Spor Haberleri

Köşe Yazıları

29 Aralık 2014 Pazartesi

Kremalı Ispanak Salatası



Mutfak Arsızı yeniden karşınızda...

Şimdi size yemeklerinizin yanında özellikle et ağırlıklı yemeklerle birlikte tüketebileceğiniz bir ıspanak salatası tarifi vereceğim.

Oldukça kolay bir tariftir.

Gerekli malzemelere bir göz atalım önce.

    Yarım kilo temizlenmiş ayıklanmış ıspanak (çok iyi temizlenmeli)
    100 ml krema (çırpıldığında 3 kat kadar artabiliyor)
    İstediğiniz kadar mısır tanesi (abartmayın tabi)
    kurutulmuş domates
    kırmızı soğan
    tuz
    karabiber
    fesleğen (kuru)

Şimdi gelelim ilk önce yapılması gerekene... Ispanakların iyice temizlendiğinden emin olduktan sonra kendilerini suya atıp haşlamaya başlayın. Suya az miktar da sıvı yağ ekleyin. Suyun önceden kaynaması gerekiyor tabi. Bu haşlama işlemi çok uzun sürmeyecek. Ispanağın makbülü her sebzede olduğu gibi az pişmiş olanı...

Haşlama işlemi sürerken bir küçük kırmızı soğanı küçük küçük doğrayın. Kırmızı soğan taneleriyle aynı miktarda olacak şekilde kurutulmuş domatesleri de küçük küçük doğrayın. Hepsini haşlanmakta olan ıspanağa boşaltın. Kısa bir süre de tencerede birlikte takılmalarına izin verin. Sonra tencereyi süzgece boşaltıp iyice süzün. Suyu dökmeyin sakın. Sonra güzel bir çorba yapımında kullanabilirsiniz. Hatta küçük bir tarif yine burada yer alacak. Merak etmeyin yarı yolda bırakmam. (Arsız olabilirim ama vefasız değilim)

Ispanaklar içindeki diğer dostlarıyla birlikte bekleyedursun, siz de kremanızı bir kasede çırpmaya başlayın. Unutmayın krema iyice soğutulmuş olmalı. Çırptığınız krema gözlerinizin önünde kocaman olacak. Ellere vermeye kıyamayacaksınız belki. Ama artık yapmanız gerekeni yapmak için öncelik ıspanakların içine haşlanmış mısır tanelerini boşaltın. Karıştırıp içine kremanızı dökün. Amanın... Kremanın içine ya da ıspanaklar haşlanırken tencereye  tuz, karabiber de katın. Unutmadan söyleyeyim. Elde ettiğiniz karışım tam görsel şölen olacak. Bu şölenin üzerine kuru fesleğen de katarsanız salatanız hazır demektir.

Yemek yapmak aşk işidir. Aşk da varsa lezzetinden şüphe etmeyin. Afiyet ola!

Seçme şansım olsaydı Frederico Rodriguez Santos derdim!


Bazı gerçekleri erken öğrendiğinde örneğin, göbek adının kimlikte yer almasa da Şaban olduğunu öğrendiğinde eğer çocuksan durumu biraz zor kabulleniyorsun. Şaban ismi birkaç kuşak için alay konusu bir isimdir çünkü. Şapşallıkla özdeşleştirilmiştir. Falan…

Bu bir erkek ismi... Ve birçok komedi filminde, sevimli ama şaşkın bir karakterin ismi olarak kullanılmıştır. İnek Şaban akıllara kazınmış bir tamlama olmuştur böylelikle. Aşırı muhafazakârlara göre bu Yeşilçam’ın bilinçli bir İslam düşmanlığıdır. Şaban İslamiyet’e göre kutsal üç aylardan biri olduğu için, alışkın olduğumuz tuhaf dindar reaksiyonundan nasibini almıştır Yeşilçam.

