Spor Haberleri

Köşe Yazıları

14 Ekim 2013 Pazartesi

Adını Söylemedi Adımı Söylemedim

Kısacık anlara bakıyordu gün. Soğuktu. Bazen de sıcak… Sanki onu ararken komut verir gibiydi. Şimdi soğuk… Şimdi sıcak…

Önce gözleri geldi. Uzun bir yolculuk gibiydi bakışları… Ve poyraz eserken, hiç dinmeyecek bir ateş yanıyordu. Nasıl diyeyim? Daha hamken yüreğim cayır cayırken, yanarken nice olurdu hallerim? Bilgelerin tüm sözlerini okur gibiydim. Ona bakmak kayıp ve eşsiz bir kitabı sonsuza dek okumak gibiydi.

Sonra, bilmiyorum nasıl olduysa… Sesi geldi. Sanki uzak iklimlerin müjdelerini seslenir gibi fısıldadı. Sonra 
nasıl olduysa karşımda gördüm bedenini. Sessizdi önce. Önce… Adını söylemedi. Adımı söylemedim.

Yollarımız ayrılacaktı. Biliyordum. Bir yağmur yağsa o an ağlıyorum sanırdı toprak. O kadar hüzünlü… İlk görüşte hüzün dedikleri bir aşk…

Adını söylemedi. Sadece konuştu. Sesi bir ılık esinti gibi yüzümde bir okşayıştı. O an tüm rüzgârlar esse her yönden… Hem de soğuk esse… Felç edecek gibi hem de… Asla sakınmazdım kendimi. Gözleri, sesi… Ve belki de dudakları yetişirdi sıcacık. Ve belki de sarmalardı aniden. Yüzümü okşardı elleri.

Adını bile söylememişti. Adımı söylememiştim. Zaten kim sormuştu şu güne dek? Bankaların çağrı merkezleri bile önceden biliyor olurken adımı, adın ne önemi vardı?

Sonra kısa bir yürüyüşte yakaladım ikimizi. Yanımda elleri ellerime kaçamak dokunuyordu. Tutmalı mıydım? Tuttum. İşte o an tüm gerçekleşmesini istediğim hayallerim bir bir gerçekleşmiş gibiydi. Sanki o an bir dere kurusa bir yerlerde, hadi gidelim diyecektik. El ele kurtaracaktık bir suyu kurumaktan.

Oysa önce kuruyan dudaklarımın çaresini bulmalıydım. Belki onun dudaklarında… Belki o dere kurumadan yüzümü yıkayacağım yabancı sularından medet umacaktım. Ne bileyim?

Sonra bana döndü aniden. Şimdi ayrılık vakti dedi. Yüzüme yaklaştı yüzü. O büyük çarpışma… Bir gezegen oluşur gibi… Bir hayat filizlenir gibi… Milyarlarca yıl hayatı müjdeler gibi…

Sonra gitti. Adını söylemedi. Adımı söylemedim.




10 Ekim 2013 Perşembe

iPhone 5S BİM'de

BİM'den alışveriş yaparken hiç aklımıza gelir miydi dünyanın en popüler telefonlarından birinin BİM tarafından birçok mağazadan önce ve çok daha uygun fiyata satışa sunulacağı? Gelmezdi değil mi?

Olsa olsa “Le Cola” gibi BİM’e özel ürünler görürdük. Yani “Le Ayfon” diye bir marka görürdük de milletin telefoncularda kuyruğa girdiği iPhone 5S’nin adıyla sanıyla her yanıyla orijinal halini tezgahta görmek aklımıza gelmezdi.

Ben BİM’in Cuma gününe özel sürprizlerinden banyo terliğinden, porselen tencereye kadar pek çok şey aldım. Bunu alamam ama. Hem ihtiyacım yok, hem de çok pahalı yine de…

Kısa bir süre önce ülkemizde paralel ithalat ile iki farklı mağaza aracılığıyla ortalama 3000 TL'lik etiketiyle satışa sunulan iPhone 5s, BİM'in raflarındaki yerini (ilginç olduğunun farkındayız) 2300 TL gibi çok daha uygun satış fiyatıyla 11 Ekim'den itibaren yerini alacak. Stoklarla sınırlı olan bu kampanyada satılacak olan iPhone 5s'ler de diğerleri gibi paralel ithalat ile temin edildiğini hatırlatalım.

