Spor Haberleri

Köşe Yazıları

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Soma'daki maden faciasını da paralel yapıya bağlayan çıkacaktı elbet!

Soma’da kömür madeninde meydana gelen patlama sonucu yüzlerce işçinin mahsur kaldı. Son belirlemelere göre ise 205 kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Bu sayının daha da artmasından endişe ediliyor.
Kazanın ardından beklemedim değil. Birileri çıkıp bunu paralel yapıya bağlayabilirdi. Öyle de oldu. 

Twitter’da bir not… “Aylardır kaos ortamı oluşturarak hükümet yıkmayı hayal eden zihniyet bu amaç uğruna değil Soma, ülkeyi yakmaktan çekinmez bilin istedim.” Evet, bunu yazan bir insan…

Soma Holding ile AKP arasındaki ilişkiyi kısa bir özetleyelim. Paralel devlet değil, bizzat hakiki öz devletin sorumluluğunu gözler önüne biraz serelim.

Soma Holding Maden İşletmeleri Genel Müdürü Ramazan Doğru’nun eşi Melike Doğru'nun 30 Mart yerel seçimlerinde AKP’den Soma Belediye Meclis üyesi seçildiği ortaya çıktı. Geçtiğimiz ayın sonunda ise CHP’nin Soma’daki işçi kazalarıyla ilgili verdiği araştırma önergesi AKP’li milletvekillerinin engeline takılarak reddedilmişti. Bu durum bize bu kazanın iç yüzünün, firmanın olası ihmallerinin hasıraltı edileceğini söylemeye yetiyor.

Twitter’daki bu ‘yüksek zekâ’ ürünü tezden de anlaşıldığı gibi iktidar yanlısı olmanın çok ciddi sorunları var. İktidar yanlısı gazeteciler de hep bir ağızdan bu tip faciaların başka ülkelerde de olduğunu söylüyor. Enerji bakanının yaptığı açıklamada ise Soma’daki madenin önemine değinilmesi de ayrı bir tuhaflık göstergesi… Başbakan ise vaktinde madencinin kederi ölüm dememiş miydi?

Bu facianın altındaki sebepleri düşünürken peşinen hükümeti suçlamak gibi bir gayretim yok. En tarafsız haliyle baktığınızda bile Soma’daki madenin araştırılmasına karşı çıkan hükümetin, Soma Holding Maden İşletmeleri Genel Müdürü’nün eşinin AKP’den Soma Belediye Meclis Üyesi seçilmiş olması da bizi işkillendirmeye yetmeyecek elbet(!)

Eee ne oldu? Bayraklar yarıya indirilip milli yas ilan etti Başbakanlık. Madencinin kaderi için yas tutacağız. Üç gün… Kutlama yok. Yukarıdaki ilişkiler devam ettiği müddetçe o madenlerde her işçi yasının tutulmasını beklemeye mahkûm demektir. Taşeronlaştırma ve işin ehline değil, yandaşa verilmesi gibi ülkemize has yanlışlıklar devam ediyor. Edecek. O kadar da normalleşti ki. Dışarıda hemen herkes “ne var canım? Tabii uyum içinde kiminle çalışacaklarsa onunla çalışacaklar” gibi bir savunmaya geçebiliyor. O zaman kusura bakmayın. O uyum bizi öldürüyor. O uyum bizi tehdit ediyor. Onlar birbirlerini pohpohlayacak, birbirlerini kollayacaklar diye biz kendimizi kollayamayacak hale geliyoruz. Oraya alışveriş merkezi, oraya gökdelen, oraya maden, buraya santral… Bakarsanız göreceksiniz. Bütün bu ihaleleri kimlerin aldığını gördüğünüzde her şeyi daha iyi anlayacaksınız.

