Spor Haberleri

Köşe Yazıları

5 Kasım 2013 Salı

Deri Altına Bilgisayar mı Olur?

Bilgisayarlara olan bağımlılığımız gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Teknolojinin hayatımızın odak noktası haline geldiği bu yıllarda Almanya'da yaşayan bir genç, bu bağlantıyı biraz çılgınlığa çevirdi.

Kendi geliştirdiği mikro bir bilgisayarı kol derisinin altına yerleştirerek özel bir operasyon ile diken çılgın genç Almanya'nın Essen kentinde yaşıyor. Tim Cannon isimli bu arkadaş bilgisayarlarla iç içe geçmiş hayatı çok yanlış anlamış.

Öyle ki Circadia 1.0 adında geliştirdiği mikro bir bilgisayarı özel olarak açtığı kol dersinin altındaki bölgeye yerleştirdi. Operasyondan sonra kolunu kendisinin diktiğini vurgulayan çılgın genç, duyanları şaşkına çevirdi.

Kendini "biohacker" olarak adlandıran evrensel deli, bu operasyon için bir başka biohacker arkadaşından yardım almayı da ihmal etmemiş. Yardımsız olmaz tabi. Özellikle bu denli tehlikeli bir operasyona kalkışan genç hayalindeki bilgisayarı nihayet koluna entegre ettiğini dile getirmiş. Elbette teknolojide hayalindeki son model diye bir şey olmayacağını da biliyordur. Kim gaza getirdiyse çocuğu Allah bildiği gibi yapsın.

Şimdilik vücudun hayatsal fonksiyonlarını izleyip onları sahibine aktaran, kullandığı Bluetooth teknolojisiyle başka cihazlarla da paylaşabilen Circadia, yazılımsal açıdan geliştirilmeye müsait bir cihaz. Bu açıdan baktığınızda ise çok faydalıymış sahiden. Adamı kafaya alıyorduk az daha.

Özellikle şu an ne kadar mikro gibi gözükse de insanlar için makro boyutlarda olan bu cihaz yüksek boyutlarda mikro haline getirilirse bir teknolojinin önü açılmış olur. Cihazın elektriği nereden sağladığından da bahsetmek gerek. Cihaz içeriğinde tümleşik olarak barındırılan bir bataryadan gücünü alıyor. Peki ya batarya biterse? Kablosuz şarj edilebilir bir yapıya sahip Circadia bu açıdan da ilgi çekici bir teknoloji kullanıyor.


Aha, arkadaşı kafaya alma sebebimiz hayırlı olsun. Kablosuz şarj gibi yüksek radyasyon içeren onu da geçersek insan sağlığını tehlikeye atacak bir buluşu kolun alt derisine monte etmek ne kadar doğrudur? Ya… Yazık etmiş arkadaş kendine.


Bumerang Ödülleri Oy Ver!

Ne yaptın sen eBay?

Bu nasıl ticaret? E be kardeşim, bu nasıl e-ticaret? Böylesi hassas bir olayla ilgili zorlama bir kelime esprisi yapmış olmamdan dolayı beni affet sevgili okuyucu.

eBay isimli bir e-ticaret sitesinin yaptığını duyunca beni neden affetmen gerektiğini unutacaksın. Site Nazi soykırımı kurbanlarının özel eşyalarını satışa çıkardı. Bu da haliyle büyük tepkiyle karşılandı. Toplama kamplarında ve gaz odalarında katledilen kurbanlara ait kıyafetler, aksesuarlar ve bavulların açık arttırmaya çıkarıldığı sitede, Auschwitz’de öldürülen Polonyalı fırıncıya ait olduğu söylenen esir kıyafeti için eBay 18 bin dolar istedi.

Gelen tepkilerden sonra site bütün satışları iptal etmek zorunda kaldı. Yaptıkları açıklamada ise pişman olduklarını ifade ettiler. Hatta bir hayır kurumuna bağış yaparak tepkileri azaltmaya çalıştılar.

Nazi dönemiyle ilgili olan hatıratların satılması sadece İngiltere’de yasal… Pek çok ülkede ise bu hatıratların satılması yasayla engellenmiş durumda. Elbette ki yasanın da üzerinde başka bir durum var. O da Dünya belleğinin affedemezliği… Affedilecek şey miydi bu soykırım? Tarih yapılmış hiçbir kıyımı unutmayacak o ayrı. Bu bellek de tarih boyunca nesilden nesle aktarılacak.

