Spor Haberleri

Köşe Yazıları

5 Ocak 2015 Pazartesi

Namazın Tuğçe Kazaz'a Etkileri Hakkında

Tuğçe Kazaz bildiğiniz gibi pek çok benzerleri gibi gemisini nasıl yürüteceğini iyi bulmuş olsa gerek ki AKP’ye doğru meyletti. Daha önce de Hıristiyan olmuştu hatırlarsanız… Yeniden Müslüman olurken de o günlerde AKP’nin olmamasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş, o zamanlar Müslümanlığın ona ‘kötü’ tanıtıldığını söylemeye çalışmıştı. AKP’nin İslam’a nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyor hiç bilmiyoruz. Eğer AKP'lilerin Yüce Divan’daki performanslarını düşünürsek bunun İslam’a pek bir faydası olacağını sanmadığım gibi, birinin İslam’ı seçmesini sağlamasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Elbette niyeti iyiyse…

Birinin namaz kılmayı övmesinde hiçbir sorun yok. Elbette ki övebilir. İnsanları teşvik etmek isteyebilir. Ancak Kazaz’ın öncelikle bunun bir ortopedik katkısını dile getirmesine değinelim. Vücudundaki ağrıları namazla iyileştirdiğini söylüyor Kazaz. Hadi öyle diyelim. Bunu çok eşelemek istemiyorum.

Benim asıl konum, havuz medyasında yatıp kalktığını düşündüğüm Tuğçe Kazaz’ın son bombaları…
Kazaz katıldığı bir programda “Türkiye’de sol diye bir şey kalmadı” diyen Kazaz, Türkiye’yi karıştıran gücün İngiltere ve onun güdümündeki ülkeler olduğunu da belirtti.

Gezi olaylarıyla ilgili de bize aslında tipik bir AKP’li söylemi sunuyordu. “Gezi Parkı'nda Erdoğan'ı indireceğiz' demedi mi diğer taraf? Bunlar söylenmedi mi? Bunun sonunda ufak bir ağaç kesme eylemi gibi başlayan bir eylem neden bu kadar büyüdü? Neden ufak bir çocuğun cenazesine o kadar insan sokağa dökülerek, tetiklenerek sokağa döküldü? Orada yapamadıklarını 17 - 25 Aralık'ta yapmaya çalışmadılar mı?”

Evet… Gördüğünüz gibi tipik bir “anlamıyor gibi yapma” çalışması… Hatta o ufak çocuğun cenazesi hakkında konuşurken bile sormuyor ki bu çocuğu kim öldürdü?

Sanki Kazaz’ın bu kadar çok popüler olması bizim gibi bıdı bıdı severleri oyalamak yapılmış bir plan… Düşünmüşler ki bu komediyle uğraşılsın, biz de o arada kendimizi kurtaralım.

Diğer türlü bir durumda ise Kazaz’ı fikir üreten bir insan olarak benimseyeceklerse seviyeyle ilgili üzücü sonuçlara varıyorum.

Öte yandan Kazaz diğer AKP’lilere göre biraz daha şanslı… Çünkü diğerleri vaktinde Gülen severken, şimdi onunla savaşan haline gelmiş. O hiç değilse şu aşamada en azından tutarlı bir noktada duruyor.

Namaz sadece bel ve boyun ağrılarına yaramamış(!) kendisine analitik düşünme kabiliyeti de inivermiş vahiy gibi demek ki… Tövbe! Kurban olduğum sen nelere kadirsin!

Neyse artık. Bence bu bahsi kapatalım.



Yalnız Adam



Sessizce başlıyor yine her günkü gibi hayat. Belki de sadece benim için sessiz… Her geçen gün, daha da yalnızlaştığımı hissediyorum. Hep yalnızdım pratikte aslında. Yani etrafımda hiçbir zaman insan olmadı. Hatta kalabalık sokaklarda yürürken bile kimse benim etrafımda değildir. Ben onların etrafındaymışım gibi hissederim. Yürür, giderim. Her yüze bakarım da bu bakışlarım karşılık almaz. Çalıştığım işlerde ise, bir işe girerken, bir de kovulurken fark edilirdim. Becerebileceğime inandığım hiçbir şey yoktur. Çocukluğumdan beri hep kendimi dışladım her şeyden, herkesten… Aslında ben yapmasaydım onlar yapacaktı. Basit bir savunmaydı benimki.

İşte her geçen günü bir diğerinden ayırabilecek, herhangi bir özellik hiçbir zaman olmadı. Hatta her geçen gün diğerini arar oldum. Ne kadar klişe olsa da bazı sözler, durumu anlatabilmek için yeterli oluyor. Evet, ben yalnız ve başarısız bir adamım.

Ancak yalnızlığımı şu sıralar ortadan kaldıran biriyle tanıştım geçen hafta. Bir haftadır her gün buluşup sokak sokak dolaşıp bana iş arıyoruz. Görüştüğümüz yerlerde bir tek onla konuşuyorlar. Bu biraz beni üzüyor. Ama o hep dikkat çekici, başarılı ve kendine güvenen bir duruşa sahip ne de olsa. Tıpkı benim de olmayı istediğim gibi… İş görüşmeleri yapmadığımız zamanlarda ise oturup saatlerce konuşuyoruz. Benim söylediklerimin hep zıttı olan şeyler söyleyip sürekli sözümü kesse de onu tanıdığım için çok memnunum. Bir haftadır her sabah beni oturduğum dairenin apartman kapısında karşılıyor. Sarmaş dolaş yola çıkıyoruz. Bir iki gün içinde mahallenin tüm sakinlerini tanımış. Herkese selam veriyor. İlk seferden beri selam verip hal hatır soruyor. Önce herkesin şaşkınlıkla karşıladığı bu yakınlık, ikinci günden sonra alışıldık bir rutine dönüşmeye, dört yıldır oturduğum mahallede, insanlar beni değil onu selamlamaya, onunla sohbet etmeye başlamıştı. Hiç kıskançlık duymadım. Zaten fark edilmiyor oluşum ek olarak, bir de yanımdaki arkadaşımın ilgi odağı olma konusunda bana tercih edilmesine hiç de yerinmiyordum. Mahallenin en güzel kadını olan Sema’yla bu kısa sürede tanışmayı başarması ve hatta işleri yoluna koyunca bir yemek sözü alması da ayrı bir şaşkınlık sebebiydi. Sokaktan ayrılana kadar herkesle durup konuşan bu adam, bunu nasıl başardığını bana saatlerce anlatırdı sonra. Onun bu başarısına hayranlıkla bakardım.