Şimdi soracaksınız. “Bu ülkede yıllardır maden kazası olur. Hükümeti suçlamak iş mi?” diye. Evet… O zamanlarda da hükümet suçluydu. Şimdi de öyle… Şimdiki durum ise artık daha kurumsal hal kazandı. İşte bütün mesele bu…




11 Mayıs 2014 Pazar

Hem 77 santim hem de kalkıyorsa uçtunuz demektir!

Dedim ki acaba konu cinsellik mi olsun? Buradan pornografik fotoğraflara bağlayıp blog yazarlığımı ‘zirvede’ bırakabilirdim. Ama yok… Bu kadar ciddi mesele içinde Atlasjet’in Pegasus ile olan rekabetine neden değinmek istedim?

Reklamlardaki o sloganlar beni de etkisi altına almış demek ki.

Koskoca firmalar… Kelli felli yönetim kurulu üyeleriyle böyle bir reklama karar veriyorlarsa ben de fıkramsı bir minibüsçü hikâyesi anlatırım. Neden olmasın?

Kadın minibüse biniyor ve şoföre soruyor. “Başıbüyük mü?” Şoför “büyük büyük” diyor. Kadın hızını alamayıp soruyor. “Ne zaman kalkar?” Şoför durur mu? Lafı yapıştırıyor. “Oturursan kalkar.”

Arkadaş ortamında bile anlatmışlığım olmayan bu fıkramsı hikâyeyi bu platformda yazacağımı hiç düşünmezdim. Amma velâkin Atlasjet ve Pagasus’un cinsel çağrışımlı reklamlarını görünce bir hayli cesaretlendim.

2011 yılında geniş koltuk aralıklarıyla öne çıkmak isteyen Atlasjet “İkinciyiz ama bizimki 77 santim” sloganını kullanmıştı. Pegasus ise bu kampanyaya “Bizimki 77 santim değil ama tam zamanında kalkıyor” şeklinde yanıt vermişti. Aradan geçen 3,5 yıl bu çekişmeyi ortadan kaldırmadı. Pegasus’un kendi internet sitesindeki verilerden yararlandığını söyleyen Atlasjet, “Hem 77 santim değil hem de zamanında kalkmıyorsa çok mutsuz olursunuz” sloganıyla yeni bir reklam kampanyası başlattı. Firmanın bu reklamı gazete ve televizyonların yanı sıra sosyal medya sitelerinde de kullanılıyor.

Aslında bir bakıma zekice bir çekişme… Karşılıklar çok cuk… Cinsel organ boyu ve ereksiyon konusunda açık bir gönderme yapan bu firmalar aslında benim anlatmaya çalıştığım o fıkrada minibüs şoförünün muzip ve utanmaz zekâsından farklı bir kampanya içinde değil… Açıkçası televizyonda açıkça sevişmekte olan bir çift kullanılsa bu kadar etkili olmayacak. Bunu da çok iyi biliyorlar. Gren Peace’in geçtiğimiz yıllarda balık avcılığıyla ilgili yavru balıkların avlanmaması üzerine başlattığı “sizinki kaç santim?” kampanyasında görüldüğü gibi ticari olmayan bir durum için bile dikkat çekmek cinsel objelerle, çağrışımlarla mümkün oluyor.

Sloganlara gel! İlk 69 koltuğun 69 TL’den satılmasını duyuracaklar. “69’u çok seveceksiniz!” diyorlar. “77 santimin kıymetini oturanlar bilir!” diyorlar mesela. Sonra bir sanat eserinin ‘müstehcenliğine’ takılıyor millet.

Ha asıl meselemiz de sanırım bu. İnsana dair her şey sanatın konusudur. Bir sinema filminde, tiyatroda, resimde, heykelde cinsellik olabilir. Sanatın geliştiği toplumlarda cinsellik değil sanatsallık ön planda tutulur. Sanat öylesine kırılgandır ki onu bu yolla bizim gibi toplumlarda harcayabilirsin.


