Spor Haberleri

Köşe Yazıları

6 Eylül 2015 Pazar

Blog yazarı iş arıyor!



Övünmek gibi olmasın. Pek çok iş hakkında yetkinliğim var. Müzisyenim, takı tasarımcısıyım, blog yazarıyım, amatör aşçıyım, amatör karikatüristim, web sayfası editörüyüm.

Bu konuda yıllarca mütevazi olacağım diye bir suskunluğa gark oldum. Sanki bunları yaptığımı söylersem hava atıyorum sanacaklardı. İşte o yüzden alabildiğine gizledim kendimi. Müzik ise işim olduğundan sadece müzisyen kimliğimle anıldım.

Bir iktisat mezunu olarak elbette kısa kariyer tarihim içinde kimi sektörlerde bazı işler de yer aldı. Ancak yapmayı planladığım şey bir süredir gizlemekten vazgeçtiğim, artık iyi yaptığımı söylemekten de çekinmediğim işlerle ilgili… Bir yazma çizme serüveni geçirdim. Halen de geçiriyorum. Yemek tariflerinden, politik yazılara kadar geniş bir yelpazede her konsepte uygun blog sayfaları açarak yazdım. Takılarımı ve tasarımlarımı tanıtıp satış ağı yakalamak için farklı bloglar açtım. Sosyal paylaşım sitelerini oldukça etkin bir şekilde kullanıyorum.
Ayrıca bütün bunları çok büyük bir keyifle yapıyorum.

Derler ki ya sevdiğin işi yap, ya yaptığın işi sev… Benim en büyük avantajım, müzik ve sosyal medya işleri hakkında önce keyif almayı önceliğe koymaktı. Sonrasında para kazanmak daha da kolaylaşıyor.
Müzikteki bu gelişimi, sosyal medyada da sürdüreceğime inanıyorum. Ve evet sevgili okuyucu… Belki de bazınız okuyucudan fazlası yani bir işverensiniz. Hadi bekliyorum.

Doğan Özcan

28 Ağustos 2015 Cuma

"Buyur Burdan Bak" televizyonun yeni soluğu

Kısa bir süre önce Kanal D’de “Buyur Burdan Bak” isimli yeni bir program başladı. Doğaçlama komedi gösterilerinden oluşuyor. Televizyonda uzunca bir süre yüksek reytingler almış ve bu seyri yeni sezonda da göstermesi beklenen “Güldür Güldür” programından oldukça farklı bir komedi bu... Güldür Güldür iyi bir yazar kadrosu tarafından üretilen skeçlerin çok iyi bir şekilde oynanması sonucu bizleri güldürüyor. Ancak Buyur Buradan Bak bir metne dayalı değil… Orada her an her şey olabilir.

Programda bazı etaplar var. Doğaçlama ama bilinçli bir doğaçlama var programda. Bu da bu etaplar sayesinde sağlanıyor. Oyuncular özellikle leb demeden leblebi deme özelliği olan kişilerden seçilmiş. Hepsi birbirinden farklı, komik ve tatlı oyuncular…

Komik bir sürü şey izliyoruz televizyonda. Ama burada beklenmedik komik anlara tanıklık ediyorsunuz. O yüzden bir kahkahanız sizin için de ilginç bir sürpriz olabiliyor. Bir skeç izlediğinizde bir sonraki repliği ve espriyi tahmin ettiğiniz olabilir. Ama burada bir tahmin yapma şansınız yok. Sizi her an sürprizlerle tanıştıracak olması da izlemeyi daha heyecanlı hale getiriyor.

Sahnedeki insanın eğlendiğini gördüğünüzde bu enerji size de geçer. Bu samimiyet de bu programın içindeki herkesin içselleştirdiği bir şey… Bu kendini belli ediyor.

Daha önce pek çok kez denenen doğaçlama komedi programları arasında en uzun soluklusu Anında Görüntü programı olmuştu. Mahşer-i Cümbüş isimli bir tiyatro topluluğunun televizyon projesiydi. Güldürdü. Ama devamlılık konusunda çok istikrarlı olamadı.  Bir karşılaştırma yapmak gerekirse “Buyur Buradan Bak” daha dinamik ve daha komik…

Hatta komik olmadıklarında bile bunu komik hale getirerek durumu kurtarabiliyorlar. Doğaçlama komedinin hakkını veriyorlar.

