Spor Haberleri

Köşe Yazıları

15 Nisan 2014 Salı

Google Glass bu akşam satışa çıkıyor.Yine seks satacak!

Giyilebilir teknolojilerin son dönemlerdeki gözdesi ‘Google Glass’, bugün satışa çıkıyor. 1500 dolar olan akıllı gözlük, Türkiye’den de satın alınabilecek. Şu anda teknoloji meraklıları 19:00’ı bekliyor. Çünkü Türkiye saatiyle satışa başlanacak zaman bu. Ayrıca bir endişe de hâkim… Bunun sebebi ise satışın sadece bir gün sürecek olması, ürünlerin stoklarla sınırlı olması ve stoktaki miktarla ilgili bir açıklama yapılmaması…
Teknoloji tutkunları bu krizi de atlatacaktır.

Akıllı telefonlar, tabletler hala kapış kapış… Bu ürünleri gerçekten ihtiyacı olduğu için alan kaç kişi var peki? Bugün hiçbir işi olmayan, lisede okuyan bir insanın bile elinde olan akıllı telefonlarla akıl kavramıyla dalga geçen oyunlar oynanıyor. Sadece telefonların, bilgisayarların, gözlüklerin akıllı olduğu bir dünya hızla kuruluyor gibi. Zaten o kadar fonksiyona sahip bir telefon ya da tableti satın alarak o fonksiyonları oyun amaçlı olarak kullanmak akla çok uygun bir davranış değil… Akıllı telefonların da yüklenebilen sohbet uygulamaları sayesinde flört amaçlı kullanıldığını, elinde çılgın bir akıllı telefonun ekranına baygın bir gülümsemeyle bakan kızın aslında “ne kdr ttlsnJ” mesajını okuduğunu düşündüğünüzde teknolojinin ihtiyaç dâhilinde değil moda rüzgârıyla talep edildiğini görürsünüz. Bugün, “ya nasıl tabletin olmaz?” diyen bir insanın, dışarıda geçen zamanımı denizi izleyerek, yağmurun tadını çıkararak değerlendirdiğimi söylesem fakirliğime bir bahane gibi algılanacaktır. Oysa benimkisi fakirlikten çok, teknolojiyi geriden takip etme eğilimidir. Bunun da bir teknolojik yeniliğin ucuzlayınca elime geçmesi gibi avantajı var. Kişisel kısmı bir kenara bırakalım şimdi.

Asıl mesele aslında girişini de yaptığım gibi teknolojik bir yeniliğin asla ihtiyaç duyulduğu sebepten satışı patlamaz. Google Glass denen bu teknoloji harikası ürün de aynı durumdan muzdarip olacak. Örnekse ürün için daha şimdiden üretilen seks uygulaması…

Google Glass için geliştirilen yeni bir uygulama kullanıcıların özel yaşamına doğrudan giriyor, hatta yatak odasına... Londra'da okuyan Lübnanlı üniversite öğrencisinin geliştirdiği uygulama kullanıcıların seks yaşamına hareketlilik katmayı vaat ediyor. Her şeyin ilk seksi çağrıştırdığı bir coğrafyanın fertleri olarak bu akşam saat 19:00’da sanal bir ticaret kavgasına belki de işte bu yüzden girişeceğiz.

Oysaki gözlüğün faydalı olduğu alanları düşündüğünüzde büyük bir ihtiyaç daha yaratılıyor diyebiliriz. Arama kurtarma çalışmalarında yer tespiti, adres bulma… Hayat kurtaracak bu ürün için New York’ta bir itfaiye eri ve aynı zamanda bir bilgisayar programcısı olan Patrick Jackson uzun süredir Google Glass uygulaması üzerinde çalışıyor. İtfaiye erlerine yönelik olarak geliştirilen bu uygulama itfaiye erlerine en yakın yangın musluklarının yerini gösterirken, örneğin bir evde yangın çıkmışsa o evin kroki planını ekrana getirerek kurbanları nasıl en kolay şekilde evden tahliye edebileceğini belirtiyor.


