Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması.
Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :)
Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz.
Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar:)
Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Spor Haberleri
Köşe Yazıları
29 Aralık 2014 Pazartesi
17 Aralık 2014 Çarşamba
Güvercin Hüznünün Öğrettikleri
İnsan niye küser ki? Bir insana
küsmenin gerekçesi olabilir elbette. Küsmek kavramı negatif olduğundan iyi bir
şey sayılmaz. Ama birine küsmenin meşru zeminini kurabilirsin.
Ancak birine küsüp başka bir
eyleme de eşzamanlı küsmek ne ola ki? Örneğin ben bir davada benim yanımda yer
almadığı için Radikal Blog’a küsüp yazmayı bıraktım. Bunun haklı bir yanı yok.
Radikal Blog’a olan kızgınlığımın
gerçekçi sebepleri var tabii.
Kendimden bahsettiğim yazı sayısı
çok azdır. Ancak bazı önemli gördüğüm dönüm noktalarında bazı yaşanmış notları
aktarmayı severim.
Yeniden yazı serüvenine eskisi
kadar yoğun olmasa da başlamadan önce, azıcık kafanı şişireyim dedim.
Estağfurullah dediğini duyar gibiyim. Neyse sulandırmayayım.
Yıkmak, yok etmek, o kadar kolay
ki… Bunu ilk idrak ettiğimde daha altı yaşındaydım. Evin arka odasının
penceresine bir güvercin yuva yapmış ve oraya yumurtlamıştı. Bense bu manzarayı
izlerken içimdeki dürtüye engel olamamış yumurtayı incelemek istemiştim.
Güvercin orada değilken yumurtayı aldım ve elimde hafifçe sıkmış olmama rağmen
yumurta kırılıverdi. Parmaklarımdan vücuduma bir acı yayıldığını hissettim. Bir
anayı evlatsız bırakmıştım.
Altı yaşında olmak bir bahane
değildi. Söz konusu bir candı. O güvercin o güne kadar güvenli olduğunu
düşündüğü pencere önümüzden yuvasını karşı apartmana taşımıştı. Güvercinin acılı
ötüşü hala kulaklarımda… O günkü döktüğüm gözyaşını hiçbir zaman dökmedim.
Şimdileri tüm adımım o güvercin
beni affetsin diyedir aslında. Onun canından parçayı yok ettiğim için özür
dilemek gibidir. Bir var etme ve var olma azmi bundandır. Üreterek çoğaltmak,
mutluluk ve güzellik saçmak…
Tüm dünyada kitlesel olarak yok
ediliyor hayatlar… İnsanlar yalanla dolanla birbirlerinin hayatını tüketiyor.
Ve bunları söylemek gerek… Bunları söyledikçe fark edilecek. Fark edildikçe
güzelleşecek hayat.
Yazmak, filmler yapmak, müzik
yapmak… Üretmeye devam etmek gerek…
Bendeki bu üretim sevdasının
geçici bir heves olmadığını gösteren çok sayıda not var. Örneğin 9 ya da 10
yaşındayken Şile’deki mahalle oyunlarımız… İki mermer parçasının arasına
kiremit tozu ve tükürük ekleyip (kusura bakma okuyucu ama öyle işte) mermerleri
birbirine sürtmek suretiyle iki mermerde farklı şekiller oluşturmaya çalışmak…
Bu daha ilerleyen yaşlarda denizden beyaz taş toplayıp rengârenk boyama işine,
o da daha sonra kendi ürettiğim tabletlere basit çizimler yapma faaliyetine
dönüşmüştü. En minimal çalışmam ise aslında 11 yaşlarındayken yaptığımdı. PTT’nin
teknik işlerinin yapıldığı binasının bahçesinden görevini bitirmiş makaralardan
renkli telefon kablolarını toplayarak bilezik, yüzük ve kolye üretiminde
kullanmıştım. Oturduğumuz evin yanındaki pansiyonda kalan bütün ablalar
takılarını benden alırdı mesela.
Lise çağlarında ise radyolarda
yer almayacak bir radyo programını kasetlere kaydederek birkaç arkadaşa düzenli
olarak dağıtıyordum. Bugün hala anlatılır o günler.
Bu arada müzikle tanıştım tabi.
