Spor Haberleri

Köşe Yazıları

23 Temmuz 2013 Salı

Acun Ilıcalı'ya Önerim "O Cenin Türkiye"

Geçtiğimiz aylarda İngiltere’deki bir aileyle ilgili bir haber okudum. Manchester’da yaşayan O’Connor ailesi ikinci çocuklarını daha anne karnındayken üç boyutlu görüntüleme teknolojisiyle görüntüleyip fotoğrafı bir ajansa göndermiş, ‘doğmayan çocuğa şöhret biçmişler.’
Daily Mail gazetesinin haberine göre, fotoğrafı alan ajans aileyle temasa geçmiş ve Elvis O’Connor’ın şöhrete adımı bu şekilde atılmış. Hayatımda gördüğüm en iyi planlanmış, çocuk yönlendirme çalışması bu. Elvis şu sıralar bir yaşına gelmek üzere olmalı… Ve daha 6 aylıkken “Mrs Biggs” isimli bir televizyon dizisinde oynamaya başlamış. Elvis’in babası Andy’e göre oğlu tam bir profesyonel…
Bunu niye anlattım? Bu şöhret dediğimiz olgunun ne kadar önemsendiğini vurgulamak için… Öyle ki Elvis’in ablası da ajansa kayıtlı ve çok sayıda reklam filminde oynamakta… Ailenin evlatlarını şöhrete kavuşturma çabası, ileride asla kendi kararlarını kendisinin veremeyeceği bir süreci başlatmış görüldüğü üzere.
Türkiye’de de gözlemlediğimiz gibi, (tabi bizde çocuğu anne karnında yönlendirmek gibi bir çaba yok, şimdilik…) şöhret olmak önemli bir hedef… Tüm yetenek yarışmaları, gerçekten yetenekli olan insanları çıkardığınızda, kuru bir şöhret arzusunun sonucu olan insanları ‘başarıya’ ulaştırabiliyor. Hatta kimi zaman hasta olan çocuklarının ilgi görüp sahiplenilmesini isteyen ailelerin tek çaresi, bu şöhret adımını atmak olabiliyor. Bizdeki durum bundan dolayı biraz karışık… Herkesi salt şöhret sevdalısı olarak yaftalamak yanlış olacak o yüzden.

İngiltere’deki habere döndüğümüzde, bu eğilimin geri kalmış toplumlara ait olmadığını görebiliyoruz. Şu da söylenebilir: “Bu münferit bir haberdir. Şöhret olma sevdasının batıda da yaygın olarak görünen bir şey olduğunu kanıtlamaz.” Ama yukarıda bahsettiğim yetenek yarışmaları batıya ait televizyon programı formatlarıdır. Dolayısıyla bu eğilimin suyunu çıkarıp sürekli artan bu programlar, bizde de başka ülkelerde de alıcı bulabiliyor.

Elvis’e şöhreti hazırlayan ebeveynlerinin bu yaptıkları aslında masumane bir strateji… Sonucunda çocukları günün birinde iyi bir oyuncu olabilir. Peki, o çocuk bir oyuncu olmayı ne kadar ister? Yönlendirilen mesleğin iyi bir hedef olması, bu yönlendirmeyi doğru kılar mı? Bunun genel olarak herkesin katılacağı cevabı elbette ki hayır… “Evladım, senin için iyi olanı istiyoruz” her yaş grubundaki çocuklara söylenir ya. Müzik yapan genç evladına “yapma mı diyorum, yap, ama hobi olarak yap” diyen babanın tam tersi tavrını Andy kendi çocuğuna karşı çok erken bir zamanda sergilemiş oluyor.

Elvis’e şöhret kapılarını açan üç boyutlu görüntüleme teknolojisi bizde vakti zamanında Hülya Avşar tarafından kullanılsaydı, Zehra’nın fotoğrafları Elvis’inki kadar ilgi çeker miydi? Hatırlarsınız, daha doğmadan peşinde paparazziler dolaşıyordu.