Yahudi soykırımının da acıları ticaret malzemesi haline gelince, devletlerin tepkisinden önce halkların tepki göstermesi meselenin sıcaklığının koruduğunun göstergesi… Hatta bu bellek tarih içinde çokça devlet tarafından gerçekleştirilmiş katliamlara ve soykırımlara örnek oluyor. Olmalı da… Tarih soykırımcıları, katilleri en ağır şekilde cezalandırmalı. Bu da unutmamakla ve tekrarlanmasına engel olmakla mümkün…

Hatıratların yanı sıra Nazi döneminde devlet tarafından el konulmuş bin beş yüz sanat eseri Cornelius Gurlitt isimli kişinin evinde gerçekleştirilen kaçakçılık soruşturması sırasında şans eseri bulunmuş durumda. O dönemde ortadan bir şekilde kaybedilmiş daha on binlerce eser var.

Yiten sanat eserleri 1.1 milyon insanın katledildiği soykırım içinde bahsetmeye değecek gibi değil elbette.
eBay ayıbından dönse de dönmese de unutulacak gibi bir tarih değil. Üstelik Dünya bu kıyımdan ders de çıkarabilmiş değil.



Bumerang Ödülleri Oy Ver!

Barış gemisi bize kaç liman dayanır?

Cumhuriyet’in 90. yılında yola çıkmış olan Gençlik Barış Gemisi 7 Kasım’da İstanbul’a varıp yolculuğunu bitirmiş olacak. 53 milletten 800 kız ve erkek öğrencinin yer aldığı bu proje elbette ki önemsenmeli. Ama projenin ismindeki “barış” kelimesi onu güzel yapmaya yetmiyor ne yazık ki.

Çünkü maalesef ki daha yola çıkarken kız ve erkeklerin birbirinden izolasyonu sağlanmış, barlarda içki servisi de yasaklanmıştı.

“Hepimiz aynı gemideyiz” mesajı veren proje, iktidarın “benim gemimdeysen benim kurallarıma göre yaşayacaksın” alt mesajını da itinayla iletiyor. Barış gibi önemli bir amacın içinde yer alan gençler basit bazı özgürlüklerden bile arındırılıyor. Ülkedeki barışın tesisi için atılan adımların din temelli olması için ve din kardeşliğiyle barışı inşa etmeye çabalayan iktidarın, barışın özgür düşünce, özgür hayat ve özgür inanç gibi unsurlarla tesis edemeyeceğini bu gemi sayesinde de anlayabiliyoruz.

Gemide kız ve erkek öğrencilerin kaldığı kısımları birbirinden ayıran noktalara sivil polis ve geminin güvenlik görevlileri yerleştirilmiş, geçişler kontrol edilmişti. Hatta AKP’ye has bir üslupla tehdit dahi edilmişti gençler. “Kız ve erkek öğrenciler ayrı katlarda kalmaktadırlar. Kat ihlalinde bulunan öğrenciler durulan ilk limanda bırakılacaktır” anonsunun yapıldığı gemi ‘barış’ amaçlı seyahatini tamamlıyor.

Bu anons “ya sev, ya terk et” türü bir anlayışın ifadesi… “Ya sevişme ya terk et” sloganı daha uygun elbette. Bu arada kadın ve erkeğin baş başa yapacağı tek şeyin sevişmek olduğunu sanmak için nasıl bir gençlik yaşamış olmak gerekiyor, çok merak ediyorum. Neyse…

Parlamento'da gazetecilerin Türkiye -Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi'ne ilişkin sorularını yanıtlayan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, “53 milletten 800 kız ve erkeği 10 günlük gemi seyahatine götürüyorsam, elbette ki bunun tedbirini alacağım. Bu tedbiri almadıktan sonra götürmem zaten. Kaldı ki 800 genci, 10 günlük gemi seyahatine götürmek gibi bir yükümlülüğüm de yok. Bir proje yapıyoruz; Türkiye-Akdeniz Gençlik Barış Gemisi Projesi. Barış gemisinde, evrensel konular, küresel konular, savaşlar, gençlik sorunları tartışılıyor. Bütün bunların zeminidir, bizim için önemli olan. O zemini sağlamak için bütün tedbirleri aldım. Gençlik Barış Gemisi'nde barlardan alkol servisi de yapılmaz, alkolü de kaldırttım, bu da doğru. Bir daha Gençlik Barış Gemisi olursa, gene alkol servisi olmayacak. Bunu da peşinen söyleyeyim. Bu kadar net yani...” diye konuştu.

