Spor Haberleri

Köşe Yazıları

23 Ekim 2013 Çarşamba

İran'da Kuleden Kalkış İzni İstemek

İran'da tüm toplumsal yaşam, siyaset, dine bağlı olarak şekillenmiş vaziyette. Mesela, her ne kadar yalanlansa da Buşehr Nükleer Santrali'nde çalışan Rus kadınlara örtünmeleri için ek para ödendiği bile söylendi.
Şimdi sıkı durun. Bir Zaytung haberi gibi duran, ama gerçeğin ta kendisi bir haber. İran'da uçuşlar ezan saatlerine göre ayarlanıyor! Özellikle uçakların sabah ezanı sırasında kalkması yasak... Böylelikle yolcular namazlarını da kılabilecekler. İran'daki bu 'örnek' uygulamada beni en çok düşündüren, "ya inişler ne olacak?" oldu. Neyse ki inişlerde sorun yok. Şimdilik.
Bir açıdan baktığınızda kınanacak bir olay da değil aslında. Bu uygulama o ülkenin şartlarını düşündüğünüzde "e daha ne olacaktı?" türden. Beni ürküten bizimkilerin canının çekmesi ihtimali. Zaten başbakan görmesin diye havaalanındaki reklam panolarından 'müstehcen' afişler kaldırılabiliyorsa, geçmiş olsun! Uçak kalkışları bizde ezana göre ayarlanmıyor da zaten 'kutsal' hükümetin bakanlarına göre ayarlanıyor zaten. Az uçak bekletmemişlerdir muhteremler.
Hatta geçen hafta fırlatılan Göktürk-2'yi de bekletmişler, sağ olsunlar!
Din denen olgu, kesinlikle sorgulanmayan, sorgulanması dahi teklif edilemeyen, çok ciddi bir tabu. Dolayısıyla orada, burada İran'ın ezan saatine göre uçak kalkış saatlerini belirlemesini eleştirdiğinizde, "e ne yapsın insanlar, namaz kılmasınlar mı?" denebiliyor.
İran'da böylelikle belki de herkesi namaz kılmaya sevk etmek istiyorlar belki de. Ah şimdi bizimkilerin hayalindeki gençlik tanımlarını hatırladım nedense. Öyle ya, tinerci mi olalım?
Madem o kadar dine düşkün adamlar bu İran'daki yönetici kişiler, "seferi" ve "kaza namazı" kavramlarını biliyor olmalılar. E biliyorlar tabi. Maksat dinin baskısını toplumun her alanında hissettirmek.
Bizim hani 'özgürlüğün yılmaz savunucularının' din özgürlüğü ekseninde dönmeleri var ya. İnsanların dinini özgürce yaşaması değil istedikleri. İnsanlara tek bir dini, burunlarına soka soka dayatmak. Öyle ki tiyatro, bale ve opera salonlarına mescit yapılacak artık. İşte görün o zaman. Bırakın uçak saatlerini bir tiyatro oyunu veya herhangi bir temsil, ezan saatlerine göre ayarlanıyor mu, ayarlanmıyor mu? Bir belediyenin düzenlediği konser sırasında ezan okunurken şarkının ortasında ses sistemi kapatılıyor bu ülkede. İran'daki uygulamaya şaşırmadığım gibi, günün birinde Türkiye'de uçuşların da buna göre belirlenebileceğini düşünüyorum.
Dinin bir yönetim biçimi haline gelmiş ülkelerde, bireysel olan tüm dini aktivitelerin toplumsal hale getirilmesi hep dayatılır. Allah'la kandırılan tüm toplumların başının beladan kurtulmamasının başat sebebidir bu. Din bireyin hayatında bir aydınlanma sebebi olabilir tabii ki. Bunu sorgulamam. Ancak bir devlet düzeni olarak din, toplumun geri kalmışlığının tek sorumlusudur. Sorgulanmayan din de takdir edersiniz ki dönemin şartlarına göre güncellenemez. İslam toplumunun en önemli sorunu da bence bu. Güncellenmeyi bir kenara bırakın, görüldüğü gibi var olan da geriye götürülür.
Namazdan sonra uçuşlar bizde de uygulanabilir. Kuleden kalkış izni isteyen pilot "ezan okunuyor" cevabını alınca bekler de ya bu kural iniş izinlerini de etkilerse. Kuledekiler namazdayken, bizim pilot kuleyi tavaf mı edecek yani öyle olursa? Tövbe! O kadar da olmaz canım, daha neler?!