Bir haftadır her gün benimle zaman geçirmesi ve her sabah ben çıkarken hiç de haberleşmememize rağmen beni tam saatinde kapıda bekliyor olması onun ya işsiz ya da çok zengin biri olduğunun göstergesiydi. Ancak zengin olduğuna dair başka bir ibare de yoktu. Bütün harcamaları ben karşılardım. En son kovulduğum işten aldığım tazminatla yaşamaktaydım ve bir an önce iş bulmazsam bir ay içinde beş parasız kalacaktım. Buna rağmen bana hiç de fazla gelmiyordu bu dostun masrafı. Ayrıca benimle bana iş bulmak için saatlerce yürürdü. Ve hiç de yorulmazdı. Şikâyet etmezdi. Benim dinlenme taleplerime karşı çıkardı. “Daha çalacak çok kapımız var.” derdi.

İşte bu sabah yine buluşacaktık. Birkaç iş görüşmesi yapıp bir yerlerde oturacaktık. Tavla oynayıp havadan sudan konuşacaktık. Ve bana yine hayat dersleri verecekti. Onu can kulağıyla dinleyip söylediklerini hayatıma nasıl uygulayacağımı düşünecektim. O, başka insanlarla tanışacak, masalarına oturacaktı. Bense bunu nasıl başardığını anlamak için uzaktan onun izleyecektim. Beni tavla oynamak için soktuğu kafeteryalarda tavlayı benimle değil yine bir başkasıyla oynayacaktı her zamanki gibi. Buna biraz bozulacaktım. Ama hayranlığım hep baskın çıkacaktı. Kimse de bir erkeğin başka bir erkekle bu kadar samimiyetini ve bu erkeğe benim bu kadar hayranlıkla bakışımı fark etmeyecekti neyse ki. Zaten bu hayranlık cinsiyet kavramından bağımsız bir hayranlıktı.

Apartmandan çıktım. Yine tüm samimiyetiyle gülümseyerek karşıladı beni. Hiçbir şey söylemeden sağ tarafıma geçip kolunu sol omzuma kadar doladı. Bu içtenlik ve yakınlık içimi rahatlatıyordu. Yine herkesi selamladı. Çoğuyla durup sohbet etti. Yine Sema’yla karşılaştık tabii ki. Ona yemek davetini hatırlattı. Gün konusunda kararsızlıklarını dile getirdiler. Ve ben Sema’nın onun gözlerine benim hayranlığımdan fazlasıyla baktığını fark ettim. Tekrar yola koyulduk. İki iş görüşmesine gidecektik. Her ikisi için de dün bana zorla aldırmıştı randevuları. “Ara da yarın gidelim” demişti. Arayıp randevu almıştım.

Bir otobüs yolculuğundan sonra görüşmelerden birini gerçekleştirmek üzere bir iş yerinin kapısından içeri girdik. Asansördeydik artık.

“Kravatını düzelt. Ve rahat ol. Kendini kasma. Özgüvenini sakın yitirme. Konuşurken insanların gözünün içine bak.”

Bana bu öğütleri veriyordu, ama içerde yine hep kendisi konuşacaktı. Yine tüm ilgiyi üzerine toplayacaktı. Sanki kendine iş bulmak için beni alet ediyordu. “Bakın, böylesi de var.” diyebilmek için mi getiriyordu beni yanında? Bir dakika, bir dakika… Öyle olsa randevuları bana aldırmazdı herhalde. Vesvese yapıyordum yine. Dediği gibi rahat olmalıydım. Ve ona karşı bu saçma düşüncelerden kurtulmalıydım.

Görüşme için toplantı salonuna alındık. Sekreter kız beni fark etmemişti bile. Yine de arkadaşımın hemen yanında içeri girdim. Çok geçmeden büyük ihtimalle firmanın insan kaynakları uzmanı ya da sorumlusu olan genç bir kadın girdi içeri. Resmi görünüyordu. Sadece arkadaşımla tokalaştı, beniyse başıyla belli belirsiz selamlamakla yetindi.

Standart bir iş görüşmesi oluyordu. Ama yine ben konuşamadım. Hep o konuştu. Kadını etkiledi. İş için ne kadar uygun olduğunu hissettirdi. Ona içten içe kızmaya devam ettim ben de. Kadının yüzünde, her sorusuna aldığı cevaptan sonra ufak tebessümler oluşuyordu. Sesindeki resmiyet samimiyete dönüşmeye de başlamıştı. Arada gülüyorlardı. Ben yokmuşum gibi… Oradan çıkmak istedim. Ama yapamadım. Belli ki bana bir şey öğretmeye çalışıyordu. Ancak benim bu işe ya da bu olmazsa başka işlere çok ihtiyacım vardı. Bana bir şey öğretmek için bunları neden feda ediyordu? Hatta mahallemdeki insanlarla iyi geçinerek beni daha da yalnızlaştırdığının farkında mıydı? Mahallenin en güzel kadınına taktığı kancaya gelmedim bile.