İngiltere’deki bu magazin haberi bizde tam tersi olarak karşılık bulur. Sanatla uğraşmak isteyen çocuğa yönelik, ailenin vazgeçirme çalışması gözlemlenir. Ama sonuçta ileriki dönemlerde ailecek, yetenek yarışmalarının kapılarını da aşındıracaklardır. Bu da ayrı bir mesele…

Yetenek yarışmaları demişken, alın size bir program formatı… “Cenin Star” veya “O Cenin Türkiye” gibi programlar yapıp dünyaya bir format kazandırabiliriz. Hem üç boyutlu görüntüleme teknolojisinde gelişme sağlanır, hem de yeni yüzler şıp diye şöhrete kavuşur. Acun Ilıcalı’ya duyurulur.

Twitter'da olduğuma dair ufak bir kanıt





En az üç akor basın!

Ülke olarak çok şanslıyız(!) Şöyle bir başbakan düşünün. Hem sanat eleştirmeni, hem diyetisyen, hem kadın doğum uzmanı, hem bevliyeci, hem savcı, hem hakim, hem eski bir futbolcu…
Sanat eleştirmenliğini ‘ucube’ heykeller sayesinde kazanmış, her olay bir iş kolu daha açmış hayatında. Kadının ne şekilde ve kaç tane doğuracağına karar verirken yakalamış kendini. Önünü alamıyoruz artık. “Beyaz ekmeği sofralarınızdan kaldırın” diye tüm halka talimat veren başbakan sayesinde obezitenin de farkına vardık, hamdolsun! Şimdi el altından, apartmanların bodrum katında, gece on ikiden sonra dağıtılıyor ekmek. Nasıl aksiyonlu, nasıl heyecanlı…  O arada adrenalin salgılayıp kilo da veriyor insan.
Şimdi sıkı durun. Başbakanımızın bir yönünü daha öğrenmek üzeresiniz. Bu sayede “üç çocuk” isteğinin çıkış noktasını da öğreneceksiniz.
Başbakan eski bir müzisyen… Gitarist… “Üçbeş” isminde bir müzik grubunun kurucusu… Ve çok acayip müzikal tavsiyeleri vakti zamanında müzik piyasasında çokça konuşulmuş gıyabında. Üstat, “en az üç akor basın” diyerek müzik çıtasını yükseltmeyi hedeflemiş. Bir müzik dergisine verdiği röportajda ise bunu bir adım öteye götürmüş ve “bize üç akor yetmez, dört-beş lazım” diyerek ileriye dönük müzikal hedeflerini anlatma fırsatı bulmuş.
Üstat dördüncü akorla ilgili çalışmalar sırasında grup üyeleriyle kavga edince, müzik piyasasından çekilmiş. Futbolda da 3 golü ardı ardına kaydedip dördüncüyü bulamayınca siyasete atılmaya karar vermiş.
İşte sevgili okuyucu… Bizim başbakanımız işte böyle bir geçmişe sahip. Müzikte ve futbolda öğrendiği her şeyi siyasete adapte etmeye çalışması işte bu yarım kalmışlıktan. Biz ona “üç çocuk değil, beş çocuk olsun” dediği için kızarken bu geçmişi göz ardı etmeyelim. Ve biraz anlamaya çalışalım.
Ve halimize şükredelim. Ya daha çok akor bilseydi? On iki çocuk, diye tuttursaydı bugün? Her şeyde bir hayır vardır.
Gördüğünüz gibi her konuda bir fikri olan bir adam başbakan. E konuşacak tabii. Var mı öyle devlet adamı? Her şeye muktedir olmayan iktidar olabilir mi? Olamaz.
Başbakan bu arada bir psikolojik sıkıntı içine girdiyse bunun sebebi müzikten ayrı kalmasıdır. Eski ekibi bir toplasa, sahneye çıksa rahatlayacak. “Engelli vatandaşlarımız toplu taşımaya ücretsiz binecek” diye konuşmayacak böylece. Neden diyor öyle? Çünkü kendini dernek başkanı sanıyor zaman zaman. Başbakan olduğunu düşünse, zaten bir devletin sosyal devlet olma ilkeleri gereği bunu yapmaya mecbur olduğunu, bunun için ekstradan takdir beklemenin yanlış olduğunu bilirdi. Yani şimdi bir berber dese ki “benim diğer berberlerden bir farkım var, saç kesiyorum” bizle dalga geçtiğini düşünürüz. Ama dese ki “kelliği yok ediyorum” o zaman alkış…
Ama dediğim gibi, müzikten ayrı kaldı ya, ondan… Ver eline gitarı, üç akorla harikalar yaratsın, öyle de bir müzisyendir. Kısmet işte… (Tamam, doktorcuğum, toparlıyorum.)
Ben, sayın başbakanımızın müzik hayatına geri dönmesini istiyorum. Şu işleri bir toparlasın, müziğimizi kalkındırsın. Üç, eh… Bize en az beş akor lazım…