Böyle faydalı çalışmalar yapılırken eğlence ve seks maksatlı da kullanılacak olan bu gözlük, bizde de büyük oranda eğlence ve seks amaçlı kullanılacaktır. Zaten belki de ürünün satışını arttıracak en önemli fonksiyonun bu olduğu Google tarafından da iyi bilindiğinden bir pazarlama taktiği olacak. Ne de olsa seks satar. Gerisi yalan…

10 Mart 2014 Pazartesi

Oylum Talu ve Müzmin Ezilmişlik Psikolojisi

Oylum Talu’nun TV8’de sunduğu bir program var. “Anlatacaklarım Var” isimli bu programın izlediğim son bölümünde Oylum Talu, internette de çokça dolaşmış olan “26 Kadın İcadı” başlığına programda yer verdi. Buraya kadar gayet normal… Kadınların bilim ve teknik konusunda da yetenekli olabileceğini kanıtlayan, aslında hiçbir ayrım olamayacağını idrak ettiren bir sıralamaydı. Ancak Oylum Talu’nun sunumunda belki de istem dışı olarak bir şaşırma tonlaması yer alıyordu. Bu şaşkınlık sözcüklere de yansıdı.

Talu bu şekilde düşünmüyor olsa da “düşünebiliyor musunuz? Bir kadın çelik yelek icat ediyor.” diyerek “olmaz, ama nasıl olmuş hayret!” tınlaması ortaya çıkarıyor. Stephanie Kwolek isimli kadın bir mucidin icat ettiği çelik yelekte daha çok şaşırmasının bulaşık makinesini icat eden Josephine Cochrane’dan bahsederken ise o kadar şaşırmamasının da doğu toplumlarına özgü başka bir sebebi var. Bulaşık kadın işidir zaten. Kadınların toplumdan soyut yaşamasını isteyen erkek modeli için bile kabul edilebilir. Sonuç itibariyle erkek işine karışmamıştır. Kendi yaşam alanı içinde bir pratik geliştirmiştir. Ama çelik yelek öyle mi? Bilgisayar, yazılım öyle mi? Hastalıklara çare öyle mi?

Bilim kadını diye bir kimliğe bile henüz alışamamış, “bilim adamı” dendiğinde de sadece erkek figürü aklına getirmiş bir toplumun içinde en çağdaş düşünceye sahip olabilecek bir kadında bile bu eziklik hissini yakalayabiliyorsunuz, ne yazık ki…

Ben elbette ki niyetinin böyle olmadığını biliyorum. Ancak Talu’nun bu ifadesi genetik bir kodlamanın sonucudur. Kadının coğrafyamızdaki tarih boyunca geride kalmışlığı, ezilmişliği günümüz kadınların boynunda hala bir ‘madalya’ olarak duruyor. Bugün “bakın erkekler, biz de varız” demek isterken bile “bakın erkekler ne garip ki biz de varmışız” demesi bu sürecin bir parçası…

Mucit olacak kişinin gerekli birikim, beceriyi içinde barındırması yeterlidir. Dolayısıyla cinsiyete göre meslek paylaşımı çizelgesi icat etmeye gerek yok.

Biz kadınlara hangi işlerin daha çok yakıştığını söyleyen sözlere çok tanıklık ettik. Öğretmenlik en ideali… İşten eve dönüş saati belli, değil mi? Öğretmenliği idealistliği üzerinden değil, eve geliş saati yönünden uygun bir kadın mesleği olarak gören bir toplum, icat çıkaran kadını da pek sevmez. En sevenin de ifadeleri bu şekilde olacaktır. “Düşünebiliyor musunuz? Hem de bir kadın bunu icat etmiş.”


En olumlu tepki buyken bu ülkede kadın mucidi desteklemek bir ütopya… Kadın dediğin kek, börek icat etsin! Ahşap boyasın, dantel örsün… Onun dışında icat çıkarmasın lütfen!