Hayata Dokunmak İçin

2010 Mayıs'ında antropolog Evrim Gözener'in girişimleriyle kurulan bir sosyal sorumluluk projesi olan Hayata Dokun bir yıla yakın bir zamandır da dernek... Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığını yürüttüğüm derneğimiz, toplumumuzda kadınların daha bilinçli bir noktaya erişmesi mücadelesinde önemli bir rol üstlenmeyi hedefliyor. Bunun için de bir web gazetesi olan www.hayatadokun.net sayfasında haftanın beş günü kadın sorunları öncelikli olmak üzere yazılar yayınlanmakta. Web üzerinden yürütülen bu hizmet ile kendi sorunlarına daha çok eğilen, daha politik zeminde hak mücadelesi veren bir kadın varlığı hedefliyoruz. Öyle ki pek çok kadın Hayata Dokun gönüllüsü olurken, sorunlarının erkek egemen toplum kaynaklı olduğunu, dolayısıyla tamamıyla bu sorunların politik bir sonuç olduğunu daha iyi idrak etmeye başlıyor. Ve bu kadınların bir kısmı evlerindeki, iş yerlerindeki, sokaklardaki sessiz çığlıklarını, Hayata Dokun yazarı olarak daha canlı bir tepkiye dönüştürüyor.

Elbette ki sadece makalelerden ibaret değil site... Yine web sayfası üzerinden kadınlara hukuki, psikolojik ve insan kaynakları alanında danışmanlık hizmetleri yürütülüyor. Ücretsiz olarak sunduğumuz bu hizmetlerle şiddete uğrayan kadının, iş yerindeki ayrımcılık yaşayan kadının, tecavüze veya tacize uğrayan kadının hukuki haklarının elde edilmesine veya psikolojik rehabilitasyonun sağlanmasına destek vermiş oluyoruz. Dolayısıyla kadın hakları mücadelesinde en önemli unsur olan kadınların bilinçlendirilmesi aşamasında önemli bir noktaya yerleştiğimize inanıyoruz.

Hayata Dokun'da internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz hizmetlerimiz devam ederken geçtiğimiz yılın Şubat ayında bir proje gerçekleştirdik. Bu projede rahim ağzı kanseri hakkında bilinçlendirme etkinlikleri ve toplantıları gerçekleştirdik. Bir virüsle bulaşan tek kanser türü olan rahim ağzı kanseri, kadına cinsel yolla bulaşıyor. Yani erkek, taşıyıcı. Tedavisi kolay olsa da maddi durumundan dolayı sağlığına dikkat edemeyen kadınlarda teşhisin geç kalması öldürücü olabiliyor. O yüzden ilk rahim ağzı kanseri bilinçlendirme toplantısını "Hayata Parmaklıklar Ardından Dokunuyoruz" diyerek Bakırköy Kadın Tutukevi'nde gerçekleştirdik.  Mahrumiyet altında yaşayan ve böyle bir hastalığın varlığından habersiz olan tutuklu kadınların hayatına dokunduk. Kendilerine değer vermesini sağladık. Pek çoğunun erkek egemen toplumun şiddetine maruz kalarak beden işçisi olması, bir de üzerine bunun için devlet tarafından cezalandırılmasıydı başlangıcı burada yapma sebebimiz. İşte bu yüzden bu hastalığa yakalanma riskleri fazlaydı. Proje üniversite toplantılarıyla devam ederken cezaevinden kopmadık elbette. Tutuklu kadınların cezaevi kreşindeki çocuklarının da hayatına dokunmamız gerektiğini fark ettik. Kreşte yaşayan çocukların mamaya, bebek bezine ihtiyacı vardı. Bunu sağlamak için Temas müzik grubunun katıldığı yardım konseri düzenledik. Bağış kampanyaları başlattık ve bu kampanyalar halen devam ediyor.