Not: Tamamıyla uydurmadır.

En üç TTweet at :)

Metroda Ahlaksız Teklif!

Efendim, şu sıralar kimi dinlesek, bir ‘ahlak’ mesajı alıyoruz. Bir televizyon dizisinden tutun da sokaklarda el ele dolaşan çiftlere kadar herkes ve her şey hedef tahtasında… Ben de bu toplumun ‘ahlaklı’ bir bireyi olarak üstüme düşeni yapacağım. Kimsenin fark etmediği, içimize, bilinçaltımıza yerleştirilmeye çalışılan striptizciliği ifşa etmek istiyorum. Öhömm!

Dedim ki kendi kendime, “yahu ben bu milletin bir ferdi değil miyim? İlla ki vardır etrafta ahlaka aykırı bir şeyler.” Bunu dememe kalmadan metroda bir uyarı işareti gözüme takıldı. Amanın!

Trenin kapısında ilk gördüğüm şey “kapılara yaslanmayınız” işaretiydi. Davetkâr şekilde durmuş bir adam figürü? Çoluğumuz, çocuğumuz var, ayıptır! Şoku atlatmaktaydım ki mp3 çalarımda çalan Kenny G. eşliğinde kafamı diğer tarafa çevirdim. (slovmoğşın vaziyeti alınız) Yazımda da görselini utanarak kullandığım gibi bir görüntüyle karşılaştım. Kapıyı bacaklarının arasına almış, (tövbeee) ellerine yukarıya keyifle kaldırıp striptiz yapan bir adam figürü… Bak hele ya!

“Kapıya sıkışmayınız” demek istiyormuş gibi yapıp, bilinçaltımıza striptizciliği aşılamaya çalışıyorlar! Ben yutmam!

O kadar sarıklı amcalar, çarşaflı teyzeler biniyor. Abdest bozulacak sonra. E buluttan ahlaksızlık mesajı algılayan muhafazakâr kesim uyuyor mu? İlkokul, lise çağında çocuklar biniyor metroya. Yarın, öbürsü gün demezler mi “ anne ben arkadaşlarla striptizciliğe başladım” diye? Yaaa!

O değil de İslamcı basın da mı uyuyor? Bu figürden memnunlar mı yoksa? Yahu eşimiz, sevgilimiz biniyor, ya tahrik olurlarsa? İçim çekildi, sinirlerim bozuldu. Abdestim kaçtı.

Kenny G de ne çalmış öyle, bütün libidom alt üst oldu. Sonra “dur, kendine gel” dedim kendi kendime. Ki genellikle kendi kendimi sakinleştirmeye çalışmam pek. İneceğim durağa gelinceye kadar gözlerimi ayıramadım bu uyarı işaretinden. Hakikaten de her anlamda “uyarı” işareti bu.

Efendim, yazımı ciddiye alanlar için, özellikle sonuna kadar sabırla okumuş olanlar için yazdığım her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu söylemek istiyorum. Bunu söyleme gereği duydum, çünkü bazımız okuduğumuz her şeyi yüzde yüz gerçek sanabiliyoruz. Hatta yazdığım bu yazının bir iftira olduğunu iddia edecekler için de önceden bir savunma mekanizması çalıştırıyorum şu an.