Görüşme bitip oradan ayrıldığımızda onun yüzüne bile bakmadım. Yüzüm beş karıştı. Diğer görüşme için yola koyulduk. O ise tüm samimiyetiyle yine bana sarılıp “gör bak her şey çok güzel olacak” dedi. İnanmak istiyordum. Yüzüne baktım. Bana o kadar güven verdi ki ben de gülümsedim birdenbire.

O da gülümsedi aynı anda.

Her şeye rağmen ona güveniyordum. Ama yine de sormadan edemedim. “Bu kadar görüşmede sadece sen konuşuyorsun. İnsanları etkiliyorsun. Nasıl olacak da beni işe alacaklar?”

“Neden almasınlar?” dedi ve gülümseyerek yüzüme baktı. Başka hiçbir şey söylemedi. Yeniden otobüse binip yeni görüşmemize doğru gidiyorduk artık. Bir sorumu daha soruyla karşılayıp, hiçbir cevap vermeden beni susturmayı başarmıştı her zamanki gibi. Yine yol boyunca sustum.

Öteki iş görüşmesi yine aynı seyirde devam etmişti. İşin aslı bu adamla tanışmadan önceki görüşmelerim de hiç iç açıcı olmazdı. Yine fazla konuşamazdım. Hatta terlerdim. Güven veremezdim. Sonuç olarak, “biz sizi ararız” denilerek bitirilirdi görüşme. Ama şimdi arkadaşımın kontrolündeki bu görüşmeler “sizi mutlaka arayacağız” denilerek bitiyordu. Arkadaşım için gurur mu duymalıyım, işlerime göz diktiğini düşünüp ondan nefret mi etmeliyim, bilemiyordum.

Üzücü olduğu kadar öğreticiydi tabii benim için. Demek ki insanlarla iyi geçinmek, onlarla konuşurken gözlerinin içine bakmak ve tabii ki iyi konuşmak önemliydi. Ama ben bütün bu rahatlığı bir tek onunla konuşurken yaşıyordum. Ne garip… Ona kızamıyordum bile.

Bütün gün yine insan ilişkilerini izledim. Sonra uzun uzun sohbet ettik. Yine benimle tavla oynamaktansa başkalarıyla oynamayı tercih etti. Başkalarının masasına oturdu. Beni yine çağırmadı. Kimseyle tanıştırmadı. Hatta garson masada içmekte olduğum çayı alıp götürdü. Ve bardağı taşıran son damla… Bir çift gelip benim oturduğum masaya oturmaya kalktı. Engel olamadım. Bir şey söyleyemedim. Kalkıp arkadaşımın yeni tanıştığı arkadaşıyla oturduğu masaya geçmek zorunda kaldım. Oysa terk etmeliydim orayı. Gidip bir yerlerden atlamalıydım. Öldürmeliydim kendimi. Bunu düşünürken onunla tanıştığım günü hatırladım. Bir hafta önceydi…

Artık ölmeyi istediğim bir günün gecesiydi. Çok klişe bir yöntemle, ayağıma bağladığım bir beton ağırlıkla denize atlayıp yitip gitmeyi planlıyordum. O sırada bir ses duydum. “Bu çözüm mü?” Dönüp sesin geldiği yere baktım. Biri bana yaklaşıyordu. İşte bu yaklaşan adam oydu. Beni hiçbir şey söylemeden kıyıdan geriye doğru çekti. Ayaklarıma bağladığım betonu çözdü ve suya attı. “Sesi dinle” dedi. Ve devam etti. “İşte eğer atlasaydın hayatında çıkaracağın en son ses bu karanlığın sesi olacaktı. Bence hayata bir fırsat daha ver.” Yüzüme gülümsedi. Karşılık verdim. Ve bana eve kadar eşlik etti. İşte o geceden beri her sabah kapımda beklerken gördüğüm bu adama hayatımı borçluyum. Ne çıkarı olabilirdi beni kurtarırken? Hiç… Bana ara sıra ise hep şu sözleri tekrarladı buluşmalarımızda. “Yaşamalısın. İşte önemli olan bu...”

Kim için önemliydi bu? Yaşamam kime faydaydı? Bilmiyorum. Belki de yaşamak için çok fazla sebep yok. Olanları da ben varmış sayıyorum. Ama yine de tutunabilecek sebep bulacak kadar yaratıcıyım. Her tükenen bir sebebin yerine, yenisini koymak yorucu olsa da… Bir gün mutlaka bir yerde kullanacağıma inanmaya başladığım sözler var. Belki bir kadına söyleyip hayatıma yeni bir yön vermemi sağlayacak sözler… Ancak şu an baktığımda hiçbirinin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Ben bunları düşünürken bana yoldaşlık eden arkadaşım yeni arkadaşıyla tokalaşarak ayrıldı. Bir daha buluşmak için sözler verdiler birbirlerine. Ve oradan ayrıldık.

Sanki beynimi okumuş gibi söze girdi. “ Hayat gariptir. Ne zaman neyle karşılaşacağını önceden kestiremezsin. Belki içeride tavla oynadığım adamla ileride çok iyi arkadaş olacaksın. Bu bile yaşamaya devam etmek için yeterli bir sebep.”

“Ne yani, senin yanındaki asosyal bir adamı mı tercih edecekler?” diye sordum. Bir cevap beklemiyordum. Yeni bir soruyla geçiştireceğini düşünürken, soru cümlesi içermeyen bir karşılık verdi.

“Hiçbir şeyin farkında değilsin. Görüldüğü gibi değil hiçbir şey…”

Bu kadar konuştu. Ve konuyu kapattığını belirtircesine eliyle “boş ver” anlamına gelecek bir işaret yapmakla yetindi.

