Spor Haberleri

Köşe Yazıları

18 Ekim 2013 Cuma

En Çalışkan Blog Kategorisinde Aday Olmak

Blog dünyasının gelenekselleşmiş olan Blog Oscarları için ben de yarışın içine giriverdim. Bumerang Ödülleri için geri sayım içinde yer almak heyecan verici…

Hangi konuda aday olabileceğime karar verirken pek zorlandığım söylenemez. En tarz blog muydum? Değildim. En sosyal miyim? Henüz değil… En uzman mıyım? Yok yahu! En bilge mi? Estağfurullah! En iyi yerel site mi? Yerel yanım var, ama blog sayfam pek bir genel…

E ne kaldı geriye? En çalışkan blog… Evet, çalışkan olduğum söylenebilir. Her gün en az üç yazı yazıyorsam ve bütün bunu müzikle uğraşırken bol bol gece ve eğlence hayatı içinde yer alarak yapabiliyorsam çalışkanım demektir.

Tabi, bu kararı kendi kendime verdim de takip edenler, okuyanlar ne düşünüyor? Eş dost pek bir sever yazılarımı. Hatta Radikal Blog’da da çok çalışkan ve disiplinli bir yazar olarak tanınırım. Bu konu hem gıyabımda çok konuşulmuş, hem de geçenlerde katıldığım bir toplantıda da yüzüme karşı söylenmiştir.

Çalışkan blog adaylığına biraz da bundan cesaret alarak başvurmuştum. Topu topu aktif olarak bir yıldır blog yazarlığı yapıyorum. Kişisel blog sayfam ise şunun şurasında düzenli olarak 3 aydır işliyor. Blog yazarlığını da bir iş olarak benimseyince kendi blog sayfamı ayağa kaldırma çalışmalarına başlamıştım. E ne diyelim? 

Şansımızı deneyelim bari. Bakarsınız gerçekten en çalışkan blog benim blog seçilir. Her şey oluyor hayatta. Yapmak gereken adım atmaktan korkmamak…



Napolyon'dan torpilliyiz ama değerimiz bu kadar!

Fransızlar Paris’in değerini hesapladı. Tarihi yapılarıyla birlikte 718 Milyar Euro ediyor.

Emlakçı anlayışıyla yapılan bu hesap bizdeki uzmanların da ilgisini çekti. Ve uzmanlar hesap makinelerine sarılıp İstanbul’un değerini hesapladı. Fransız Kralı Napolyon’un “Dünya tek devlet olsaydı İstanbul başkent olurdu” sözlerine rağmen İstanbul’un rakamları Paris’in oldukça altında. 470 Milyar Euro…

Ancak yine uzmanlara göre bu rakam önümüzdeki dönemde bir yükselme seyri izleyecek. Çünkü yeni konutlar, iş yerleri ve elbette ki kentsel dönüşüm, İstanbul’un maddi değerini yükseltecek.

Ama maddi değerden daha önemli bir şey var. İstanbul’da yaşıyor olmanın manevi bir hazzı var. Asla ama asla hiçbir şeyle kıyaslanabilecek, “şu kadar Euro eder” denebilecek bir ayrıcalık değil bu. Bunu yaşadığım şehir olmasından öte bir düşünceyle söylüyorum. Başka şehirler görmüş, dünyayı dolaşıp hemen hemen her metropolü görmüş pek çok arkadaşımın ortak görüşü… Avrupa’dan gelip Beyoğlu’ndaki gibi bir şehir hayatına tanık olmamış nice dostum var. İstanbul’a yerleşen yabancıların sayısı işte bu yüzden artıyor. Çalıştıkları şirketlerin İstanbul ofislerine kapağı atmak için çaba sarf edenler, İstanbul’da müzik yapmak için yola çıkma hazırlığı yapan müzisyen arkadaşlarım…

İşte bunların değerini öyle rakamlarla ölçemeyiz.

Bu noktada ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor. İstanbul’un emlak değerini yükseltecek, Paris’i de sollayarak ‘muhasır medeniyetler seviyesine’ çıkaracak kentleşme projeleri, kentsel dönüşümler, paha biçilemeyen İstanbul’da yaşama hazzını ortadan kaldıracak. Maddi değeri artan bir şeyin asıl değerini kaybetmesi, önemsizleşmesi gibi bir durum ortaya çıkacak.