Oysa bu isimle ilgili önyargı diğer tarafta yani kendini daha çağdaş tanımlayan ya da tanımlayabilecek kimselerde de bir şekilde karşılık bulabiliyor. Şaban kelimesini ‘aptal’ gibi bir sıfat olarak kullanmaya alışkın ciddi bir kitle var. Bu kitle isminizin “Şaban” olduğunu öğrendiğinde bununla ilgili kafasında var olan etikete kodlayıveriyor sizi. Örneğin, ufak bir deney yaparak göbek adımın resmi olmasa da “Şaban” olduğunu söylediğimde pek çok arkadaşımın kafasında bu etiketin karşılığı olarak alay etme arzusu uyanıveriyor. Durun, durun yargılamıyorum. Bu gayet normal… Geçmişten bu yana tüm öğrenme sürecini önyargılar üzerine oturtmuş, Dünya üzerindeki halkları bile önyargılarla etiketlemiş bir toplumun bir isimle ilgili alaycı tutumu bir şey değil.  Kendi yaşadığı ülkenin coğrafi durumuna göre etiketler oluşturmuş bir toplum için önyargı geliştirmek işten sayılmaz! Örneğin dağlık bölgede yaşayan insanı ayıyla özdeşleştirip uygarlıktan uzak bir canlı olarak nitelerler. Bütün kaba insanları “dağdan gelenler” kategorisine yerleştirirler. Bunu ‘çağdaş’ olanlar yaparlar bir de. Sonra Taksim’e eğlenmeye giden herkesi ‘ahlaksız’ olarak değerlendirenleri eleştirirler. Farkında değillerdir ki iki taraf da aynı tür hastalıktan, önyargıdan beslenmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Politik pek çok çözümleme de bu yolla yapılabilir. Ama şimdi biraz kendi göbek ismimin “Şaban” olmasından dolayı asla sıkıntı yaşamadığımı ve kimsenin bundan dolayı sıkılmamasını söylemeye çalışacağım. Bunu da naçizane sosyo-psikolojik çıkarımlarla yapacağım.

Benim göbek adım Şaban. Kimliğe yazılmamış tabi. Bu benim seçimim değil…

Dünyaya geldiğinizde seçemediğiniz tek şey de göbek adınız değil. Daha ona gelene kadar pek çok seçim dışı standartları kabullenmek zorundasınız. Söylemeliyim ki eğer seçim şansım olsaydı adımı ve soyadımı Frederico Rodrigues Santos olarak belirlerdim. Göbek adım yine Şaban olabilir. Bak bakalım… Şaban Frederico Rodrigues Santos… Allah Allah! Hiç şüpheniz olmasın ki baştaki Şaban ismi asla yukarıdaki alaycı çağrışımlara neden olmayacaktır. Bu da bizdeki ‘Batılının’ acınası halidir işte. Esnaf lokantasına gidip kıymalı makarna yemez de pahalı bir restoranda bolonez soslu spagetti yer ya kimisi, öyle işte…

Tüm mesele etikette yani… Ama farkında olan için her ikisi de aynıdır sonuçta…

Bana Frederico diye seslendiğinizde etraftaki insanların beni tanımadan bana hayranlık duyacağını izleyeceksiniz. Şaban diye seslendiğinizde ise biri su içerken bu şoka yakalanıp suyu püskürterek gülebilir. Her ikisi de garip bir etiketleme sisteminin beyinsel işleyişi ele geçirmesi sonucu oluşan hastalıktır. Çünkü o sistem Frederico’yu daha karizmatik ve kusursuz kategoriye yerleştirir, Şaban’ı ise alt basamakta alay malzemesi deposuna…

Ya… Göbek adım Şaban. Frederico da olabilirdi. Ama ben böyle olsaydı bu yazıyı yazamazdım. “Haydi, bitti” demezsem de bitmeyecek bu yazı ayrıca.




2015'ten şimdiden haberdarım!

Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması.
Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :)
Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz.
Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar:)
Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Güvercin Hüznünün Öğrettikleri



İnsan niye küser ki? Bir insana küsmenin gerekçesi olabilir elbette. Küsmek kavramı negatif olduğundan iyi bir şey sayılmaz. Ama birine küsmenin meşru zeminini kurabilirsin.

Ancak birine küsüp başka bir eyleme de eşzamanlı küsmek ne ola ki? Örneğin ben bir davada benim yanımda yer almadığı için Radikal Blog’a küsüp yazmayı bıraktım. Bunun haklı bir yanı yok. Radikal Blog’a olan kızgınlığımın  gerçekçi sebepleri var tabii.

Kendimden bahsettiğim yazı sayısı çok azdır. Ancak bazı önemli gördüğüm dönüm noktalarında bazı yaşanmış notları aktarmayı severim.