Söylediği bu son söz ile ilgili düşünmeye başladım. Neyin farkında olmalıydım? Görünen o kadar açıkken olanların altında daha ne olabilirdi? İnsanlarla olan iletişiminde beni yok saymasını geçtim. İş görüşmelerindeki düşüncesizce kendini öne atışı ne peki? Ne göründüğü gibi değildi. Haykırmak istedim. Elimden haykırmaktan daha fazlasını yapmak gelmeyecek, diye düşündüm. Ama sakinleşmeliydim. Sanki bugün olan biteni anlamamı sağlayacak bir şey yapacaktı. Onun kim olduğunu öğrenecektim. Beni ölümden neden kurtardığını ve neden her gün yanımda olduğunu anlayacaktım. Ona neden bu kadar hayran olduğumu, bana gülümseyişinin içimi neden bu kadar ısıttığını öğrenecektim. Belki de bugün diğer günlerden hiç de farklı olmayacak, sittin sene hiçbir soruma cevap bulamayacaktım.

Yürürken aniden durdu. Ben de onunla aynı anda durdum. Ve beni durmaksızın akan insan trafiğinin ortasından çekip caddenin kenarına doğru çekti. Kolumdan çok sert tutuyordu. Yolun kenarına geçince bırakıp konuşmaya başladı.

“Aklından nelerin geçtiğini biliyorum. Beni hem sevmiyor, hem de çok seviyorsun. Hem yapamadıklarını yapmamdan dolayı bana kızıyor, hem de bunlardan dolayı hayranlık duyuyorsun. Sana anlatacağım. Ama her şeyi değil… İşin aslını sen anlayacaksın çünkü. O zaman ikimizden birini seçeceksin. Evet… Şaşırma; seçeceksin! Ya sümsük, bunalımda bir adam olacaksın; ya da benim gibi, hayatın güzel olduğuna inanan biri olarak keyifli ve zorlukların karşısında dimdik durabilen biri olacaksın. Ya sen yaşayacaksın, ya ben…”

Konuşması devam ederken araya bir türlü giremeyerek hipnotize olmuşçasına olduğum yerde çakılmıştım. “Kimsin?” diyebildim.

Cevap olarak “Peki ya sen kimsin?” diye yine bir soruyla karşılaştım. Kafam karışmıştı. Beynim patlayacak gibiydi. Ne demekti bu? İkimizden birinin yaşamaya devam edeceğini söylüyordu özetle. Neden? Kimseyle alıp vermediğim yoktu. Biri beni öldürmek için onu mu tutmuş olabilir miydi buna rağmen? Öyleyse neden intiharıma mani olmuştu?

Sorular kafamı kemirirken iki elini boğazıma doğru uzattı. Engelleyemedim. Karşı koyamadım. Şah damarımda hafifçe parmaklarını hissettim. Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Olduğum yere yığılırken duyduğum tek şey, “adam yere düştü, ambulans yok mu?” diye bağıran bir kadının sesiydi.

Yerde öylece uzanmıştım. Gözlerimi açtığımda etrafımda bana bakan endişeli gözler gördüm. İçlerinden biri bugün iş görüşmesi yaptığımız insan kaynakları uzmanı kadındı. Muhtemelen işten çıkar çıkmaz buralara kafa dağıtmaya gelmişti. “İyi misiniz?” diye sordu. Evet, iyiydim. Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Fakat… O neredeydi? Etrafıma bakındım. Yoktu. Gitmişti. Ambulansın gelmesine gerek olmadığını söyledim etraftakilere. Kadın, “ bir hastalığınız mı vardı?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Sanırım yorgunluk ve açlık sebep oldu. Daha bir şey yiyecek vaktim olmadı” diye ekledim.

“Belki bunu duymak size iyi gelir. Önümüzdeki hafta başı işe başlamanız uygun görüldü. Yarın sizi bununla ilgili arayacaktım zaten.”dedi kadın. İçimde bir sevinç dalgası ve şaşkınlık oluştu. Teşekkür edip, sevinçli bir şekilde kadınla tokalaşarak oradan uzaklaştım. Nasıl olurdu bu? Telefonuma baktım. Birkaç cevapsız arama gördüm. İsim olarak Sema yazıyordu. Ve kısa mesaj da göndermişti. Mesajda “şu yemeği bu akşam yesek mi?” yazıyordu. Şaşkınlığım ve sevincim giderek artmış, artık sevinç çığlıkları atacak aşamaya gelmiştim. Sema’yı aramak için arama tuşuna bastım. Telefon çalarken içimden bir ses benimle konuşmaya başladı. “Sen artık, sensin. Ve artık her şeyin farkındasın.”

O sesi bir daha duymadım.

29 Aralık 2014 Pazartesi

Kremalı Ispanak Salatası



Mutfak Arsızı yeniden karşınızda...

Şimdi size yemeklerinizin yanında özellikle et ağırlıklı yemeklerle birlikte tüketebileceğiniz bir ıspanak salatası tarifi vereceğim.

Oldukça kolay bir tariftir.

Gerekli malzemelere bir göz atalım önce.

    Yarım kilo temizlenmiş ayıklanmış ıspanak (çok iyi temizlenmeli)
    100 ml krema (çırpıldığında 3 kat kadar artabiliyor)
    İstediğiniz kadar mısır tanesi (abartmayın tabi)
    kurutulmuş domates
    kırmızı soğan
    tuz
    karabiber
    fesleğen (kuru)

Şimdi gelelim ilk önce yapılması gerekene... Ispanakların iyice temizlendiğinden emin olduktan sonra kendilerini suya atıp haşlamaya başlayın. Suya az miktar da sıvı yağ ekleyin. Suyun önceden kaynaması gerekiyor tabi. Bu haşlama işlemi çok uzun sürmeyecek. Ispanağın makbülü her sebzede olduğu gibi az pişmiş olanı...