En kötü performansın sahibi ceza alıyor. Kimse ‘en kötü’ olmasından dolayı bir sıkıntı yaşamıyor. Egolarını bir kenara bırakarak bir araya gelen insanların başarılı bir ekip olacağının canlı kanıtı bu…

Gelelim Doğa Rutkay’ın sunumuna… Beğendim. İlk günkü heyecanı çok çabuk üzerinden attı. Sadece o mu? İlk bölümde tüm oyuncuların da heyecanlı olduğu her hallerinden belliydi. Hızlı bir şekilde özellikle ikinci bölümden sonra tam da beklediğim gibi daha çok güldürmeye daha çok eğlendirmeye başladı.

Gülümsemeye çok ihtiyacımız olduğunu biliyorsunuz. Bu program günlük gülümseme ihtiyacınızdan fazlasını hatta haftalık kahkaha limitinizi zorlamayı hedefliyor. Doğa Rutkay’ı programın oyuncularını ve uygulayıcı yapımcısı Kübra Doğan’ı yönetmeni Ebru Yalçın’ı, editörleri Murat Eken ve Umut Kurt’u ayrı ayrı tebrik etmek gerek…

Uyarı: Çenenize kramp girmesi gibi bir sorununuz varsa daha az izleyin. Zira gülerken çenenizi kapasitesinin üstünde zorlayacaksınız.

Şaka şaka… İzleyin. Bu kadar komik bir programı bu kadar ciddi sözlerle anlattım ya helal olsun. Yukarıdaki esprimsi uyarıyı saymazsak…

Haydi bakalım… Buyur Burdan Bak. (Çok klişe bir son oldu)
Dibine not: Yazar burada bu kadar komik bir program hakkında yazı yazmanın zorlukları üzerine başka bir makaleye girmeden yazıyı bitirmek istiyor.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Şile Kalesi, Sünger Bob ve Meselelerin Popülerleşmesi

Sosyal medyanın yeni bir geyik konusu var. Şile Kalesi’nin nam-ı diğer Ocaklı Ada’nın restorasyon sonucu geldiği hal konuşuluyor. Şile Belediyesi’nin ihalesini Bekiroğlu İnşaat’a verdiği bu restorasyon tarihi eserin bütünlüğünü alt üst etmiş.

Ben iki yıl önce bu konuda bir yazı yazıp daha en başındayken dikkat çekmeye çalışmıştım. Ancak o zamanlar bu çabam sonuç veremedi tabii ki. Ancak bugün o yazdığım yazı yeniden okunmaya başladı. Google’da aranan bir konu başlığı olunca benim yazı da kendi kişisel blogumda okunma trendini arttırdı.

Aslında bahsetmek istediğim de bu. Ancak yine önce konunun güncel haliyle ilgili biraz konuşmak istiyorum. Şile Belediyesi uzunca bir süredir o restorasyon için çalışıyor. Emeğe haksızlık etmek istemiyorum. Ama emekten daha önemlisi Şile’nin tamamlayıcısı olan bir simgenin geldiği bu hal… Bunu konuşmak gerek… Ama bu AKP’li belediyelerin ilk vukuatı değil… Pek çok restorasyon benzer şekilde yapılmaya devam ediyor.

Ocaklı Ada’nın bir Şileli olarak benim için de önemi büyük… Pek çok anımda orası vardır. Pek çok fotoğrafımda da… Ama artık fotoğrafı çekilecek gibi değil… Şirketin emeğinden daha önemli bir şey bu…
Şimdi gelelim bu yazımda bahsetmek istediğim, başlıkta da ipucunu verdiğim konuya… Meselelerin popülerleşmesi…

İki yıl önce kimsenin umurunda değilken o restorasyonun sonuçları hakkında kimi öngörülerim olmuştu. O zamanlar kimsenin ilgilenmediği bu konu sosyal medyada bugün popüler… Ama artık iş işten geçmişken… Geri dönüşü olmayan bir yoldayken… Bugün yazarlardan siyasetçilere herkes bunu konuşuyor. Üstelik Ocaklı Ada’nın yeni halini Sünger Bob’a benzetmişler. Bu komik… Belki de böyle bir dikkat çekicilik gerekiyordu. Neyse…

En önemli sorunumuz bu bence… Meseleler popülerleşmeden tepkiye konu olmuyor. Kimse sesini çıkarmıyor. Herkes bir sürü gibi en çok hangi sorun hakkında konuşuluyorsa onun hakkında konuşuyor. Üstelik bunu entelektüel insanlar yapıyor.