Yazıda dikkat çekmeye çalıştığım şey şu. Hemen her gün, sanatsal, edebi ve diğer fikirsel üretim alanlarına yönelik, ‘ahlak hafiyeliği’ yapan insanlara rastlıyoruz. Görmek istedikten sonra, her şeyi ‘ahlaksız’ bir obje olarak görebiliriz. Çıplak bir kadına benzettiği ağacı kesen adam var bu ülkede. Leonardo Da Vinci’nin “Vitruvius insanı” figürünü sansürlemiş bir televizyon kanalımız var. Kitapları ‘ahlaksız’ bulup yasaklayanlar var.

Sen ne görmek istersen, onu görürsün kısacası. Ahlak algısı, her kafada başka türlü yer alıyor. Bak, benim de fesatlığım tutmuş. “Kapıya sıkışmayınız” uyarı işaretinden neler anlamışım.

Twitter'da elini korkak alıştırma, takip et.



Koş vatandaş! Çapulcuya sütyen!

Direniş, günler ilerledikçe kendi içinde bambaşka bir kültür oluşturmaya başlamıştı. Duvar yazıları, sloganları ve eylem şekliyle kendine has bir özelliği vardı. Taksim’e gittiğinizde günlük ihtiyaç olarak kabul edilmiş gaz maskesi, deniz gözlüğü, sprey boya gibi ürünlerin tezgâhlarını görebilirdiniz. Öyle ki evden çıkıp Taksim’e giderken “gaz maskeni unutma canım” diyebilirdi eşiniz ya da anneniz.

Gezi Parkı Direnişi aynı zamanda direniş kavramını içselleştirdi. Bu da çok önemli bir kazanım… Bir algının değişimi… Elbette işin ticari boyutu da kendini göstermeye başladı. Bazı ufak atölyelerin TOMA şeklinde tuzluklar ürettiğini, Taksim Gezi Parkı Direnişi hatırası olarak başka ürünlerin de üretilmekte olduğunu duydum. Zaten beklenmedik bir şey değil… Bu direnişin içselleşmesi ve normalleşmesi yavaş yavaş içinin boşalmasına dönüşebilir dozu kaçarsa. O da ayrı mesele…

Ticari bir hal kazanan yönünden bahsetmişken, pek çoğumuzun daha önce duymadığı başka bir ürünün fark edilmesini sağladı. 2009 yılında ihtiyaç olduğunda iki kişilik bir gaz maskesine dönüşebilen ve 2009 yılında Nobel Kamu Sağlığı Ödülü’nü kazanan “Acil durum sütyeni” (The Emergency Bra) son günlerde Türkiye’de de çok ilgi görüyor.

Fiyatı 30 doların altında satılan sütyen, tasarımcısı Dr. Elena Bodnar tarafından 1986′daki Çernobil felaketinin yıkıcı etkilerinin ardından bir ihtiyaç olarak yaratılmış. Bu nükleer felaketi araştırırken "felaketin ilk birkaç saatinde kolay ulaşabilecek gaz maskeleri olsaydı binlerce insan radyasyona neden olan Iodine-131 maddesini solumayabilecekti" gerçeğine ulaşan Bodnar, bunun üzerine sütyeni tasarlamış.

Türkiye’den bu sütyenin ilgi görmesi, bu ülke insanının temel gereksinimleri arasına polis şiddetinin etkilerini azaltma ürünlerinin de girdiğini gösteriyor. Bunun için de en pratik olanı seçecek. Keyfi yerinde elitleri bile sokağa döken bu direniş, daha yaratıcı ‘çapulcu’ ürünlerini, pahalı da olsa ortaya çıkaracaktır.

E tabi böyle bir her şeye çözüm bulunan bir ortamda, polisin şiddetle bu insanları caydıramayacağı da açık. Bugün insanlar gaz maskesine dönüşebilen bir sütyen satın alıp bunu kullanarak sokağa çıkmayı düşünüyorsa, zaten her an her yerde gösteri yapmaya hazır da demektir. Üstelik yanında omuz omuza verdiği arkadaşın kimliğini sorgulamadan, ortak payda bulabilir. Zaten söz konusu olan yaşam alanı ve özgürlüğüyse başka ortak payda aramaya gerek var mı?