Hayata Dokun yaşamın her alanında kadının ve elbette ki çocuğun yanında olmaya devam ediyor. Fransa'da yaşayan Türkiyeli kadınların sorunlarını irdelemek ve bu sorunlara çözüm yolları bulmak adına Paris'te ilgili kadın derneklerinin ve pek çok Türkiyeli göçmen kadının katıldığı toplantılar gerçekleştirdik ve araştırmalar yaptık. Bu yöndeki çalışmalarımıza devam edeceğiz.

Projeler üreterek sokakta ve kadının hayatında etkin bir şekilde yer almaya devam etmek en önemli amacımız. Her kesimden kadının görüşlerine önem verip yazar kadromuzda fikirlerini dile getirebilmesini sağlayarak özgüvenlerini ayakta tutmaya çalışıyoruz. Hayatın her alanındaki kadın varlığının desteklenmesine önem veriyoruz. Diyoruz ki, "başın açık ya da kapalı olsun, sisteme başkaldır!"

Derneğimizin diğer faaliyetleri ve projeleriyle ilgili Hayata Dokun  adresine giderek bilgi alabilirsiniz.

Hayata Dokun olarak pek çok televizyon kanalında, çeşitli tartışma ve sohbet programında yer alarak, kim olduğumuzu ve ne yaptığımızı sık sık dile getirmiştik. Biz, demokratikleşme mücadelesi veren toplumumuzun, demokratikleşebilmesi için sağlıklı, özgür ve bilinçli bir kadın varlığının en önemli gereklilik olduğuna inanıyoruz.

Hayata Dokun bunun için var.