2 Mart 2014 Pazar

Akkuyu'ya Nükleer Santral ve Rosatom'un Sicili

Akkuyu’ya inşa edilecek nükleer santral daha şimdiden pek çok konuda alarm veriyor.
Nükleer enerjinin daha az maliyetli olduğuna dair masal malumunuz… Türkiye’de vatandaşları bu masalla uyutarak nükleere karşı herkesi vatan haini gibi göstermeyi kolaylaştırmaktalar.
Akkuyu’daki nükleer santrali yapacak olan Rosatom’la yapılan anlaşma gereği Türkiye, santral tamamlandıktan sonra 15 yıl boyunca üretilecek elektriğin %50’sini kilovat/saat başına 12,35 cent ödeyerek satın alma garantisi veriyor. Oysa 2014 yılında belirlenen toptan elektrik birim fiyatı 6,92 cent… Bu da demek oluyor ki iki katına yakın elektrik fiyatıyla karşı karşıya kalacağız.
Bu işten en kazançlı çıkacak olan Rosatom… Çünkü hem bedelsiz bir şekilde sahip olduğu alana bu santrali inşa ettiğinde firmanın 31 Milyar dolar kar etmesi bekleniyor. Zararda olansa ekonomik ayağı açısından Türkiye vatandaşları olacak.
İşin ekonomik sıkıntısından daha ciddi bir şey var. Para yerine gelir. Doğa gelir mi?
Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna göre santrali soğutmak için denizden alınacak su, yeniden denize verilecek. Sualtı yaşamını bu kirlilik 10 yıl sonra bitirmiş olacak. Santralin inşa edileceği alanda da bir yeşil katliamı yapılacak zaten. Cenneti cehenneme çevirmeyi bir alışkanlık haline getirenlerin, cennete gitme sevdasıyla ortalıkta gerinerek dolaşması ne garip bir durumdur!
Bütün bu sorunlara rağmen sesini çıkarmayan ve hala bu katliamı yapanları destekleyen halkın “neden yağmur yağmıyor ki?” diyerek şaşkın şaşkın havaya bakması gayet normal.
Ucuz enerji iddiası çürüdü. Doğaya zarar vermeyeceği iddiası da… Peki, nükleer kaza olasılığını ne kadar düşürdüler dersiniz?
Bizimkilerin yine vazgeçemediği alışkanlığıdır. Geçmişte depreme dayanıksız binaların sahibi firmalara verilen kamu ihalelerini unutmadık. Şimdi ise çok sayıda kaza sicili olan Rosatom’a memleketi emanet ediyorlar.
Rosatom’a neden güvenemeyeceğimizin sıralaması şöyle:
Kyshtym Santrali-Rusya 29 Eylül 1957
Çernobil-Ukrayna 26 Nisan 1986
Sosnovy Bor-Rusya 1992
Leningrad Nükleer Güç Santrali- Rusya 1975, 1992, 2005, 2009
Görüldüğü üzere firmanın sadece bir santraldeki kaza sayısı 4… Çernobil dünyaya bedel zaten…
Bu listeye Akkuyu’nun eklenmeyeceğine dair bir garanti var mı? Devlet ne yapmak istiyor? Bunun açıklamasını yaparken de çevrecinin daniskası olduklarını söyleyecekler, değil mi?
Akkuyu’ya yapılacak nükleer santral daha şimdiden alarm veriyor. Buna imza atarken övünen hükümet, önce doğaya sonra insan yaşamına düşecek ateşin sorumluluğunu üzerine almaya hazır mı?