Elin Nobel Ödüllüsü bu ürünü üretirken radyasyonun zararlı etkilerini azaltmayı amaçlamış. Bizse devletin zararlı etkilerini azaltmak için kullanacağız. Ama tabi yine de ortak bir payda var. Radyasyona da biber gazı saldırılarına da neden olan devletler değil mi? Kamunun sağlığı için en büyük tehdit yoksa devlet mi?


22 Temmuz 2013 Pazartesi

Kadına Dair Tuhaf Gelenekler

Çoğunuzun geçtiğimiz aylarda internette denk geldiğini düşündüğüm bir liste var. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, bazı garip gelenekler ve tuhaf yasalar görülmekte. Ben de bunlardan birkaçını belirtip naçizane analizlerle bezenmiş bir yazıya dönüştürdüm. Amacım ne, bilmiyorum. Ama seçkiyi yaparken, hangi kriteri göz önünde bulundurduysam, yazının ana fikri onu içerecek haliyle.

İlk haberimiz Laos’tan… Laos’ta kadınların cinsel yönden en cezp edici yerlerinin ayakları olduğu düşünülüyor. O yüzden kadınların ayaklarını göstermesi yasak… Dünya’nın her yerinde kadınların hedefte olması, erkeğin kendine hâkim olması değil de kadının tahrik etmemesi gerekliliğinin önemsenmesi toplumsal bir yara… Genetik bir mirasla babadan oğla geçmiş, öğrenilmiş ve psikolojiye nüfuz etmiş…

Hindistan’ın bazı bölgelerinde evlere gündeliğe giden kadın, evin genç erkeğinin cinsel ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda… Hedefte yine kadın var. Seks objesi… Ve her yanı sömürülen kadın…

Sıradaki gelenek de biraz seçki kriterimin dışında… Kolombiya’da evli çiftler gerdek gecelerini gelinin annesinin seyirciliğinde gerçekleştiriyorlarmış. Ah be teyzem, bazı şeyleri daha önceden öğretecektin. (Durun, durun cıvıtmıyorum, tamam!)

Güney Afrika’nın bazı bölgelerinde poligami geleneği hâkim… Tabii ki erkeğin çok sayıda kadınla evlenmesi mümkün kılınmış. Ne kadar eşi varsa, o kadar makbul görülüyor erkek. Ve güçlü sayılıyor. Erkeğin tanrılaştırılması, kadının efendisi sayılmasıdır bu biliyoruz ki. Erkek çocuğun Müslüman toplumlarda da baş tacı olduğunu, bir dediği, iki edilmeden yetiştirildiğini biliyoruz. Uzak akrabalarım arasında Arap olduğundan, bunu çok iyi gözlemleme şansım oldu. İşte bu erkeğin baş tacı edilmesi, maalesef ki geri kalmış toplumların başında. Yani bir toplum ne kadar geriyse, erkek o kadar egemen…

Guam’da bakirelerin evlenmesi yasak… Evet, yanlış duymadınız. Bu sorunun çözümünü nasıl bulmuşlar peki? Bakireler, ilk ilişkilerine bu işi para karşılığı yapan erkeklerle girerek evliliğe hazırlanıyorlar. Tam tersi uygulamalar bizde de bir aralar çok yaşanırdı ya. Çocuğunun elinden tutup onu bir seks işçisinin ‘deneyimli’ ellerine bırakan babalar vardı ya hani bir zamanlar? Sanırım bu da seçki kriteri dışıydı. Ama olsun.

Tazmanya Adası’nda kadın, ölen kocasının kesilip kurutulan cinsel organını boynuna asmak zorunda. Belki de en çarpıcı olanı bu… Bir erkeğin sahipliğinin o erkeğin ölümünden sonra bile devam etmesi… Erkeklik organının kadının boynunda bir madalya gibi taşınması, erkeğin yüceliğini ve kadın için bir onur olduğunu gösteriyor. 