Müzik bugünkü işim… Bununla
birlikte yazma, çizme işlerini de yürütmeye gayret edip tüketmek yerine üretmek
sevdasıyla yaşamımı sürdüreceğim. Yemek yapıyor oluşum da üreterek mutlu etme
arzusunun bir ürünü… Bu parmaklar o gün o güvercinin yumurtasını yok edince
vücuduna yayılan acıyla öğrendi belki bunu… Yok etmemek, üretim yapmak, aşk ve
sevgi yaymak… Üretmeye küsmenin bir âlemi yok. Belki o güvercin de çoktan
affetmiştir beni. Kim bilir? Belki de kısa sürede unuttu bu acıyı. Bilemem ki…
Bir biti oluşturan atomla beni
oluşturan atom aynı... Ne diye böbürleneyim ki? Öte yandan bir yıldızı oluşturan
atomla da beni oluşturan atom aynı... Öyleyse niye daha fazlasını istemeyeyim?
Hem hiç hem de çok oluşumuz bundandır. Evet… Ne olursak olalım. Üretimden
vazgeçmek sonsuz bir hiçlik değil midir ki?
27 Ekim 2014 Pazartesi
Emanetçi
Mesleğimin ne olduğunu açıklayamam. Söylenecek bir şey değil... 'Ne işle meşguldün sen, Selçuk?' diye soran arkadaşlara, 'Serbest meslek...' diye yanıt vermek artık alışkanlık halini almıştı. 'Ne iş...' diye başlatılan bir soru tamamlanmadan 'serbest meslek...' diye cevabını yapıştırır, hızla konuyu değiştirirdim. Dikkat çeken harcamalarım, iyi giyimim, biraz şüpheli hale getirdi beni. Bundan dolayı arkadaşlıklarım uzun vadeli olmazdı. Zaten hiç de zamanım olmadı arkadaşlıklar için.
Ben de artık yoruldum. Belki de bu işi kabul edip iyi bir jübile yapabilirim. Ne dersin buna?
5 Eylül 2014 Cuma
Alageyik Türküsü'nün Hikayesi ve Çalarken Hissettirdikleri
Ufak bir yazı dizisine başlıyorum. Trompet, santur ya da
başka bir enstrumanla çaldığım eserlerle ilgili bir yazı dizisi… Ne hissettiriyorlar.
Hikayeleri ne?
Alageyik türküsünü bilmeyen yoktur. En azından türkü
dinleyicisi için vazgeçilmez bir ezgidir.
Benim de repertuarımda önemli bir yere sahip... Çalarken bana
hissettirdikleri türkünün acıklı hikâyesini anlattıracak cümleler kurduruyor.
Geleneksel melodisinin yanı sıra doğaçlamanın yer aldığı
bölüm içinde coşku ve hüzün barındırıyor. Bir ağıt dinletmek oluyor benim
maksadım.
Çünkü hikâyesinde bir acı var. Halil'in geyik avı tutkusunun
işlendiği bir öykü... Ancak annesi ve nişanlısının bu av işinden rahatsız
oluşu, geyik vurmanın uğursuzluk getireceğine inanması öykünün can alıcı
kısmı... Annesinin yalvarmalarına kulak asmaz hiç. Nişanlısını da umursamaz.
Bir gün bir güzeller güzeli bir alageyik yavrusu vurur. Anasının gözleri önünde
yere serilir yavru. Anne alageyik ortadan kaybolur. Halil'se yüklenir yavruyu
köye varır. Halil'in anası bir yavruyu anasından ayıran Halil'e çok kızar.
Ancak olan olmuştur. Pandora'nın kutusu açılmıştır. Halil gittiği avlarda
Alageyik tarafından çokça kandırılır. Gözden kaybolur Alageyik. Sonunda Halil
avı bırakılır. Ta ki düğün gecesine kadar... Gerdek gecesi sırasında bir ses
duyar
Halil... Geyik sesidir. Nişanlısı Zeynep'i bırakıp tüfeğini kapıp dışarı fırlar.
Geyiğin peşine düşer. Alageyik oyun oynamaktadır. Bir o kayada görülür bir bu
kayada... Sonunda son bir hamle yapar Halil. Bir kayaya atlarken kendini uçurumu
boylarken bulur.
Derler ki Halil'in geyik avlamaya tövbe edişidir bu türkü...
Bir ağıttır. Hem yavru geyiğin hem Halil'in anasının ortak
türküsü...
Her çalışta pek çok öyküye uyarlanabilir bu türkü... Bir
ağıttır. Ortak bir ağıt...
Ben de gittim bir geyiğin avına,
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına.
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada
Ben giderken kaya başı kar idi,
Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi,
Ak bilekler taş üstünde çürüdü,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.