Daha önce karma olan bu gibi devlet projelerinde artık kız ve erkeğin ayrı olacağını söylüyor Suat Kılıç. Zaten karma eğitim de sizin muhafazakâr demokrat anlayışınıza ters. Zaten kadın- erkek birbirini uzaktan sevmeli. Değil mi? Sonra aniden evlenmeli ve hızla çocuk yapmalı. Bunun için de öğrenciler için 18–24 yaş arası gençlerimiz için flörtle vakit kaybettirmemek adına evlilik teşvik kredisi bile çıkarttı hikmetinden sual olmaz devletimiz.

Gençler sevişmesin diye tedbir alınan ve pek çok özgürlüğün kısıtlandığı Gençlik Barış Gemisi’ni gördüğümüzde uzaklardan birinin “kimin hayat tarzına müdahale etmişiz?” diye bağırması da aslında gaipten ses duyduğumuz anlamına geliyor. Başka bir açıklaması olamaz zaten.


Evet, aynı gemideyiz biz. Doğru... Kaptan sen yine de bizi uygun bir limanda bırakıver. Muhafazakâr demokrat yapınıza uymayan bir liman olsun lütfen.

Bumerang Ödülleri Oy Ver!

4 Kasım 2013 Pazartesi

Leyla ile Mecnun'u Ben de Özledim

Leyla ile Mecnun Türkiye televizyon dünyasının en alışılmadık yapımıydı. Komikti. Şaşırtıcıydı. Zekiceydi. Ve yaratıcıydı.

Üstelik absürt komedi denemesi yaparak bir risk de almıştı. Dizi buna rağmen çok izlendi. Sektör içinde reyting düşüklüğü nedeniyle yayından kalkan diziler patır patır yok olurken o devam etti.

Alışılmışın dışındaki dizinin alışılmışın dışında bir yayından kalkma hikâyesi var. Gezi eylemlerine katılan dizi ekibinin sosyal medyada da fotoğrafları yayınlandı. Gezi eylemlerine katılmalarının cezasını da ekibin işine son vererek kesti TRT. Hal böyle olunca her şey çok ortada bitti. Sanki bir âşık olduğun insan ortada hiçbir şey yokken ertesi gün seninle tüm iletişimini kesmiş gibiydi.

Bitmeyen bir sevda gibi… Takıntılar kalır. Hep onu düşünürsün. Hep ondan bahseder dilin. İşte o yüzden Leyla ile Mecnun ekibinin çektiği “Ben de Özledim” isimli yeni televizyon dizisi iki bölümdür Leyla ile Mecnun’dan bahsediyor. Hem de ne bahsetmek… O kadar normal ve insani ki… O kadar doğal bir durum ki böyle olması…

Leyla ile Mecnun, ekibini oluşturan herkesin tutkuyla sahiplendiği bir projeydi. Böyle bir tutkunun da bitmesi zor elbette…

“Ben de Özledim”, özellikle ikinci bölümün neredeyse tamamını “Leyla ile Mecnun” dertlenmesine ayırmıştı. Ama tahminim bu etkisini kaybederek yavaş yavaş “Ben de Özledim” dizisini özgürlüğüne kavuşturacaktır. Ama zamana ihtiyaçları var ve yeni bir ilişkiye henüz hazır değiller. Alıştıra alıştıra…

İşin bir de ticari boyutu olabilir. Benim işkillenmeye elverişli bünyeme göre “Leyla ile Mecnun” etkisini bu dizide de sürdürmeye çalışıyor olabilirler.