Yeniden yazı serüvenine eskisi kadar yoğun olmasa da başlamadan önce, azıcık kafanı şişireyim dedim. Estağfurullah dediğini duyar gibiyim. Neyse sulandırmayayım.

Yıkmak, yok etmek, o kadar kolay ki… Bunu ilk idrak ettiğimde daha altı yaşındaydım. Evin arka odasının penceresine bir güvercin yuva yapmış ve oraya yumurtlamıştı. Bense bu manzarayı izlerken içimdeki dürtüye engel olamamış yumurtayı incelemek istemiştim. Güvercin orada değilken yumurtayı aldım ve elimde hafifçe sıkmış olmama rağmen yumurta kırılıverdi. Parmaklarımdan vücuduma bir acı yayıldığını hissettim. Bir anayı evlatsız bırakmıştım.

Altı yaşında olmak bir bahane değildi. Söz konusu bir candı. O güvercin o güne kadar güvenli olduğunu düşündüğü pencere önümüzden yuvasını karşı apartmana taşımıştı. Güvercinin acılı ötüşü hala kulaklarımda… O günkü döktüğüm gözyaşını hiçbir zaman dökmedim.

Şimdileri tüm adımım o güvercin beni affetsin diyedir aslında. Onun canından parçayı yok ettiğim için özür dilemek gibidir. Bir var etme ve var olma azmi bundandır. Üreterek çoğaltmak, mutluluk ve güzellik saçmak…

Tüm dünyada kitlesel olarak yok ediliyor hayatlar… İnsanlar yalanla dolanla birbirlerinin hayatını tüketiyor. Ve bunları söylemek gerek… Bunları söyledikçe fark edilecek. Fark edildikçe güzelleşecek hayat.

Yazmak, filmler yapmak, müzik yapmak… Üretmeye devam etmek gerek…

Bendeki bu üretim sevdasının geçici bir heves olmadığını gösteren çok sayıda not var. Örneğin 9 ya da 10 yaşındayken Şile’deki mahalle oyunlarımız… İki mermer parçasının arasına kiremit tozu ve tükürük ekleyip (kusura bakma okuyucu ama öyle işte) mermerleri birbirine sürtmek suretiyle iki mermerde farklı şekiller oluşturmaya çalışmak… Bu daha ilerleyen yaşlarda denizden beyaz taş toplayıp rengârenk boyama işine, o da daha sonra kendi ürettiğim tabletlere basit çizimler yapma faaliyetine dönüşmüştü. En minimal çalışmam ise aslında 11 yaşlarındayken yaptığımdı. PTT’nin teknik işlerinin yapıldığı binasının bahçesinden görevini bitirmiş makaralardan renkli telefon kablolarını toplayarak bilezik, yüzük ve kolye üretiminde kullanmıştım. Oturduğumuz evin yanındaki pansiyonda kalan bütün ablalar takılarını benden alırdı mesela.

Lise çağlarında ise radyolarda yer almayacak bir radyo programını kasetlere kaydederek birkaç arkadaşa düzenli olarak dağıtıyordum. Bugün hala anlatılır o günler.

Bu arada müzikle tanıştım tabi.

Müzik bugünkü işim… Bununla birlikte yazma, çizme işlerini de yürütmeye gayret edip tüketmek yerine üretmek sevdasıyla yaşamımı sürdüreceğim. Yemek yapıyor oluşum da üreterek mutlu etme arzusunun bir ürünü… Bu parmaklar o gün o güvercinin yumurtasını yok edince vücuduna yayılan acıyla öğrendi belki bunu… Yok etmemek, üretim yapmak, aşk ve sevgi yaymak… Üretmeye küsmenin bir âlemi yok. Belki o güvercin de çoktan affetmiştir beni. Kim bilir? Belki de kısa sürede unuttu bu acıyı. Bilemem ki…

Bir biti oluşturan atomla beni oluşturan atom aynı... Ne diye böbürleneyim ki? Öte yandan bir yıldızı oluşturan atomla da beni oluşturan atom aynı... Öyleyse niye daha fazlasını istemeyeyim? Hem hiç hem de çok oluşumuz bundandır. Evet… Ne olursak olalım. Üretimden vazgeçmek sonsuz bir hiçlik değil midir ki?