Bitmeyen Fetih:Ayasofya

Ayasofya, üzerinde yaşadığımız coğrafya için önemli bir sembol… Bizans İmparatorluğu’nun 567 yılında, başkenti Konstantinopolis’te Hristiyan dünyasının sembollerinden biri olarak inşa ettirdiği Ayasofya, (Hagia Sophia) çok özel bir yapıydı. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u işgal edip ele geçirmesinin ardından camiye çevrildi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra 1934’te dengeli bir politika oluşturmak hedeflenmiş olsa gerek, Ayasofya müzeye çevrildi. Ancak mesele burada kalmayacaktı. Ayasofya’nın yeniden cami olması için dini toplulukların eylemleri yıllarca devam etti. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce kısmen ibadete açılan Ayasofya, darbenin ardından yeniden ibadete kapatıldı. Müze olarak kalan tarihi yapının,  sonunda 10 Şubat 1991’de Hünkâr Mahfili kısmının namaza açılmasıyla tartışmalar ortadan kalktığı düşünüldü.
Ancak Türk-İslam senteziyle meydana gelmiş olan toplumsal algıya hâkim olduğu ülkenin Ayasofya üzerindeki hayalleri ortadan kalkmış değil. Üstelik Meclis çatısı altında da ufaktan konuşuluyor. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun önerisi ile Ayasofya tartışması yeniden alevlenecek gibi… Halaçoğlu, 7 Kasım’da Ayasofya’nın cami olarak açılmasını isteyerek bunun sebebini Twitter üzerinden “Müze yapılması hususunda çıkarılan 7.11.1934 tarihli kararname sahte çıktı. Resmi Gazete'de yayımlanmamış. ‘Atatürk’ adı verilmeden onun adı kullanılmış. Bu soyadı verilmeden adı böyle kullanılmış” sözleriyle açıkladı. Ve bu gerekçe de yeni bir gerekçe değil. Pek çok kez dillendirilmişti.
Peki, Ayasofya konusundaki bu anlaşmazlığın sebebi ne? Neden aslında bir kilise olan bir mekânın müzeye dönüştürülmesinden ve böylece dinler arasında eşit mesafeyi simgelemesinden rahatsız olunuyor? Neden cami olmasında inat ediliyor?
Ayasofya İstanbul’un İslam coğrafyasına dâhil olmasıyla birlikte ‘fetih’ denen olayın tamamlayıcısıydı. Ayasofya’daki dönüşüm kentin el değiştirmesinin önemli bir sembolüydü. Dolayısıyla müze olması, Osmanlıcılar için bir kayıp olarak algılanmaktaydı ve kısmen ibadet edebilme imkânı bile bu yargıyı kırmaya yetmedi.
Bugün Türkiye’deki milliyetçi hareketin Ayasofya mücadelesi, bu bitmeyen fetih kavgasından kaynaklanıyor. Üstelik Ayasofya, medeniyetler merkezi coğrafyamız için güzel sembollerden biriyken, bir dinin ibadethanesi olmaya indirgenmesi, onun tarafsızlığına zarar vermekten başka bir sonuç doğurmayacağı gibi bir de yanlış tarih okumasına işaret ediyor.
Tarihe saygısını, ancak kendi ırkının veya dininin hâkim olduğu dönemle sınırlayan bir algıdan bahsediyoruz.
Ayasofya bir Bizans eseridir. Ve onu camiye çevirmekte inat etmek, tarihi işgal etmeye devam etmek ve bu ‘fetih’ algısını devam ettirmek, o coğrafyaya, insanlığa bir fayda sağlamaz. Adil olunacaksa İstanbul’un tarihini oluşturan hiçbir unsuru reddetmemek gerekiyor. Ayasofya’yı cami yapmaya diretmek değerleri asimile etme çabasından başka bir şey değil…
Ayasofya kiliseydi. Sonra müze oldu. Bana soracak olursanız müze olarak kalması yeterli değil. Eğer tarihe saygı göstereceksek, Hristiyanlar için de zaman zaman ibadete açılsa Ayasofya’nın hakkı teslim edilmiş olur. Onun cami olmasına inat etmek istilacı bir anlayıştan başka bir şey değildir.



11 Aralık 2013 Çarşamba

Erkeğin Kadına Şiddeti İktidar Sevdasının Ürünü

Erkeğin kadına yönelik şiddeti ile devletin vatandaşına yönelik şiddeti arasında ciddi benzerlikler var. Erkeğin kadına şiddet uygulaması için ortaya atılacak her gerekçe akıldışı olarak görülmeyi hak eder. Devletin uyguladığı şiddet de öyle…

Şefkat-Der'in hazırladığı rapora ‘perdeyi yeterince kapatmamak’, ‘telefonun meşgul çalması’, ‘çayın iyi demlenmemesi’, Facebook ve Twitter profili açmak, ‘zayıflamak ya da şişmanlamak’, ‘açık saçık giyinmek ya da tesettüre girmek’ gibi nedenler kadına şiddetin bahanesi olabiliyor. Şefkat-Der’in araştırmasına göre öne çıkan şiddet bahaneleri arasında boşanma talebi, çocukların velayeti, cinsel ilişkiye zorlanmak gibi gerekçeler de yer alıyor. Müjgan Halis'in Taraf gazetesinde yayınlanan haberine göre, Şefkat-Der, 1995 ve 2013 tarihleri arasındaki Kadın Hayata Tutunma Evleri’nde kalan şiddet mağduru kadınların da dâhil olduğu 20 bin kadınla temasları sonucu oluşturdukları verilere göre çarpıcı birçok nokta ortaya çıkmış oluyor.