Bu noktada “dul kadın” olmanın bizim toplumdaki algısına da değinmek lazım. “Dul” kavramı neden bu kadar cinsel çağrışım doğurur? Cinsel partner sitelerinden gelen spam iletilerde, neden ‘dul bayanlar’ ifadesi kırmızı büyük puntolarla yazılır? Bir de göndermeyin bana artık ‘dul kadın’ davetleri yahu… Neyse… Konuyu bağlayalım artık.

Tüm bu garip geleneklerde kadına yönelik algıyı görebiliyor musunuz? Bu algının geri kalmış ya da daha doğru bir ifadeyle geri bırakılmış ülkelerde, oranlara göre farklılık gösteren şiddetlerde ortaya çıkması mümkün…

Elbette ki bu yazıdaki amaç toplumları küçük görmek değil… Hem kadın Dünya’nın diğer toplumlarında nasıl algılanıyor, bir bakalım, hem de toplumların her değerini kayıtsız, şartsız kabul etmek ne kadar doğru, bir görelim istedim.


Tayfun Talipoğlu, Şafak Sezer ve İki Özrün Analizi

Toplumun büyük bir kesimi tarafından Tayfun Talipoğlu saygıdeğer bir kişi olarak tanınır. Öyledir de. Duyarlılığını sorgulamak şöyle dursun her eylemi ve sözüyle bunu kendimizi bildiğimiz gibi biliriz. O da bu toplumun bir ferdi olarak toplumu ilgilendiren sorunlar ve acılarla ilgili her insan gibi tepkisini göstermekte. Tıpkı Gezi Direnişi sırasında olduğu gibi…

İnsanın gözü önünde polislerin insanlara uyguladığı tazyikli sulu ve biber gazlı şiddet karşısında, olaylar sırasında orada olan herkes gibi Talipoğlu da tepkisini göstermişti. Elbette Twitter’daki küfürlü notunu tasvip etmeyeceğiz. Ancak bir düşünün. Silahsız gencecik insanlara yönelik böyle bir saldırıya tanıklık ettiğinizde tepkinizin ayarını düşünemezsiniz. O şiddete maruz kalanların yerine kendi çocuğunuzu, eşinizi, dostunuzu, akrabanızı koyduğunuzda Talipoğlu’nun sözlerinden daha ağır bir tepki vermeyeceğinizin garantisi yok.

Şöyle yazmıştı Talipoğlu. “Taksim’de polis sokakları bırakıp cafelerin içine gaz bombası atıyor. Birisinin bu o… çocukluğuna dur demesi lazım.” Ve beklenen olmuş, Talipoğlu bu tweeti yüzünden emniyete ifade vermesi için çağrılmıştı.

Bu sözlerdeki tepki mi, tepkiyi dile getiriş şekli mi muktediri rahatsız etti? Bu sorunun cevabı AKP’nin başlattığı “cadı avı” sürecinin içinde gizli… Elbette tepki göstermek sizi zan altında bırakmak için yeterli… Böylesi bir durumda ses çıkarmak ve gerçekleri dile getirmek rahatsız edici bir durum olsa gerek… Ancak tabii ki tepkinin dile getirilişinde kullanılan ifade Talipoğlu’nun da kabul ettiği gibi hoş bir ifade değil. Hemen hemen hepimizin bu gerilim ortamında yapılan bu haksızlıklara, medyanın suskunluğu da eklenince ağır tepkiler verdik. Kadının ve annenin onurunu zedeleyici ifadeler kullanmak elbette ki hiç hoş değil. Talipoğlu da işte bu ifadelerinden dolayı gerekli özrü de diledi. Ama o özür polisten ve polise bu şiddet eylemlerinin emrini verenlerden değildi. Yine de küfür içermeyen bir ifadeyle tepkisini dile getirmesi gerektiğini biliyor. Özünde attığı bu tweetten pişman olmadığını da ifade ediyor.

Bir diğer özür öyküsü de Şafak Sezer’den… Şafak Sezer direniş sırasında ünlüler arasındaki en aktif direnişçilerden biriydi. Hatta Beşiktaş’ta Barboros’u trafiğe kapayanlar arasındaydı.