27 Ekim 2014 Pazartesi

Emanetçi


Mesleğimin ne olduğunu açıklayamam. Söylenecek bir şey değil... 'Ne işle meşguldün sen, Selçuk?' diye soran arkadaşlara, 'Serbest meslek...' diye yanıt vermek artık alışkanlık halini almıştı. 'Ne iş...' diye başlatılan bir soru tamamlanmadan 'serbest meslek...' diye cevabını yapıştırır, hızla konuyu değiştirirdim. Dikkat çeken harcamalarım, iyi giyimim, biraz şüpheli hale getirdi beni. Bundan dolayı arkadaşlıklarım uzun vadeli olmazdı. Zaten hiç de zamanım olmadı arkadaşlıklar için.

Yılbaşları, yaz ayları ve diğer bazı zamanlarda yoğunlaşan işlerim, gizli olması gereken görüşmelerim, resmi olmayan anlaşma metinlerim... Bak, gördün mü? Sen de şüpheyle bakıyorsun bana. Tamam, tamam... Sana anlatacağım. Zaten aramızda kalacak, biliyorum. Şimdi bir iş görüşmesine gitmek için yola çıkıyorum. Sana yolda her şeyi anlatacağım. Ama biraz kendimden bahsetmeliyim.

Adım Selçuk; başta söylemiş miydim? Neyse... Ben birkaç kez üniversiteye başlamış, tıp, mühendislik ve hukuk dışında her bölümde okuma deneyimi kazanmış, ancak hiçbirini bitirememiş bir adamım. İrili ufaklı işlerde çalıştım. Hatta en son çalıştığım firmada ofis elemanıydım. Kıdemli ama... Müdürlerim, patronlarım bana çok güvenirdi. Öyle ki koca holdingin müdürlerinin bile iletişim kuramadığı patronlarla bir araya geldim sık sık. İşte şimdi bu işten de ayrılma sebebime geliyorum. Seni de sıkmayayım. Bu gördüğün arabayı, az önce kapısından çıktığımız daireyi nasıl aldığımı bu anlatacağımla öğrenemeyebilirsin, ama biraz sabrına sığınıyorum.

Bir gün yine patronumun odasında günlük sohbetler yapmaktaydık. O sırada kapı açıldı ve içeri genç bir kadın girdi. Nasıl güzeldi, sana anlatamam. Kızıl mı turuncu muydu saçları, şimdi hatırlayamıyorum. Ama vücudunun kıvrımları, yüzünün o güzel ve etkileyici hatlarıyla hep hayalini kuracağın türden bir kadındı. Sonra öğrendim ki benim patronun sevgilisiymiş. O güne kadar saygı duyduğum adama, o andan itibaren inceden haset duymaya başlamıştım. Ben yakışıklı, etkileyici bir adam değilim. Ama bu adam da bu özellikleri taşımıyordu ki... Neyse, konumuz bu değil...

Benim patron, karısını işte bu güzeller güzeli kadınla aldatıyordu anlayacağın. Kart zampara... Ancak o gün hesaba katmadığı bir şey vardı. Karısı da o gün oraya geldi. O dakikalarda içeri girdi. Ben de tam çıkmak üzereydim o sırada. Yüzünde hiçbir zaman kendine güven ifadesini kaybetmeyen yaşlı kurt, o anda resmen buz kesti. Yüzündeki çizgiler adeta dondu. Balmumumdan bir heykel gibiydi; görmeliydin. Adamın karısı, bir eşine, bir de genç kadına bakıyordu aralıklarla. Tenis maçı izleyen şaşkın bir kedi gibiydi. Benim odada olduğumu fark etmemişti. Ben de 'buradan gitmeliyim' diye düşünmekteydim. Patronsa aklımı okumuştu sanki.

'Selçukçuğum, size mutluluklar dilerim, ne iyi ettin de tanıştırdın beni kız arkadaşınla, nişan ne zaman?' diye soruverdi ansızın. Burada adım geçmese hiç üzerime almayacaktım. Hatta bir an, 'unutkanlığımda geldiğim son nokta; böyle bir sevgilim var ve ben hatırlamıyorum' diye geçirdim içimden. Sonra uyandım duruma. Bizim yaşlı kurt hızlı bir planla, sevgilisini geçici süre de olsa karısından uzak tutuyordu. Ben genç kadından bir çıkış beklerken o da bu oyuna dâhil oldu birden. Ve koluma girdi. İnanabiliyor musun? Böyle güzellikte bir kadın koluma girdi yahu!