Haşlama işlemi sürerken bir küçük kırmızı soğanı küçük küçük doğrayın. Kırmızı soğan taneleriyle aynı miktarda olacak şekilde kurutulmuş domatesleri de küçük küçük doğrayın. Hepsini haşlanmakta olan ıspanağa boşaltın. Kısa bir süre de tencerede birlikte takılmalarına izin verin. Sonra tencereyi süzgece boşaltıp iyice süzün. Suyu dökmeyin sakın. Sonra güzel bir çorba yapımında kullanabilirsiniz. Hatta küçük bir tarif yine burada yer alacak. Merak etmeyin yarı yolda bırakmam. (Arsız olabilirim ama vefasız değilim)

Ispanaklar içindeki diğer dostlarıyla birlikte bekleyedursun, siz de kremanızı bir kasede çırpmaya başlayın. Unutmayın krema iyice soğutulmuş olmalı. Çırptığınız krema gözlerinizin önünde kocaman olacak. Ellere vermeye kıyamayacaksınız belki. Ama artık yapmanız gerekeni yapmak için öncelik ıspanakların içine haşlanmış mısır tanelerini boşaltın. Karıştırıp içine kremanızı dökün. Amanın... Kremanın içine ya da ıspanaklar haşlanırken tencereye  tuz, karabiber de katın. Unutmadan söyleyeyim. Elde ettiğiniz karışım tam görsel şölen olacak. Bu şölenin üzerine kuru fesleğen de katarsanız salatanız hazır demektir.

Yemek yapmak aşk işidir. Aşk da varsa lezzetinden şüphe etmeyin. Afiyet ola!

Seçme şansım olsaydı Frederico Rodriguez Santos derdim!


Bazı gerçekleri erken öğrendiğinde örneğin, göbek adının kimlikte yer almasa da Şaban olduğunu öğrendiğinde eğer çocuksan durumu biraz zor kabulleniyorsun. Şaban ismi birkaç kuşak için alay konusu bir isimdir çünkü. Şapşallıkla özdeşleştirilmiştir. Falan…

Bu bir erkek ismi... Ve birçok komedi filminde, sevimli ama şaşkın bir karakterin ismi olarak kullanılmıştır. İnek Şaban akıllara kazınmış bir tamlama olmuştur böylelikle. Aşırı muhafazakârlara göre bu Yeşilçam’ın bilinçli bir İslam düşmanlığıdır. Şaban İslamiyet’e göre kutsal üç aylardan biri olduğu için, alışkın olduğumuz tuhaf dindar reaksiyonundan nasibini almıştır Yeşilçam.

Oysa bu isimle ilgili önyargı diğer tarafta yani kendini daha çağdaş tanımlayan ya da tanımlayabilecek kimselerde de bir şekilde karşılık bulabiliyor. Şaban kelimesini ‘aptal’ gibi bir sıfat olarak kullanmaya alışkın ciddi bir kitle var. Bu kitle isminizin “Şaban” olduğunu öğrendiğinde bununla ilgili kafasında var olan etikete kodlayıveriyor sizi. Örneğin, ufak bir deney yaparak göbek adımın resmi olmasa da “Şaban” olduğunu söylediğimde pek çok arkadaşımın kafasında bu etiketin karşılığı olarak alay etme arzusu uyanıveriyor. Durun, durun yargılamıyorum. Bu gayet normal… Geçmişten bu yana tüm öğrenme sürecini önyargılar üzerine oturtmuş, Dünya üzerindeki halkları bile önyargılarla etiketlemiş bir toplumun bir isimle ilgili alaycı tutumu bir şey değil.  Kendi yaşadığı ülkenin coğrafi durumuna göre etiketler oluşturmuş bir toplum için önyargı geliştirmek işten sayılmaz! Örneğin dağlık bölgede yaşayan insanı ayıyla özdeşleştirip uygarlıktan uzak bir canlı olarak nitelerler. Bütün kaba insanları “dağdan gelenler” kategorisine yerleştirirler. Bunu ‘çağdaş’ olanlar yaparlar bir de. Sonra Taksim’e eğlenmeye giden herkesi ‘ahlaksız’ olarak değerlendirenleri eleştirirler. Farkında değillerdir ki iki taraf da aynı tür hastalıktan, önyargıdan beslenmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Politik pek çok çözümleme de bu yolla yapılabilir. Ama şimdi biraz kendi göbek ismimin “Şaban” olmasından dolayı asla sıkıntı yaşamadığımı ve kimsenin bundan dolayı sıkılmamasını söylemeye çalışacağım. Bunu da naçizane sosyo-psikolojik çıkarımlarla yapacağım.

Benim göbek adım Şaban. Kimliğe yazılmamış tabi. Bu benim seçimim değil…

Dünyaya geldiğinizde seçemediğiniz tek şey de göbek adınız değil. Daha ona gelene kadar pek çok seçim dışı standartları kabullenmek zorundasınız. Söylemeliyim ki eğer seçim şansım olsaydı adımı ve soyadımı Frederico Rodrigues Santos olarak belirlerdim. Göbek adım yine Şaban olabilir. Bak bakalım… Şaban Frederico Rodrigues Santos… Allah Allah! Hiç şüpheniz olmasın ki baştaki Şaban ismi asla yukarıdaki alaycı çağrışımlara neden olmayacaktır. Bu da bizdeki ‘Batılının’ acınası halidir işte. Esnaf lokantasına gidip kıymalı makarna yemez de pahalı bir restoranda bolonez soslu spagetti yer ya kimisi, öyle işte…

Tüm mesele etikette yani… Ama farkında olan için her ikisi de aynıdır sonuçta…

Bana Frederico diye seslendiğinizde etraftaki insanların beni tanımadan bana hayranlık duyacağını izleyeceksiniz. Şaban diye seslendiğinizde ise biri su içerken bu şoka yakalanıp suyu püskürterek gülebilir. Her ikisi de garip bir etiketleme sisteminin beyinsel işleyişi ele geçirmesi sonucu oluşan hastalıktır. Çünkü o sistem Frederico’yu daha karizmatik ve kusursuz kategoriye yerleştirir, Şaban’ı ise alt basamakta alay malzemesi deposuna…

Ya… Göbek adım Şaban. Frederico da olabilirdi. Ama ben böyle olsaydı bu yazıyı yazamazdım. “Haydi, bitti” demezsem de bitmeyecek bu yazı ayrıca.