Şile’de bir kale olduğundan haberi dahi olmayan insanlar da var. Onlar da bugün bu esprili paylaşımları internette yapıyor.

Kalabalık olan eyleme gitmek, az kişinin slogan attığı yerden kaçmak… Modaya uymak… Örnekse Gezi… Gezi Parkı direnişi popülerleşmeseydi o park ortadan kalkmıştı.

Ortada bir mesele varsa onun hakkında herkesin konuşmasını beklemeyin. Eğer bir mesele varsa onu görmek için çok kalabalık olmaya gerek yok. Gerçek kamuoyu da işte böyle oluşur. Bugünkü Şile Kalesi paylaşımları, bazı samimi davrananları tenzih ediyorum, fasa fiso…

Uçan İrlandalı


Dün hem sosyal medyanın hem de görsel medyanın konusu oldu. İrlandalı turistin kalabalık bir esnaf grubuyla yaptığı meydan savaşı gündemi meşgul etti.

Kavganın neden çıktığının bir önemi yok. Görüntülere bakılırsa Türkiye’deki linç kültürünün bir ekip çalışması olduğunu görülebilir. Adama sandalyeler ve sopalara saldıran esnaf hiç de beklemediği bir karşılık alıyor. İrlandalı bu kontrolsüz saldırganları kontrollü ve sağlam yumruklarla etkisiz hale getiriyor.

Vallahi normal şartlarda bir yabancı turist bizim esnafı dövse “nasıl böyle bir şey olur?” diye İrlandalıya tepki göstermemiz gerekirdi. Ama durum zaten eşit değil… Bizim sahte kabadayılar bir çakal sürüsü gibi kalabalıklaşınca coşuyorlar. Haksızlıklarının kalabalık olduklarında görünmez olacağını sananlara bir ders niteliğinde İrlandalının mücadelesini izliyoruz. Göründüğü üzere kavganın başlangıcında oldukça sakin ve kendini korumaya yönelik davranan İrlandalı sonradan “yeminimi bozdum uleeeen” der gibi başlıyor saydırmaya.

Milliyetçi dostlar kızmasın. Gerçi şimdi yelpaze daha geniş… Bir İrlandalıyı ayırt edemeyeceklerinden kendi dillerini konuşmayan herhangi bir beyaz onlar için bir hedef olabilir. Ama bence bundan sonra biraz daha dikkat edin. Neme lazım, adam boksör çıkabiliyor sonuçta.

Neredeyse 10 kişi bir adama saldırarak kavga kazanmaya çalışan esnaflar hayatlarının dersini alıyor. Sadece ders alan bu esnaflar mı olmalı? Yaptıkları haksızlık karşısında tepki gösteren herkese bir mafya edasıyla tüm güçleriyle saldıran bir ülke yönetiminin de ders alması gerek… Bir adama sırf kardeşinin ölümüne neden olan savaşın hesabını soruyor diye saldıranların o esnaflardan bir farkı yok. Başlarına da böylesi olmasa da bir başka bir yenilgi geldiğinde mağduru oynamasınlar.

Kavgaya dönelim. İrlandalının attığı yumruk sonrası uçarak yere düşen adamı gördünüz mü? Yerden kalkamıyor. Ya da kalkmayıp bir de tekmesini tatmak istiyor. Peki, İrlandalı dönüp yerdeki adama yeniden saldırıyor mu? Hayır. Bizde olsa yerdeki adamı tekmelemeye devam ederlerdi. İşte bu da kontrollü güç… Kendini savunmak isteyen adamın yapacağı budur. Ancak bu ülkenin jandarma görevi verilmiş esnafı yerde yatan savunmasız bir genci öldüresiye döver.