Esvabım bohçada basılı kaldı,
Tüfeğim duvarda asılı kaldı,
Nişanlım da benden küsülü kaldı,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına.
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada
Ben giderken kaya başı kar idi,
Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi,
Ak bilekler taş üstünde çürüdü,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.
Esvabım bohçada basılı kaldı,
Tüfeğim duvarda asılı kaldı,
Nişanlım da benden küsülü kaldı,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.
22 Ağustos 2014 Cuma
Eti Motto reklamında bir garip trompetçiyim
Oyunculuk için elbette ki eğitim gerekir. Bu eğitimin
akademik olması şartı ise bence yok. Önemli olan çok çalışmak ve doğru
insanlarla bir arada olmaktır.
Benim ilk oyunculuk deneyimim bir reklam filmi olarak daha
yeni yayınlanmaya başlamış Eti Motto reklamı… Yukarıda belirttiğim şartlar
benim için geçerli değil… Çünkü ben bir trompetçi olarak orada trompet çalıyor
gibi yapıyorum. Bu da hiç zor olmadı. Çünkü ben bu role çok uzun zamandır
çalışıyordum aslında.
Kendi içinde mizahı da hazır olan bu deneyimimden bahsetme
sebebim şu sıralar havadan sudan bahsetme isteğimin bir yansıması. Ben ara ara
böyle farklı deneyimlerimi blog sayfamda okuyucuyla buluşturacağım.
Hem müzisyen hem de bir blog yazarı olmanın getirdiği bazı
kazanımlar var. Her şeyi yaşarken hikayeleştirmek ve bir senaryo gibi düşünmek…
Kim bilir, belki de bu küçük deneyimi bir kurgu haline getirir, bir komedi
filmi malzemesine dönüştürebilirim.
İzlediğimiz o 30-40 saniyelik reklamların çekim sürecini
gördüğünüzde bir film çekmenin ne kadar zor olabileceğine karar
verebiliyorsunuz. Ama reklam çekiminde çarpıcı olmak ve kısa sürede mesajı
izleyiciye iletmek gibi önemli amaçlar var. Bu belki de işi daha da
zorlaştırıyordur.
Bu minik oyunculuk deneyiminden sonra böyle işler teklif
edilmeye devam eder mi bilmem. Devamı gelecek olsa da olmasa da şu sıralar
ulusal kanallarda gösterilen reklam filminde herkesin gözü önündeyim. 30
saniyelik reklamın içinde 5 saniyelik de olsa… Ben Eti Motto reklamında bir
garip trompetçiyim.
15 Ağustos 2014 Cuma
Tınılar Arası Yakınlaşmalar
Evet sevgili okuyucu, biraz da dinleyiciliğe terfi etseniz fena olmayacak. Zira bu naçiz blog yazarınız biraz da müzisyen olur.
Yaz sezonu nedeniyle verdiğimiz uzun sayılacak bir aradan sonra ufak ufak yeni projeleri hayata geçirerek yeni sezona başlıyorum. Hatıra Defteri Project ile eski Türkçe şarkılara yeni soluk veriyoruz. Tınılar Arası Yakınlaşmalar ile de santur, trompet ve gitarın uyumuna kajonun ritmini ekliyoruz. Dünyanın tüm seslerine ve titreşimlerine yer verdiğimiz bu projede eski bir caz şarkısının yolculuğuna kaptırırken sonrasında bir Anadolu ezgisinin tınısıyla kendinizden geçebiliyorsunuz.
Tür olarak bir etiketle sınırlandıramıyorum. Dinleyicinin de herhangi bir tür beklentisi olmaması, yolculuğa ve sürprizlere hazır olması gerekiyor. Maksat müziğin evrensel olduğu gerçeğini eyleme dönüştürmek... İşte bu yüzden bir doğu enstrumanı olan santur ile bir batı enstrumanı olan trompeti bir araya getiriyoruz. Ben her ikisini de çalmaya çalışarak hiçbir şey söylemeden bir mesaj veriyorum aslında.
Bu mesajı duyabilecek, müziğin yolculuğuna çıkabilecek dinleyiciler arıyoruz. Atölye Kuledibi'nde 15 Ağustos ve 16 Ağustos'ta gidiş-dönüş yolculuk için yerinizi almayı unutmayın.
7 Temmuz 2014 Pazartesi
Bu sokak müzisyenleri size ne etmiş?