2015'ten şimdiden haberdarım!

Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması.
Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :)
Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz.
Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar:)
Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Güvercin Hüznünün Öğrettikleri



İnsan niye küser ki? Bir insana küsmenin gerekçesi olabilir elbette. Küsmek kavramı negatif olduğundan iyi bir şey sayılmaz. Ama birine küsmenin meşru zeminini kurabilirsin.

Ancak birine küsüp başka bir eyleme de eşzamanlı küsmek ne ola ki? Örneğin ben bir davada benim yanımda yer almadığı için Radikal Blog’a küsüp yazmayı bıraktım. Bunun haklı bir yanı yok. Radikal Blog’a olan kızgınlığımın  gerçekçi sebepleri var tabii.

Kendimden bahsettiğim yazı sayısı çok azdır. Ancak bazı önemli gördüğüm dönüm noktalarında bazı yaşanmış notları aktarmayı severim.

Yeniden yazı serüvenine eskisi kadar yoğun olmasa da başlamadan önce, azıcık kafanı şişireyim dedim. Estağfurullah dediğini duyar gibiyim. Neyse sulandırmayayım.

Yıkmak, yok etmek, o kadar kolay ki… Bunu ilk idrak ettiğimde daha altı yaşındaydım. Evin arka odasının penceresine bir güvercin yuva yapmış ve oraya yumurtlamıştı. Bense bu manzarayı izlerken içimdeki dürtüye engel olamamış yumurtayı incelemek istemiştim. Güvercin orada değilken yumurtayı aldım ve elimde hafifçe sıkmış olmama rağmen yumurta kırılıverdi. Parmaklarımdan vücuduma bir acı yayıldığını hissettim. Bir anayı evlatsız bırakmıştım.

Altı yaşında olmak bir bahane değildi. Söz konusu bir candı. O güvercin o güne kadar güvenli olduğunu düşündüğü pencere önümüzden yuvasını karşı apartmana taşımıştı. Güvercinin acılı ötüşü hala kulaklarımda… O günkü döktüğüm gözyaşını hiçbir zaman dökmedim.

Şimdileri tüm adımım o güvercin beni affetsin diyedir aslında. Onun canından parçayı yok ettiğim için özür dilemek gibidir. Bir var etme ve var olma azmi bundandır. Üreterek çoğaltmak, mutluluk ve güzellik saçmak…

Tüm dünyada kitlesel olarak yok ediliyor hayatlar… İnsanlar yalanla dolanla birbirlerinin hayatını tüketiyor. Ve bunları söylemek gerek… Bunları söyledikçe fark edilecek. Fark edildikçe güzelleşecek hayat.

Yazmak, filmler yapmak, müzik yapmak… Üretmeye devam etmek gerek…

Bendeki bu üretim sevdasının geçici bir heves olmadığını gösteren çok sayıda not var. Örneğin 9 ya da 10 yaşındayken Şile’deki mahalle oyunlarımız… İki mermer parçasının arasına kiremit tozu ve tükürük ekleyip (kusura bakma okuyucu ama öyle işte) mermerleri birbirine sürtmek suretiyle iki mermerde farklı şekiller oluşturmaya çalışmak… Bu daha ilerleyen yaşlarda denizden beyaz taş toplayıp rengârenk boyama işine, o da daha sonra kendi ürettiğim tabletlere basit çizimler yapma faaliyetine dönüşmüştü. En minimal çalışmam ise aslında 11 yaşlarındayken yaptığımdı. PTT’nin teknik işlerinin yapıldığı binasının bahçesinden görevini bitirmiş makaralardan renkli telefon kablolarını toplayarak bilezik, yüzük ve kolye üretiminde kullanmıştım. Oturduğumuz evin yanındaki pansiyonda kalan bütün ablalar takılarını benden alırdı mesela.

Lise çağlarında ise radyolarda yer almayacak bir radyo programını kasetlere kaydederek birkaç arkadaşa düzenli olarak dağıtıyordum. Bugün hala anlatılır o günler.

Bu arada müzikle tanıştım tabi.

Müzik bugünkü işim… Bununla birlikte yazma, çizme işlerini de yürütmeye gayret edip tüketmek yerine üretmek sevdasıyla yaşamımı sürdüreceğim. Yemek yapıyor oluşum da üreterek mutlu etme arzusunun bir ürünü… Bu parmaklar o gün o güvercinin yumurtasını yok edince vücuduna yayılan acıyla öğrendi belki bunu… Yok etmemek, üretim yapmak, aşk ve sevgi yaymak… Üretmeye küsmenin bir âlemi yok. Belki o güvercin de çoktan affetmiştir beni. Kim bilir? Belki de kısa sürede unuttu bu acıyı. Bilemem ki…

Bir biti oluşturan atomla beni oluşturan atom aynı... Ne diye böbürleneyim ki? Öte yandan bir yıldızı oluşturan atomla da beni oluşturan atom aynı... Öyleyse niye daha fazlasını istemeyeyim? Hem hiç hem de çok oluşumuz bundandır. Evet… Ne olursak olalım. Üretimden vazgeçmek sonsuz bir hiçlik değil midir ki?


27 Ekim 2014 Pazartesi

Emanetçi


Mesleğimin ne olduğunu açıklayamam. Söylenecek bir şey değil... 'Ne işle meşguldün sen, Selçuk?' diye soran arkadaşlara, 'Serbest meslek...' diye yanıt vermek artık alışkanlık halini almıştı. 'Ne iş...' diye başlatılan bir soru tamamlanmadan 'serbest meslek...' diye cevabını yapıştırır, hızla konuyu değiştirirdim. Dikkat çeken harcamalarım, iyi giyimim, biraz şüpheli hale getirdi beni. Bundan dolayı arkadaşlıklarım uzun vadeli olmazdı. Zaten hiç de zamanım olmadı arkadaşlıklar için.