Neye baksa seks aklına gelen toplumlarda ise damacana bile cinsellik konusuyken, kapitalizm çok fazla yorulmayacak. Ama ne yalan söyleyeyim. Ben bu iki firmanın iki zeki mahalle abisinin çekişmesine benzeyen atışmasını sevdim.

6 Mayıs 2014 Salı

En az üç fidan asardı devlet!

6 Mayıs 1972… Türkiye tarihinin utançlarından biri… Darağacında 3 fidan…

Ülkedeki fertlerin özgürlüğü ve tam bağımsız Türkiye mücadelesi vermiş herkes gibi onlar da o dönem ‘vatan haini’ olarak suçlanmıştı. Onlar da o günün ‘paralel’ maşaları olarak gösterilmiş, idamları meşrulaştırılmıştı.

Günümüzde de hükümet işlediği suçları görünmez kılmak için suçlarını ifşa edenleri, suçlarına karşı tepki gösterenleri vatan hainliği kefesine koyarak kendini Yeni Türkiye’nin istiklal mücadelesini veren savaşçı ilan ediyor. Gerçekten bunun mücadelesini verenleri suçlu göstererek taraftarlarını da provoke edip saflarını belirgin hale getiriyor.

Dün de böyleydi. Bugün de böyle… Cumhuriyet tarihi boyunca böyle oldu bu. Bugün idam yok belki… Ama idamların olduğu dönemdeki vicdani düzey bugünle aynı… “Gezi müebbetlik” diyecek hale gelmiş iktidar kişileri, ellerine ilk geçen fırsatta darağaçlarını da kurarlardı. O direnişe katılmış herkes Taksim Meydanı’nda asılırdı. Hatta kimileri Twitter’dan gülücüklü “Alın size Taksim” mesajları saçardı.

Vicdani anlamda ne değişti? Toplum ne kadar evrimleşti? Hala gücü elinde bulunduran her kimse, onun arkasında değil mi çoğunluk? Üstelik gelişmeyi geçtim, gerileme var. Türkiye tarihinde hiç bu kadar iktidar yanlısı olma yarışı yaşanmamıştı. İktidardan maaşlı gazetecilerin türediği bir ülkede devlet 3 fidan asmasa da artık, en 3 fidan öyle ya da böyle öldürülür de, arkasından ‘vatan haini’ diye bağıran gazeteci müsveddeleri sayesinde sistem yürür bir şekilde.

Kafa aynı kafa…

“Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin” anlayışının bireyin ön planda olduğu toplum düzeni için ne kadar büyük bir engel olduğunu söylemeye gerek yok. Kendi adına karar verilmesini seven, kafa yormaktan nefret eden toplumun için en kolay çıkış yoludur. Tıpkı çoğu evlilikte kadının eşinin sözünde çıkmaması “ben bilmem beyim bilir” demesine benzer… O nasıl kadın erkek ilişkisinde bir dizi soruna neden oluyorsa, toplum devlet ilişkisindeki benzeri de aynı sorunlara neden olur.

Devlet, kendine itaat edilmesine alışır. En ufak bir karşı çıkışla karşılaştığında öfkelenir. Tehditle karşılaştığını düşünür.

Ve en üç fidan asar devlet. En üç fidan vurur, vurdurur. İdam yok diye sevinmeyelim yani. Polisin ‘masumane’ gaz kapsülü bile öldürücü olabilir. Geçmişte çocuk idam eden devlet, şimdi sokak ortasında çocuk öldürür. E ne değişmiş ki şimdi? Deniz, Yusuf, Hüseyin ve niceleri bu zamanda bulunsalardı, şu an Gezi’de katledilen canlar arasında sayıyorduk. Çünkü vicdani durum aynı… Çünkü devlet aynı…


Öyle ya da böyle en az üç fidan keser bu devlet.

15 Nisan 2014 Salı

Google Glass bu akşam satışa çıkıyor.Yine seks satacak!