Emlak fiyatlarının yükselmesi, kentin orta halli insanlarını kentin dışına sürecek. 470 Milyar Euro’luk bir kentken bile yaşananlar bu zaten.

Yapılması gereken hesap bu değil aslında. Yapılması gereken bir kentin kültür düzeyini hesaplamak… Bir kentin yaşam tarzını cazip hale getirmek…

Her yere alışveriş merkezi, lüks konutlar yaparak bir kent hesabı çıkarmak, İstanbul’un asırlarca biriktirdiği mevcut kültür değerini yok saymak gibi bir yan etkiyi de beraberinde getiriyor. Sistem para hesabına dayalı yapay bir kültür oluştururken, kentlerin yeni sanatsal ve kültürel üretimler yapması önünde en büyük engel oluyor.

Her şeyin dijital ortamda hazır olarak sunulduğu ortamda yeni bir şey üretmek şöyle dursun, tarih boyunca üretilmiş her değer yok olmaya mahkûm hale getiriliyor.

Bir kentin emlak değerinin yüksekliği kent sakinlerini mutlu edip heyecanlandırıyorsa, kültürel ve tarihi değerleri herhangi bir yürek kıpırtısı yaratmıyorsa o kent değerinin altında bile satılır da gık çıkarmaya hakkımız kalmaz.


Kent veya ülke yönetimini tüccarlıkla karıştıranlar da “470 Milyar Euro’ya olmaz, bize gelişi bu kadar, sadece Boğaz o kadar eder” gibilerinden de takılabilir şu aralar. Napolyon’dan referans sözüne de layık olmuş bir şehir neticede. Paris’ten daha az tutması haksızlık! Yoksa Gezi mi düşürüyor fiyatımızı? Hmmm evet…

17 Ekim 2013 Perşembe

Nerede O Eski "Bağzı" Şeyler

Nostaljinin iyi bir tınlaması vardır. Keyif verir. Ancak nostalji bir bakıma eskiye takılı kalmaktır. Geçmişe duyulan bu özlem bir nevi statükoculuktur. “Nerede o eski bayramlar, nerede o eski yılbaşları, nerede o eski insanlar, nerede o eski İstanbul…”

“Buralar eskiden hep dutluktu” diye başlayıp kentleşmeden dert yanmak… “Şimdiki de müzik mi? Müzik eskiden yapılırmış” deyip durmak… “Eskiden bayramlar böyle miydi? Herkes ailecek bir araya gelirdi. Şimdi herkes tatilde…”

Dünya insanın yarattığı bir dinamikle değişiyor. Eğer insanlar bayramı tatil fırsatı olarak kullanma ihtiyacı duyuyorsa bunun sebebi sadece değişen insan ihtiyaçları değil. O ihtiyaçları meydana getiren stresli yaşamın eseri bu…

Bunu da biz yapıyoruz. Çocuğu iyi bir işe girsin, ekmeğini eline alsın diye çırpınan ebeveynlerin bu yaşam kavgası içine soktukları çocukları bu kavgada düşmemek için ara ara kaçmalı. “Ebeveynler de nerede o eski bayramlar, herkes bir tarafta” diye hayıflanmamalı işte o yüzden. Hayıflanmaya hakları olması için çocuklarını kazançlı bir iş yerine, sevdikleri arzuladıkları işe yönlendirmeleri gerekirdi.

Konu diyelim ki müzik… Müzisyen olmak isteyen ve çok yetenekli nice çocuk gözlerimin önünde heba oldu. Yok, benim çocuğum fen lisesi okuyacak, yok subay olacak, yok mühendis olsa iyi olacak… Sonra da yine aynı ana babalar müzikten konu açılınca “nerede o eski müzikler be hey” demekten geri kalmıyorlar. Şikâyet etmek kolay… Belki izin versen o çocuğun müziğin çıtasını yükseltecek işler yapacaktı. Sen de eskiye özlem duyacağına gelecekten umutlu bir insana dönüşecektin. Yok… Aynı tas, aynı hamam…

Bu her şey için böyle… Bir şey kötüye gidiyorsa ki gidiyor, eskiyi özlemekle mesele çözülmez. Geleceği inşa edeceksin. Nerede o eski İstanbul diyeceğine, eskinin güzel hiçbir yanını bırakmayan kent yöneticilerine hesap soracaksın. Evde oturup eski İstanbul fotoğraflarına bakıp “eskiden Beyoğlu’nda herkes fötr şapka giyerdi” diye dertlenmeyeceksin.