BİM, şimdilik iPhone 5s'in sadece 16GB'lık modelini satışa sunacakken, önümüzdeki dönemde 32 / 64GB'lık modelleri ile iPhone 5c'nin satışa sunulup sunulmayacağını hep birlikte göreceğiz.

Twitter'da arada bak


9 Ekim 2013 Çarşamba

Pofuduk Poğaça Yaptım Efendim

Aslında çok eskiden de girerdim mutfağa. Kendi özel et yemeği soslarım vardı. Ancak dedim ki hep sos, hep sos...

Ondan dolayı denemeye başladığım bir poğaça tarifini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gerekli malzemeler:

  • 1 paket kuru instant maya (1 küp yaş maya da olabilirmiş)
  • 1 su bardağı ılık süt (başka alternatif yok)
  • 1 su bardağı sıvı yağ (çok demeyin, anca)
  • 1 şişe soda (poğaçanızın pofudukluğu bu sayede olacak, kendinize pay biçmeyin)
  • 2 yemek kaşığı toz şeker
  • Kafanıza göre tuz (şimdi ölçü veririm, yok tuzlu oldu, yok tatsız oldu, söylenirsiniz.)
  • Alabildiği kadar un (ancak ben bu ölçülerdeki çalışma için 750 gr kullandım.)
İçine de malzeme koayacağım, diyorsanız, peynirdir, zeytindir hazırlayın göz kararı... dereotu ya da maydanoz da didiklemeyi unutmayın.


Şimdi... Ilık sütün içine 2 yk şekeri boşaltın.(yemek kaşığının kısatması... madem açıklayacağım, niye kısalttım ki?) Karışıma mayayı ekleyin. Sonra elinizle azıcık karıştırın. El lezzetiniz de bulaşsın. Sonra sıvı yağı ve sodayı da dökün karıştırın. Aldığı kadar un ekleyin. Kopya çekebilirsiniz. 750 gr un olacak o... 

Sonra karışım hamur haline geldiyse 40 dakika bekleyin. Gidin bir şeyler okuyun. Kitap falan... Ne yapacaksın 40 dakika?

Neyse... 40 dakika geçtiyse hamurdan kopardığınız parçaları açıp içine istediğiniz harcı koyarak dilediğiniz şekillerde kapatın. Yuvarlak olur, rulo olur... Ne beleyim? Üstlerine yumurta sarısı sürün. (Yumurta yok malzemelerde, diye kızmayın. kahve içmek için sıcak suya ihtiyacınız olması gibi bir şey bu artık.) Sonra 30 dakika beklesin. Ki biz buna tepsi mayası diyormuşuz. 

170 derecede 20 dakika pişirin. Pişmezse biraz daha pişirin. Benimki pişti vallahi o sürede. 

Haydi mutfağa...


Cem Uzan'dan İtiraflar

Cem Uzan Taraf gazetesine bir röportaj vermiş. 28 Şubat’la ilgili ilginç itiraflarda bulunmuş. Yalnız itirafa baktığınızda kendini de bir güzel 28 Şubat mağduru olarak gösterdiğini görebilirsiniz.

Taraf gazetesine verdiği söyleşide, 28 Şubat dönemine ilişkin çarpıcı iddialarda bulunan Cem Uzan,  Star gazetesinde “Yayınları Fatih Çekirge ve Yılmaz Özdil belirliyordu. Hurşit Tolon’un talimatları ile her gün manşet atıldığını bilmiyordum. Bilseydim o an kovardım” ifadelerini kullandı.