Giyilebilir teknolojilerin son dönemlerdeki gözdesi ‘Google Glass’, bugün satışa çıkıyor. 1500 dolar olan akıllı gözlük, Türkiye’den de satın alınabilecek. Şu anda teknoloji meraklıları 19:00’ı bekliyor. Çünkü Türkiye saatiyle satışa başlanacak zaman bu. Ayrıca bir endişe de hâkim… Bunun sebebi ise satışın sadece bir gün sürecek olması, ürünlerin stoklarla sınırlı olması ve stoktaki miktarla ilgili bir açıklama yapılmaması…
Teknoloji tutkunları bu krizi de atlatacaktır.

Akıllı telefonlar, tabletler hala kapış kapış… Bu ürünleri gerçekten ihtiyacı olduğu için alan kaç kişi var peki? Bugün hiçbir işi olmayan, lisede okuyan bir insanın bile elinde olan akıllı telefonlarla akıl kavramıyla dalga geçen oyunlar oynanıyor. Sadece telefonların, bilgisayarların, gözlüklerin akıllı olduğu bir dünya hızla kuruluyor gibi. Zaten o kadar fonksiyona sahip bir telefon ya da tableti satın alarak o fonksiyonları oyun amaçlı olarak kullanmak akla çok uygun bir davranış değil… Akıllı telefonların da yüklenebilen sohbet uygulamaları sayesinde flört amaçlı kullanıldığını, elinde çılgın bir akıllı telefonun ekranına baygın bir gülümsemeyle bakan kızın aslında “ne kdr ttlsnJ” mesajını okuduğunu düşündüğünüzde teknolojinin ihtiyaç dâhilinde değil moda rüzgârıyla talep edildiğini görürsünüz. Bugün, “ya nasıl tabletin olmaz?” diyen bir insanın, dışarıda geçen zamanımı denizi izleyerek, yağmurun tadını çıkararak değerlendirdiğimi söylesem fakirliğime bir bahane gibi algılanacaktır. Oysa benimkisi fakirlikten çok, teknolojiyi geriden takip etme eğilimidir. Bunun da bir teknolojik yeniliğin ucuzlayınca elime geçmesi gibi avantajı var. Kişisel kısmı bir kenara bırakalım şimdi.

Asıl mesele aslında girişini de yaptığım gibi teknolojik bir yeniliğin asla ihtiyaç duyulduğu sebepten satışı patlamaz. Google Glass denen bu teknoloji harikası ürün de aynı durumdan muzdarip olacak. Örnekse ürün için daha şimdiden üretilen seks uygulaması…

Google Glass için geliştirilen yeni bir uygulama kullanıcıların özel yaşamına doğrudan giriyor, hatta yatak odasına... Londra'da okuyan Lübnanlı üniversite öğrencisinin geliştirdiği uygulama kullanıcıların seks yaşamına hareketlilik katmayı vaat ediyor. Her şeyin ilk seksi çağrıştırdığı bir coğrafyanın fertleri olarak bu akşam saat 19:00’da sanal bir ticaret kavgasına belki de işte bu yüzden girişeceğiz.

Oysaki gözlüğün faydalı olduğu alanları düşündüğünüzde büyük bir ihtiyaç daha yaratılıyor diyebiliriz. Arama kurtarma çalışmalarında yer tespiti, adres bulma… Hayat kurtaracak bu ürün için New York’ta bir itfaiye eri ve aynı zamanda bir bilgisayar programcısı olan Patrick Jackson uzun süredir Google Glass uygulaması üzerinde çalışıyor. İtfaiye erlerine yönelik olarak geliştirilen bu uygulama itfaiye erlerine en yakın yangın musluklarının yerini gösterirken, örneğin bir evde yangın çıkmışsa o evin kroki planını ekrana getirerek kurbanları nasıl en kolay şekilde evden tahliye edebileceğini belirtiyor.