Şafak Sezer katıldığı AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın iftar yemeğinde direnişteki aktif rolünden dolayı Başbakan’dan özür diledi. Elini öpmek istediği de söyleniyor. Şafak Sezer’i bu eyleminden dolayı yargılamaya niyetim yok. Ama bu durum başka bir algının özeti aslında… Başlatılan cadı avından en az yarayla kendini sıyırmak isteyenlerin, direnişe katılmayan insanlarda da gördüğümüz biat itiraflarına sıklıkla rastlıyoruz. Zerrin Özer ve Doğuş da bunlar arasında sayılabilir. Ancak Şafak Sezer içinde bulunduğu durumun şiddetine göre el öpüp diz çökmeyi tercih edebiliyor. Elbette ki çok normal… Ve tabii önemli bir samimiyetsizlik göstergesi… Diyor ki aslında “şeytana uydum hünkârım affet.” Hünkârsa ‘büyüklük’ gösterip affediyor.

Onu yargılamak elbette bana düşmez. Ama bu yazıya Şafak Sezer’i eklememe neden olan şey sadece bu diz çökme değil… Gelen tepkilere cevaben yazdığı şu tweeti bu yazıda Sezer’e yer verme gerekliliği doğurdu.

“Bir insanı sevmek döneklikse
Ben Başbakanımı seviyorum
Ne Ak Parti'den anlarım
Ne de siyasetten...
Kişileri sevmek emek ister”

‘Şiir gibi’ bu sözler kafası bir hayli karışık Şafak Sezer’in başbakan için gizliden gizliye yürütüldüğünü tahmin ettiğim “seni sevmeyen ölsün” kampanyasında ‘faydalı’ bir slogana dönüşebilir.


Kendini sağlama almak için ucuz ‘esnaf’ numaraları üreten ünlülere daha çok tanık olacağız gibi görünüyor. Tayfun Talipoğlu gibi düşüncelerinden ve duruşlarından taviz vermeyenleri de ayırt etmemizi sağlayacak, turnusol vazifesinde tuhaf bir süreç içine de girmiş bulunuyoruz.