Beyoğlu’nun o tarihi pasajları yerine alışveriş merkezlerini tercih etmeyeceksin. Nerede o eski bağzı şeyler diyorsun ya hani, cebinde akıllı telefon da varsa unut gitsin o lafı.

Bunu olumsuz bir eleştiri mahiyetinde söylemedim. Bir yandan da baş döndürücü bir hızla ve şaşırtıcılıkla teknolojik gelişmeler yaşanıyor. Cebinde öyle bir dünya taşıyorsun ki artık kimseye adres sormana gerek yok. Artık yeni bir albüm satın almana gerek yok. Ve hatta kimileri için gazete ve kitap da almana gerek yok. Benim için böyle olmasa bile tablet denen bir cihazın içinde binlerce kitap barındırabiliyorsun. Bu müthiş bir şey… Ve doğal bir gidişat…

Bozulan insan ilişkilerinde teknolojinin payı olduğuna da inanmıyorum. İnsanlar birbirleriyle sohbet etmiyorsa, artık eskisi kadar doğru iletişim kurmuyorsa daha en başta bahsettiğim hayat gailesi bunun baş sorumlusudur. Bunu da teknolojiden bağımsız düşüneceğiz. İnsanlara mutlu olacakları hayatı yaşama şansı vermediğimizde, bunu da daha en başta çocuğumuzu yetiştirirken biz yapıyorsak, eskinin güzelliklerini özlediğimizi söyleyip yeni nesli fırçalamak gibi hakkımız yok.



15 Ekim 2013 Salı

Şile Ocaklı Ada Kalesi'nin Restorasyon Çalışmaları

Şile’de Ocaklı Ada Kalesi olarak bilinen tarihi kale, restore ediliyor. Geçen zamanın giderek yıprattığı bu kalenin restore ediliyor olması güzel… Ancak bu restorasyon tarihi dokuya uygun mu?

Kısa bir Şile turu yaparken mutlaka uğradığım Şile Limanı’nın tamamlayıcısı, hem doğal, hem de tarihi bir güzelliktir Ocaklı Ada… Yaklaşık 2000 yıl önce Cenevizliler tarafından, denizden gelebilecek saldırılara karşı hazırlıklı olabilmek için inşa edilmiş bir gözetleme kulesiymiş.

Bu restorasyonun aslına ne kadar uygun olduğunu merak ettim. Dışarıdan izlediğim kadarıyla tarihi bir yapının aslına uygun olarak yeniden inşasından çok yeni bir binanın betonunun döküldüğü izlenimi verdi. Mevcut taşların hiçbirisinin kule kısmında kalmadığı görünüyor. Yeni hazır betonlarla yeni bir gözetleme kulesi inşa ediliyor.

Haliyle düşünüyor insan. İddia ettikleri üzere mevcut taşlar tamamen çürüdüğünden içine yeni kolon sistemleri
yapmak zorunda kalmışlar. Ancak bu kullanılan malzemenin eskiye yakın olmasına engel mi? Beyaz kireç taşından inşa edilmiş bir kalenin yerine hazır beton tuğlalar geçmesi nasıl bir restorasyon anlayışıdır?

Ocaklı Ada Kalesi’nin restorasyonunu Bekiroğlu İnşaat yapıyor. Şirket daha önce pek çok tarihi mekânı restore etmiş. Şile’de de tarihi Tahlisiye Binası’nı restore etmiş daha önce… Ve elbette ki iktidara gönülden bağlı bir şirket…

Bunu neden söyledim? İktidarın pek çok ihalesini ideoloji belirliyor. Bu işi daha iyi yapabilecek ve belki de bir hazır beton kullanmak yerine tarihi dokuya uygun bir malzeme kullanacak firma neden seçilmedi?