Böyle faydalı çalışmalar yapılırken eğlence ve seks maksatlı da kullanılacak olan bu gözlük, bizde de büyük oranda eğlence ve seks amaçlı kullanılacaktır. Zaten belki de ürünün satışını arttıracak en önemli fonksiyonun bu olduğu Google tarafından da iyi bilindiğinden bir pazarlama taktiği olacak. Ne de olsa seks satar. Gerisi yalan…

10 Mart 2014 Pazartesi

Oylum Talu ve Müzmin Ezilmişlik Psikolojisi

Oylum Talu’nun TV8’de sunduğu bir program var. “Anlatacaklarım Var” isimli bu programın izlediğim son bölümünde Oylum Talu, internette de çokça dolaşmış olan “26 Kadın İcadı” başlığına programda yer verdi. Buraya kadar gayet normal… Kadınların bilim ve teknik konusunda da yetenekli olabileceğini kanıtlayan, aslında hiçbir ayrım olamayacağını idrak ettiren bir sıralamaydı. Ancak Oylum Talu’nun sunumunda belki de istem dışı olarak bir şaşırma tonlaması yer alıyordu. Bu şaşkınlık sözcüklere de yansıdı.

Talu bu şekilde düşünmüyor olsa da “düşünebiliyor musunuz? Bir kadın çelik yelek icat ediyor.” diyerek “olmaz, ama nasıl olmuş hayret!” tınlaması ortaya çıkarıyor. Stephanie Kwolek isimli kadın bir mucidin icat ettiği çelik yelekte daha çok şaşırmasının bulaşık makinesini icat eden Josephine Cochrane’dan bahsederken ise o kadar şaşırmamasının da doğu toplumlarına özgü başka bir sebebi var. Bulaşık kadın işidir zaten. Kadınların toplumdan soyut yaşamasını isteyen erkek modeli için bile kabul edilebilir. Sonuç itibariyle erkek işine karışmamıştır. Kendi yaşam alanı içinde bir pratik geliştirmiştir. Ama çelik yelek öyle mi? Bilgisayar, yazılım öyle mi? Hastalıklara çare öyle mi?

Bilim kadını diye bir kimliğe bile henüz alışamamış, “bilim adamı” dendiğinde de sadece erkek figürü aklına getirmiş bir toplumun içinde en çağdaş düşünceye sahip olabilecek bir kadında bile bu eziklik hissini yakalayabiliyorsunuz, ne yazık ki…

Ben elbette ki niyetinin böyle olmadığını biliyorum. Ancak Talu’nun bu ifadesi genetik bir kodlamanın sonucudur. Kadının coğrafyamızdaki tarih boyunca geride kalmışlığı, ezilmişliği günümüz kadınların boynunda hala bir ‘madalya’ olarak duruyor. Bugün “bakın erkekler, biz de varız” demek isterken bile “bakın erkekler ne garip ki biz de varmışız” demesi bu sürecin bir parçası…

Mucit olacak kişinin gerekli birikim, beceriyi içinde barındırması yeterlidir. Dolayısıyla cinsiyete göre meslek paylaşımı çizelgesi icat etmeye gerek yok.

Biz kadınlara hangi işlerin daha çok yakıştığını söyleyen sözlere çok tanıklık ettik. Öğretmenlik en ideali… İşten eve dönüş saati belli, değil mi? Öğretmenliği idealistliği üzerinden değil, eve geliş saati yönünden uygun bir kadın mesleği olarak gören bir toplum, icat çıkaran kadını da pek sevmez. En sevenin de ifadeleri bu şekilde olacaktır. “Düşünebiliyor musunuz? Hem de bir kadın bunu icat etmiş.”


En olumlu tepki buyken bu ülkede kadın mucidi desteklemek bir ütopya… Kadın dediğin kek, börek icat etsin! Ahşap boyasın, dantel örsün… Onun dışında icat çıkarmasın lütfen!