Benim şaşkınlığımı düşün. Üzerine de adamın eşinin ne kadar rahatladığını... 'Geçerken bir uğrayayım, dedim' dedi kadın. Odada, kendisi dâhil kimsenin inanmadığı bir yalandı bu. Belli ki kocasından şüpheleniyordu. Kontrol amaçlı ziyaretini kocasını resmi bir şekilde kucaklayarak bitirdi. Kadın odadan çıktığında üçümüz kalmıştık o kocaman ofis mobilyalarının olduğu odada. Genç kadın kolumdan çıkıp, koltuklardan birine oturup sitemkâr bir ifade takındı. Ama bizim yaşlı kurt tekrar takındığı kendine güvenen ifadeyle ' bizi biraz yalnız bırakabilir misin Pelin? Haydi, tatlım!' deyiverdi genç kadına. Kadın sorgusuzca çıktı odadan. Bense 'adı Pelin'miş, demek...' diye geçirdim içimden. Sonra da gerçek hayata dönüp 'neden benimle baş başa kalmak istedi ki patron?' diye sorgulamaya başladım. Ama merakım kısa sürecekti.

Sana şimdi anlatacaklarım biraz garip gelebilir. Dinlemek istemediğinde hatta anlattıklarıma inanmadığında beni uyar. Konuşmayı bitirebiliriz. Zaten az yolumuz da kaldı. Gerçi trafik yoğunlaşacak galiba. Kâğıt helvacılar ve su satan adamlar yol kenarında bitmeye başladığına göre...

Patron oturmamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum. Aklımda binlerce soruyla... Acaba sevgilisine bakışımı fark etti de beni fırçalamaya mı hazırlanıyordu? Dedim ya, merakım kısa sürecekti.

'Oğlum, seni çok severim, bilirsin.'diye söze girdi bizim zampara patron. Ve devam etti. 'Tahmin ettiğin üzere, az önceki hoş hanım benim sevgilim. Ve diğeri de karım... Ben Pelin'le ve de karımla çok mutluyum. Bu mutluğumun bozulmasını istemiyorum. Senden isteyeceğim şey...' Durakladı bir an. Hiçbir şey düşünemiyordum, merakla konuşmanın devamını bekliyordum. ' Bak oğlum...' Tekrar başa dönüyor gibiydik konuşmada. 'Sana çok güvenirim. Hatta holdingin bütün kasa anahtarlarını banka şifrelerini bile gözümü kırpmadan sana emanet edecek kadar...' dedi ve bir soluk alıp devam etti. 'Pelin'i bazı zamanlar idare etmeni, hatta onun sevgilisi gibi davranmanı rica ediyorum. En azından, karımın dikkatini ve şüphelerini üzerimden uzaklaştırana kadar... Saygınlığım çok önemli... Önemli bir dernek başkanlığı seçimi arifesinde hiç de iyi olmaz bir aşk skandalı.'dedi. Şaşkınlığımı tahmin et.

'Nasıl olacak bu?' diye sorabildim sadece.

'Bir ücret karşılığında... Artı masraflar da neyse onları da karşılarım. Yeter ki Pelin de mutlu olsun.'dedi ve bir an düşünüp devam etti. 'Biliyorum ki ona farklı bir gözle bakmayacaksın. Sana güveniyorum.'dedi. Adama bakar mısın? Hem karısını aldatıyor, hem de sevgilisine dokunmayacağımdan emin olmak istiyor. Gerçi emin... Nasıl bu kadar emin olabiliyor ki? Çok mu tok görünüyorum dışarıdan? Neyse...

Ücret dolgundu. Masraflar için de hiç gözünü kırpmayacaktı. Benimse o kadar paraya ihtiyacım vardı ki bu teklifi kabul ettim. Şimdi işimin ne olduğunu anladın. Ben emanetçiyim. Şimdi de gelelim, bunun nasıl bir iş olarak süreklilik arz ettiğine. Şaşkın görünüyorsun ama sen. Ama devam etmemi istediğine göre konuşmayı sürdüreceğim.