Sonuçta her iki durum da olsa Leyla ile Mecnun Türkiye televizyon tarihinde önemli bir sayfada yerini alıp huzurla dinlenmeye çekilirken “Ben de Özledim” reyting savaşlarında çarpışmaya devam edecek. Belki de o yüzden selefinden güç alma zorunluluğu hissediyordur.

Duygusal yönü ağır basan ve haliyle bir işin tutması için yapılan bu anmalar son bulacak elbet.
Yayından bir skandal olabilecek şekilde kaldırılan “Leyla ile Mecnun” dizisi, gördüğünüz gibi “Ben de Özledim” dizisi hakkında bir yazı yazmaya niyetlenmiş olsam da benim de dilimden düşmedi. Ne akıllardan çıkar, ne de dilimizden…

Leyla ile Mecnun sayesinde algısı daha açık bir televizyon izleyicisi oluşmuştu. Daha doğrusu hayatının büyük bir bölümü televizyon karşısında geçiren toplumun önemli kısmı için azıcık düşünebilme imkânıydı. Bu da kimileri için bir sorundu tabi. Özellikle yöneticiler için…

Ben yeni dizinin peşini bir türlü bırakmayan selefiyle ilişkisine dönüp bitireyim. Ben de Özledim dizisinin ismi bile bize Leyla ile Mecnun’lu bir cümle kurdurmaya itiyor. Evet… Leyla ile Mecnun’u ben de özledim… Dizinin ilk iki bölümü de bu hissiyatla çekilmemiş mi zaten?


Bumerang Ödülleri Oy Ver!

Diyanet'e sormadan tuvalete bile gidemeyeceğiz

Diyanet elini, dilini korkak alıştırmamak için olsa gerek, sosyal hayattan, finans dünyasına, giyim kuşamdan, beslenmeye kadar pek çok alanda fetva yağdırıyor son zamanlarda.

Geçtiğimiz günlerde finans dünyasına ‘şok’ yaşatan bir fetva verdi. Çeki vadesinden önce bozdurmak caiz değilmiş.

Alacakları vadesinden önce tahsil ederek şirketler için nakit akışını sağlayan bir sistem sunan factoring sektörü şu an şoktaymış. Haber sitelerinde ortak olan yorum bu… Neden şokta? Diyanetin fetvasına göre her şeyi düzenleme zorunluluğuna mı hazırlıyorlar bizi?

BDDK verilerine göre 15 bankanın factoring sektöründe faaliyet gösteren iştirakleri bulunuyor. BDDK bir süre sonra Diyanet fetvasına uygun bir düzenlemeye girişir mi, göreceğiz. Bu olursa şaşırtıcı olmaz açıkçası.

Bugün Diyanet’in devlet protokolünde önemli bir yere sahip olması, geçtiğimiz yıllarda atılmış sembolik bir adım gibi görünüyordu. O gün her konuda fetva verip hayata müdahale etmeye kalkacağını söyleseydik, laikçi paranoyak olarak fişlenecektik. Söylemedik de ne oldu? Şimdi fetvalardan fetva seçiyoruz. Ha, şimdi söylesek yine laikçi paranoyak olarak fişleniriz, o da ayrı…

Diyanet’in finans sektörüne yönelik bu fetvasını bir kenara koyalım. Türkiye gibi din konusunda hassas insanların yaşadığı bir ülkede, insanların görüntüleri, giyim tercihleri ile ilgili caiz ya da değil yorumu yapmak sağlıklı mı? İki ayrı sorunun doğumunu hazırlar. Biri insanların vicdan ve kanaatlerinden kaynaklanan özgürlüklerine kısıtlama getirmektir. Diğeri de o insanları hedef göstermektir.

Diyanet, dövme yaptırmanın caiz olmadığını, erkeklerin küpe takmasının ise mekruh olduğunu söyledi. Mekruh, “ne desek bilemedik, yapmasan daha iyi sanki” gibi bir durumu
ifade eder.

Şimdi küpe takan erkekler, dövmeli insanlar sokaklarda ‘dindarların’ göz tacizine uğramaya başlarsa, sonrasında fiziksel bir saldırıya da maruz kalırsa bunun ilk sorumlusu Diyanet’tir. İkinci sorumlusu da dinci ve iktidar yanlısı basının bu haberleri veriş şeklidir. Örneğin Samanyolu Haber’in haberi yansırken kullandığı ifadelerden biri “ekonomiyi etkileyecek” cümlesiydi. Neden etkileyecek? Neden sosyal ve ekonomik hayat dinin emrettiği şekilde düzenlenecek?