Alınması gereken ders çok… Dünden beri İrlandalıya yakılan türkülerin sebebi bir yabancı hayranlığı değil… İrlandalı hareketiyle ülkemde yalnız kalıp saldırıya uğrayan tüm kesimler için bir cesaret simgesi… Elbette dövmeyelim. Elbette şiddete meyletmeyelim. Ama haklılığın önünde durulmayacak bir güç olduğunu da asla unutmayalım.

Şimdi bu yazıyı okuyup milliyetçi duygularla saldırıya geçecek trollere duyurulur. Bir Uçan İrlandalı daha tanıyorum. (Şaka be)

6 Haziran 2015 Cumartesi

Koruncuk Vakfı ve Yaşamın Tesadüfleri


Koruncuk Vakfı korunmaya muhtaç çocuklar için faaliyet gösteren bir vakıf… Vakıfla ilk tanışmam 2005 yılının Haziran ayında oldu. Tesadüftü. Askerden geldikten sonra askerlik arkadaşımla buluşup Bolluca Çocuk Köyü’ne gitmiştik. Bir sivil toplum örgütünde çalışan arkadaşım aynı zamanda Koruncuk gönüllüsüydü.
Oraya giderken bir incik boncuk alışverişi yapmıştık. Ağırlıkta küpe yapacak malzemeler aldık. Çocukların yanına gidip onlarla takı yapacak, onlara takı yapmayı öğretecektik. Ben atladım tabii. Bildiğim yerden çıktığında affetmiyorum.
Bolluca’ya vardığımızda çocuklarla hemen kaynaştık. Arkadaşım daha fazla alışık olduğundan onun önderliğini kabul etmiştim. Ama kısa sürede çocuklardan oluşan bir kolonim oluştu. Bol bol küpe yapıp çocuklara hediye ediyordum, onların yapmasına yardım ediyordum.
Hayatımın en keyifli ve anlamlı günü bittiğinde hayatım boyunca unutamayacağım bir anıya dönüşmüştü.
Bolluca Çocuk Köyü ve Koruncuk Vakfı’yla ilgili bugüne kadar bir daha hiçbir faaliyetim olmadı. Ancak yıllar sonra bir arkadaşımın doğum gününde ona hediye olarak vermek için yeniden takı yapmaya başladım. Geçtiğimiz Nisan ayıydı. Elimi yeniden sürünce buna devam etmeye karar verdim. Bol miktarda bileklik üretmeye başladım.
Takı tasarımı işinde henüz bir ay geçmişti ki Koruncuk Vakfı’nın 50 TL’den fazla bağış yapan bağışçılara sertifikayla birlikte bileklik göndereceğini öğrendim. Bildiğim yerden çıktığında affetmediğimden hemen atladım tabii.
Kampanyanın sahibi Çelik Erdoğan’ın şu mailiyle başladı her şey.
“Bu yıl 14 Haziran 2015 Pazar günü özel izinleri alınmış bir organizasyon ile Edirne merkezden başlayıp, sınırı geçerek Yunanistan’ın bize komşu ilk yerleşim birimi olan Kastanies’e kadar koşacağım. Orada Türk Yunan Dostluk Derneği tarafından karşılanacak ve yeniden Türkiye’ye dönerek başlangıç noktam olan Selimiye Camii önünde koşumu tamamlayacağım.
Bu koşumu İstanbul Bolluca köyünde bulunan Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’na adıyorum.
Vakfın bir çocuk köyü konumunda yer alan çalışmalarına bağışlarınız da, benim bu çabalarıma ortak olmanız, destek vermeniz anlamına gelecektir.”
Velhasıl durum şu… 10 yıl önce yüzlerine, hayatlarına, kalplerine dokunduğum o çocuklar büyüdü. Onların kardeşlerinin de yüzlerine, hayatlarına, kalplerine dokunmaya bir şekilde devam ediyorum. O koşunun vesile olacağı bağışların sahiplerine benim bilekliklerim gönderiliyor.
Hayat beni hiç çaba sarf etmeden iyiliğe vesile olmaya itiyor. İyi ki itiyor.
Bolluca Çocuk Köyü’nün bazı ihtiyaçları var elbet. Bağış yapmak ya da ayni destek olmak isterseniz internet adresinden iletişime geçebilir ya da hesap numaralarına bağış yapabilirsiniz.
Bağış yapmak isteyenler bu kampanyanın sonuçlarını görmemiz açısından yapılması gereken şu. Bağışın açıklama bölümüne AA/CERD/kendi ad soyadlarını yazmalılar.
Gördünüz mü? Nereden nereye… Sevgiyle tasarladığım bileklikler sevgiye hizmet ediyor yine…

