiğini söyleyebiliriz. “Ben çevre dostuyum” demiyor da “çevrecinin daniskasıyım” diyor mesela. “Yeşili severim” değil de “yeşilin hastasıyım” mesela…

Anlamı güçlendirmek istiyor. Bunu kendine de inandırmak için yapıyor ayrıca. Hani bir adamın söylediği yalanı inandırıcı hale getirmek için “anam avradım olsun” demesi gibi bir şey aslında. Bunu söyleyen adamın doğru söylüyor olma ihtimali de var. Ama sabıkalı yalancıysa yemez.


Ayrıca başbakanın yeşile hasta olmasını kendilerinin yeşile alerjisi olduğunu ifade etme şekli olarak da değerlendirebiliriz. Evet, şimdi oldu sanırım.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Kuş Savar AVM!

İnsanın var olduğu günden beri öykünerek baktığı kuşlar, gökyüzünde adeta özgürlüğü temsil etti. Kuşlara bakarak üretti insan uçakları. Kuşların özgürce uçuşlarından öykünerek üretti savaş uçaklarını da ne garip ki. Özgürlüğün ve yaşamın simgesi kuşlardan aldığı ilhamı tutsaklığın ve ölümün simgesi haline getirdi.

Ama kuş o kadar önemliydi bu toplum için, insanlar evlerinin pencere önlerine konan kuşlar beslenebilsin diye yemler serpiştirdi pervazlarına. Onlar için kuş evleri yapılırdı tahtadan. Ve kuşlarla haberleşti tarih boyunca. Çocuklarına nasıl dünyaya geldiklerini söylemeye utandığından leylekli masallar üretti insan. Güvercin barışı simgeledi. Martı sesleri ise gurbetteyken en çok özlenendi. En büyük keyifti çünkü vapurda simit atmak martılara.

Gel zaman git zaman hayat bambaşka bir yola doğruldu. Artık mahalle esnafının sıcaklığı AVM’ler ve büyük marketlerle soğumaya bırakıldı. AVM’lerle sosyal yaşamın, bir arada olmanın sıcaklığı unutuldu. Alışveriş çılgınlığı bir tür toplumsal hastalık gibi her insana sirayet etti.

Yaşadığınız şehrin hemen hemen her semtinde birden fazla alışveriş merkezi inşa edildi. Zenginliğin ve tüketmenin merkezleriydi bunlar. Gelişme ve büyüme göstergesi sanıldı. Ama kapitalizmin yaşamın her alanına nüfuz etmesi, yaşamın güzelliğini unutturdu. Yağmurda ıslanmanın, dayanışmanın, gökkuşağının, kuş seslerinin ve toprağın olmadığı bu alanlarda insan varoluş kaynağını unutmaya başladı.

İstanbul’un Bakırköy ilçesinde Capacity adındaki bir AVM pencere önlerine kuşlar konmasın, etrafa ‘pislemesin’ diye çivili örgüler döşedi. Kuşlar özgürdü. Ama AVM’lere konamazdı.

Bir kuş nereden anlayacaktı AVM’lere konmasının ‘yasak’ olduğunu? Ancak yara aldığında fark edecekti. Ancak öldüğünde belki de… O kuş belki oraya bir daha gelmeyecekti. Ama bu kötü uygulamaya rağmen insanlar oraya gideceklerdi tabii. Belki de asıl sorun buydu.

Aslında hepimiz böyle çivili örgülerle boğuşuyoruz farkında olmadan. Ne zaman ‘haddimizi aşsak’ yara alıyoruz. Kuşlardan bir farkımız var mı? Bir AVM yüzünden yara alan bir martıdan, güvercinden, serçeden farkımız yok aslında.

Biz de özgür yaşam alanlarımız, tüm özgürlüklerimiz için mücadele ederken yara aldık, öldük, tutsak edildik. Birkaç ağaç için başlamıştı. Sebebi bir binaydı. Ama aslında yaşamdı. O yüzden tüm dünyayı sarmaladı. Ve evet… Kuşlar içindi de. Köpekler, kediler içindi. Hayatı tüm türleriyle özgürce ve sevgiyle bir arada yaşayabilmek içindi.

Meydanlar o yüzden doldu işte. Uçabilen, yükselebilen kuşların özgürlüğüne öykünerek…

İşte o yüzden kuşların da özgürlüğünü, en az kendi özgürlüğümüz kadar istiyoruz. Sermayenin her alanı işgal ettiği şu dönemde, sadece zengin olana açık alanlar inşa edilirken, bir kuşun varlığından rahatsız olunması çok normal değil mi?

Ama yaşamdan bahsedeceksek normal değil… Normal olan türlerin bir arada yaşayabildiği bir dünya…
Önce o AVM kaldırmalı o çivili örgüleri… Sonra da bizler beyinlerimizdeki ve yüreğimizdeki tüm çivili, dikenli örgüleri temizlemeliyiz. Ve aslında buna başladık da…