Şimdi Cem Uzan’ın bilmediği bir şey var. Yukarıdan bir talimat varsa bu gazeteciye mi verilir, gazete patronuna mı? Cevap: Hep patrona olmuştur.

Cem Uzan’a inandınız mı? Şirket hortumlamaktan aranan, paçayı kurtarma için parti kurup meclise kapağı atmayı düşünmüş bir adamın, böylesi itiraflarında tamamen gerçeklere değindiğini düşünmek saflık olur. Ancak yine de bir gerçek var. TSK’nin bir zamanlar ne kadar müdahaleci olduğunu, basını da ne denli yönlendirdiğini, kimleri nasıl fişlediğini çok iyi biliyoruz. Ama bu konudaki karanlık sahneyi aydınlatacak en son insan da Cem Uzan’dır.

Mağduru oynamak, mağdur edenin en iyi bildiği şey… Ancak Cem Uzan’ın bu açıklamalarından daha ilginç olan bir şey var. O da Şamil Tayyar’ın ‘muhteşem’ çözümlemesi…

Diyor ki Şamil Tayyar “Cem Uzan’ın Taraf’taki röportajı ile Hürriyet’in Gezi provokasyonu birlikte değerlendirilirse fotoğraf netleşir.”

Alkışlarla tekrar okuyalım. Gezi’yi geçmişteki darbelerle ilintileme çabaları kabak tadı verdi. Bu konuda kendini paralayan Şamil Tayyar ise hala göz dolduruyor.

Mantığı rasyonellikten uzak bir şekilde kuruyorlar elbette. “O günkü Star gazetesi kadrosuyla bugünkü Hürriyet kadrosu benzeşiyor. O gün Star 28 Şubatçılık yaptıysa bugün Hürriyet de Gezicilik yaptı. O zaman Gezi 28 Şubat’ın devamı… Evet…”

Buyurun size yepisyeni bir iddianame girizgâhı…

Gezi’yi karalamak, şüphe duyulmasını sağlamak… İşte tüm amaçları bu olan iktidar kişilerinin ve yandaşlarının eline koz verdin mi, her şeyinden faydalanırlar işte böyle.

Sonuçta iddia sahibinin güvenilirliğinden daha önemli bir şey var bu mantık sahibi kişiler için. İddiaya konu olan kişiler iktidarın düşmanı mı? Evet… O zaman çağır, gelsin.

28 Şubat döneminde tüm medyanın tek dil olmasının açıklaması generallerin manşetlere katkısını doğrulayabilir.

Ancak bugün Başbakan için 7 gazete bir olup aynı manşeti atıyorsa o rüzgâr çoktan yön değiştirmiş demektir. Gezi’yi de 28 Şubat’ın devamı olarak görenleri de aklıselim bir şekilde oturup düşünmesi gerekiyor.

Cem Uzan’a gelecek olursak… Rüzgârın yönüne göre, kendini aklayıcı ve iktidarın amacına uygun açıklamaları yeni trende çok uygun… Ve görüldüğü gibi sanki Şamil Tayyar da böyle bir açıklama bekliyormuş gibi meseleyi ne kadar muhteşem çözümlüyor!


Düğünde Hareketli Şarkı İsteyen Teyzeler

Düğünlerde müzik yapanların sıklıkla yaşadığı şeydir. Ancak meslek körlüğü olsa gerek, benim alışık olmadığım bir ortam olduğundan bu teyzeleri orada gözlemleme şansım çok yüksek... 

Eş-dost ricası olunca akan sular durdu. Kendimizi bir düğünde bulduk. Ancak işte düğündür en nihayetinde... İşi oyun havasına bağlamak gerek... Ama ne gariptir ki çaldığımız parçaları beğenmeyip daha hareketli parçalar isteyen teyzelerin, oynamayı bilmiyor oluşlarına ne demeli?