21 Temmuz 2013 Pazar

Sol Seçmenin Beklentileri ve CHP'den Sol Beklemek

ORC isimli bir araştırma şirketi, 24 ilde kendini solcu, Kemalist ve Sosyal Demokrat olarak tanımlayan 7000 kişiyle bir anket yaptı.
Anketin sonuçlarına değinmeden önce, Türkiye’de kendini solcu olarak değerlendiren insanların temel yanılgısına bir değinmek gerek… Özellikle Kemalistlerde görülen bir yanılgıdır bu. Kemalizm’in sol düşünceyle çok örtüşmediğini düşünüyorum. Bir Kemalist’in kendini solcu olarak tanımlamasının en büyük sebebi, Kemalizm’in antiemperyalist bir mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmış milliyetçi bir görüştür. Ancak sol, evrensel bir düşünce biçimidir. Ulusalcı bakış açısıyla örtüşmesi pek mümkün değil…
Yine de Türkiye’nin tarihinde verdiği en büyük demokrasi mücadelesi sayılabilecek Gezi Direnişi’nde varlıklarını hissettirdi Kemalistler. Belki de hayatlarında ilk defa ortak bir dayanışma zemininin içinde olarak, en büyük algı devrimini onlar gerçekleştirdi. Bu da bir kazanımdır.
Yukarıda bahsettiğim bu temel yanılgıyı şimdilik bir kenara bırakarak, anketin sonuçlarına bir göz atalım.
Anketi kapsayan tüm görüşteki insanlara sorulan, “Size göre sol partiler tek çatı altında birleşmeli midir?”sorusuna %86,6 evet cevabı alınmış. Bu, Türkiye solunun tarih boyunca umut ettiği bir talep tabii ki.
Gezi Direnişi’nin geçmesi gerektiği ikinci aşamada bir siyasi parti oluşumunun şart olduğu malumunuz. Ancak anketin şu sorusuna verilen cevap da çok ilginç… “Sizce sol partiler hangi parti çatısı altında birleşmelidir?” sorusunun CHP seçeneğine onay verenlerin oranı %83… Yeni oluşum isteyenler ise %9,5 oranında…
Kendini solcu olarak tanımlayan seçmenin çok büyük kısmı aslında Kemalist düşüncede ve CHP’li olarak görünüyor bu ankete göre. Bu da diğer başka bir kafa karışıklığı olarak karşımıza çıkıyor. CHP’nin mevcut haliyle bir sol birliği temsil etme kabiliyeti kalmış mıdır? Çoğu zaman bir MHP kadar milliyetçi olan partinin ‘solcu’ seçmeni bundan rahatsız değil midir? Örneğin Kürt meselesine karşı milliyetçi söylemler üreterek ne kadar solcu olunabilir? Evrensel bir düşünce olan sol, ulusalcı anlayışın elinde sol olarak nasıl kalır?
Bir diğer soru da bu kafa karışıklığının devamı niteliğinde bir cevap alıyor. Birleşecek sol partilerin liderinin kim olması gerektiğine ilişkin soruya %75,9 oranında Kemal Kılıçdaroğlu cevabı veriliyor. Deniz Baykal ve Mustafa Sarıgül çok düşük oranlarla Kılıçdaroğlu’nu takip ediyor. Sadece CHP’li seçmene sorulan “Size göre CHP’de genel başkan değişikliğine ihtiyaç var mıdır?” sorusuna ise %94,5 gibi ezici bir oran hayır cevabını veriyor.
Buram buran CHP kokan bu anket, sol seçmenin tamamını temsil edebilir mi? Üstelik yeni bir oluşumun ne kadar gerekli olduğunun göstergesi olan Gezi Direnişi’ne rağmen, sol seçmenin CHP çatısını talep etmesi inandırıcı mıdır?
Olumlu olan tek yan, artık sol seçmenin ne isteyebileceğinin tartışıldığı bir ortamın oluşmuş olması… Ancak solun tek seçeneği olarak CHP’yi işaret etmek, solun temel prensiplerine ters düşüyor. Peki, ankette “CHP değişmeli mi?” sorusu sorulmuş mudur? Hayır elbette. Oysa CHP bu mevcut kadrosuyla, cumhuriyetin köhneleşmiş bekçiliğiyle solu temsil etmeye aday olamaz ki. Solu ilgilendiren ve Türkiye’ye has olan pek çok sorun arasından bazılarının çözümü için uğraşıp, milliyetçi damarı üzmemek adına Kürt sorununa karşı temkinli yaklaşan bir CHP’nin, Türkiye’deki tüm sol dinamikleri temsil etme kabiliyeti zaten işin temeline aykırı olarak mümkün değildir. Ancak ve ancak köklü bir değişiklikle, parti yüzlerinden tüzüğüne kadar ciddi bir yenilenmeyle bir CHP çatısı olabilir. O da şu şartlarda ne kadar mümkün? Bu daha çok tartışılır.
Ancak ihtiyacımız olan şey değişim… Değişim ise direnişin aktörlerinin ve halkın iradesiyle ortaya çıkacak yeni bir oluşumla sağlanabilir.
Gezi Parkı’nda kurulan o kısa süreli dünya, mevcut söylemlerin ne kadar işi boş olduğunu fısıldayan, hayalini kurduğumuz bir dünya değil miydi? Bu direnişten ders çıkarması gereken iktidar, bunu başaramadıysa ve CHP bu değişim talebini hakkıyla yerine getirebilecek bir parti görünümünde halen değilse, direnişin ikinci aşamasının, yepyeni bir siyasi oluşumun temellerinin atılması olduğu görüşündeyim.

Gezi Parkı’nda birbirinden çok farklı görüşteki insanların, hiçbir baskı mekanizması olmadığında nasıl birlikte yaşayabileceğini ve bunun ne güzel bir deneyim olduğunu görmedik mi? Gezi Direnişi’nin Dünya ve ülke demokrasi tarihine görülmemiş bir halk hareketi olarak geçmesi için işte bu deneyimin örgütlü bir siyasal yapıya dönüşmesi şart…