Bir diğer düşündürücü konu ise şu… Restorasyon sonrasında kalenin bir tarihi mekân olmaktan çok ticari bir mekân haline gelmesi… ‘Modern’ görüntünün açıklaması da belki de restoran olarak işletilecek Ocaklı Ada’nın buna uygun hale getirilmesi… İstanbul’da pek çok tarihi binanın bu anlamda bir dönüşüm yaşadığını bildiğimize göre tarihi bir kaleyi aslına uygun restore etme kaygısı olmadığını düşünebiliriz ister istemez.

Yine seçilen şirkete dönelim. Web sitesini incelediğinizde Sağ tarafta geçen haber
bantlarında çok derin bir iktidar sevgisi görebiliyorsunuz. Bu da Türkiye’de atılan her güzel adımın yandaşlıkla kirletildiği gerçeğini bize işaret ediyor. Ancak Ocaklı Ada’daki işin niteliğine bakacak olursak, ‘güzellik’ kavramı da çok tartışılır.

Ocaklı Ada’nın önceki o tarih kokan görüntüsünün yerinde şimdi başına beyaz bir bere geçirilmiş büyük bir kayalık görüyoruz. İçinde de tavanlara kartonpiyer yapılırsa hiç şaşırmam doğrusu.

Oy verirsen ne güzel olur :)


14 Ekim 2013 Pazartesi

Gözde Kansu Meselesinin Bir Çözümlemesi

Gözde Kansu’nun işten çıkarılma sebebinin dekolteli kıyafeti olduğu konusunda pek bir şüphe kalmadı. RTÜK’ün de bu konuya eğilmekte olduğunu da öğrenince televizyonlarda kadınları sıkı sıkı giydireceklerine kanaat getirebiliriz. Bu işin başka yönü…

Ancak yine de rasyonel düşünmemiz gerekiyor. Gözde Kansu’ya haksızlık yapılmış olması, onun iyi bir sunucu olduğu halde işten çıkarıldığı anlamına gelmiyor. Gözde Kansu kötü bir sunucuydu. Ve belki de bunu iyi bildiği için meseleyi görsel olarak kurtarmayı hedefledi.

‘Giyinik’ olduğu halde kötü sunuculuk yapan hiç kimsenin başına gelmiyor olsa bile, bir sunucunun kötü performansının daha fazla devam etmemesi güzel...

Bu olay başka bir çözümlemeyi doğurabilir. O da şöyle amiyane bir dille ifade edilebilir. “Ah be arkadaş, bizim tercih edeceğimiz seçenekler arasında bir tane doğru, iyi bir şey olmayacak mı?”

Öyle ya… Ya bir kadın sunucunun kıyafetinden dolayı cezalandırılmasını seçeceğiz, ya da kötü bir sunucunun bu performansına rağmen işine devam etmesini…

Ayrıca çok iyi biliyoruz ki iyi bir sunucu olsaydı ve yine dekolteli olsaydı benzer muameleyi görecekti.


Hal böyle olunca aslında seçmemiz için zorlanan seçeneklerden hiçbirine gönüllü olamıyoruz. Bu iki durum ise tüm eğilimlerimizde ikilemler içinde kalmamıza neden oluyor. Olan biten hiçbir şey aslında bizim kontrolümüzde değil. Bize iki kötü seçenek sunuluyor. Hangisini seçersek seçelim. Hiçbir zaman bizim seçimimiz olamayacak.