Öldüresiye Sevme Terörü

Her sabah gazeteleri aldığımda seni görüyorum kadın. Üçüncü sayfada adın ve soyadın baş harfleriyle yazılmış halde karşımdasın. Bir zamanlar sevdiğin kişi olan bir erkeğin seni boğazlayarak öldürdüğü yazıyor kimisinde. Bir başka gazetede de tek kurşun, tek celse cezanı kesmiş bir diğer erkek. Ne yaparsan yap! Sevsen de sen suçlusun, sevmesen de.
Ve sen adam. Katil olmak hayat gayen miydi doğduğunda seçtiğin? Âşık olmuştun... Nasıl? Güzel bir duygu muydu? Ama seni, senin onu sevdiğin kadar sevemeyebilirdi kadın. Üstelik yaşı küçüktü onu gördüğünde. Sandın ki, gözünü açıp seni görecekti ve sen olacaktın hep onun hayatında. Onun hayallerini süsleyecektin. Ne yaparsan yap, hep seni sevecekti. Bir işe girip çalışmayacaktı. Etrafında başka erkekler olacağını bilip seni 'üzmek' istemeyecekti. Küçüktü ya seni tanıdığında, aşkın ne olduğunu ona sen öğretecektin.
Onu sevmek çok zordu, değil mi? Seni sevmesini sağlamak da öyle. O yüzden, aşağılık komplekslerinle egolarının savaşında sen kaybettin. Kabalaştın. Erkek gücünü kullandın zaman zaman. Sandın ki yine de yanında olacaktı. Ne de olsa kimse onu senin kadar sevemezdi!
Yanında olmadı. Seni istemedi. Çünkü sevgiyi sen, esir etmek olarak algılardın. Geldiğin yerler sana, 'ya benimsin ya toprağın' demeyi öğretmemiş miydi? Silahın yoktu. Onu kemerinle boğdun. İşte şimdi sen bir katilsin!
Ve yine sen. Onu tanıdığında yağız bir delikanlıydı. Seni koruyup kollardı. Seni filmlerdeki jönler gibi severdi. Senin adını göğsüne bıçakla kazımasından hiç işkillenmedin mi? Oysa sevmenin bu demek olmadığını anladığında çok geç olacaktı. Sevmek denen şey, iki kişinin özgürlüğü birbirinde bulmasıydı aslında.
O seni sarmalayıp kollamaya çalıştığında fark edecektin ki aslında kolladığı kendi erkekliğiydi. Seni de bu erkekliğin bir sembolü olarak gördüğünü geç de olsa anlayacaktın. Nereden bilecektin? Sana aşkı öğreten kimse olmadı yıllar boyu. Erkeğe de öyle.
Kadın ayrılmak istediğini söyledi sana. İçine sindiremedin. Tıpkı bir eşyaya sahip olmak gibi kolaydı onunla olmak, değil mi? Çocukluğundan beri sana öğretilen 'kadının itaat etmesi' gerekliliğiydi çünkü. Sen erkektin! Kadın, sen olmadan var olamazdı! Önce babandan gördüğünü uyguladın belki. Eşya olarak görürdü belki o da kadını, önce bozulan bir eşyayı yumruklayarak tamir etmeye çalışır gibi, ona bir tokat attın. O sırada fark ettin sen de kadının, duyguları olan ve kararlarını hür iradesiyle alabilecek bir birey olduğunu. Ama dönüşü yoktu, değil mi? Çünkü sen onun efendisiydin! İki kurşun vardı silahında. Birini onun kalbine, diğerini kendi başına sıktın.
Şiddeti öğreniyoruz toplumdan. Sevmeyi değil. Çünkü sevmek maazallah 'günaha davet' sayılır. O yüzden daha platonik aşk aşamasında bile, sevdiğimiz kadını kendi malımız sanırız. Onun diğer erkeklerle selamlaşmasını daha bizden haberi bile yokken ihanet sayarız. Öyle büyütürüz içimizde sevgiyi. Şiddetle harmanlarız. Hastalıklı cümleler üretiriz. Bir gün ilan-ı aşk ederken bunları itiraf ederiz üstelik. Çünkü biz ölesiye ve öldüresiye sevmeyi ideal olan biliriz. Sevdiğimiz kadının başını kaldırıp şöyle bir etrafına bakmasından korkarız. Korkarız, çünkü kendimizden emin de değilizdir. Kimimiz de çıkar, ya onu benden daha 'öldüresiye seven' çıkarsa diye düşünür, ilk anlaşmazlığı yaşadığında kadına öyle olmadığını kanıtlar. Kemerle, tabancayla, bıçakla.
Kadınlara. İlişkilerinize başlamadan önce, sevgi kavramını iyi tanımlıyor olmanız şarttır. Çünkü yanlış tercihlerinizi geç fark ettiğinizde, tanıştığınız erkeklerin önceden ruhunuzu okşayan tavırları, sizin için bir işkenceye dönüşebilir. Şiddet eğilimlerini önceden de fark edebilirsiniz. Böylece her şey kötüye gitmeden önce, hayatınıza yön verme şansınız olacaktır. Erkeğin sizi olur olmaz kıskanması ruhunuzu okşayabilir. Yanınızdaki erkek "ne bakıyorsun lan?" diye size bakan adamın üzerine yürüyebilir. Bu da ruhunuzu okşayabilir. Ancak günün birinde bu şiddete eğilimli davranış, ruhunuzu bedeninizden ayıracak kadar ilerleyebilir.
Sevginizi güzel duygularla inşa edin. Güven, anlayış ve aşkla örün ilişkinizi. Sevişerek, gülüşerek, konuşarak. Sevişmeyi yasaklayanlara inat. Şiddeti yok etmek için, inadına sevişin! Ölesiye, öldüresiye değil; yaşatarak sevin.