4 Haziran 2015 Perşembe

Kimliksizleşen İstanbul ve Yeni Vapurlar

2006 yılında İstanbul halkına sorularak yeni modelleri yaptırılan Şehir Hatları vapurları, bu kez sorgusuz sualsiz karşımıza çıkıverdi. Türk mühendislerin tasarladığı, Yalova’da üretilen feribot benzeri yeni vapur hayal kırıklığı yarattı.

Bu hayal kırıklığının tek sebebi vapurlar hakkında halkın görüşü alınmaması değil elbet… Yeni vapurlar İstanbul’un kimliğini yansıtan o eski vapurların yaşanabilir ortamından çok uzak… İnsanların birbirine yüzlerini döndüğü o sıcak vapurların yerini yaşamın alelacele keşmekeşinin yansıdığı soğuk vapurlar almış.

5 Şubat’ta İstanbul Şehir Hatları’na 10 yeni vapur katacaklarını açıklayan Topbaş, bunların modelinin hazır olduğunu belirtirken, vapurların hangi renk olacağının halk oylamasıyla kararlaştırılacağını ifade etmişti. Ancak modeli sorulmadığı gibi rengi de sorulmadı.

Göksu, Durusu ve Küçüksu isimli vapurlar bu törenin ardından Eminönü-Kadıköy hattında hizmet vermeye başladı. Yalova’daki Özata Tersanesi’nde imal edilen, Türk mühendislerin tasarladığı ve tanesi 3 milyon 373 bin 500 Euro’ya mal olan gemilerin eski vapurlara nazaran estetik kaygı ve İstanbul’un keyfini çıkarma önceliği yok. Yukarıda bir yerlerde de söylemeye çalıştığım gibi İstanbul’da yaşıyor olmanın güzelliğini unutturan, kültürden ve keyiften uzak bir hizmetle karşı karşıyayız.

Şimdi bu yazıyı okuyan nöbetçi iktidar severler, her şeyi eleştirdiğimi, nankörlük ettiğimi söyleyecektir. Ama İstanbul gibi bir şehre hizmet vermenin kültürel birikim, İstanbul ruhuna sahip olmakla mümkün olduğunu canınızı sıkma pahasına söylemek zorundayım.

Bu vapurlar kentsel dönüşümle can çekişen kent kültürünün son birkaç kalesinden biriydi. O vapurlar kente ait fotoğraflarda, kentte geçen filmlerde vardı. Eskimiş olmaları onların hem estetik hem de konforlu tasarımını unutturmayı gerektirmiyor. Madem bizim çok kabiliyetli tasarımcılarımız var, İstanbul ruhuna uygun ve eskisini yeniden hayata döndüren bir tasarım yapsaydılar ya?

Evet… Yazının bu aşamasında nöbetçi iktidar severler coşup “sana mı soracaklar, haddini bil” noktasına çoktan gelmiştir. Ben de diyorum ki elbette bana sormayacaklar. Kimseye sormadan bunu biliyor olmak gibi bir yükümlülükleri var. İstanbul gibi bir şehri yönetip de bu kadar yılda bunu öğrenemedilerse bir değişiklik de o koltuklarda olmalı…

Örneğin Beyoğlu gibi İstanbul’un eğlence, kültür, sanat merkezi bir ilçeyi tamamen alışveriş odaklı hale getirmeyi hedefleyen kentsel dönüşüm de kimliksiz bir kent yaratma çabası…

Peki, ne istiyor bu adamlar kentin kimliğinden? Ne istiyor bu adamlar kültürden? Ne istiyor bu adamlar zaten birkaç tane kalmış yaşamaya sebep keyifli zamanlarımızdan?