Yılbaşları, yaz ayları ve diğer bazı zamanlarda yoğunlaşan işlerim, gizli olması gereken görüşmelerim, resmi olmayan anlaşma metinlerim... Bak, gördün mü? Sen de şüpheyle bakıyorsun bana. Tamam, tamam... Sana anlatacağım. Zaten aramızda kalacak, biliyorum. Şimdi bir iş görüşmesine gitmek için yola çıkıyorum. Sana yolda her şeyi anlatacağım. Ama biraz kendimden bahsetmeliyim.

Adım Selçuk; başta söylemiş miydim? Neyse... Ben birkaç kez üniversiteye başlamış, tıp, mühendislik ve hukuk dışında her bölümde okuma deneyimi kazanmış, ancak hiçbirini bitirememiş bir adamım. İrili ufaklı işlerde çalıştım. Hatta en son çalıştığım firmada ofis elemanıydım. Kıdemli ama... Müdürlerim, patronlarım bana çok güvenirdi. Öyle ki koca holdingin müdürlerinin bile iletişim kuramadığı patronlarla bir araya geldim sık sık. İşte şimdi bu işten de ayrılma sebebime geliyorum. Seni de sıkmayayım. Bu gördüğün arabayı, az önce kapısından çıktığımız daireyi nasıl aldığımı bu anlatacağımla öğrenemeyebilirsin, ama biraz sabrına sığınıyorum.

Bir gün yine patronumun odasında günlük sohbetler yapmaktaydık. O sırada kapı açıldı ve içeri genç bir kadın girdi. Nasıl güzeldi, sana anlatamam. Kızıl mı turuncu muydu saçları, şimdi hatırlayamıyorum. Ama vücudunun kıvrımları, yüzünün o güzel ve etkileyici hatlarıyla hep hayalini kuracağın türden bir kadındı. Sonra öğrendim ki benim patronun sevgilisiymiş. O güne kadar saygı duyduğum adama, o andan itibaren inceden haset duymaya başlamıştım. Ben yakışıklı, etkileyici bir adam değilim. Ama bu adam da bu özellikleri taşımıyordu ki... Neyse, konumuz bu değil...

Benim patron, karısını işte bu güzeller güzeli kadınla aldatıyordu anlayacağın. Kart zampara... Ancak o gün hesaba katmadığı bir şey vardı. Karısı da o gün oraya geldi. O dakikalarda içeri girdi. Ben de tam çıkmak üzereydim o sırada. Yüzünde hiçbir zaman kendine güven ifadesini kaybetmeyen yaşlı kurt, o anda resmen buz kesti. Yüzündeki çizgiler adeta dondu. Balmumumdan bir heykel gibiydi; görmeliydin. Adamın karısı, bir eşine, bir de genç kadına bakıyordu aralıklarla. Tenis maçı izleyen şaşkın bir kedi gibiydi. Benim odada olduğumu fark etmemişti. Ben de 'buradan gitmeliyim' diye düşünmekteydim. Patronsa aklımı okumuştu sanki.

'Selçukçuğum, size mutluluklar dilerim, ne iyi ettin de tanıştırdın beni kız arkadaşınla, nişan ne zaman?' diye soruverdi ansızın. Burada adım geçmese hiç üzerime almayacaktım. Hatta bir an, 'unutkanlığımda geldiğim son nokta; böyle bir sevgilim var ve ben hatırlamıyorum' diye geçirdim içimden. Sonra uyandım duruma. Bizim yaşlı kurt hızlı bir planla, sevgilisini geçici süre de olsa karısından uzak tutuyordu. Ben genç kadından bir çıkış beklerken o da bu oyuna dâhil oldu birden. Ve koluma girdi. İnanabiliyor musun? Böyle güzellikte bir kadın koluma girdi yahu!

Benim şaşkınlığımı düşün. Üzerine de adamın eşinin ne kadar rahatladığını... 'Geçerken bir uğrayayım, dedim' dedi kadın. Odada, kendisi dâhil kimsenin inanmadığı bir yalandı bu. Belli ki kocasından şüpheleniyordu. Kontrol amaçlı ziyaretini kocasını resmi bir şekilde kucaklayarak bitirdi. Kadın odadan çıktığında üçümüz kalmıştık o kocaman ofis mobilyalarının olduğu odada. Genç kadın kolumdan çıkıp, koltuklardan birine oturup sitemkâr bir ifade takındı. Ama bizim yaşlı kurt tekrar takındığı kendine güvenen ifadeyle ' bizi biraz yalnız bırakabilir misin Pelin? Haydi, tatlım!' deyiverdi genç kadına. Kadın sorgusuzca çıktı odadan. Bense 'adı Pelin'miş, demek...' diye geçirdim içimden. Sonra da gerçek hayata dönüp 'neden benimle baş başa kalmak istedi ki patron?' diye sorgulamaya başladım. Ama merakım kısa sürecekti.

Sana şimdi anlatacaklarım biraz garip gelebilir. Dinlemek istemediğinde hatta anlattıklarıma inanmadığında beni uyar. Konuşmayı bitirebiliriz. Zaten az yolumuz da kaldı. Gerçi trafik yoğunlaşacak galiba. Kâğıt helvacılar ve su satan adamlar yol kenarında bitmeye başladığına göre...

Patron oturmamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum. Aklımda binlerce soruyla... Acaba sevgilisine bakışımı fark etti de beni fırçalamaya mı hazırlanıyordu? Dedim ya, merakım kısa sürecekti.