Sen hareketli istiyorsun da acaba sen hareketli misin? Nasıl olacak bu iş? Bütün düğünü aynı el ve ayak figürleriyle adını koyamadığımız hareketlerle geçiren bu teyzemiz ve diğer versiyonları, dj devreye girdiğinde çaldığı istek parçalarda da aynı dansı uygulayınca "yuh" çekmek hakkımdı. O yüzden önlerdeki diğer teyzenin ayıplamalarını hak etmedim doğrusu. Neyse...

Sonuç olarak yedik bir halt işte... Evet...

7 Ekim 2013 Pazartesi

Ömer Tuğrul İnançer'in Gönül Dünyasına Yolculuk

Ömer Tuğrul İnançer, bildiğiniz üzere Ramazan ayında hamile kadınların dışarıda gezmesini doğru bulmadığını söylemişti. Zaten eve kapansın, toplumdan soyutlansın diye mütemadiyen hamile kalması gereken kadını hamilelik bile eve kapatmaya yetemiyordu.

TRT Türk kanalında Gönül Dünyamız isimli bir televizyon programı sunuyor İnançer. Programın ismine baktığınızda gönül ve dünya kavramlarını hak eden bir içerikle karşılaşacağınızı düşünebilirsiniz. Ancak İnançer’in geçen akşam bu programda sarf ettiği sözleri, gönlünden nasıl bir dünya geçirdiğinin ipuçlarını veriyor. Ve hayal kırıklığına uğruyordunuz.  Devletin televizyonunda böyle sözlerin sarf edilmesi de İnançer’in düşüncelerinin devletin resmi görüşlerine çok zıt düşmediğini gösterebilir.

İnançer’in sözleri neydi? Sadede geliyorum. “ Evlilik kurumunun bugünkü empoze edilen, ‘Ben kendi ayaklarımın üzerinde dururum’, ‘kadının ekonomik hürriyeti’ gibi aldatmacalardan vazgeçilmesi lazımdır. İstatistikle meşgul olanlar boşanmaların kimler arasında olduğunu bir istatistikî anket yapıversinler.” Bu sözlerle ekonomik özgürlük kavramını reddediyor.

“Çalışan kadından bahsediyorum. ‘Ben kocama muhtaç değilim’ diye evvela ailesini dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının patronunun hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor. Kocasının emrinde olmayı haysiyetine uygun bulmuyor.” Burada da evlilik ve çalışma hayatı hakkında ne kadar yanlış şeyler bildiğini satır satır kanıtlıyor. Yani evlilikten anladığı kadının erkeğe köleliği mi? Çalışma hayatındaki profesyonel iş sözleşmesiyle oluşan ilişkiyle evlilik ilişkisini nasıl aynı kefeye koyabiliyor?

“Ben eş demem. Eş yoktur, eşitlik yoktur. Ben karımla, çocuğumla eşit değilim. Eşim değil, zevcem olur. Karı da kurumsallığı anlatmak için kullanılır.” Bu sözlerle de eşitliği reddediyor. Evdeki reisliğini ilan ediyor.

Dolayısıyla İslam toplumunda kadının yerini ifade eden sözleri, devlet televizyonunda deklare edilmiş oluyor. AKP’li kadın vekillerin bile tepkisini çeken bu sözler, şüphesiz bu kişinin hayalindeki dünyayı ifade eder ve de kendini bağlar. Ancak bunun devlet televizyonunda söylenmesi, TRT’de devletin resmi görüşleri dışında herhangi bir muhalif ses duyamadığımıza göre, devletin de resmi görüşüdür.

Bu algıdaki kurumların başka alanlarda da izlenen mantık olarak eşdeğer uygulamaları var. Örneğin Diyanet’in İlahiyat fakültelerinde batı felsefesi derslerinin gösterilmemesini önermesi, sebep olarak da ‘ilahiyatçının kafasının karıştığını’ göstermesi aslında çok benzerdir. İlahiyatçının bilgi sahibi olması ve dolayısıyla bilinçlenmesini kafa karışıklığı ve sapkınlık olarak gören anlayışla ekonomik özgürlüğünü kazanan kadının erkeği boşayacağını düşünen ve kadının çalışmamasını uygun bulan anlayış kardeştir.