Şefkat-Der’in raporu kadına yönelik şiddetin boyutlarıyla ilgili yeterince veri ortaya çıkarmış. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının en büyük sebebi bir tür iktidar hırsı, bir tür güç sarhoşluğu ve aslında başlı başına bir acizliğin ürünü… Ve bu aslında ne yazık ki sadece erkeğin şiddet eğiliminin temeli değil. Hükümetlerin ve devletin şiddet uygulama gerekçeleriyle de ciddi benzerlikler var.

Gerekçelerden biri olan ‘açık saçık giyinmek’ maddesine bakacak olursak, devletin de son günlerde AKP hükümetinin de kafayı bozduğu ‘ahlak bekçiliği’ görevinin sonucuyla karşı karşıyayız. Şiddet gören kadının acıyla bağırması da şiddetin artmasına neden oluyor. Devlet de şiddet uyguladığı vatandaşı feryat ettikçe saldırılarını artıyor.

Kadın başka bir siyasi partiye üye olması, eşinin küs olduğu insanlarla görüşmesi de şiddete gerekçe… Nasıl devleti yöneten siyasi partinin taraftarı olmamak ve devletin politikaları gereği küs olduğu kurumlara, ülkelere karşı yakınlık duymak hainlik derecesinde suç sayılabiliyorsa erkeğin kadına şiddetinde de gerekçe olabiliyor.

Kadının erkekten daha eğitimli olması da erkek şiddet uygulama gerekçesidir. Devlet de öğrencisinin, akademisyeninin, gazetecisinin aydınının ensesinde boza pişirirken bu acizlik duygusuyla hareket eder.

Kadına uygulanan önemli psikolojik şiddet yöntemleri arasında; kimliğini-kişiliğini yok etme yer alıyor. Aşağılama, dışlama ve hakaretle yan yana giden psikolojik şiddette karısına, “Çocuklara anneniz kötü yola düştü derim” diyen adamlar bile var. Gerekirse devletin de uyguladığı bir psikolojik şiddet yöntemidir.

Bu benzerliğin sebebi ne? Öncelikle devletin erkek egemen bir yapı olduğu gerçeği yüzümüze çarpar. Sonra da toplum erkeği iktidar, kadını da erkeğin yönetimindeki kölesi ilan eder. Devletin vatandaşıyla olan ilişkisi de işte böyledir. Mesele de bu iktidar sevdasının toplumun her alanına sirayet etmiş durumda olmasıdır.


9 Kasım 2013 Cumartesi

Hristiyan bir toplumda yaşasaydınız aynı düşünür müydünüz profesör?

Yeni Şafak Gazetesi yazarı ve İlahiyat profesörü Hayrettin Karaman “kızlı erkekli öğrenci evi” tartışmasına yeni bir bakış açısı getirdi. Bu bakış açısı aslında Başbakan’ın ve ona katılan birçok insanın dillendirmese de düşündüklerini yansıtıyor.

Gazetesinde “Çoğunluğu Kale Almamak” başlıklı yazısı akıllara durgunluk verecek türden… Hayrettin Karaman’a göre toplumun genel ahlak yargılarına uymayanların mahalle baskısı görmesi hakmış. Yani çoğunluğun istediği gibi yaşamayanın çoğunluk tarafından baskı görmesi olması gerekenmiş hatta.

Peki, muhafazakârlar bu hakkı nereden alıyor dersiniz? Burada öncelikli referans kaynağı İslam… İslam’ın emrettiği gibi yaşayan insanların olduğu bir apartmanda, bu emirlere uymadan yaşayan kişinin diğerlerinin hakkını gasp ettiğini düşünüyor Karaman. Burada, bireysel özgürlüğün sınırı, bu özgürlükten dolayı başkasının özgürlüğünü kısıtlandığı noktadır, görüşünü bu duruma uyarlamış oluyor. İnsan hayat tarzını özgürce yaşarken bir başkasının hayat tarzına müdahale etmiyorsa sorun yok. Ama profesörün düşüncesine göre özgürlüğe müdahale etme özgürlüğü diye bir şey var. Hem de bu ‘özgürlük’ çoğunluğun…

Bu çoğunluk sevdasının demokrasiyle zaten bağdaşması mümkün değil. Sayın profesörün de önerisi zaten İslam temelli bir demokratik sistem… Kuralların İslami emirlere göre belirlendiği sistemi demokratik yapan tek unsur ise oy kullanma hakkı olacak ki iktidarın her fırsatta dile getirdiği de bu.