Kızlı Erkekli Davul ve Gitar Çalmak

13 Ekim Pazar günü Radikal’deki Mesut Hasan Benli’nin haberini okuduğumuzda kendimizi bir tür Aziz Nesin öyküsü içinde buluyoruz. Gitar ve davul çalmak suç unsuru olarak görülürken ülkenin içinde bulunduğu duruma rağmen demokratikleşmesini beklemek ne kadar beyhude, değil mi?

Mersin’de Gezi eylemlerine de destek için gerçekleşen protestolara katılan 54 kişi hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı dava açtı. Bu çok rutin artık… Vatandaşın anayasal hakkını kullandığı için gözaltına alınması bile yeterince absürtken, Mersin’deki bu 54 kişi arasındaki şüphelilerin ‘suç’ dosyasında ‘davul ve gitar çalarak grubu motive etmek’ var.

Resmi ideolojinin güzel olana yönelik baskıları, müziğin içini boşaltmakta, sanatın insanlık yararına yapılmasına engel olmakta… Öyle ki müziğin barışçıl bir eylemde kullanılması kadar doğal bir şey olmadığı halde, zaten doğal olanı yok etmeyi politika haline getirmiş sağ ideolojinin müziği bir suç unsuru olarak görmesine şaşırmıyoruz maalesef.

Ve aklıma Victor Jara geliyor birden. Şili’de askeri darbe olduğunda Santiago Stadı’nda cuntanın işkence ettiği insanlara gitar çalıp şarkı söyleyerek moral vermeye çalışan Victor Jara… Onu orada işkenceden gitar çalmasın, diye öldüren cuntanın kafasıyla bugün gitar ve davul çalarak eylemciyi motive etmeyi suç unsuru sayan kafa arasında çok bir fark göremiyorum.

Grup Yorum konserinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘bölücülük yapılması ihtimali’ olduğundan iptal edilmesine ne demeli? Bir konserde bölücülük nasıl yapılır? Bu konuda da o ‘ileri demokrasinin’ söyleyecekleri var mıdır?

Görüldüğü üzere devlet, tüm kurumlarıyla istikrarlı bir çizgi izliyor. Üstelik müzik konusundaki bu iltimaslarının dinsel sebepleri de olabilir. Kafa bulandırmak gibi olmasın. Çünkü müziğin günah olduğunu kabul eden bir dinin hâkim olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Yoruma açıktır. Ancak pek çok ilahiyatçıdan, cami imamından, müftüden bu konuda benzer görüşler alabilirsiniz.

Müziğin ‘kışkırtıcı’ bir özelliği olduğunu savunurlar. Cinsel duyguları canlandırırmış. Günaha davet edermiş. O yüzden sadece Allah sevgisini anlatacaksa, dine ters düşmeyecek şeylerden bahsedecekse belki bir parça caiz sayılabilirmiş.

Sonuç itibariyle başkaldırmak da dine terstir. Devletin dine dayalı hale gelmesine o yüzden iştahla bakıyor bu coğrafyanın yöneticileri… Devlete başkaldırmayı, Allah’a küfür saymaya kadar gider bu anlayış…


Devletin müzik konusunda öncelikli bir tavrı yok diyelim. Fakat mevcut duruma bakar mısınız? Bir eylemde davul ve gitar çalmak suç unsuru… Taksim Meydanı’nda piyano resitali veren sanatçı piyanosuyla birlikte gözaltına alınmıştı. Bir konser bölücülük yapılacağı şüphesiyle iptal oluyor. Sadece türban söz konusu olduğunda özgürlük çığlıkları atanların yasak koyma potansiyeli elbette ki gözlerimizi yaşartıyor. 

İnek Şaban'a Bile Suç Duyurusunda Bulunan Var!

Efendim çok sayıda muhteremin kol gezdiği bir memlekette yaşıyoruz. Geçtiğimiz aylarda, sanıyorum ilkbahardaydı, Hürriyet'te çıkan haberden aynen alıntı yapıyorum. Sıkı durun!