Bilgiyi, eşitliği reddeden mantıkların devletin kurumları içinde bir şekilde var olması, rahatsız edici bir şey değil mi?


Evlilik kurumunu, erkeğin egemen olduğu bir yer olarak gören İnançer, kula kulluk etmemeyi buyuran bir dinin mensubu mu? Yoksa bu noktada da kaçış noktaları mı bulacaklar? “Kula kulluk edilmez” dedikten sonra diyecekleri “ama” dan sonra ne geleceğini merak ediyorum doğrusu. 

Oysa Müzik Devrime Yakışır

Müzik güzel şeyler söyleme biçimidir. Güzel hayaller, daha güzel bir dünya özlemi, aşk… Bunları anlatabileceğin en iyi yoldur müzik.

Eğer müzikle siz bu güzellikleri anlatıyorsanız, illaki muktedir tarafından engellenirsiniz. Suçlanırsınız. Sazınızı kırarlar önce, sonra sizi zindana kapatırlar. Hatta öldürürler. Çünkü o kadar etkili bir devrim aracıdır ki müzik; korkarlar.

Bu noktada dünyanın iki ayrı noktasından iki örnekten bahsetmek gerek. Şili’den Victor Jara, Türkiye’den Ruhi Su… Kaderleri aynıdır. Her ikisini de cunta katletmiştir. Şili’de 1973’te gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında yoldaşlarıyla birlikte Santiago Stadı’nda işkence gördü Jara. Ama gitar çalmayı bırakmadı. İşkence gören diğer arkadaşlarına gitar çalıp moral vermeye devam etti. Ve sonunda önce gitarı kırıldı. Sonra bir daha gitar çalamasın diye elleri. Ve işkenceden ölene dek şarkı söylemeyi sürdürdü Victor Jara.

Ruhi Su ise direkt olarak cunta tarafından öldürülmedi elbette. Ama tedavi görmesi için yurtdışına çıkması gereken Su, yurtdışına gönderilmeyerek ölüme terk edildi. Ruhi Su 1951 yılında Alevi türküleri söylediği için hapis yatmıştı. Ve o günden ölümüne kadar sazını çaldı. Ve iktidarlar için hep sakıncalı sayıldı.
Victor Jara ve Ruhi Su işte o yüzden kader kardeşidir.

Ancak çok gariptir ki bu darbelerde müzik bir psikolojik işkence aracı olarak kullanılmıştı. Örneğin 12 Eylül’ün en önemli ‘işkence’ şarkısı Müşerref Akay’ın “ Türkiyem” parçasıdır.

Gezi direnişine geldiğimizde ise 12 Eylül kafasının nasıl tekrar dirildiğini görüyoruz. Alman Piyanist Davide Martello’nun Taksim Meydanı’nda direnişe destek resitalinden sonra piyanonun ‘gözaltına alınması’ olayı çok çarpıcı bir örnektir. Ancak müziğin devrimciliği bitmez. Martello Gezi direnişine özel besteler yapmaya devam ediyor.

İçinde bulunduğumuz dönem ciddi algı kırılmaları yaşadığımız ve iktidarın çok sert bir şekilde algıları yönettiği bir dönem… Örneğin Neşet Ertaş gibi bir ustanın anıldığı gecede Başbakan’ın Gönül Dağı’nı söylemesi olayı damgasını vuruyor. Bu iktidar Neşet Ertaş’ın felsefesinin yakınından geçebilecek bir halde mi?

Ne diyor Gönül Dağı? “Rızasız bahçenin gülü derilmez.” Oysa bu iktidar ne çok rızasız bahçeyi tarumar etti. Bilmiyor muyuz?

Müziğin işkence aracı olarak kullanılmasının bir üst versiyonudur Başbakan’ın Gönül Dağı’nı söylemesi… Bir de o anmaya İsmail Türüt gelmiştir ki işkence katmerlenmiştir.