Evet… Şimdi benim ve benim gibi düşünen insanların ne kadar nankör olduğunu rahatlıkla söylemeye başlamıştır kimileri. Hem de yerli malına tu kaka yapmakla da suçlayabilirler. Zaten bu eleştirilere bu yönden bakıyorsanız yaşadığınız kentle ilgili kültürel bir derinliğiniz yok demektir.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Mastürbasyon yapanın elleri ahrette hamile kalacakmış!

2000 TV isimli kanalda konuşan 'fetvacı' Mücahid Cihad Han “mastürbasyon yapan kişinin elinin Ahrette hamile kalacağını” söyledi.

Kanalda izleyicilerin sorularını yanıtlayan Mücahid Cihad Han, bir izleyicisinin mastürbasyonla ilgili sorusuna “istimna (mastürbasyon) yapanların ahrette elleri hamile olacak ve ondan hak talep edecek, şikâyet edecek” şeklinde cevap verdi. Han, mastürbasyon yapılan 'el'in “ahrette hak talep edip şikâyette bulanacağını” da iddia etmekten geri kalmadı.

Gericiliği kanalın isminden belli… 2015 yılında 2000 diye kanal mı olur?

Bu gereksiz şakadan sonra konumuza girelim.

Evet, ellerimi de yıkadığıma göre hayırlısıyla yazıma başlayabilirim.

Öncelikle bilmekte fayda var. Kadınlar da mastürbasyon (istimna) yapıyor. Onlar için durum ne olacak? Onların ellerinin hamile kalması bir sperm bulaşması mümkün olmadığından olası değil… Bu konuda da aydınlatıversin fetvacımız.

Ve de ahrette çok fazla el doğum yapacak demek… Buna inanmazsam dinden çıkıyor muyum acaba? Merak ettim. Yahu akıl var mantık var. Bir insanın cinsel ihtiyaçlarını el yordamıyla halletmesinde ne sorun var? Pardon? Buna din niye karışır? Bu neden en büyük günahlardandır?

Yazılı düşünüyorum. Bunun sebebi bence geri toplumların üreme konusundaki ayarsızlığı… Cinsel ihtiyacını kendi kendine gideren bir insanın evlenmeyeceği, evlendiği kişiyle sevişmeyeceği sanılıyor.

Yukarıdaki tez saçmaysa, bu durumun saçmalığıyla ilgilidir. Sebep ne olursa olsun mastürbasyonu yasaklayan bir dinin küçük bir çocuğu kandırır gibi hikâyeler uydurması mümkün mü? Ya da bu fetvacıların din adına dinde olmayan şeyler uydurduğunu mu düşüneceğiz? Aslında her iki durum da oldukça acı… Eğer bu komik hikâyeleri ciddi ciddi içeren dinse aklı nerede arayacağız? Eğer bunlar dinde olmayan bilgilerse, kimilerinin uydurmasıysa dindarların dinden uzaklaştığını düşünmek işten bile değil… Bu durumda bu yarım yamalak din bilgimizle pek çok dindarı dine çağıracak birikime sahip olacağız.

Mastürbasyon yapmayan bir adam, içinde şehvet duygusunu biraz olsun bastırabilir. Bu da dine göre haram olan zinanın önünde bir engeldir. Eğer akıl yürüteceksek cinselliği bastırılmış bir toplum biriyle sevişmeyi şöyle dursun, eliyle münasebetini bile günah saya saya sağlıksız bir topluma dönüşür. Cinselliği hastalıklı bir toplumda da tecavüzün, tacizin önüne geçemezsiniz. O günah, bu yasak, şu mekruh… Böylesi bir yaşantının insandan alacağı çok şey var.

En masumane cinsel yaşam unsuru olan bu mastürbasyon, bizim gibi bir toplum için bir balans aracıdır. Hele ki cinsel baskıların bu kadar yoğun olduğu ülkede insan bir de mastürbasyon yaptığı için kendini suçlu hissederse yandık.