"Antalya'da işçi emeklisi Orhan Erezkaya, mübarek ayların isimlerinin önlerine ve arkalarına takılan lakap ve yakıştırmalar sebebiyle aşağılandığı ve insanların çocuklarına özellikle Şaban ismini koyamadıkları gerekçesiyle Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Yıllarca yurt dışında işçi olarak çalıştıktan sonra Türkiye'ye dönen emekli Orhan Erezkaya,(55), mübarek isimlere yapılan ve hakarete varan yakıştırma ve tiplemelerle itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı gerekçesiyle soluğu Cumhuriyet Savcılığı'nda aldı."

Buyurun, buradan yakın! Bizim buradakiler yetmiyor, bir de yurda dönen gurbetçiler sanki büyük bir gereksiz hassasiyet sahibi açığı varmış ki 'göreve' soyunuyor. Orhan Bey kutsallık atfedilen isimlerin bu yolla alaya alınmasına son derece karşı. Daha doğrusu o isimde bir karakterin komik duruma düşmesi, söz konusu ismin kutsallığına hakaret sayılıyor. Hızını alamayıp bir de demez mi "İnek Şaban tarihe karışmalı" diye.

Recep İvedik'i de atlamıyor tabi. Suç duyurusundan o da payına düşeni alıyor. Hatta Tatar Ramazan da. Tüm üç ayların itibarı korunuyor(!)  Bütün bu çaba, ülke insanının içinde bulunduğu can sıkıntısı mıdır? Yoksa bir tür kafa karışıklığı mı?

Bu karakterler insanları dinden mi çıkarmış? Oruçtan mı soğutmuş? Dinsiz mi yapmış?

Aman aman dinsiz olmasın da ne olursa olsun insan. Mesela dinsiz olacağına hırsız olsun yahu. Değil mi ama?
Naçizane bir öneri... Kötülük yapan Şabanları, Ramazanları, Recepleri bir bir toplayıp meydan dayağından geçirelim. Baktık olmuyor isimlerini Arda, Berke ve Baturalp gibi isimlerle değiştirelim. Bir oh çekelim. Bir tık ötesinde ise toplayalım o adamları zindana atalım. Şaka değil ha, sakın öyle film karakterleriyle sınırlı kalmasın bu. Ne demek canım, üç aylar bunlar. Komik ve kötü duruma düşürülür mü? Ayıp.

Buna cesaret edecek gücü nereden alıyor bu insanlar? Bir sormak gerek. Gayet normal tabi. Ortam müsait. Zincirinden boşaldı bir kere muhafazakâr reaksiyonlar.  Dini hassasiyet duyguları hata veriyor aslında toplumun bildiğiniz. Bir sinema fenomeni olmuş "İnek Şaban" bu kadar zaman kime zarar vermiş de bu insanların gücüne gitmiş? Bıktık yahu bu içi boş inanç savunucularından? İnanca nasıl bir saldırı olmuş da karakter isimlerine taktınız? Ve size bir sanat eserinin ölümsüz karakterine böylesi saldırma hakkını kim veriyor?

Sonra sakin olmamız bekleniyor. Her şeye müdahale edeceksiniz, yaşam tarzlarını ancak hepsini tek tip hale getirince önemseyeceksiniz. Sonra hayatımızı nasıl yaşayacağımızı, işimizi, üretimimizi nasıl yapacağımızı sizin özgürlük karşıtı kurallarınız belirleyecek, sakin olacağız sonra öyle mi? Canımıza ot tıkamadığınız kalmış. Sinemanın en değerli karakterini ortadan kaldırmayı teklif etmeye bile cüret etmişsiniz. Sakin olalım ama değil mi?

Eminim ki bu suç duyurusu bu ülkenin mahkemeleri tarafından ciddiye alınacaktır. Bu üçüncü dünya ülkesinin böyle kalmakta direten, çağdaşlığa karşı azami direnç gösteren toplumunun gereksiz hassasiyetleri tepe noktalarda da karşılık bulacaktır.

 Kanal 7 ve Samanyolu TV bile İnek Şaban filmi yayınlıyordu. Onlar da Şaban adı her söylendiğinde sansürler. Şu ana kadar bu 'önemli' meseleyi atlayarak ne büyük günah işlemişlerdir kim bilir!