Hayrettin Karaman’ın söz konusu fikirleri hayata geçtiği takdirde çok tehlikeli sonuçlar izleyeceğiz. Çünkü çoğunluğun ya da muhafazakâr hassasiyetlerin duygu, düşünce ve inancına göre, ‘ötekini’ tornaya sokmaya çalışmanın katliamlara kadar uzanan çok çeşitli yöntemleri vardır. Tarihte de örneği olduğu gibi… Sivas Katliamı’nı hatırlatmaya gerek var mı?

Hayrettin Karaman bu sözleriyle şu hakkı da ‘öteki’ vatandaşa vermiş oluyor peşinen. Günün birinde bir başka 28 Şubat yaşandığında evinde namaz kılan, dini sohbetler yapan, apartmandan tesettürle çıkan insanlar da dine uygun yaşamayan mahalleliyi rahatsız etmiş olmayacak mı? Bu bakış açısı her horoz kendi çöplüğünde öter, anlamına geliyorsa İstiklal Caddesi’nde gece yarısı dolaşan türbanlı kadına yönelik bir baskı uygulanması da mı hak?

Genel toplum yapısına göre herkesin hayat tarzına ayar çekme düşüncesinin kökenin din olduğu zaten çok açıktı. Belki de ilk defa içki yasağında kullandıkları toplum sağlığı gerekçesi gibi uydurma bir gerekçe sunmadılar. Hayrettin Karaman da bu garip duruma ‘akademisyen’ bakış açısı kazandırdı(!)

Komşusunun evinde yaşadığı hayatı merak eden ve bu merakı sonuçta belki de o hayatı kıskanan, “ben yapmıyorsam, kimse yapmayacak arkadaş” deyip işi daha da ileri boyutlara taşıyan muhafazakâr kafanın, bir de başka bir çerçeveden meseleyi ele almasında fayda var. Çoğunluğu Hristiyan olan bir ülkede, Müslüman komşusunun dini vecibelerini yerine getirmesinden, başını kapamasından rahatsız olanların yaşadıkları çevredeki Müslümanlara zulmetmesi de hak mı?

Hayrettin Karaman’ın mantığıyla gidildiği takdirde bu da hak… Ve biz hangi yönden gelirse gelsin çoğunluğun azınlık üzerindeki her türlü baskısına faşizm diyoruz.


7 Kasım 2013 Perşembe

Kızlı Erkekli Bir Diziydi Kavak Yelleri

Türkiye televizyonlarında yayınlanmış en uzun soluklu gençlik dizisiydi Kavak Yelleri. Etraflıca incelediğinizde dizinin eleştirilecek çok yanı var. Gençliğin önemli sorunlarının irdelenmediği bir dizinin gençlik dizisi olarak eksik çok yönü var. Bu ayrı mesele…

Pek çok insanın defalarca bahsettiği gibi iktidar yanlılarının ‘ötekinin’ yaptığı her işle ilgili muhteşem çözümlemeleri vardır. Bunlardan biri Şamil Tayyar’ın Kavak Yelleri dizisi hakkında yorumuydu.

Başbakan neye kızarsa o konuda destekleme çalışmaları yapmak bir yandaş âdeti… Gezi eylemleri olur. Provasının falanca oyunda yapıldığı iddia edilir. Şimdi de bir televizyon dizisinin kızlı erkekli aynı evde yaşamayı özendirmek için yapılmış bir proje olduğu iddiasını ortaya atıyor Şamil Tayyar.

Arada şunu da söyleyeyim. Hem muhafazakâr, hem demokrat olunmaz. Muhafazakârlık yenilenmeye, gelişmeye kapalıdır. Tabulardan kopamayanın demokratik bir düşünceye sahip olması teknik olarak mümkün değil. Pratikte de görüyoruz ki kendilerine muhafazakâr demokrat diyenlerin ya demokrasi hakkında bildikleri pek bir şey yok ya da bizim bilmediğimizi düşünüyorlar.