Önce bahsedeceğim meselenin kişiselleştirilmiş halini
aktarmak istiyorum. Dünkü yazımda bahsettiğim gibi kısa bir süredir İstiklal
Caddesi’nde birkaç arkadaşımla müzik yapıyorum. Son çalışımızda yanımıza gelen
sivil zabıtalar tarafından uyarı aldık. Trompetin yasak olduğunu söylediler.
“Bu yasak” diye elimdeki trompeti işaret ederek “bir daha görürsek el koyarız”
dediler.
Eminim çok müzisyen yaşıyordur. Yine de geri gelip
çalıyorlardır. Direnmek gerekir de. Doğru. Ancak ben zabıtadan bıkarak
başladığım bir müzik hayatına sahibim. Bağdat Caddesi’nde de aynı tantana
olmuştu. Nişantaşı’nda da… Dolayısıyla siyasi bir malzeme çıkarmaya gerek yok.
Yani birileri çıkıp “AKP’li belediyeler falan filan…” diye siyasi mesajlar
verecekse vazgeçsin. Bunun siyasi değil sosyolojik bir sorun olduğunu söylemek
zorundayım. Ki Kadıköy Belediyesi ve Şişli Belediyesi AKP’li falan değil…
Olay biraz kültürle alakalı… Trompetle de bir alıp
veremedikleri yok elbette. Dinlemedikleri müddetçe tabi… Oysa ben öyle beyaz
Türk kafasıyla “ben aslında cazdan başka müzik yapmam” diyerek yaşamıyorum. Bu
toprağın müziğini yapıyorum. Bu toprağın müziği için katkıda bulunmak
istiyorum. O müziğin içinde trompetin yer alması, hatasıyla doğrusuyla o
duyguya katılması dinleyende olumlu bir etki yaratıyordu şüphesiz. Ancak bunun
gibi çok örnekten hatırladığım gibi o ilginin negatif yansıması da oluyor. Şikâyet
mekanizması…
Sokak müzisyenliği kent kültürünün çok önemli bir parçası…
Müziğin de kendine ait dinamiği var. Eserine göre yükseleceğin, düşeceğin
yerler var. Temponun artıp azaldığı noktalar var. Bütün bunları hakkıyla
yaptığın zaman alkışı alıyorsun, ilgiyi topluyorsun. Ama biri o kadar olumlu
hal içinde gidip seni şikâyet ediyor. “Bu adam çok gürültü yapıyor” diyor.
Zabıtanın da canına minnet… “Müzik yapıyorlar abi, ne güzel işte” diyecek bir
kültürü İstanbul’un kültür merkezi Beyoğlu’nda sahip olamadıysak hangi semtte
sahip olalım. Turistler memnun… Farklı bir müzikal birlikteliğe şahit oluyor.
Beyoğlu için daha iyi nasıl tanıtım yapılabilir?
Bunun bir sosyolojik sorun olduğunu, kültürel bir eksikliğin
sonucu olduğunu söylemeyeyim de ne diyeyim? Mesela “zabıtalar beni sevmiyor” mu
diyeyim? “Garibiiim, vurmayın abileriiim” mi diyeyim? Acındırma mı yapayım? Direneyim
de bir dahakine enstrümanı mı kaybedeyim? Sonra orada üzerime benzin döküp
yakayım mı? Heh! İşte ancak böyle bir çaresizlik içinde olduğunda varlığı prim
yapıyor insanın. Bak… Laf lafı açtı. Diyelim ki benim trompete el koydular;
kamyonete karpuz gibi attılar, paramparça yaptılar. Ben de o sırada kendimi
kaybedip oracıkta intihar ettim. Haber olur. Zabıtaların bu davranışı
protestolara konu olur. Ben de sokak müzisyenleri şehidi olurum. He mi?
Olayın bu aşamaya gelmesi abartılı bir kurgu elbette. Ama bu
sorunun dillendirilmesi için de birinin ölmesine gerek yok. Kültürel gelişimini
tamamlamamış, görev yapmakla saçmalamanın ayrımına varamamış, doğru inisiyatif
kullanamayan insanlara verilen yetkini sonucu olarak sadece sokak müzisyenleri
diken üstünde değil…
Sonuçta uzunca bir süre sokakta çalmayacağım. Olur ya
sokakta çalınabilecek ses seviyesinde bir enstrüman öğrenirim; o zaman.
Üzüldüğüm şey, sokağın ritmine uyumlu olarak uzunca bir süre çalamayacak olmak…
Bir de bu zabıtalar beni niye sevmiyor arkadaş?

Etiketler:
beyoğlu,
istiklal caddesi,
kültür,
sokak müziği,
yasak,
zabıta
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