Yukarıda bir yerlerde bahsetmiştim. Recep gibi isimlerin kutsal değerlere aykırı yerlerde kullanılması sizi rencide ediyor da bu isimdeki insanların ettikleri sayısız kötülükler hiç mi gücünüze gitmiyor?


İçkiye, sarhoşluğa karşısınız ya. Bu kafayı ne içerek elde ettiğiniz, arada sırada değişik içkiler denemeyi seven biri olarak beni merak içinde bırakıyor ziyadesiyle.

Tarihin Arka Bahçesi

Bilgesu Erenus'un kapitalizmin tarihsel gelişimini konu aldığı "Arka Bahçe" isimli oyunu, şu sıralar Şehir Tiyatroları'nda oynuyor.

Amerikan tarihinin kan ve katliamlar üzerine kurulu olduğunu ifade eden bu tiyatro oyununda, Amerika'nın dünyaya medeniyet dağıttığına inanan yaşlı kadının Noel gecesi öncesi evinin arka bahçesini düzenleme çabası anlatılıyor. Arka bahçe iyi bir metafor olarak, kapitalizmin tarih boyunca yok ettiği halkları ve kültürleri işaret ediyor.

Yaşlı kadın, Noel gecesini yalnız geçirmemek için tuttuğu hizmetçiye, her saçmalayışında kendisine daha çok katlanması için daha fazla para teklif ederek, onun kaçmasını engellemeye çalışıyor. Oyun hizmetçiyle ev sahibi kadın arasındaki diyaloglarla ilerliyor. Ancak arka bahçede Amerika'nın tarih boyunca katlettiği halkları temsil eden karakterler de var. Sessizce hareketsizce duruyorlar. Kadına bakıyorlar. Onun egoizmiyle dalga geçiyorlar.

Yaşlı kadın okumakta olduğu "Karşı Tarih" kitabında, ülkesinin savaş açıp öldürdüğü halkların, köklü tarihini öğreniyor. Bunu öğrendikçe sinirleniyor. Gerçeklere karşı direniyor. O kitap, o halkları kendi ülkesinin katlettiğini yazıyor. Ama o, 'demokrasi' için savaşan ülkesine, diğer halklarca minnet duyulması gerektiğine inanıyor.

Elbette izlerken iğneyi biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Çünkü her şey aslında temel bir insan hatası olan, sadece kendini düşünme eğiliminden kaynaklanıyor. Bu eğilim, bencil ve kendi üstünlüğüne inanan toplumları oluşturuyor. Ve tarih de böylece 'yüzde yüz haklılık ilkesi' çerçevesinde yazılıyor.

Dolayısıyla, milli tarih kavramı, özünde hatalı bir insan eğiliminin sonucu. Ve ABD'de bu nasıl bir 'şanlı' tarih inancı yaratıyorsa, bizde de durum aynen böyle. Örneğin, Amerika'da Kızılderilileri katlederek topraklarına kavuşanların yaptığının aynısını, 1071'de de Türkler Anadolu'ya girerek yapmadı mı? Çok mu sert oldu? Anadolu'ya giren Türklerin önüne gül serildiğine inanmıyorsak, gerçek bu. Ama elbette o tarihleri değerlendirirken de dönemin şartlarını göz önüne almak gerek. Ama bu bakış açısı da tehlikeli. Toplumların kendini haklı çıkarmak için mazeretler üretmesine yarar çoğunlukla. Sözün kısası tarihi doğru okumak için, karşı tarih bilincine fazlasıyla ihtiyacımız var.

Oyunda, işte bu tek taraflılığa karşı bir tepkiyi izliyorsunuz. Amerikan tarihinin kanlı sayfalarını aralarken, yaşlı kadının sorguladıkça inkâr edişini izliyorsunuz. Tipik bir milliyetçi duruşun önemli bir sembolü oluyor bu kadın.