Türban konusunda özgürlük çığlıkları atanlara şunu söylemek gerek. Türban özgürlüğünüzün simgesi değil. Dini bir kaynaktan gelen emre itaat etmek için takılan türban özgürlük simgesi olamaz. Ancak yine o kaynağın emrettiği “hayır yapamazsın, giyemezsin, takamazsın” dayatmalarına maruz kalan insanların direnişine biz özgürlük mücadelesi diyoruz.

Diyanet hep fetva veriyordu. Evet… Diyanet gelen sorulara cevaben fetvalarını yayınlar. Ancak şu dönemde artık daha çok önemseniyor. Artık dini yaşam tarzına uygun olarak yasalar bile çıkartılabilir. Diyanet’in hem protokoldeki yeri, hem de söylediklerinin ilgili alanda ‘şok’ etkisi yaratmasıdır düşündürücü olan.

Öte yandan Başbakan da kızlı erkekli üniversite öğrencilerinin aynı evi paylaşmasından rahatsız olup “bu bizim muhafazakar yapımıza ters” demesi ve bun göre adımlar atmak üzere talimat vermesinden de anladığımız gibi Diyanet fetvaları da belirleyici olabilir.

Sabah kalktığında ilk iş meteoroloji raporuna bakmak o gün ne giyeceğimize karar vermemiz için yeterli olmayacak yakında. Nereye gideceğine, ne giyeceğine, ne yeyip ne içeceğine dini kurallara göre karar veren bir Diyanet’imiz var. Artık Diyanet fetvası olmadan tuvalete bile gidemeyeceğiz.



Bumerang Ödülleri Oy Ver!

1 Kasım 2013 Cuma

Böyle Olur Şehircinin Düğün Pastası

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Muhammet Oktay Bayraktar, Mersiha Halilbegoviç ile evlendi. Haliç Kongre Merkezi'ndeki düğün törenine, Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'in yanı sıra, çok sayıda milletvekili ve çiftin yakınları katıldı.

Çiftin nikah şahitliğini ise, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç yaptı.

Protokolün gözde isimlerini bir araya getiren bu düğünde Başbakan elbette ki yine 3-5 çocuk talebini yeniledi. Cumhurbaşkanı bunun bir rutin haline geldiğini çok iyi bildiğinden olsa gerek mikrofonu Başbakan’a verirken “Sayın Tayyip Bey'in tavsiyeleri, söyleyecekleri olacaktır” dedi. Başbakan’ın konuşması şöyle: “Diyoruz ki; güçlü, genç bir milletiz. Şu anda en büyük zenginliğimiz bu. Hele hele sizin gibi nitelikli, şuurlu bir ailenin çocukları var tabii. Tabii maceranız da enteresan. Bu işin bir Bosna Hersek mazisi var. Gelinin soyadında bir Begoviç var. Aliya İzzetbegoviç'e farklı bir yaklaşımımız var biliyorsunuz. Diyoruz ki; en az 3 çocuk. Bunlar konuşmuşlar, bu konuda mutabık kalmışlar. Ankara'da bir amca, Meclis Başkanımız Sayın Çiçek'e demiş ki; 'Başbakana söyle, herkese söylesin. Bir olur garip olur, iki olur rakip olur, üç olur denge olur, dört olur bereket olur. Gerisi Allah kerim' demiş.”

Başbakan’ın hiçbir elle tutulur dayanağı olmayan çok çocuk arzusunu artık çok irdelemeye gerek yok. Geri kalmış toplumların gelişme politikası olarak gördüğü kontrolsüzce kalabalıklaşma mantığının bir eseri…

Ancak bu düğünle ilgili söylenecek en önemli nokta düğün pastasının bir gökdeleni andırması… Dehşetengiz bir ego görmüyor muyuz? Ben açıkçası Başbakan’ın sözlerinde çevresindeki insanları diğerlerinden daha şuurlu sayan bir algıya da rastladım. Çok da mümkün böylesi bir algıda olması…

Düğün pastasının gökdelene benzemesi de bizim Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın çevre ve şehir anlayışını ele veriyor gibi. Her yere gökdelen, her yere kocaman binalar… Bunun üzerine kurulu şehircilik politikalarını öylesine içselleştirmişler ki düğünlerinde bile izlerine rastlayabiliyorsunuz.