2 Mart 2014 Pazar

Akkuyu'ya Nükleer Santral ve Rosatom'un Sicili

Akkuyu’ya inşa edilecek nükleer santral daha şimdiden pek çok konuda alarm veriyor.
Nükleer enerjinin daha az maliyetli olduğuna dair masal malumunuz… Türkiye’de vatandaşları bu masalla uyutarak nükleere karşı herkesi vatan haini gibi göstermeyi kolaylaştırmaktalar.
Akkuyu’daki nükleer santrali yapacak olan Rosatom’la yapılan anlaşma gereği Türkiye, santral tamamlandıktan sonra 15 yıl boyunca üretilecek elektriğin %50’sini kilovat/saat başına 12,35 cent ödeyerek satın alma garantisi veriyor. Oysa 2014 yılında belirlenen toptan elektrik birim fiyatı 6,92 cent… Bu da demek oluyor ki iki katına yakın elektrik fiyatıyla karşı karşıya kalacağız.
Bu işten en kazançlı çıkacak olan Rosatom… Çünkü hem bedelsiz bir şekilde sahip olduğu alana bu santrali inşa ettiğinde firmanın 31 Milyar dolar kar etmesi bekleniyor. Zararda olansa ekonomik ayağı açısından Türkiye vatandaşları olacak.
İşin ekonomik sıkıntısından daha ciddi bir şey var. Para yerine gelir. Doğa gelir mi?
Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna göre santrali soğutmak için denizden alınacak su, yeniden denize verilecek. Sualtı yaşamını bu kirlilik 10 yıl sonra bitirmiş olacak. Santralin inşa edileceği alanda da bir yeşil katliamı yapılacak zaten. Cenneti cehenneme çevirmeyi bir alışkanlık haline getirenlerin, cennete gitme sevdasıyla ortalıkta gerinerek dolaşması ne garip bir durumdur!
Bütün bu sorunlara rağmen sesini çıkarmayan ve hala bu katliamı yapanları destekleyen halkın “neden yağmur yağmıyor ki?” diyerek şaşkın şaşkın havaya bakması gayet normal.
Ucuz enerji iddiası çürüdü. Doğaya zarar vermeyeceği iddiası da… Peki, nükleer kaza olasılığını ne kadar düşürdüler dersiniz?
Bizimkilerin yine vazgeçemediği alışkanlığıdır. Geçmişte depreme dayanıksız binaların sahibi firmalara verilen kamu ihalelerini unutmadık. Şimdi ise çok sayıda kaza sicili olan Rosatom’a memleketi emanet ediyorlar.
Rosatom’a neden güvenemeyeceğimizin sıralaması şöyle:
Kyshtym Santrali-Rusya 29 Eylül 1957
Çernobil-Ukrayna 26 Nisan 1986
Sosnovy Bor-Rusya 1992
Leningrad Nükleer Güç Santrali- Rusya 1975, 1992, 2005, 2009
Görüldüğü üzere firmanın sadece bir santraldeki kaza sayısı 4… Çernobil dünyaya bedel zaten…
Bu listeye Akkuyu’nun eklenmeyeceğine dair bir garanti var mı? Devlet ne yapmak istiyor? Bunun açıklamasını yaparken de çevrecinin daniskası olduklarını söyleyecekler, değil mi?
Akkuyu’ya yapılacak nükleer santral daha şimdiden alarm veriyor. Buna imza atarken övünen hükümet, önce doğaya sonra insan yaşamına düşecek ateşin sorumluluğunu üzerine almaya hazır mı?