Nasuh Mahruki'yi Twitter Eğlencesi Yapmak

İşte Nasuh Mahruki'ye ait olduğu iddia edilerek paylaşılan sözlerden bazıları:

“Enkaz altında kaldığınızda da bakalım böyle eğlenebilecek misiniz” Nasuh Mahruki

"Ben de dağa çıktım ama sosyalist şerefsizler gibi bu ülkeyi bölmek için değil, vatanımın güzelliklerini görmeye..."  Nasuh Mahruki

''Ağrı dağın eteğinde uçan güvercin olsam'' Nasuh Mahruki

"Başına bir hal gelirse dağlara gel dağlara"-Nasuh Mahruki

Yâr ben sana demedim mi? Karşıki dağlar cenderme cenderme… Nasuh Mahruki

"bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur" Nasuh Mahruki

"Bağırmayın ulan çığ düşecek" -Nasuh Mahruki

"Dağcılık ekipmanlarımı şerefsizlerin ülkesinde bıraktım."  Nasuh Mahruki

" Everest'e ŞERİAT götürmezsem adam değilim! " Nasuh Mahruki

Efendim yukarıdaki tweetlerin Nasuh Mahruki’ye ait olduğu iddia ediliyor. Hatta geçtiğimiz Pazar günü bu konuda oluşan polemikler Twitter eğlencesine dönüştü.

Bir Twitter kullanıcısı, ünlü dağcı ve AKUT kurucusu Nasuh Mahruki’ye ait olduğunu iddia ederek “’Feminizm kocan tarafından aldatılana kadardır’ Nasuh Mahruki” tweetini paylaştı.

Mahruki bu tweete “Bence sen bunları kasten yazıyorsun ve o kadar uyarmama rağmen çok ayıp ediyorsun kötü niyetli ve kompleksli bir insansın...” diye tepki gösterdikten sonra ise olay Twitter’da Pazar eğlencesine dönüştü.

Hatta Mahruki’ye ait olduğu iddia edilen aforizmalar Twitter kullanıcıları tarafından paylaşılınca Nasuh Mahruki Twitter gündemine yerleşti.

Bu noktada değinmek gereken bir konu var. Dünyaca ünlü bir dağcının, AKUT gibi çok önemli bir oluşumun kurucusunun bir Twitter dedikodu kazanı içinde dünya gündemine düşmesi can sıkıcı değil mi? Bu biraz iyi şeyler yapan insanları alt etme yöntemi olarak kullanılmaya başladı gibi geliyor bana.




Gece Sultanahmet'te Taksiye Muhtaç Kalmak

Sultanahmet’e gidenler çok iyi bilirler ki İstanbul’un en çok turist çeken yeridir orası. Özellikle yabancı turiste bol bol rastlarsınız.

Ben de müzik grubum Hatıra Defteri ile Sultanahmet’te mekânda çaldım. Güzel bir ortamdı. Harika bir dinleyici kitlesi… Gece 12 olmadan da mekândan çıkıp Taksim’e başka bir programa yetişmemiz gerekiyordu. Cumartesi gecesi bir müzisyen için oldukça uzundur.

Bu kısa yolculuğu o saatte yapabilmemiz için taksiye binmemiz gerekiyordu. Elbette bunun için taksilerin bunu kabul etmesi gerekiyor. Özellikle Sultanahmet gibi turistik yerlerde taksi sorunlarına sık sık karşılaşıyoruz.

Sekiz taksi dolaştık. Hepsinin bir müşteriye gelip beklediğine inanmamız beklendi. “Taksim kısa mesafe, alamam” diyemedikleri için aynı yalanı söylüyorlardı.

Kısa mesafeye çıkmak işlerine gelmiyor, diyelim. Peki neden? Sadece 5–10 TL için trafiğe girmeyi istememelerinden mi? Bu şekilde bile taksinin asıl amacı ortadan kalkıyor. Ancak ‘beyefendilerin’ taksicilik yapmalarının ve bunu da Sultanahmet’te konuşlanarak yapmalarının sebebine gelelim. Birden fazla turist binerse taksiye, 10’ar TL alıp Taksim’e götürmek daha karlı da ondan. Ya? Valla bu saatten sonra o bölgedeki hiçbir taksici kendini aklamak için uğraşmasın. Çünkü adam kazıklamak derdindeler. İş yapmak değil, vurgun peşindeler. Bu tipik kurnaz esnaf tavırları yüzünden yarım saat taksi aramak zorunda kaldıysak, üstelik o kadar taksi bolluğunda taksiye muhtaç kalıp mağdur olduysak, bu arkadaşların başkaca da bir amacı yoktur.


Bu arada bir dahakine plaka alıp Büyükşehir Belediyesi’ne şikâyet edeceğim. Öyle valla…