Bir ülkenin çağdaşlaşmasını sadece ambalajla sağlamaya çalışanların şehirleri baştan aşağıya lüks binalarla donatması kadar normal bir şey var mı? Düğün pastası da öyle olur işte böyle şehircinin.

Peki Türbanlı Milletvekili de Bizi Görecek mi?

İnsanın nasıl yaşayacağıyla ilgili verdiği karar, hangi normlara dayalı olursa olsun kutsaldır. Kadının örtünmeye karar vermesine karşı herhangi bir olumsuz tepki alması kadar saçma bir şey yok. İnsanlar birbirlerinden farklı yaşayabilir, farklı giyinebilir.

Farklılıklar insanların yaptığı işi de etkilemez. Örneğin türbanlı bir milletvekili bal gibi olur. Türbanlı bir kadın her işi yapabilir. Hakkını verdikten sonra ne sakıncası var?

Her ne kadar AKP’li kadın milletvekillerinin TBMM çalışmalarına türbanlı olarak gelmesi siyasi bir dönüşümün hazırlık çalışması olsa da mantık ve vicdan açısından baktığınızda bunu engellemenin gereksiz olduğunu söyleyebiliriz.

Toplumsal her alanda türbanlı kadının daha çok görünmesinin altında da benzer bir politika olabilir. Mesela yarışma programlarındaki kadın yarışmacılar arasında daha çok türbanlı görülmeye başladı. Sanki daha fazla kadın kapanmaya karar veriyormuş gibi, baskı sonucu açık gezmek zorunda kalmışlar gibi bir izlenim yaratılıyor. Oysa bu rakamsal bir artış değil, bilinçli bir politika sonucu tercihte bulunmak… Bu programların yapımcılarına ve yayınlandıkları kanallara baktığınızda bu dönüşümün bir medya yönlendirmesi olduğunu görebilirsiniz.

Mecliste de meselenin resmi ayağı gerçekleşiyor. Şimdi diyeceksiniz ki madem türbanlı milletvekilinde bir sakınca görmüyorsun, niye bunları yazıyorsun?

Elbette ki türbanlı bir milletvekilinden rahatsız değilim. Bebeğimizin kontrollerini yaptırdığımız doktor da türbanlı… Onu hastaneye götürdüğümüzde bizim karşımızda bir doktor var. Cinsiyeti, giyimi ne olursa olsun. Peki, türbanlı bir milletvekili Meclis’te örtünmeyen ve de dekolte giyerek işine giden kadın memurların da hakkını savunacak mı? Onlar için mücadele edecek mi? Türban yasağına karşı türban takıp eylem yapan aslında açık kadınlar gibi, onlar da mini etek giyip eylem yapabilecek mi? Bu biraz ütopik olurdu. En azından kadın memurlar üzerindeki giyim kuşam baskısı devam ederken meseleyi tek önergeyle çözebilecek adımlar atabilecekler mi? Bu sorunun cevabına neden “hayır” diye haykırmak istiyorum?

İktidara geldikleri günden beri çok başarılı bir şekilde yürüttükleri türban siyasetini, hep vicdan hürriyeti üzerinden argüman ürettiklerini biliyoruz. Ancak bu vicdan hep kendi etrafında dolaşıyor.

Vizontele filminde o çok sevilen replik geldi aklıma. Belediye başkanı televizyonu anlatan bir konuşma yaparken Zeki Müren’i dinlerken aynı anda görebilecek olmaktan bahsediyor. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Fikri karakteri “Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi?” diye soruyor.

Memleketteki bu ‘demokratik yenilik’ bana bu repliği hatırlatıverdi aniden. Artık orada türbanlı kadın da görebileceğiz. Peki, türbanlı milletvekili de bizi görecek mi? İşte asıl mesele bu.

Sonuçta bu durum giyim kuşam özgürlüğü tesisi falan da değil. Bunlar hep tabana göz kırpmalar…