Piyasa dar gibi görünüyor bir anlamda. Ama ilk işimde o kadar başarılı oldum ki, birden bire müşterilerim arttı. Benim patron beni bir sürü zampara arkadaşına önermeye başladı. Pelinler, Mügeler, Buseler... İşten de ayrıldım sonra; yetişemiyordum. On binlerce dolardan söz ediyoruz. İşte bu da zenginliğimin sebebi... Hiç âşık oldun mu diye de soracak olursan, bir kere oldum. Hatta bir keresinde de anlaşma dışına çıktım, itiraf ediyorum. Sonuçta benim de duygularım ve ihtiyaçlarım vardı. Ama bu tek seferlik anlaşma dışı davranışım işimi yapmama engel olmadı. Hala çok güvenilen bir ‘emanetçi’yim.

Birazdan ulaşacağımız görüşmenin detaylarını merak ediyor musun? Aslında ben de merak ediyorum. Dün aldığım bir e-posta sonucu gidiyoruz oraya. Müşteriyle bir restoranda buluşacağız. Hiç konuşmadık. Sadece internet yoluyla iletişime geçmeyi istedi. Görüştükten sonra anlaşırsak yüklü bir para teklif ediyor. Bakalım... Biraz çekiniyorum aslında. Yanımda sen olmasan belki de gitmezdim. Bana güvenme, türünden bakışına rağmen...

İşte geldik. İçeri girdiğimde 15 numaralı masayı sormamı istemişti. Arabayı park edelim şimdi. Sen de gelmek ister misin? Başka bir masada sessizce dinlersin. Tamam, gelme, dışarıda bir yerde bekle istersen.

'15 numaralı masa?'

'Cam kenarında en köşedeki masa efendim.'

Ama o masadaki bir kadın!

Arabaya dönelim, her şeyi anlatacağım. Merak ettiğini biliyorum. Yarım saat içinde hayatımın en tuhaf iş teklifini aldım.

Kadın eşi tarafından defalarca aldatılıyormuş. Ama ondan ayrılamıyor. Bunu yapmaya cesareti yok. Diğer müşterilerimin profili... Ama bu seferki bir kadın olunca şaşırdım işte. En sonunda bir sevgilisi olsun istemiş. Ama bizim insanlar biraz duygusaldır ya, hemencecik âşık olmaya başlamışlar kadına. Kadın güzel de... O aşk istemiyor. Kocasından intikam almak ve evliliğine zarar vermeden ‘profesyonel' bir ilişki yaşamak istiyor. Ona bu teklifi düşüneceğimi söyledim. Aslında kadınlar tarafından deşifre olmak demek, en kısa zamanda emekliye ayrılmayı gerektiriyor.



Şaşkınlığını anlıyorum. Hatta kızgınlığını da... İlişkilerin bu kadar basitleştiği bir dünyada, benim bu saçma sapan hayatlara dayanan bir sektör oluşturmuş olmam canını sıkabilir. Benim hiçbir sağlıklı ilişki kuramam, âşık olamamam hep bundandı. Bu çarpık hayatın en çok yıprananı benim aslında... Güzel bir hayat kuramadım. Bir aileye sahip değilim. Arkadaşım da yok benim. Sinemaya, tiyatroya yalnız giderim. Yemeğimi yalnız yerim. Hayatta yaptığım tek iyi şey, bir işim sırasında müşterimin sevgilisini maddi zorluklarından kurtarıp onu bu ilişkiyi yaşamaktan vazgeçirmek oldu. Bazen vicdan devreye giriyor. Ama inan bana, ben kötü bir insan değilim. Beni bu çarpık ilişkilerin köpeği olarak görebilirsin. Ama lütfen, hakkımdaki en ağır düşüncen sadece bu olsun.

Ben de artık yoruldum. Belki de bu işi kabul edip iyi bir jübile yapabilirim. Ne dersin buna?

Twitter

5 Eylül 2014 Cuma

Alageyik Türküsü'nün Hikayesi ve Çalarken Hissettirdikleri

Ufak bir yazı dizisine başlıyorum. Trompet, santur ya da başka bir enstrumanla çaldığım eserlerle ilgili bir yazı dizisi… Ne hissettiriyorlar. Hikayeleri ne?

Alageyik türküsünü bilmeyen yoktur. En azından türkü dinleyicisi için vazgeçilmez bir ezgidir.  Benim de repertuarımda önemli bir yere sahip... Çalarken bana hissettirdikleri türkünün acıklı hikâyesini anlattıracak cümleler kurduruyor.