Başbakan’ın tüm dünyada yankı uyandıran kızlı-erkekli öğrenci evlerine yönelik yasal düzenleme sinyali verişi karma ev yaşantısının yer aldığı Kavak Yelleri ve Yalan Dünya dizilerini gündeme getirdi. Özellikle Kavak Yelleri isimli dizide arkadaşlar kız ve erkek ayrımı olmaksınız aynı evde yaşıyorlar.

Yasal bir evlilik akdi olmaksızın kadın ve erkeğin aynı evde yaşaması, ister sevgili ister arkadaşlık ilişkisi dâhilinde olsun devleti ilgilendirir mi? Devletin polisine ihbar edilecek bir durum mudur? Vatandaşın hayatta rahatsız olacağı tek şey komşu dairedeki kızlı erkekli topluluğun ‘grup seks’ yapabileceği şüphesine sahipse en yakın sağlık kuruluşunda tedavi görse daha faydalı olacaktır. Bu konuda vatandaşı gaza getiren pek değerli yurdum yöneticileri ise böylelikle belki de kendi %50’lik kitlesini yokluyordur. Bilemeyiz.

Bir aile kızının erkeklerle aynı evde yaşamasından rahatsız olabilir. Ama sonuç itibariyle bu kızla ebeveyni arasındaki ilişkidir. Buna kurumsal olarak bir müdahalenin söz konusu olması vahim sonuçlar doğurur. “Vurun kahpeye” diyenlerin devlete sırtını dayayarak şiddet eylemleri gerçekleştirmesi ihtimali gibi… Üstelik Başbakan’ın her lafında icazet arayan ona ölümüne biat etmiş ciddi bir kitle varken… Bu sözlerimi destekleyen örnekleri çokça gördük.

Dinen caiz sayılmayan durumlara yönelik yasal düzenlemeler yapmayı kendine hak sayan AKP iktidarı, artık yıllarca kendini desteklemiş muhafazakâr seçmenin de tepkisini çekiyor. Çünkü pek çok samimi dindar, 28 Şubat sürecinin baskılarına karşı, herkes için özgürlük talebiyle AKP’ye sığınmıştı. İşte o kesimin şu anda yaşadığı hayal kırıklığı AKP’nin dikkate alması gereken bir durum… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu müdahale sinyali, bugün pek çok AKP’li tarafından da tarihi bir hata olarak görülüyor.

Buna rağmen yangına körükle gitmeye devam edenler var. Şamil Tayyar’ın böyle durumlarda çözümleme hızına yetişmek mümkün değil. Kavak Yelleri dizisinin bir proje olduğunu kız ve erkekleri aynı eve yerleşmeye teşvik edip bittiğini söylüyorsanız, Kurtlar Vadisi’nin insanların sokakta mütemadiyen birbirini öldürmeye teşvik ettiğine de inanıyorsunuzdur. Ama durun. Kurtlar Vadisi size hizmet ediyor, değil mi? Pardon… Sonuçta insan öldürmeler, silah kullanmalar, muhafazakâr demokrat yapınıza ters olmayan şeyler…

“İhbarcı vatandaş, ispiyoncu polis” sisteminin işleyeceği yeni yasal düzenleme hayata geçtiği takdirde yaşanacakları düşünmek bile istemiyorum. Erkek arkadaşıyla birlikte yaşayan bir genç kadının, ailesinin bunu öğrenmesiyle şiddete maruz kalma ihtimalini hiç düşündünüz mü? Bunu da bir kenara bırakın. Devlete ne? Devlet kimin kimle yaşayacağına, kadın ve erkeğin sevişip sevişmeme kararına neden karışır? O zaman dedikoducu komşudan ne farkı olur?

İdeal öğrenci sosyal sorunlarla ilgili protestolara katılmayan, itaatkâr; ideal öğrenci evi de kız ve erkeğin aynı ortamda yer almadığı evlerdir. Aşağıdaki fotoğrafa göre gerekli düzenlemelerin yapılmasını arz ederim. Gençlik dizilerinde de lütfen buna özen gösterelim.