Oyun, sadece Amerikan emperyalizmi karşıtlığınızı diriltmeyecek, kendi sorgulamanızı yapmanızı da sağlayacak. Eğer böyle olmayıp sadece uzaktaki bir ülkenin emperyalist saldırılarını lanetlemekle yetinilecekse, bunun oyundaki yaşlı kadının inkârcılığından pek bir farkı olmaz.

Gerçeğin önündeki en önemli engel olan taraflı tarih yazıcılığı, önümüzdeki nesillerde kuvvetle muhtemel var olmayacak. Çünkü artık tarihe ve bilgiye ulaşacak çok fazla yol var. Örneğin bir Roboski katliamının tarihin karanlık odalarında kaybolma ihtimali yok. Toplumlar bundan uzun yıllar önceki kötülüklerinden dolayı yargılanmayacak olsa bile, bugünkü davranışlarına dikkat etmeli.

"Arka Bahçe", daha önce de belirttiğim gibi, bir Amerikan emperyalizmi ve kapitalizm eleştirisi. Ama aslında sistemin eleştirisi olarak, bu sistemin çarkında olan tüm ülkelerin suçlarını masaya yatırıyor. Eğer iğneyi kendimize batırırsak, bunu görebiliriz.

Bilgesu Erenus, kimileri için artık klişe haline gelmiş anti-emperyalist söylemi kullanarak çok başarılı ve sağlam bir tiyatro metni oluşturmuş. Oyun, iyi bir dramda olması gereken mizahi öğelerle de zenginleşmiş. Dünya barışının ve barışın dilinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili de çok sayıda ipuçları veriyor.


"Arka Bahçe" oyunu mutlaka izlenmeli. Ve elbette doğru okunmalı.

Televizyonlarda Anti Kahramanlar Tarih mi Oluyor?

İşler Güçler, Leyla ile Mecnun gibi dizilerle televizyonlarda anti kahraman dediğimiz karakterler türemişti. Anti kahraman dediğimiz kavram, o alışıldık ‘mükemmel’ başrollerin yerini, hata yapan, komik duruma düşen karakterlerin almasıydı. Yani alışıldık olanda yakışıklı erkekler ve güzel kadınlardan seçilen başrol oyuncuların karizması hiç çizilmiyordu. Anti kahraman dizilerinde ise karizmanın pek bir önemi yoktu. 

Bu iki dizi de bitti. Leyla ile Mecnun kadrosu “Ben de Özledim” ismiyle yeni bir projeye başladı. Leyla ile Mecnun’un fenomen oluşuna benzer bir durum oluşur mu bilinmez. Ama artık televizyon dünyası genel aile yapısına uygun karakterleri yeniden hayata geçiriyor. Aile dizileri, genel aşk öyküleri, zengin-fakir ayrımlı hikâyeler… Sonuç itibariyle genel izleyici dediğimiz tip izleyici için artık karmaşık kurgular veya dolambaçlı zeki espriler yerine genel, düz, derinliksiz öyküler ön plana çıkartılıyor.

Bu dönüşümün sebebi ne peki? Bu aslında bir önceki dönüşümün sonuçlarında gizli… Leyla ile Mecnun ve sonrasında İşler Güçler gibi yapımlarla ortaya çıkmış yeni televizyon izleyicisi profili, beklentisi yüksek, aklı ön planda tutan izleyiciydi. Oysaki pek çok yapım, insanların akıl, bilgi, fikir gibi ‘zararlı’ unsurlardan uzak tutmaktaydı. Bu istenen vatandaş profiliydi. Ancak tam tersi profil ‘zararlı’ idi.

İşte o yüzden yeniden aile dizileriyle sakinleşmeliydik. İçi boş aşk öyküleriyle, zengin ve fakir çekişmeleriyle uğraşmalıydık.


Anti kahramanlar televizyondaki ezberi bozunca, bütün ezberler sorgulanmaya başlamıştı. Ezbere dönmek işte bu yüzden gerekmişti. Ve anti kahramanlar tarihe karıştı.