Geleneksel melodisinin yanı sıra doğaçlamanın yer aldığı bölüm içinde coşku ve hüzün barındırıyor. Bir ağıt dinletmek oluyor benim maksadım.

Çünkü hikâyesinde bir acı var. Halil'in geyik avı tutkusunun işlendiği bir öykü... Ancak annesi ve nişanlısının bu av işinden rahatsız oluşu, geyik vurmanın uğursuzluk getireceğine inanması öykünün can alıcı kısmı... Annesinin yalvarmalarına kulak asmaz hiç. Nişanlısını da umursamaz. Bir gün bir güzeller güzeli bir alageyik yavrusu vurur. Anasının gözleri önünde yere serilir yavru. Anne alageyik ortadan kaybolur. Halil'se yüklenir yavruyu köye varır. Halil'in anası bir yavruyu anasından ayıran Halil'e çok kızar. Ancak olan olmuştur. Pandora'nın kutusu açılmıştır. Halil gittiği avlarda Alageyik tarafından çokça kandırılır. Gözden kaybolur Alageyik. Sonunda Halil avı bırakılır. Ta ki düğün gecesine kadar... Gerdek gecesi sırasında bir ses duyar
Halil... Geyik sesidir. Nişanlısı Zeynep'i bırakıp tüfeğini kapıp dışarı fırlar. Geyiğin peşine düşer. Alageyik oyun oynamaktadır. Bir o kayada görülür bir bu kayada... Sonunda son bir hamle yapar Halil. Bir kayaya atlarken kendini uçurumu boylarken bulur.

Derler ki Halil'in geyik avlamaya tövbe edişidir bu türkü...

Bir ağıttır. Hem yavru geyiğin hem Halil'in anasının ortak türküsü...

Her çalışta pek çok öyküye uyarlanabilir bu türkü... Bir ağıttır. Ortak bir ağıt...


Ben de gittim bir geyiğin avına,
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına.

Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada

Ben giderken kaya başı kar idi,
Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi,
Ak bilekler taş üstünde çürüdü,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.

Esvabım bohçada basılı kaldı,
Tüfeğim duvarda asılı kaldı,
Nişanlım da benden küsülü kaldı,

Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.

22 Ağustos 2014 Cuma

Eti Motto reklamında bir garip trompetçiyim



Oyunculuk için elbette ki eğitim gerekir. Bu eğitimin akademik olması şartı ise bence yok. Önemli olan çok çalışmak ve doğru insanlarla bir arada olmaktır.

Benim ilk oyunculuk deneyimim bir reklam filmi olarak daha yeni yayınlanmaya başlamış Eti Motto reklamı… Yukarıda belirttiğim şartlar benim için geçerli değil… Çünkü ben bir trompetçi olarak orada trompet çalıyor gibi yapıyorum. Bu da hiç zor olmadı. Çünkü ben bu role çok uzun zamandır çalışıyordum aslında.

Kendi içinde mizahı da hazır olan bu deneyimimden bahsetme sebebim şu sıralar havadan sudan bahsetme isteğimin bir yansıması. Ben ara ara böyle farklı deneyimlerimi blog sayfamda okuyucuyla buluşturacağım.
Hem müzisyen hem de bir blog yazarı olmanın getirdiği bazı kazanımlar var. Her şeyi yaşarken hikayeleştirmek ve bir senaryo gibi düşünmek… Kim bilir, belki de bu küçük deneyimi bir kurgu haline getirir, bir komedi filmi malzemesine dönüştürebilirim.

İzlediğimiz o 30-40 saniyelik reklamların çekim sürecini gördüğünüzde bir film çekmenin ne kadar zor olabileceğine karar verebiliyorsunuz. Ama reklam çekiminde çarpıcı olmak ve kısa sürede mesajı izleyiciye iletmek gibi önemli amaçlar var. Bu belki de işi daha da zorlaştırıyordur.

Bu minik oyunculuk deneyiminden sonra böyle işler teklif edilmeye devam eder mi bilmem. Devamı gelecek olsa da olmasa da şu sıralar ulusal kanallarda gösterilen reklam filminde herkesin gözü önündeyim. 30 saniyelik reklamın içinde 5 saniyelik de olsa… Ben Eti Motto reklamında bir garip trompetçiyim.