Bitmeyen Fetih:Ayasofya

Ayasofya, üzerinde yaşadığımız coğrafya için önemli bir sembol… Bizans İmparatorluğu’nun 567 yılında, başkenti Konstantinopolis’te Hristiyan dünyasının sembollerinden biri olarak inşa ettirdiği Ayasofya, (Hagia Sophia) çok özel bir yapıydı. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u işgal edip ele geçirmesinin ardından camiye çevrildi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra 1934’te dengeli bir politika oluşturmak hedeflenmiş olsa gerek, Ayasofya müzeye çevrildi. Ancak mesele burada kalmayacaktı. Ayasofya’nın yeniden cami olması için dini toplulukların eylemleri yıllarca devam etti. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce kısmen ibadete açılan Ayasofya, darbenin ardından yeniden ibadete kapatıldı. Müze olarak kalan tarihi yapının,  sonunda 10 Şubat 1991’de Hünkâr Mahfili kısmının namaza açılmasıyla tartışmalar ortadan kalktığı düşünüldü.
Ancak Türk-İslam senteziyle meydana gelmiş olan toplumsal algıya hâkim olduğu ülkenin Ayasofya üzerindeki hayalleri ortadan kalkmış değil. Üstelik Meclis çatısı altında da ufaktan konuşuluyor. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun önerisi ile Ayasofya tartışması yeniden alevlenecek gibi… Halaçoğlu, 7 Kasım’da Ayasofya’nın cami olarak açılmasını isteyerek bunun sebebini Twitter üzerinden “Müze yapılması hususunda çıkarılan 7.11.1934 tarihli kararname sahte çıktı. Resmi Gazete'de yayımlanmamış. ‘Atatürk’ adı verilmeden onun adı kullanılmış. Bu soyadı verilmeden adı böyle kullanılmış” sözleriyle açıkladı. Ve bu gerekçe de yeni bir gerekçe değil. Pek çok kez dillendirilmişti.
Peki, Ayasofya konusundaki bu anlaşmazlığın sebebi ne? Neden aslında bir kilise olan bir mekânın müzeye dönüştürülmesinden ve böylece dinler arasında eşit mesafeyi simgelemesinden rahatsız olunuyor? Neden cami olmasında inat ediliyor?
Ayasofya İstanbul’un İslam coğrafyasına dâhil olmasıyla birlikte ‘fetih’ denen olayın tamamlayıcısıydı. Ayasofya’daki dönüşüm kentin el değiştirmesinin önemli bir sembolüydü. Dolayısıyla müze olması, Osmanlıcılar için bir kayıp olarak algılanmaktaydı ve kısmen ibadet edebilme imkânı bile bu yargıyı kırmaya yetmedi.
Bugün Türkiye’deki milliyetçi hareketin Ayasofya mücadelesi, bu bitmeyen fetih kavgasından kaynaklanıyor. Üstelik Ayasofya, medeniyetler merkezi coğrafyamız için güzel sembollerden biriyken, bir dinin ibadethanesi olmaya indirgenmesi, onun tarafsızlığına zarar vermekten başka bir sonuç doğurmayacağı gibi bir de yanlış tarih okumasına işaret ediyor.
Tarihe saygısını, ancak kendi ırkının veya dininin hâkim olduğu dönemle sınırlayan bir algıdan bahsediyoruz.
Ayasofya bir Bizans eseridir. Ve onu camiye çevirmekte inat etmek, tarihi işgal etmeye devam etmek ve bu ‘fetih’ algısını devam ettirmek, o coğrafyaya, insanlığa bir fayda sağlamaz. Adil olunacaksa İstanbul’un tarihini oluşturan hiçbir unsuru reddetmemek gerekiyor. Ayasofya’yı cami yapmaya diretmek değerleri asimile etme çabasından başka bir şey değil…
Ayasofya kiliseydi. Sonra müze oldu. Bana soracak olursanız müze olarak kalması yeterli değil. Eğer tarihe saygı göstereceksek, Hristiyanlar için de zaman zaman ibadete açılsa Ayasofya’nın hakkı teslim edilmiş olur. Onun cami olmasına inat etmek istilacı bir anlayıştan başka bir şey değildir.