'Oğlum, seni çok severim, bilirsin.'diye söze girdi bizim zampara patron. Ve devam etti. 'Tahmin ettiğin üzere, az önceki hoş hanım benim sevgilim. Ve diğeri de karım... Ben Pelin'le ve de karımla çok mutluyum. Bu mutluğumun bozulmasını istemiyorum. Senden isteyeceğim şey...' Durakladı bir an. Hiçbir şey düşünemiyordum, merakla konuşmanın devamını bekliyordum. ' Bak oğlum...' Tekrar başa dönüyor gibiydik konuşmada. 'Sana çok güvenirim. Hatta holdingin bütün kasa anahtarlarını banka şifrelerini bile gözümü kırpmadan sana emanet edecek kadar...' dedi ve bir soluk alıp devam etti. 'Pelin'i bazı zamanlar idare etmeni, hatta onun sevgilisi gibi davranmanı rica ediyorum. En azından, karımın dikkatini ve şüphelerini üzerimden uzaklaştırana kadar... Saygınlığım çok önemli... Önemli bir dernek başkanlığı seçimi arifesinde hiç de iyi olmaz bir aşk skandalı.'dedi. Şaşkınlığımı tahmin et.

'Nasıl olacak bu?' diye sorabildim sadece.

'Bir ücret karşılığında... Artı masraflar da neyse onları da karşılarım. Yeter ki Pelin de mutlu olsun.'dedi ve bir an düşünüp devam etti. 'Biliyorum ki ona farklı bir gözle bakmayacaksın. Sana güveniyorum.'dedi. Adama bakar mısın? Hem karısını aldatıyor, hem de sevgilisine dokunmayacağımdan emin olmak istiyor. Gerçi emin... Nasıl bu kadar emin olabiliyor ki? Çok mu tok görünüyorum dışarıdan? Neyse...

Ücret dolgundu. Masraflar için de hiç gözünü kırpmayacaktı. Benimse o kadar paraya ihtiyacım vardı ki bu teklifi kabul ettim. Şimdi işimin ne olduğunu anladın. Ben emanetçiyim. Şimdi de gelelim, bunun nasıl bir iş olarak süreklilik arz ettiğine. Şaşkın görünüyorsun ama sen. Ama devam etmemi istediğine göre konuşmayı sürdüreceğim.

Piyasa dar gibi görünüyor bir anlamda. Ama ilk işimde o kadar başarılı oldum ki, birden bire müşterilerim arttı. Benim patron beni bir sürü zampara arkadaşına önermeye başladı. Pelinler, Mügeler, Buseler... İşten de ayrıldım sonra; yetişemiyordum. On binlerce dolardan söz ediyoruz. İşte bu da zenginliğimin sebebi... Hiç âşık oldun mu diye de soracak olursan, bir kere oldum. Hatta bir keresinde de anlaşma dışına çıktım, itiraf ediyorum. Sonuçta benim de duygularım ve ihtiyaçlarım vardı. Ama bu tek seferlik anlaşma dışı davranışım işimi yapmama engel olmadı. Hala çok güvenilen bir ‘emanetçi’yim.

Birazdan ulaşacağımız görüşmenin detaylarını merak ediyor musun? Aslında ben de merak ediyorum. Dün aldığım bir e-posta sonucu gidiyoruz oraya. Müşteriyle bir restoranda buluşacağız. Hiç konuşmadık. Sadece internet yoluyla iletişime geçmeyi istedi. Görüştükten sonra anlaşırsak yüklü bir para teklif ediyor. Bakalım... Biraz çekiniyorum aslında. Yanımda sen olmasan belki de gitmezdim. Bana güvenme, türünden bakışına rağmen...

İşte geldik. İçeri girdiğimde 15 numaralı masayı sormamı istemişti. Arabayı park edelim şimdi. Sen de gelmek ister misin? Başka bir masada sessizce dinlersin. Tamam, gelme, dışarıda bir yerde bekle istersen.

'15 numaralı masa?'

'Cam kenarında en köşedeki masa efendim.'

Ama o masadaki bir kadın!

Arabaya dönelim, her şeyi anlatacağım. Merak ettiğini biliyorum. Yarım saat içinde hayatımın en tuhaf iş teklifini aldım.

Kadın eşi tarafından defalarca aldatılıyormuş. Ama ondan ayrılamıyor. Bunu yapmaya cesareti yok. Diğer müşterilerimin profili... Ama bu seferki bir kadın olunca şaşırdım işte. En sonunda bir sevgilisi olsun istemiş. Ama bizim insanlar biraz duygusaldır ya, hemencecik âşık olmaya başlamışlar kadına. Kadın güzel de... O aşk istemiyor. Kocasından intikam almak ve evliliğine zarar vermeden ‘profesyonel' bir ilişki yaşamak istiyor. Ona bu teklifi düşüneceğimi söyledim. Aslında kadınlar tarafından deşifre olmak demek, en kısa zamanda emekliye ayrılmayı gerektiriyor.



Şaşkınlığını anlıyorum. Hatta kızgınlığını da... İlişkilerin bu kadar basitleştiği bir dünyada, benim bu saçma sapan hayatlara dayanan bir sektör oluşturmuş olmam canını sıkabilir. Benim hiçbir sağlıklı ilişki kuramam, âşık olamamam hep bundandı. Bu çarpık hayatın en çok yıprananı benim aslında... Güzel bir hayat kuramadım. Bir aileye sahip değilim. Arkadaşım da yok benim. Sinemaya, tiyatroya yalnız giderim. Yemeğimi yalnız yerim. Hayatta yaptığım tek iyi şey, bir işim sırasında müşterimin sevgilisini maddi zorluklarından kurtarıp onu bu ilişkiyi yaşamaktan vazgeçirmek oldu. Bazen vicdan devreye giriyor. Ama inan bana, ben kötü bir insan değilim. Beni bu çarpık ilişkilerin köpeği olarak görebilirsin. Ama lütfen, hakkımdaki en ağır düşüncen sadece bu olsun.

Ben de artık yoruldum. Belki de bu işi kabul edip iyi bir jübile yapabilirim. Ne dersin buna?

Twitter